Yirmi Sekiz

Medeni Usul Hukuku 2 Kapsamlı Ders Notu

05.02.2013

MEDENİ USUL HUKUKU-2 DERS NOTLARI

 

7 Şubat 2013

Belirsiz alacak davası kısmi davayı ikame etmek üzere getirilmiştir. Belirsiz alacak davası ile ilgili 2 önemli husus: Kısmi dava açılsa bile bu durumda belirsiz alacak davası da açılabiliyorsa belirsiz alacak davası açılması gerekir; bu çok önemli bir sonuçtur; zira davanın açılmasının sonuçlarından biri de davda konusu hak ile ilgili maddi hukuk tarafından belirlenmiş olan zamanaşımı süresinin kesilmesidir; bu zaten bir maddi hukuk konusudur. TBK 154/1-2: Alacaklı dava veya defi yokluyla mahkemeye yada hakeme başvurmuşsa, icra masasına başvurmuşsa zamanaşımı kesilir; fakat bu hüküm uygulamamızda kısmı dava için zamanaşımının sadece talep edilen miktar için geçerli olduğu anlamına gelir. Buna karşılık belirsiz alacak davasında alacaklı aslında alacağının tamamını istiyor, kanunda açıkça yazılmamakla birlikte öğretide kabul edilen, belirsiz alacak davasında zamanaşımının bütün alacak için kesilmiş olması sonucudur(TBK 154) Özellikle bu sebepten dolayı da belirsiz alacak davası tercih ediliyor. Burada ortaya bu davayla ilgili bir 3. Sorun ortaya çıkıyor. Alacak bir takım nedenlerle belli hale geldi, hakim alacağı belirle ve harcı yatır dedi; alacak belli sebeplerle belirlenemedi bu durumda ne yapılacaktır? Dava açılmamış mı sayılacaktır? Yoksa belirtilen kısım bakımından mı devam edilecek? Zamanaşımı sorunu ne olacaktır? Miktarın artırılmaması halinde, davanın hukuki yarar sebebiyle reddi daha isabetli gibi gelmeye başlıyor; bu durumda usuli bir noksanlıktan dolayı dava açılmamış sayılacak, zamanaşımı kesilmesi alacağın tamamı için ortadan kalmış sayılacak. HMK 107-3 ise anlamsız bir hükümdür.

12 Şubat 2013

DAVANIN AÇILMASI

14 Şubat 2013

19 Şubat 2013

21 Şubat 2013

Davanın Açılmasının Sonuçları:

Hem maddi hem de usul hukuku bakımından sonuçları vardır. Maddi hukuk bakımından:

  1. Zamanaşımının Kesilmesi( BK 154): Alacaklının dava ya da def’i yoluyla mahkemeye başvurması. Def’i, bir davada karşı dava yoluyla ya da bir savunma olarak takas edilmek üzere, takas def’i olarak ileri sürülüyorsa, karşı alacak bakımından da zamanaşımı kesilecektir. Müteselsil borçlulardan biri için kesilen zamanaşımı diğerleri için de kesilecektir(BK 155) Bu durum ihtiyari dava arkadaşlığı bakımından da önemlidir; davada gösterilmeyen ihtiyari dava arkadaşı bakımından da zamanaşımı kesilmiş olacaktır. Keza, zamanaşımı asıl borçluya karşı kesilirse, kefile karşı da kesilmiş olur. Biz tespit davası içerisinde bir alacağımız ileri sürmüşsek, alacağımız zamanaşımı ile kesilir mi? 154. Maddede herhangi bir ayrım yapılmadığı için, müspet tespit davasıyla da zamanaşımının kesilebileceği düşünülecektir; menfi tespit davasında, Emre Beyin hocadan alacağı var, hoca borcunun olmadığına dair mahkemeye başvurmuştur; alacak Emre Beyin alacağı olduğu için zamanaşımı kesilmesi Emre için düşünülmelidir. Menfi tespit davasında davalı, menfi tespit davasına karşı verdiği cevap dilekçesinde alacaklı olduğunu mahkemeye bildirmiş ise o anda zamanaşımı kesilir. Kısmi dava açılırsa ne olacaktır? Kısmi davanın şartlarının mevcut olduğu düşünülürse, zamanaşımı hangi kısım için kesilmiş sayılacaktır. Kısmi davada sadece talep edilen alacak kesimi için davanın açılması için zamanaşımı kesilmiş olur; saklı tutulan alacak kesimi için zamanaşımı işlemeye devam etmez deniyor. Saklı tutulan kesim için, ıslah ya da hasmın muvafakatiyle zaman aşımı söz konusu olacaktır. Burada bir çelişki mevcuttur; her kısmi dava talep edilen alacak kesimi için kısmı eda davası, buna karşılık talep edilmeyip saklı tutulan alacak kesimi için de bir tespit davası niteliğindedir. Kısmi dava da her halükarda bir tespit davasıdır; böyle olunca neden talep edilemeyen alacak bakımından zamanaşımının ortaya çıkmayacağını söylemekteyiz? Belirsiz alacak davasının en büyük marifetlerinden birisi de kısmi davada ortaya çıkmayan zamanaşımı kesilmesini, belirsiz alacak davasının konusu oluşturabilecek bütün alacak miktarından zamanaşımı kesilmesini ortaya çıkarmasıdır; fakat bu HMK 107de açıkça yazmamaktadır; bu nedenle BK 154e müracaat edeceğiz. Bu görüş kabul edilebilir bir görüştür; öte yandan belirsiz alacak davası ile rakamsal olarak alacağımı davanın başında belirleyememekle birlikte, benim ileri sürülebilir alacağımın tamamını ileri sürdüğümü de herkes kabul etmektedir. Kısmi dava açısından yapılan değerlendirme buraya taşınacak olursa, belirsiz alacak davasında da zamanaşımı kesilmesinin bütün alacak için meydana geldiğini kabul etmek gerekecektir. Bu konuda henüz bir Yargıtay içtihadı çıkmamıştır.
  2. Hak Düşürücü Sürelerin Korunması: Zamanaşımı maddi hukuk açısından bir defi iken, hak düşürücü süre bir itirazdır. Sebebi hak düşürücü sürenin sona ermesi ile hakkın ortadan kalkmasıdır; ikisi arasındaki en temel farklılık definin ancak hakim tarafından ileri sürülmesi ile anlaşılır; itirazlar ise dava dosyasından hakim tarafından resen dikkate alınabilir.
  3. Temerrüt (BK 117): Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarı ile temerrüde düşer. Temerrüt için her durumda ihtara gerek yoktur(kesin vadeli borçlar) Yargıtay ihtarın gerekli olduğu durumda, dava açılmakla birlikte temerrüdün de gerçekleştiğini söylemektedir. Öğretide kabul edilen, temerrüdün dava dilekçesinin davalıya tebliğ edildiği anda gerçekleşmesi gerekliliğidir. Temerrüdü gerçekleştirecek ihtarı gerçekleştiren işlem dilekçenin davalıya tebliği olabilir denmektedir. Burada mevcut iki görüş de savunulabilir; fakat öğreti daha isabetlidir.
  4. Manevi Tazminat Alacağı: Şahıs varlığı hakları miras yoluyla başkasına devredilemeyen, ölümle sona eren haklardır. Bir kimsenin manevi tazminat hakkı doğmuş ise, bu hakkı talep etmeden önce, söz konusu mutazarrır kişi ölürse, mirasçıları manevi tazminat hakkını talep edemezler; eğer dava açıldıktan sonra ölüm gerçekleştiyse, mirasçılar davaya devam edebileceklerdir.
  5. İyiniyetin kötüniyete Dönüşmesi: Hukukta iyiniyet bilmemek veya bilebilecek durumda olmamak anlamındadır. Davada bir hususun bilinmesi bilinebilecek durumda olmaması dava açıldığında, en geç dava dilekçesi davalıya tebliğ edildiği anda davalı taraf o davadan haberdar olur. Örneğin sebepsiz zenginleşmede iade yükümlülüğün kapsamı iyiniyet ayrımına göre değişmektedir. Eşya hukukunda da zilyetlikte bu durum yine değişmektedir. O halde dava konusu taleple ilgili olarak bilinmesi gereken bir husus o ana kadar bilinmiyordu ise, en geç dava dilekçesi davalıya tebliğ edildiğinde artık davalı o durumu öğrenmiş olmakla iyiniyeti kötüniyete dönüşür. Hiç şüphesiz dilekçede yer alan bilgiler iyiniyeti kötüniyeti dönüştürmeye yetecek ölçüde olmalıdır. Burada da temerrütte olduğu gibi davanın açıldığı anı değil dava dilekçesinin davalıya tebliğ edildiği anı esas almak gerekecektir.

Usul hukuku bakımından sonuçlar;

  1. Hakimin davaya bakma yükümlülüğü doğmaktadır. Bizi ilgilendiren usul kanununda düzenlenmiş olması dahilinde, hakime karşı açılabilecek tazminat davasının sebeplerinden birisi de, eski davaya bakmakta ihmal göstermesidir(HMK/46-1-e). Bir dava usulüne uygun olarak açılmış; fakat hakim bu davaya bakmaz ise, hakime karşı tazminat davası açabilme imkanı ortaya çıkacaktır; bu hakkı yerine getirmekten kaçınma durumudur.
  2. Derdestlik durumu ortaya çıkmaktadır. Bunu dava şartlarında da el almıştık; dava sebebi, taraflar ve dava konusunun aynı olması durumunda derdestlik söz konusu olacaktır. Dava açıldığında usul hukuku açısından bu üç unsuru aynı olan bir uyuşmazlık mahkeme önüne getirilirse, burada giderilebilecek türden olmayan bir dava şartı noksanlığı ortaya çıkar. Hakim süre vermeden, o davayı reddetmek durumundadır.
  3. Davayı Geri Alma Yasağı(HMK 123): Dava açıldığı anda, artık hasmın muvafakati olmadıkça geri alınamaz. Davayı geri almak, davanın konusunu oluşturan haktan, maddi hukuk bakımından feragat etmeksizin, o hakkı bir daha ileri sürme imkanından vazgeçmeksizin, o hakkı yeniden mahkeme önüne getirebilme yetkisini elinde tutarak, bu yargılama sürecine tek taraflı olarak son vermek demektir. Dava dilekçesi henüz davalıya tebliğ olmamış olsa bile, hasmın muvafakati olmadan dava geri alınamayacaktır. Davadan feragat dava konusu hak veya şey neyse, ondan bütün bir gelecek için tek taraflı irade beyanıyla vazgeçmektir; burada hasmın muvafakatine gerek yoktur; çünkü hakkı bir daha mahkeme önüne getirmeyeceğimizi davadan feragat ederken kabul etmiş bulunmaktayız. Eğer dava geri alınırsa, dava açılmamış sayılacak, ve bütün sonuçlar ortadan kalkacaktır; kanun bunu açık muvafakat ile öngörmektedir. Açık muvafakatin nedeni usuli bir yasaktır; davacı taraf bu davayı açmakla davalıya karşı bir hakkını ileri sürme iradesini ortaya koymuştur. Burada usul ekonomisi ilkesi de düşünülmüştür.
  4. Karşı tarafı değiştirme yasağı: Dava açıldıktan sonra davalı taraf usuli ilişkinin karşı tarafı seçilmiş olmaktadır. (HMK 123-124) Eğer taraf değişikliğinde bulunulacaksa, değiştirilecek kişinin muvafakati alınmalıdır. Kanun koyucu, hasmın ancak diğer tarafın açık rızası işle değiştirebileceğimiz söylemektedir(124/1). 124/2: “hükümler saklıdır”. Burada HMK 125 dava konusunun devrine ilişkin olarak bu hükmü düzenlemiştir. HUMKda taraf değişikliği mevcut değildi; ölen kişiye karşı davacı dava açıyor, her gün davalının durumunu soracak hali yoktur; davayı açtığında davalının öldüğünü öğreniyorsa, Yargıtay dava açılmasına izin vermiyordu. Şu anda tarafı değiştirmek hasmın muvafakati ile caiz hale gelmiştir; hasım değiştirilince bunun sonuçları usul işlemlerinin akıbeti bakımından ne olacaktır? Bu konuda kanunda herhangi bir açılık yoktur; bu konu bugün için ağırlıklı olarak doktrin ve mahkeme kararı ile tamamlanmaktadır. Doktrinde kabul edilen, sonuçların, değiştirilen hasım için dava açıldığı anda doğmuş olduğunun kabul edilmesidir. Taraf ve mahkeme usul işlemlerinin gerekmedikçe tekrarlanmaması da kabul edilmiştir. 124/3: istisna getirmektedir; maddi bir hatan kaynaklanan ya da dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi karşı tarafın rızası aranmadan da gerçekleşebilecektir. Dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliğine örnek; asıl iş veren-alt iş veren/asıl müteahhit-alt müteahhit ilişkilerinde karşımıza çıkar.
    1. HMK 327: Bir kişi davada sıfatı olmadığı halde davacıyı, davalı sıfatı kendisine aitmiş gibi yanıltıp, kendisine karşı dava açılmasına sebebiyet verirse, bu dava taraf değişikliği olmazsa, sıfat yokluğundan reddedilecektir. Eğer dava sıfattan reddedilirse, davalı yararına yargılama giderlerine hükmedilemez.

124/4: tekrar durumundaki bir fıkradır.

  1. HMK 125: Dava konusunun devri hükme bağlanmıştır. Dava konusu üzerinde yapılacak maddi hukuk tasarruflarının, usuli sonuçlarının usul hukuku tarafından düzenlemesi söz konusudur. Bu maddeye göre davanın açılmasından sonra davalı taraf dava konusunu 3.bir kişiye devrederse, davacının kullanabileceği yetkiler mevcuttur. Örneğin; Anın Bye karşı açtığı bir dava var; Anın Bde bir alacak hakkı var; dava açıldıktan sonra bu hak herhangi bir değişikliğe uğramayacaktır. Davalı bu hakkı üçüncü bir kişiye devrederse, 125.madde olmasaydı, davanın sıfat nedeniyle esastan reddedilmesi gerekirdi. Kanun koyucu 125.maddeyi getirerek, uyuşmazlığın sonlanmasını amaçlamıştır. Davacı;
    1. Devreden tarafla isterse davasından vazgeçerek, davayı devralmış kişiye karşı davaya devam edecektir.
    2. İsterse davasını devreden taraf hakkında, davanın konusu değiştirerek davayı tazminat davası haline getirir.
    3. A alacağını Ü ye temlik etmiş olursa, eskiden kanun bir ayrıma gitmezken, yeni kanun bu durum için 125/2: dava konusunu devralan kişi, yeni taraf haline gelecek ve dava kaldığı yerden devam edecektir denmektedir.

Burada davacının seçimlik hakları mevcuttur; seçim hakkını kullanmazsa bu durumda ne olacaktır? 150.madde tarafların davayı takip etmek istememeleri ile alakalıdır, dolayısıyla bu durumla bunun bir ilgisi yoktur. İtiraz sebebi davalı tarafça ileri sürülecekse, ikinci cevabını vermiş olsa bile, ihmal ettiği bir itiraz sebebini iddianın ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı kapsamında ileri sürebilecektir. Devir gerçekleştiği zaman, hak ortadan kalkmaktadır, dava konusu uyuşmazlık bakımından hak sahipliği kalmamaktadır, bu durumda sıfat söz konusu olacaktır. Sıfat hakkını mevcudiyeti ile ilgili olduğu için, hakim bunu dava dosyasına girdiği ölçüde gözetir ve esastan reddeder. Dava konusu devredilmiş ve ben seçimlik hakkımı kullanmadıysam, hakim husumetten redde karar verecektir. (Önemli)

CEVAP DİLEKÇESİ: (HMK 129)

Dava dilekçesinin HMK 27 ve AY 36 gereğince davalıya tebliğ edilmesi gerekmektedir.

HMK 130: Bu unsurların noksanlığı halinde ne olacağını düzenlemiştir. Bu unsurların eksikliği halinde, bunların giderilmesi için hakim tarafından 1 haftalık süre verilir; eksiklik giderilmez ise cevap dilekçesi verilmemiş sayılacaktır. HMK 128: cevap dilekçesinin verilmemesi davacının dava dilekçesinde öne sürüdüğü bütün hususların inkarı anlamına gelir; dolayısıyla davalı bundan sonra yeni vakıalar ileri süremeyecektir. Cevap dilekçesinin de davacı sayısından bir fazla sayıda mevcut olacaktır. Cevap dilekçesi harca tabi değildir; sadece davacıya yapılacak tebligat giderleri ödenecektir. Cevap dilekçesi kural olarak hakimin havale ettiği tarihte verilmiş sayılacaktır. HMK 127; cevap dilekçesinin 2 hafta içinde verilmesini öngörmüştür, 2 hafta dava dilekçesinin davalıya tebliği anından itibaren başlayacaktır. 2 hafta içinde cevap verilemeyecek kadar karmaşık bir durum varsa ne olacaktır? Hal, durum ve koşullara göre yine bu süre içersinde mahkemeye başvurarak ve haklı neden ile delilleri mahkemeye sunarak bu sürenin mahkemeden uzatılması istenebilir; mahkeme bu süreyi 1 aya kadar uzatabilecektir. İlave süre ise, cevap süresinin bitiminden itibaren başlayacaktır.

HMK 131: Cevap dilekçesinin verilemesinden sonra, cevap süresi dolamamış olsa bile ilk itirazlar ileri sürülemez. Bu zaten HMK 116 ile de uyuşmaktadır.

Karşı Dava: Bu dava cevap dilekçesiyle açılır. Davalının bu dava da bir de ayrıca bir talebi de mevcuttur. Savunma vasıtası olması hususunda çeşitli görüşler vardır. HMK 132/1: açılmış ve halen görülmekte olan bir asıl dava olmalıdır ki bir karşı dava açılabilsin. 2. Koşul ise, ya asıl davanın konusu olan talep ile, karşı davanın konusu olan talep arasında bir takas mahsup ilişkisi olması ya da davalar arasında bir bağlantı olmasıdır. Karşı davanın konusu olan talep, asıl davanın konusu olan talep, daha az ise(karşı tarafın da talebini kabul etmek şartıyla) bu durumda hukuki yararın mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Bağlantı hususu da bir diğer şarttır; davaların benzer ya da aynı sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek husus diğerini etkileyecek durumda ise bu durumda davalar arasında bağlantı olduğu söz konusu olabilecektir. Kanunda olmasa bile bir diğer şart ise, asıl davanın konusu ile, karşı davanın konusunun aynı yargı yoluna tabi olması gerekliliğidir. Eğer; farklı yargı kolları söz konusu ile bu durumda, asıl dava özel mahkemede açıldı ise, ona karşı açılacak dava genel mahkemenin görevine girse bu dava özel mahkemede açılabilecektir. Fakat tam tersi durumda, bu durum uygulanamayacaktır. Diğer bir görüşe ise, görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğu için, her iki davanın aynı görevli mahkemede açılması gerekliliğidir. Yetkiye ilişkin ise HMK 13 uygulanacaktır; kesin yetki yoksa karşı dava asıl davanın açıldığı yer mahkemesinde görülecektir. Bu şartlar gerçekleşmeden karşı dava açılırsa HMK 132; karşı dava açısından mahkeme talep üzerine ya da resen davarlın ayrılmasına ve karşı davanın görevli mahkemeye gönderilmesine karar verebilecektir.

Karşı dava HMK 133; cevap dilekçesi ile veya esasa cevap süresinde ayrı bir dilekçe ile açılacaktır. Cevap süresi geçtikten sonra dava açılırsa, mahkeme bunu ayrı bir dava olarak değerlendirecektir. HMK 127 burada uygulanacak mıdır? Yine verilecek ilave bir süre söz konusu olabilecektir. Asıl dava ile karşı dava aynı dosyadan yürütülmelerine rağmen, aslında iki farklı davadır. Sonuçta iki ayrı hüküm verilmesi gerekecektir; tek bir tahkikat üzerinden yargılama yürütülecek, şeklen tek bir hüküm gözükse bile iki ayrı hüküm söz konusu olacaktır. Bu durumda, karşı dava için kanun yoluna başvurulursa, bozma hükmü verilirse asıl dava bu durumdan etkilenmeyecektir. Buna ek olarak, asıl dava herhangi bir sebeple sona ererse, karşı davanın da sona ermesi gibi bir zorunluluk yoktur. Kanun yoluna başvuru sırasında, davalar bakımından belli sınırlar vardır; bu durumda her iki dava için miktarlar ayrı ayrı değerlendirilecektir. Yine iki ayrı dava söz konusu olduğu için, avukatlar iki ayrı vekalet ücreti alabileceklerdir.

İKİNCİ DİLEKÇELER(HMK 136): Bu dilekçeler, yazılı yargılama usulüne münhasır uygulamalardır; basit yargılama usulünde bu dilekçeler söz konusu değildir. Bu dilekçelerin amacı, tarafların söyleyeceklerini zamana yaymaktır. Davacı açısından cevaba cevap dilekçesinin verilme süresinin başlangıcı, cevap dilekçesinin davacıya tebliğidir; süre ise 2 haftadır. Cevap dilekçesi yoksa, kanunun açık hükmü karşısında dolayısıyla ikinci dilekçeler de söz konusu olmayacaktır. 136/2: Bu dilekçeler için, dava ve cevap dilekçelerinde mevcut olan unsurlar aykırı düşmedikleri sürece yine uygulama alanı bulacaklardır.

İDDİANIN VE SAVUNMANIN GENİŞLETİLMESİ VE DEĞİŞTİRİLMESİ YASAĞI:

Bu yasak teksif ilkesinin bir sonucudur; vakıalar ancak yargılamanın belli bir kesitinde mahkeme önüne getirilebilecektir. HMK 141; kural davacı için cevaba cevap dilekçesinin, davalı için de ikinci cevap dilekçesinin verilmesidir. Birinci istisna cevap dilekçesinin verilmemesidir. İkinci istisnası ile, öninceleme aşamasında karşımıza çıkar. Öninceleme duruşmasında, taraflardan biri duruşmaya gelememiş ise, gelen taraf için bu yasak esnetilebiliyor. Davacı açsısından;

Davalı açısından;

Neler yasak kapsamına girmeyecektir?

Karşı taraf açıkça muvafakat ediyorsa, yasak başladıktan sonra zamanaşımı defi ileri sürülebilecektir.

ÖN İNCELEME (HMK 137-140)

Yargılama;

Eski kanunda layihalar aşaması tamamlanması ile tahkikat aşamasına geçilmekteydi. Tahkikat gerçeği araştırma anlamına gelmektedir; dolayısıyla bu aşamada tarafların ileri sürdükleri iddiaların araştırılması yapılacaktır. Hukuki sebep sözlü yargılamanın konusunu oluşturmaktadır. Bu aşamaya geçmeden önce halledilmesi gereken, pek çok sorun vardır; dava şartları yargılamanın sona ermesine kadar dikkate alınması gereken hususlardır; bunlardan birisinin mevcudiyeti ya da namevcudiyeti yargılamanın esası hakkında hüküm verilmesine mani olur ve davanın usulden reddedilmesine isabet eder. Daha davanın başında dava şartları bakımından bir noksanlık varsa, bu durumda zahmetli olan tahkikat işlemlerini yapmanın bir manası yoktur. Örneğin, görevsizlik mevcut ama yine de tahkikat aşamasında işlemler yapılıyorsa, bu işlemler boşa gitmiş olacaktır. İlk itirazlar, yeni kanun ile yetki ve tahkim sınırlamasına indirilmiştir. Davanın başında hakim, hemen tahkikat için bir oturum günü belirlemekteydi, hem de dava dilekçesi davalıya tebliğ edilirken, tebliğ zarfının üzerine duruşma günü de yazılmaktaydı. İlk oturum gününde, hakim genellikle bir şey incelemeden, dosya bilirkişiye gönderiyordu. Bu durum yargılamayı oldukça olumsuz etkilemekteydi. Ön inceleme aşaması bu olumsuzlukları kaldırmak için getirildi; layihalar aşaması tamamlandığında dava şartları veya ilk itirazlar bakımından, karar verilecek aşamasında ise, hakim hiç duruşma yapmadan, ön inceleme aşamasında dosya üzerinden karar verilebilecektir. Bu durumda hakim tahkikat aşamasına geçmeden de davaya ilişkin olarak karar verebilecektir.

HMK 138; dava şartları ve ilk itirazlar hakkında karar. Bu madde ön inceleme başlığı altında incelenmiştir. Örneğin; hukuki yarar ya da kesin hüküm bulunmaması açısından, hemen dosya üzerinden karara vermek mümkün olmayabilir, bu durumda ön inceleme aşaması duruşmalı veya dosya üzerinden yapılabilir.

İddianın ve savunmanın tam olarak ne olduğu da bu aşamada önem taşıyacaktır. Bazen dilekçelerden bunları anlayabilmek mümkün olmayabilecektir; bu durumda ön inceleme duruşması ile hakimin davayı aydınlatma ödevi çerçevesinde hukuki ya da maddi açılardan çelişkili hususların açıklığa kavuşturulması gerekebilecektir. Hakimin ön inceleme aşamasında, iddiayı ve savunmayı da net bir biçimde ortaya koyması gerekecektir. Taraflar arasında çekişmeli bir durum yoksa, tereddütlü bir durum yoksa, bu durumda tanık dinlenmesi, keşif ya da bilirkişiye gidilmesi bir anlama ifade etmeyecektir.

Hakimin tarafları sulhe teşvik etmesi de bu aşamada önem taşıyacaktır. Sulh bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir; sadece sulh değil arabuluculuk için de hakim tarafları teşvik edebilir. Önceki kanun döneminde, ilk duruşmada bu durumun söz konusu olabilmesi pek mümkün değildi. Yeni kanun sulh teşebbüsünü, bu aşmaya alarak, iddia ve savunmalar tam anlamıyla netleştikten sonra uygulamaya koymuştur. Eğer bu ayıklama yapılmış olursa, tarafların sulhe yanaşmaları ihtimali, daha yüksektir. Örneğin, davacı için davalının savunma için ileri sürdüğü bütün vakıalardan sonra davacının sulhe yanaşabileceği söylenebilecektir. Sulhe teşvik için hakimin bir taraftan mevcut durumuna göre hukuki açıdan değerlendirme yapabilmesi bir de sulhe yanaşmayan tarafı bir takım yükümlülüklerle karşı karşıya bırakması gerekmektedir. Tam olarak uyuşmazlığın taleplerin ve savunmaların ve onların delili niteliğindeki ispat araçlarının davanın başında belirlenmesi ve açıkça ortaya konması, bu aşamada kendileri anlaşmak suretiyle zamandan tasarruf edebileceği anlamına gelmektedir.

Ön inceleme aşamasında yapılacak olanlar bakımından, taraflar eğer uzlaşmazlar ise, uyuşmazlığın halli bakımından önem taşıyıp, çekişmeleri olanların o vakıaların delillerinin hakim tarafından belirlenmesi hangi delillerle ispatlanacağına ilişkin olan belirlemelerin yapılması, belge niteliğindeki delillerin dosyada bulunup bulunmadıklarının incelenmesi ve belge niteliğindeki delillerin getirtilmesi için, ilgili tarafa 140/5 gereğince 2 haftalık süre verilmesi, bir kısım vakıaların tanıkla ispatı gerekiyorsa bununla ilgili olarak da gerekli kararların alınması ve tahkikat için oturum gününün belirlenmesi gerekmektedir.

Eğer hakim sulh olunmasının fayda sağlayacağını düşünür ise, sırf bu amaçla ön incelemenin uzatılmasına karar verebilecektir. Özellikle dava şartlarının incelenmesi bakımından o duruşmada karar verilemiyorsa, ön inceleme için yeni bir duruşma yapılması gerekebilecektir. Ön incelemenin bizde bu şekilde yapılamamasının bir sebebi de ne yazık ki avukatlardır. Avukatlar duruşmaya çıkarken tam bilgili olarak çıkmak durumundadırlar, özellikle dava konusu hakkında bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Birden çok avukatın çalıştığı bürolarda, kim müsaitse o, bilgisi olmadan duruşmaya katılmaktadır. Bundan daha kötüsü olarak, avukatlar yetki belgesi ile duruşmalara katılmaktadırlar, özellikle başka illerde yapılması gereken işlerle ilgili olarak çok yaygın bir biçimde uygulanan bir durumdur.

Yeni sistem hakkı verilerek uygulanacak olursa bu durumda, tahkikat aşamasında iki duruşmada ya da üç duruşmada yargılama bitirilebilecektir; çünkü ön inceleme aşaması tamamlandığı zaman bir tutanağın düzenlenmesi öngörülmüştür. Eğer ön inceleme hakkı ile yapılmış olursa, ön incelemeden sonra yapılacaklar zaten belirli hale gelmiş olacaktır.

Ön inceleme esas itibariyle usul hukuku açısından belirlemelerin yapıldığı aşamadır, yargılamanın sonraki seyrinin belirlendiği bir durumdur. Kanun 142.maddesinde duruma bir istisna getirmiştir; ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra hakim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü ve zamanaşımı ile ilgili itiraz ve defileri ileri sürerek karara bağlar. Tahkikat için gün vermeden önce hemen dosyadan hak düşürücü süre veya zamanaşımı hakkında karar verilme imkanının olduğu görülüyorsa, tahkikat için bir oturum belirlenmeyebilir. Yani bu durumda ön inceleme aşamasında davanın esastan reddine de karar verilebilecektir. Bu her zaman için kolay olmayabilir ama kanun koyucu bu hususların da davanın başında incelenmesini istemiştir.

Ön inceleme duruşmasını etkin kılmak için, kanun iki tarafa da önemseyebilecekleri bir imkanı sunmuştur; bu da HMK 141deki yasaktır. Bu yasak normalde ikinci dilekçelerin verilmesi anında başlamaktadır; ancak buna rağmen ön inceleme duruşmasına herhangi biri gelmez ise gelen taraf için, 141den kaynaklanan yasak, ön incelemenin sonuna kadar ortadan kalkmaktadır. Bu önemli bir husustur bununla her iki tarafında ön inceleme duruşmasına katılımları sağlanmıştır. Bu hususta taraflar ön inceleme duruşmasına davet edilirken bunun meşruhatlı bir davetiye ile yapılması gerekir. Ön inceleme aşaması tamamlandıktan sonra 121.maddenin gereği yerine getirilmemiş ise, bu süre tanımlanarak taraflar tahkikat aşamasına davet edilir.

“Tensip Tutanağı”: Yeni kanunda mevcut değil, yönetmelikte mevcut. Daha dava açılır açılmaz, dilekçe gelir gelmez, hakimin bu davada bundan sonra ön inceleme aşamasına geçilinceye kadar yapılması gereken işlemlere işaret ettiği, kendisinin zabıt katibi olmaksızın tuttuğu tutanaktır. Hakimin yaptığı ve yapacağı işleri hatırlamak için yapmış olduğu bir işlemdir. HMK Yönetmeliği/40’a tensip tutanağı eklenmiştir. Her dosya için bir tensip tutanağı öngörülmüştür; fakat içeriği hakkında bir sınırlama getirilmemiş, hakimin takdirine bırakılmıştır. Böylece, dava açıldıktan sonra tensip tutanağından hakimin yapmaya çalıştıklarını, yapacaklarını öğrenebiliriz, ona göre bir yol izleyebiliriz.

05 Mart 2013

Zamanaşımı ve hak düşürücü süre maddi hukuka ilişkin konular olarak kabul edilmektedir; zamanaşımı süresinin dolduğu ya da hak düşürücü sürenin gerçekleşip gerçekleşmediği dosya üzerinden anlaşılabilecek durumda ise, ön inceleme aşamasında hakim bu hususları inceleyebilecektir; ve karar verebilecek durumda ise, kararını verecektir.

Tarafların ön incelemeye katılmasını zorlayan düzenleme ise HMK 141dir; ön inceleme aşamasından sonra, bu aşamada usulden bir karar verilerek davanın reddi yoluna gidilmemiş ise, taraflar da sulh olmamış ise tahkikat aşamasına geçilecektir.

TAHKİKAT AŞAMASI

HMK 147; taraflara gönderilecek olan davetiyede belirlenen gün ve saatte mahkemede geçerli bir sebeple bulunmadıkları takdirde, davaya yokluklarında devam edilir ve yapılan işlemlere itiraz edemeyeceklerdir demektedir. Taraflar için ön inceleme aşamasında hazır bulunana taraflara, tahkikat gününün sözlü olarak bildirilmesi yeterli sayılacak mıdır? Söz konusu tebligatın ancak duruşmada hazır bulunmayan taraflara ilişkin olduğu hem tebligat kanunundan hem de maddenin gerekçesinden anlaşılıyordu; bu nedenle TK/30.maddesine göre davetiyenin mutlaka yazılı olmayacağı gerekçesi anlaşıldı; ön inceleme duruşmasına katılmayan taraf için, o kişinin mutlaka tahkikat duruşmasına yazılı davet edilmesi gerekecektir.

Tahkikat yargılamanın en önemli aşamalarından biridir. Tahkikatın konusunu oluşturacak olan husus davacı ve davalının iddia ve taleplerin, dayandırdıkları vakıalarda, uyuşmazlığın halli bakımından önem taşıyıp, çekişmeli olanların doğru olup olmadığıdır. Hakim bu vakıalara dayanarak karar verecektir; dolayısıyla maddi vakıaların doğru olup olmadıkları ancak delillere dayanılarak ispat edilebilecektir. Hakimin tarafların açıklamalarından vakıaların doğruluğu açısından bilgi sahibi olabilmesi kural olarak mümkün değildir; istisnaları ise ikrar ve yemindir. İkrar ve yemin dışında bir tarafın beyanı, uyuşmazlığın halli bakımından önem taşıyan bir vakıanın mevcudiyetine ya da namevcudiyetine ilişkin bilgi kaynağı olamaz. Tahkikatın konusu vakıaların doğruluğunun, deliller üzerinden araştırılmasıdır.

HMK 143; tahkikatın konusunu düzenlemektedir; inceleme sırasında gerek tahkikatın basitleştirilmesi gerekse de usul ekonomisi bakımından gerek duyulması halinde vakıaların araştırılması sırasında değişiklik yapılabilecektir. Tahkikat her iki tarafında katılımıyla duruşmalar yapılarak sürdürülür ve prensip olarak sözlüdür. Celse sırasında yapılan usul işlemlerine duruşma denir; duruşmalar sözlü olarak yapılırlar ve usul işlemleridir. HMK 147ye göre ön incelemeden sonra tahkikatın yapılacağı ilk oturumun süresi 2 haftadan daha az olamayacaktır; fakat duruma göre hakim bu süreyi uzatıp kısaltabilir.

HMK148 mahkemelerin çalışma zamanını düzenler.

Keşif ve delil tespiti daha çok hafta sonları yapılır. Bunun dışında kural olarak duruşmalar ve celseler normal çalışma saatlerinde yapılmaktadır. VALİLER BULUNDUKLARI VİLAYETLERDE ÇALIŞMA SAATLERİNİ DÜZENLEYEBİLİRLER. BU BELİRLEME MAHKEMELERİ BAĞLAMAZ. MAHKEMELERİN ÇALIŞMA SAATLERİNİ ADLİ YARGI ÇALIŞMA KOMİSYONU BELİRLER. İdari tatiller de mahkemeleri bağlamaz.

Duruşmaların yapılacağı yer: Duruşmalar prensip olarak mahkeme binasında bu iş için ayrılmış mekânda yürütülür. Bu bakımdan mahkeme salonlarının belirlenmesinde Adalet Bakanlığı’na yetki verilmiştir. Bunun dışında istisnai ve kanunun açıkça öngördüğü hallerde mahkeme binasında belirlenen salon dışında da duruşmaların yapılması mümkündür. Keşif, menkul ya da gayrimenkullerin bulunduğu yerde, hâkim tarafından incelenmesidir. Önceki kanunda keşif sadece gayrimenkuller için kabul edilirdi. Keşif sırasında hâkimin bilirkişinin rey ve mütalaasına başvurması da mümkündür. Tanık dinlenmesi ve bilirkişi işlemleri usul işlemleri olduğundan bu işlemler mahkeme dışında yapılıyorsa da bunlar da usul işlemleri olarak kabul edilecektir. (HMK297)

HMK259

Bir başka HMK149

Her iki taraf da açıkça muvafakat ederse, taraflar, tanıklar, bilirkişi doğrudan mahkemeye gelmek zorunda kalmadan da dinlenebilir. Sadece ses nakledilmek yolu ile duruşma yapılamaz. Ses ve görüntü aynı anda nakledilmelidir.

HMK246

Soru kâğıdının ulaştırılması tebligat kanunu hükümlerine göre olacaktır.

Yargılamanın dili konusunda HMK da açık bir düzenleme yoktur. Fakat yapılan faaliyet bir resmi faaliyet olduğundan ülkenin resmi dilinin kullanılması esastır. AY 3 te yer alan kural anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanırlığı bakımından geçerlidir. Bu konuda Türkçenin kamu kurumlarında kullanılması zorunluluğunu açıkça düzenleyen bir kanun hükmü yoktur.

— En iyi hukuk ders notları http://www.yirmisekiz.net

Bununla birlikte yabancı dilde kaleme alınmış belgeler olabilir. HMK 223

Fakat mahkeme bu tercümelerle yetinmek zorunda değildir. Kendiliğinden ya da diğer tarafın isteği ile resmi tercümeyi de isteyebilir.

Yabancı resmi belgelerin Türkiye’de mahkemelerde kullanılıp, kullanılamayacağı da tartışma konusudur. Bunlar yabancı ülkelerde düzenlenmiş resmi belgelerdir. 1961 tarihli bir uluslararası sözleşme mevcuttur ve Türkiye sözleşmeye 1984’de taraf olmuştur. Yabancı ülkede düzenlenen resmi belgenin sözleşmeye taraf ülkelerde de resmi olarak kabul edilebilmesi için her ülkenin bildirdiği kendi resmi makamının bu belgenin resmi belge olduğunu bir şerhle onaylamasına bağlıdır. (Apostil şerhi denir buna) Her ülkede farklıdır. Türkiye’de Apostil şerhi vermeye yetkili makam kaymakamlıklar, illerde valiliklerdir. Her ülke akit ülkelere kendisinin resmi onay vermeye yetkili makamını bildirir.

HMK263

Tanık dışındakiler için herhangi bir kanun hükmü yoktur. Örneğin; tarafa tercüman atanması söz konusu değildir. Hukuk davaları bakımından bu AİHS 6. Maddesinin bir gereği de zaten değildir. Ceza yargısında Türkçe bilmeyen sanığın dinlenmesi için tercüman ataması zorunluluğu vardır.

Duruşma düzeninin sağlanması:

HMK32

Avukatlık Kanunu 49. maddenin avukatlık Kanunu Yönetmeliği’ne yaptığı atfa da bakılmalıdır.

***Stajyer hâkim, stajyer avukatlar ve diğer toplu mahkemelerde başkan dışındaki hâkimleri de kapsar mı?

Stajyer avukatların HMK79 da tanınan güvenceden istifade edemeyecekleri söylenebilir. 151/1 de hariç tutulan avukattan maksat taraf vekili bağlamında usul işlemi icra eden avukattır. Avukatın Baroya kayıtlı bir avukat olsa bile kendisine tanınmayan bir ayrıcalığa stajyer avukat da sahip olamaz. Aynı şey stajyer hâkim için de geçerlidir.

Disiplin hapis cezası 1 haftadan 4 güne indirilmiştir. Disiplin hapis cezasını doğrudan doğruya mahkeme verir. Bunun için cumhuriyet savcısının devreye girmesine gerek yoktur.

Bunu dışında söz konusu eylem ceza hukuku bağlamında suç da teşkil edebilir. Suç teşkil eden eylem için hâkimin soruşturma yapması beklenemez. Bu durumda olayı cumhuriyet savcısına iletir. Kişinin hapis altına alınmasına da hükmedebilir.

Duruşmalar sözlü olarak yapılır. Basit ve yazılı usulde basit ve yazılı sıfat değildir. Layihalar aşaması tamamlandıktan sonra oturumların yazılı usulde de, sözlü olarak yapılması esastır. Açıkça kanunun öngördüğü şekillerde yazılı şekilde duruşma olabilir. =>ÖR: tanığın yazılı beyanı, bilirkişi raporunun yazılı verilebilmesi.

Sözlü icra edilen duruşmalar sırasında avukatlar için getirilen özel bir imtiyaz da vardır.

Tarafın sorguya çekilmesi değildir, bilirkişinin sorguya çekilmesi değildir. Sorgu ceza yargısının bir aracıdır. Burada söz konusu olan bir vakıanın aydınlatılması bakımından tanığa, bilirkişiye doğrudan soru sorulmasıdır. Kendisini avukatla temsil ettirmeyen taraf, tanığa, bilirkişiye ancak hakim aracılığı ile soru yöneltebilir.

Kayıt ve yayın yasağı:

Bu aleniyet ilkesi ile alakalı bir durumdur. Duruşma bakımından kayıt yapılması gerekli olabilir. Bu duruma göre beyanın tutanağa geçirilmesinde güçlük varsa ya da o esnada yapılan usul işlemi için tutanağa geçirilmesi güçlük arzediyorsa mahkeme adına kayıt yapılıp, o dava ile ilgili dosyanın eki olarak saklanmak üzere kayıt yapılabilmesi mümkündür.

Duruşmada sözlü olarak yapılan bütün usul işlemleri sırasında o işlemin resmi tanığı olarak zabıt katibinin bulunması zorunludur.

Kararın yazılması tek başına hakimin yazabileceği bir işlemdir. Fakat kararın altına zabıt katibinin imzası da alınır. Zabıt katibi mahkeme huzurunda yapılan usul işlemlerinin resmi tanığıdır. Tek başına işlem yapamaz. Hakimin diktesi ile duruşmadakileri tutanağa geçirir. Tarafsızlığı için hakimlere ilişkin ret ya da yasaklılık sebeplerinin uygulanması mümkündür. Ama görev yaptığı mahkemece incelenip, karara bağlanır.

Tutanağın düzenlenmesi:

Bu açıklamaları hâkim verirse taraflar doğrudan doğruya da yaptırılabilir. Tutanağın altı hâkim ve zabıt katibince imzalanır. Fakat usul işlemi yapan diğer kişilerin prensip olarak imzalarının yer alması gerekmez. 154 e göre hâkim ve zabıt kâtibi dışında tutanağın altında imzası olacaklar: taraflardan birinin ikrarı varsa, yemin ettiyse onun; iddianın savunmanın genişletilmesine izinde izin, sulh vb. işlemlerin yapılmasında tutanağın altına imzası alınır. Tanıkların imzası da alınır.

HMK154/4=>önemlidir.

Tutanak sadece zabıt kâtibinin tuttuğu belge değil, onun içinde sözü edilen belgeler de anlaşılır.

Tarafların duruşmaya gelmemesinin sonuçları:

Taraflar duruşmaya gelmek zorunda değildirler. Duruşmaya gelmek bir yüktür. Gelmeyen taraf sonucuna katlanır.

  1. Gelmedikleri oturumda yapılan usul işlemlerine itiraz edemezler.

ÖR: tanık dinlendi ise onun beyanlarına ilişkin bir itirazı varsa, mazeretsiz olarak gelmediği oturumda bu işlemlerin yenilenmesini isteyemez.

  1. İsticvap için çağırıldı ise ve gelmezse, gelmeyen taraf isticvabın konusunu oluşturan vakıayı ikrar etmiş sayılır. Fakat bu sonucun oluşması için tarafın meşruhatlı bir davetiye ile çağrılmış olması gerekir.
  2. Yemin için çağrıldı ise yeminin sonucu olan vakıayı ikrar etmiş sayılır.
  3. Ön inceleme için çağrıldı ise ön inceleme oturumuna gelmemiş ise ve diğer taraf gelmiş ise gelmiş olan taraf iddiasını ya da savunmasını değiştirebilir ya da genişletebilir.
  4. Duruşmaya mazeretsiz olarak gelmemişse gelen tarafın davranışına göre dosyanın işlemden kaldırılması söz konusu olabilir. Dosyanın işlemden kaldırılması ve sonunda da davanın açılmamış sayılması sonucu HMK150 de düzenlenmiştir.

Dosyanın İşlemden Kaldırılması (Davanın Müracaata Kalması) ve Davanın açılmamış Sayılması:

  1. Her iki taraf da duruşmaya gelmezse =>sadece tahkikat duruşması değil, ön inceleme ve sözlü yargılama duruşması da dahildir. Tahkikatı düzenleyen hükümler içinde yer alsa da tereddütsüz gerekçede de belirtildiği üzere bütün duruşmaları kapsar biçimde ele alınmıştır.
  2. Her iki taraf da duruşmaya geldi ve her ikisi de dosyanın işlemden kaldırılmasını isterlerse bu durumda da dosya işlemden kaldırılır. Bu davanın geri alınması değildir, ya da feragat, sulh değildir. Bu konuda uygulamada davayı takipten sarf-ı nazar etmek (davayı atiye terk etmek) denilen bir kavram vardır. Bir kısım kişiler bu ibarelere davayı geri almak anlamı yüklerdi, bir kısmı da davadan feragat anlamına yüklerdi. Yargıtay’ın bu ibarelerin kullanıldığı farklı kararları vardır. Kimi kararlarda böyle bir tabir yoktur der, bazen de davanın işlemden kaldırılmasıdır der. Dosyanın müracaata kaldırılması genelde dosyanın işlemden kaldırılması anlamında kullanılır.
  3. Bir taraf gelip, diğer taraf gelmez ise ve gelen taraf davayı takip etmeyeceğini söylerse dosya da işlemden kaldırılır. Tarafların duruşmaya gelmemesinin sonuçları da dolayısı ise diğer tarafın tavrına göre belirlenir. Gelen taraf davaya devam edilsin derse davaya devam edilir.
  4. Oturum gününün belirlenmesi için taraflardan birinin müracaatının gerekli olduğu hallerde bu müracaat edilmezse=>oturum gününü hakim belirler. Tarafların buna ilişkin bir talebinin olmasına gerek yoktur. Kanunda açıkça sayılan bazı durumlarda oturum günü belirlenmesi için tarafın müracaatı gerekir. ÖR: yargı yeri belirlemesine(merci tayini) ilişkin kararın taraflara bildirilmesi sonucu Yargıtay bir tarafın mahkemeye başvurarak oturum gününü belirlemesini öngörür.

*Bunun dışındaki hallerde dosya işlemden kaldırılamaz. Müddeabihin temlikinde seçim hakkı kullanılmaz ise Pekcanıtezler dosya işlemden kaldırılır der. Bu doğru değildir. Dosyanın işlemden kaldırılması kanunda öngörülen hallerde olabilir ancak.

07 Mart 2013

HMK 150; “davanın takipsiz bırakılması ile dosya işlemden kaldırılacaktır”. Tarafın gelmemesine bağlı olarak, hakimin dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verebilmesi için, o tarafın gelmemesinin bir haklı engele dayanmaması gerekmektedir. Bu çerçevede haklı mazeretin ne olacağını kanun tayin etmemiştir. Bu durum avukat için de geçerlidir; avukatın mazereti mevcutsa dosya işlemden kaldırılmaz. Aynı günde bir başka adliyede avukatın bir başka duruşmasının olması da haklı bir engeldir; fakat bu genellikle önceden bilinebilecek bir durumdur. Duruşma esnasında hakim hangi günün avukatlar için daha uygun olacağını sormaktadır, ancak hakim tabii ki bununla bağlı değildir; öncelikle kendisini esas alarak oturum gününü belirleyecektir. İlk defa özellikle ön inceleme için belirlenen oturum günü, taraflara tebliğ edilmektedir; bu durumda bir başka duruşma ile çakışma söz konusu olabilecektir. Mazeret beyanı gerekli belgelerle birlikte iletilmelidir. Mazeret kabul edilmiş ise dosya işlemden kaldırılmayacağı için yeni bir oturum günü belirlenecektir; bu yeni günün mazereti nedeniyle ertelenen kişinin tebligat pulu ve zarfını mahkeme kalemine iletmelidir; bunu yapmazsa yeni duruşma gününün kalemden öğrenilmesine karar verilir.

Hakimin uyuşmazlığın esası hakkında karar verebilmesi için öncelikle halletmesi gereken usule yahut esasa ilişkin ara sorunlar ön sorunlardır. Pek çoğunu şimdiye kadar gördük; örneğin; hakimin reddi bir ön sorundur. Dava sırasında bu durum ortaya çıktığında bunun halledilebilmesi gerekmektedir ki, davaya devam edilebilsin. Hakimin reddi usule ilişkin bir ön sorundur; yetki itirazı da yine bir ön sorundur; bu konuda karar verilmedikçe, esas bakımından inceleme yapılmaması hüküm ifade eder. Bütün bu gibi durumlara biz ön sorun demekteyiz. Bunlar usule ya da esasa ilişkin sorunlar olabilir. HMK 164; genel bir usul öngörmüştür; ancak eğer bir ön sorunla ilgili olarak bu kanun ya da bir başka kanunda özel bir düzenleme mevcutsa bu özel düzenlemeler uygulanacaktır; örneğin yetki konusunda kanunda bunun nasıl düzenleneceğine dair bir düzenleme yoktur; böyle bir durumda hakimin 164.maddeyi uygulaması gerekecektir. Buna karşılık hakimin reddi eğer talep edilmiş ise, bunun incelenmesi kanunda ayrıntılı olarak düzenlendiği için bu hükümler uygulanacaktır.

HMK 164; “Ön sorun mahkemeye aksine bir kural yoksa, sözlü olarak veya bir dilekçe ile iletilebilir.” Bu şekilde mahkemeye ön sorun iletildiğinde, ön sorunun dikkate alınması gerektiğini hakim düşünüyorsa, bunun davayı geciktirmek amacıyla yapılmış bir başvuru olduğunu düşünmüyorsa, bu konuya ilişkin olarak cevaplarını sunması için karşı tarafa bu ön sorunu iletecektir. Eğer dilekçe ile bu sorun bildirilmişse bunu dilekçe ile karşı tarafa bildirir; sözlü olarak ileri sürülmüşse tutulan tutanağın suretini karşı taraf iletecek ve 1 haftalık kesin süre verilecektir. Hakim duruma göre dosya üzerinde ya da ayrı bir duruşma ile bu işe vakit ayırarak tarafları bu duruma ilişkin olarak sözlü şekilde dinleyebilir ve gerekli kararını verebilir. Ön sorunun ne olduğuna bağlı olarak, talebin kabulü halinde verilecek karar da farklı olacaktır.

HMK 176; “taraflardan her biri yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen veya tamamen ıslah edebilir(düzeltebilir).” Bunun dışında ıslahın konusunun ne olduğu hangilerinin nasıl düzeltileceği bu maddede yer almamaktadır. 179.madde; ıslah bunu yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış olduğu sonucunu doğurmaktadır, denmektedir. 179/2=> Bu iki madde birlikte değerlendirildiğinde; baştaki açıklamalar unutulacak olursa, burada sayılanlar dışında tüm usul işlemlerinin ıslah edilebileceği sonucuna varılır. Ders kitaplarında ise, hep bu şekilde anlatılmaktadır. Kanunda ve kitaplarda kullanılan bu ifadeler külliyen yanlıştır. Bütün usul işlemleri bakımından, o kurala uyulmamasının yaptırımı düzenlenmiştir; kanunun bu ifade bozukluğu bu müessesenin, bizim kanunumuza önderlik eden kanunda eksik bir kısım düzenlemelerin olmasından kaynaklanmasıdır. Islah müessesesi bize Fransız hukukundan miras bir yapıdır. HMK 141; iddianın ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağında, davacı açısından bunun kapsamına talep sonucu ve vakıalar girmektedir. Vakıalar değiştirilemez ve ilave vakıalar eklenemez, talep sonucu değiştirilemez ve genişletilemez. Davalı bakımından yasağın kapsamına; sadece savunmanın dayanağı olan defiler girmektedir. Yasak kapsamında olan başka bir durum da yoktur.

05.02.2013

MEDENİ USUL HUKUKU-2 DERS NOTLARI

 

7 Şubat 2013

Belirsiz alacak davası kısmi davayı ikame etmek üzere getirilmiştir. Belirsiz alacak davası ile ilgili 2 önemli husus: Kısmi dava açılsa bile bu durumda belirsiz alacak davası da açılabiliyorsa belirsiz alacak davası açılması gerekir; bu çok önemli bir sonuçtur; zira davanın açılmasının sonuçlarından biri de davda konusu hak ile ilgili maddi hukuk tarafından belirlenmiş olan zamanaşımı süresinin kesilmesidir; bu zaten bir maddi hukuk konusudur. TBK 154/1-2: Alacaklı dava veya defi yokluyla mahkemeye yada hakeme başvurmuşsa, icra masasına başvurmuşsa zamanaşımı kesilir; fakat bu hüküm uygulamamızda kısmı dava için zamanaşımının sadece talep edilen miktar için geçerli olduğu anlamına gelir. Buna karşılık belirsiz alacak davasında alacaklı aslında alacağının tamamını istiyor, kanunda açıkça yazılmamakla birlikte öğretide kabul edilen, belirsiz alacak davasında zamanaşımının bütün alacak için kesilmiş olması sonucudur(TBK 154) Özellikle bu sebepten dolayı da belirsiz alacak davası tercih ediliyor. Burada ortaya bu davayla ilgili bir 3. Sorun ortaya çıkıyor. Alacak bir takım nedenlerle belli hale geldi, hakim alacağı belirle ve harcı yatır dedi; alacak belli sebeplerle belirlenemedi bu durumda ne yapılacaktır? Dava açılmamış mı sayılacaktır? Yoksa belirtilen kısım bakımından mı devam edilecek? Zamanaşımı sorunu ne olacaktır? Miktarın artırılmaması halinde, davanın hukuki yarar sebebiyle reddi daha isabetli gibi gelmeye başlıyor; bu durumda usuli bir noksanlıktan dolayı dava açılmamış sayılacak, zamanaşımı kesilmesi alacağın tamamı için ortadan kalmış sayılacak. HMK 107-3 ise anlamsız bir hükümdür.

12 Şubat 2013

DAVANIN AÇILMASI

14 Şubat 2013

19 Şubat 2013

21 Şubat 2013

Davanın Açılmasının Sonuçları:

Hem maddi hem de usul hukuku bakımından sonuçları vardır. Maddi hukuk bakımından:

  1. Zamanaşımının Kesilmesi( BK 154): Alacaklının dava ya da def’i yoluyla mahkemeye başvurması. Def’i, bir davada karşı dava yoluyla ya da bir savunma olarak takas edilmek üzere, takas def’i olarak ileri sürülüyorsa, karşı alacak bakımından da zamanaşımı kesilecektir. Müteselsil borçlulardan biri için kesilen zamanaşımı diğerleri için de kesilecektir(BK 155) Bu durum ihtiyari dava arkadaşlığı bakımından da önemlidir; davada gösterilmeyen ihtiyari dava arkadaşı bakımından da zamanaşımı kesilmiş olacaktır. Keza, zamanaşımı asıl borçluya karşı kesilirse, kefile karşı da kesilmiş olur. Biz tespit davası içerisinde bir alacağımız ileri sürmüşsek, alacağımız zamanaşımı ile kesilir mi? 154. Maddede herhangi bir ayrım yapılmadığı için, müspet tespit davasıyla da zamanaşımının kesilebileceği düşünülecektir; menfi tespit davasında, Emre Beyin hocadan alacağı var, hoca borcunun olmadığına dair mahkemeye başvurmuştur; alacak Emre Beyin alacağı olduğu için zamanaşımı kesilmesi Emre için düşünülmelidir. Menfi tespit davasında davalı, menfi tespit davasına karşı verdiği cevap dilekçesinde alacaklı olduğunu mahkemeye bildirmiş ise o anda zamanaşımı kesilir. Kısmi dava açılırsa ne olacaktır? Kısmi davanın şartlarının mevcut olduğu düşünülürse, zamanaşımı hangi kısım için kesilmiş sayılacaktır. Kısmi davada sadece talep edilen alacak kesimi için davanın açılması için zamanaşımı kesilmiş olur; saklı tutulan alacak kesimi için zamanaşımı işlemeye devam etmez deniyor. Saklı tutulan kesim için, ıslah ya da hasmın muvafakatiyle zaman aşımı söz konusu olacaktır. Burada bir çelişki mevcuttur; her kısmi dava talep edilen alacak kesimi için kısmı eda davası, buna karşılık talep edilmeyip saklı tutulan alacak kesimi için de bir tespit davası niteliğindedir. Kısmi dava da her halükarda bir tespit davasıdır; böyle olunca neden talep edilemeyen alacak bakımından zamanaşımının ortaya çıkmayacağını söylemekteyiz? Belirsiz alacak davasının en büyük marifetlerinden birisi de kısmi davada ortaya çıkmayan zamanaşımı kesilmesini, belirsiz alacak davasının konusu oluşturabilecek bütün alacak miktarından zamanaşımı kesilmesini ortaya çıkarmasıdır; fakat bu HMK 107de açıkça yazmamaktadır; bu nedenle BK 154e müracaat edeceğiz. Bu görüş kabul edilebilir bir görüştür; öte yandan belirsiz alacak davası ile rakamsal olarak alacağımı davanın başında belirleyememekle birlikte, benim ileri sürülebilir alacağımın tamamını ileri sürdüğümü de herkes kabul etmektedir. Kısmi dava açısından yapılan değerlendirme buraya taşınacak olursa, belirsiz alacak davasında da zamanaşımı kesilmesinin bütün alacak için meydana geldiğini kabul etmek gerekecektir. Bu konuda henüz bir Yargıtay içtihadı çıkmamıştır.
  2. Hak Düşürücü Sürelerin Korunması: Zamanaşımı maddi hukuk açısından bir defi iken, hak düşürücü süre bir itirazdır. Sebebi hak düşürücü sürenin sona ermesi ile hakkın ortadan kalkmasıdır; ikisi arasındaki en temel farklılık definin ancak hakim tarafından ileri sürülmesi ile anlaşılır; itirazlar ise dava dosyasından hakim tarafından resen dikkate alınabilir.
  3. Temerrüt (BK 117): Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarı ile temerrüde düşer. Temerrüt için her durumda ihtara gerek yoktur(kesin vadeli borçlar) Yargıtay ihtarın gerekli olduğu durumda, dava açılmakla birlikte temerrüdün de gerçekleştiğini söylemektedir. Öğretide kabul edilen, temerrüdün dava dilekçesinin davalıya tebliğ edildiği anda gerçekleşmesi gerekliliğidir. Temerrüdü gerçekleştirecek ihtarı gerçekleştiren işlem dilekçenin davalıya tebliği olabilir denmektedir. Burada mevcut iki görüş de savunulabilir; fakat öğreti daha isabetlidir.
  4. Manevi Tazminat Alacağı: Şahıs varlığı hakları miras yoluyla başkasına devredilemeyen, ölümle sona eren haklardır. Bir kimsenin manevi tazminat hakkı doğmuş ise, bu hakkı talep etmeden önce, söz konusu mutazarrır kişi ölürse, mirasçıları manevi tazminat hakkını talep edemezler; eğer dava açıldıktan sonra ölüm gerçekleştiyse, mirasçılar davaya devam edebileceklerdir.
  5. İyiniyetin kötüniyete Dönüşmesi: Hukukta iyiniyet bilmemek veya bilebilecek durumda olmamak anlamındadır. Davada bir hususun bilinmesi bilinebilecek durumda olmaması dava açıldığında, en geç dava dilekçesi davalıya tebliğ edildiği anda davalı taraf o davadan haberdar olur. Örneğin sebepsiz zenginleşmede iade yükümlülüğün kapsamı iyiniyet ayrımına göre değişmektedir. Eşya hukukunda da zilyetlikte bu durum yine değişmektedir. O halde dava konusu taleple ilgili olarak bilinmesi gereken bir husus o ana kadar bilinmiyordu ise, en geç dava dilekçesi davalıya tebliğ edildiğinde artık davalı o durumu öğrenmiş olmakla iyiniyeti kötüniyete dönüşür. Hiç şüphesiz dilekçede yer alan bilgiler iyiniyeti kötüniyeti dönüştürmeye yetecek ölçüde olmalıdır. Burada da temerrütte olduğu gibi davanın açıldığı anı değil dava dilekçesinin davalıya tebliğ edildiği anı esas almak gerekecektir.

Usul hukuku bakımından sonuçlar;

  1. Hakimin davaya bakma yükümlülüğü doğmaktadır. Bizi ilgilendiren usul kanununda düzenlenmiş olması dahilinde, hakime karşı açılabilecek tazminat davasının sebeplerinden birisi de, eski davaya bakmakta ihmal göstermesidir(HMK/46-1-e). Bir dava usulüne uygun olarak açılmış; fakat hakim bu davaya bakmaz ise, hakime karşı tazminat davası açabilme imkanı ortaya çıkacaktır; bu hakkı yerine getirmekten kaçınma durumudur.
  2. Derdestlik durumu ortaya çıkmaktadır. Bunu dava şartlarında da el almıştık; dava sebebi, taraflar ve dava konusunun aynı olması durumunda derdestlik söz konusu olacaktır. Dava açıldığında usul hukuku açısından bu üç unsuru aynı olan bir uyuşmazlık mahkeme önüne getirilirse, burada giderilebilecek türden olmayan bir dava şartı noksanlığı ortaya çıkar. Hakim süre vermeden, o davayı reddetmek durumundadır.
  3. Davayı Geri Alma Yasağı(HMK 123): Dava açıldığı anda, artık hasmın muvafakati olmadıkça geri alınamaz. Davayı geri almak, davanın konusunu oluşturan haktan, maddi hukuk bakımından feragat etmeksizin, o hakkı bir daha ileri sürme imkanından vazgeçmeksizin, o hakkı yeniden mahkeme önüne getirebilme yetkisini elinde tutarak, bu yargılama sürecine tek taraflı olarak son vermek demektir. Dava dilekçesi henüz davalıya tebliğ olmamış olsa bile, hasmın muvafakati olmadan dava geri alınamayacaktır. Davadan feragat dava konusu hak veya şey neyse, ondan bütün bir gelecek için tek taraflı irade beyanıyla vazgeçmektir; burada hasmın muvafakatine gerek yoktur; çünkü hakkı bir daha mahkeme önüne getirmeyeceğimizi davadan feragat ederken kabul etmiş bulunmaktayız. Eğer dava geri alınırsa, dava açılmamış sayılacak, ve bütün sonuçlar ortadan kalkacaktır; kanun bunu açık muvafakat ile öngörmektedir. Açık muvafakatin nedeni usuli bir yasaktır; davacı taraf bu davayı açmakla davalıya karşı bir hakkını ileri sürme iradesini ortaya koymuştur. Burada usul ekonomisi ilkesi de düşünülmüştür.
  4. Karşı tarafı değiştirme yasağı: Dava açıldıktan sonra davalı taraf usuli ilişkinin karşı tarafı seçilmiş olmaktadır. (HMK 123-124) Eğer taraf değişikliğinde bulunulacaksa, değiştirilecek kişinin muvafakati alınmalıdır. Kanun koyucu, hasmın ancak diğer tarafın açık rızası işle değiştirebileceğimiz söylemektedir(124/1). 124/2: “hükümler saklıdır”. Burada HMK 125 dava konusunun devrine ilişkin olarak bu hükmü düzenlemiştir. HUMKda taraf değişikliği mevcut değildi; ölen kişiye karşı davacı dava açıyor, her gün davalının durumunu soracak hali yoktur; davayı açtığında davalının öldüğünü öğreniyorsa, Yargıtay dava açılmasına izin vermiyordu. Şu anda tarafı değiştirmek hasmın muvafakati ile caiz hale gelmiştir; hasım değiştirilince bunun sonuçları usul işlemlerinin akıbeti bakımından ne olacaktır? Bu konuda kanunda herhangi bir açılık yoktur; bu konu bugün için ağırlıklı olarak doktrin ve mahkeme kararı ile tamamlanmaktadır. Doktrinde kabul edilen, sonuçların, değiştirilen hasım için dava açıldığı anda doğmuş olduğunun kabul edilmesidir. Taraf ve mahkeme usul işlemlerinin gerekmedikçe tekrarlanmaması da kabul edilmiştir. 124/3: istisna getirmektedir; maddi bir hatan kaynaklanan ya da dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi karşı tarafın rızası aranmadan da gerçekleşebilecektir. Dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliğine örnek; asıl iş veren-alt iş veren/asıl müteahhit-alt müteahhit ilişkilerinde karşımıza çıkar.
    1. HMK 327: Bir kişi davada sıfatı olmadığı halde davacıyı, davalı sıfatı kendisine aitmiş gibi yanıltıp, kendisine karşı dava açılmasına sebebiyet verirse, bu dava taraf değişikliği olmazsa, sıfat yokluğundan reddedilecektir. Eğer dava sıfattan reddedilirse, davalı yararına yargılama giderlerine hükmedilemez.

124/4: tekrar durumundaki bir fıkradır.

  1. HMK 125: Dava konusunun devri hükme bağlanmıştır. Dava konusu üzerinde yapılacak maddi hukuk tasarruflarının, usuli sonuçlarının usul hukuku tarafından düzenlemesi söz konusudur. Bu maddeye göre davanın açılmasından sonra davalı taraf dava konusunu 3.bir kişiye devrederse, davacının kullanabileceği yetkiler mevcuttur. Örneğin; Anın Bye karşı açtığı bir dava var; Anın Bde bir alacak hakkı var; dava açıldıktan sonra bu hak herhangi bir değişikliğe uğramayacaktır. Davalı bu hakkı üçüncü bir kişiye devrederse, 125.madde olmasaydı, davanın sıfat nedeniyle esastan reddedilmesi gerekirdi. Kanun koyucu 125.maddeyi getirerek, uyuşmazlığın sonlanmasını amaçlamıştır. Davacı;
    1. Devreden tarafla isterse davasından vazgeçerek, davayı devralmış kişiye karşı davaya devam edecektir.
    2. İsterse davasını devreden taraf hakkında, davanın konusu değiştirerek davayı tazminat davası haline getirir.
    3. A alacağını Ü ye temlik etmiş olursa, eskiden kanun bir ayrıma gitmezken, yeni kanun bu durum için 125/2: dava konusunu devralan kişi, yeni taraf haline gelecek ve dava kaldığı yerden devam edecektir denmektedir.

Burada davacının seçimlik hakları mevcuttur; seçim hakkını kullanmazsa bu durumda ne olacaktır? 150.madde tarafların davayı takip etmek istememeleri ile alakalıdır, dolayısıyla bu durumla bunun bir ilgisi yoktur. İtiraz sebebi davalı tarafça ileri sürülecekse, ikinci cevabını vermiş olsa bile, ihmal ettiği bir itiraz sebebini iddianın ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı kapsamında ileri sürebilecektir. Devir gerçekleştiği zaman, hak ortadan kalkmaktadır, dava konusu uyuşmazlık bakımından hak sahipliği kalmamaktadır, bu durumda sıfat söz konusu olacaktır. Sıfat hakkını mevcudiyeti ile ilgili olduğu için, hakim bunu dava dosyasına girdiği ölçüde gözetir ve esastan reddeder. Dava konusu devredilmiş ve ben seçimlik hakkımı kullanmadıysam, hakim husumetten redde karar verecektir. (Önemli)

CEVAP DİLEKÇESİ: (HMK 129)

Dava dilekçesinin HMK 27 ve AY 36 gereğince davalıya tebliğ edilmesi gerekmektedir.

HMK 130: Bu unsurların noksanlığı halinde ne olacağını düzenlemiştir. Bu unsurların eksikliği halinde, bunların giderilmesi için hakim tarafından 1 haftalık süre verilir; eksiklik giderilmez ise cevap dilekçesi verilmemiş sayılacaktır. HMK 128: cevap dilekçesinin verilmemesi davacının dava dilekçesinde öne sürüdüğü bütün hususların inkarı anlamına gelir; dolayısıyla davalı bundan sonra yeni vakıalar ileri süremeyecektir. Cevap dilekçesinin de davacı sayısından bir fazla sayıda mevcut olacaktır. Cevap dilekçesi harca tabi değildir; sadece davacıya yapılacak tebligat giderleri ödenecektir. Cevap dilekçesi kural olarak hakimin havale ettiği tarihte verilmiş sayılacaktır. HMK 127; cevap dilekçesinin 2 hafta içinde verilmesini öngörmüştür, 2 hafta dava dilekçesinin davalıya tebliği anından itibaren başlayacaktır. 2 hafta içinde cevap verilemeyecek kadar karmaşık bir durum varsa ne olacaktır? Hal, durum ve koşullara göre yine bu süre içersinde mahkemeye başvurarak ve haklı neden ile delilleri mahkemeye sunarak bu sürenin mahkemeden uzatılması istenebilir; mahkeme bu süreyi 1 aya kadar uzatabilecektir. İlave süre ise, cevap süresinin bitiminden itibaren başlayacaktır.

HMK 131: Cevap dilekçesinin verilemesinden sonra, cevap süresi dolamamış olsa bile ilk itirazlar ileri sürülemez. Bu zaten HMK 116 ile de uyuşmaktadır.

Karşı Dava: Bu dava cevap dilekçesiyle açılır. Davalının bu dava da bir de ayrıca bir talebi de mevcuttur. Savunma vasıtası olması hususunda çeşitli görüşler vardır. HMK 132/1: açılmış ve halen görülmekte olan bir asıl dava olmalıdır ki bir karşı dava açılabilsin. 2. Koşul ise, ya asıl davanın konusu olan talep ile, karşı davanın konusu olan talep arasında bir takas mahsup ilişkisi olması ya da davalar arasında bir bağlantı olmasıdır. Karşı davanın konusu olan talep, asıl davanın konusu olan talep, daha az ise(karşı tarafın da talebini kabul etmek şartıyla) bu durumda hukuki yararın mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Bağlantı hususu da bir diğer şarttır; davaların benzer ya da aynı sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek husus diğerini etkileyecek durumda ise bu durumda davalar arasında bağlantı olduğu söz konusu olabilecektir. Kanunda olmasa bile bir diğer şart ise, asıl davanın konusu ile, karşı davanın konusunun aynı yargı yoluna tabi olması gerekliliğidir. Eğer; farklı yargı kolları söz konusu ile bu durumda, asıl dava özel mahkemede açıldı ise, ona karşı açılacak dava genel mahkemenin görevine girse bu dava özel mahkemede açılabilecektir. Fakat tam tersi durumda, bu durum uygulanamayacaktır. Diğer bir görüşe ise, görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğu için, her iki davanın aynı görevli mahkemede açılması gerekliliğidir. Yetkiye ilişkin ise HMK 13 uygulanacaktır; kesin yetki yoksa karşı dava asıl davanın açıldığı yer mahkemesinde görülecektir. Bu şartlar gerçekleşmeden karşı dava açılırsa HMK 132; karşı dava açısından mahkeme talep üzerine ya da resen davarlın ayrılmasına ve karşı davanın görevli mahkemeye gönderilmesine karar verebilecektir.

Karşı dava HMK 133; cevap dilekçesi ile veya esasa cevap süresinde ayrı bir dilekçe ile açılacaktır. Cevap süresi geçtikten sonra dava açılırsa, mahkeme bunu ayrı bir dava olarak değerlendirecektir. HMK 127 burada uygulanacak mıdır? Yine verilecek ilave bir süre söz konusu olabilecektir. Asıl dava ile karşı dava aynı dosyadan yürütülmelerine rağmen, aslında iki farklı davadır. Sonuçta iki ayrı hüküm verilmesi gerekecektir; tek bir tahkikat üzerinden yargılama yürütülecek, şeklen tek bir hüküm gözükse bile iki ayrı hüküm söz konusu olacaktır. Bu durumda, karşı dava için kanun yoluna başvurulursa, bozma hükmü verilirse asıl dava bu durumdan etkilenmeyecektir. Buna ek olarak, asıl dava herhangi bir sebeple sona ererse, karşı davanın da sona ermesi gibi bir zorunluluk yoktur. Kanun yoluna başvuru sırasında, davalar bakımından belli sınırlar vardır; bu durumda her iki dava için miktarlar ayrı ayrı değerlendirilecektir. Yine iki ayrı dava söz konusu olduğu için, avukatlar iki ayrı vekalet ücreti alabileceklerdir.

İKİNCİ DİLEKÇELER(HMK 136): Bu dilekçeler, yazılı yargılama usulüne münhasır uygulamalardır; basit yargılama usulünde bu dilekçeler söz konusu değildir. Bu dilekçelerin amacı, tarafların söyleyeceklerini zamana yaymaktır. Davacı açısından cevaba cevap dilekçesinin verilme süresinin başlangıcı, cevap dilekçesinin davacıya tebliğidir; süre ise 2 haftadır. Cevap dilekçesi yoksa, kanunun açık hükmü karşısında dolayısıyla ikinci dilekçeler de söz konusu olmayacaktır. 136/2: Bu dilekçeler için, dava ve cevap dilekçelerinde mevcut olan unsurlar aykırı düşmedikleri sürece yine uygulama alanı bulacaklardır.

İDDİANIN VE SAVUNMANIN GENİŞLETİLMESİ VE DEĞİŞTİRİLMESİ YASAĞI:

Bu yasak teksif ilkesinin bir sonucudur; vakıalar ancak yargılamanın belli bir kesitinde mahkeme önüne getirilebilecektir. HMK 141; kural davacı için cevaba cevap dilekçesinin, davalı için de ikinci cevap dilekçesinin verilmesidir. Birinci istisna cevap dilekçesinin verilmemesidir. İkinci istisnası ile, öninceleme aşamasında karşımıza çıkar. Öninceleme duruşmasında, taraflardan biri duruşmaya gelememiş ise, gelen taraf için bu yasak esnetilebiliyor. Davacı açsısından;

Davalı açısından;

Neler yasak kapsamına girmeyecektir?

Karşı taraf açıkça muvafakat ediyorsa, yasak başladıktan sonra zamanaşımı defi ileri sürülebilecektir.

ÖN İNCELEME (HMK 137-140)

Yargılama;

Eski kanunda layihalar aşaması tamamlanması ile tahkikat aşamasına geçilmekteydi. Tahkikat gerçeği araştırma anlamına gelmektedir; dolayısıyla bu aşamada tarafların ileri sürdükleri iddiaların araştırılması yapılacaktır. Hukuki sebep sözlü yargılamanın konusunu oluşturmaktadır. Bu aşamaya geçmeden önce halledilmesi gereken, pek çok sorun vardır; dava şartları yargılamanın sona ermesine kadar dikkate alınması gereken hususlardır; bunlardan birisinin mevcudiyeti ya da namevcudiyeti yargılamanın esası hakkında hüküm verilmesine mani olur ve davanın usulden reddedilmesine isabet eder. Daha davanın başında dava şartları bakımından bir noksanlık varsa, bu durumda zahmetli olan tahkikat işlemlerini yapmanın bir manası yoktur. Örneğin, görevsizlik mevcut ama yine de tahkikat aşamasında işlemler yapılıyorsa, bu işlemler boşa gitmiş olacaktır. İlk itirazlar, yeni kanun ile yetki ve tahkim sınırlamasına indirilmiştir. Davanın başında hakim, hemen tahkikat için bir oturum günü belirlemekteydi, hem de dava dilekçesi davalıya tebliğ edilirken, tebliğ zarfının üzerine duruşma günü de yazılmaktaydı. İlk oturum gününde, hakim genellikle bir şey incelemeden, dosya bilirkişiye gönderiyordu. Bu durum yargılamayı oldukça olumsuz etkilemekteydi. Ön inceleme aşaması bu olumsuzlukları kaldırmak için getirildi; layihalar aşaması tamamlandığında dava şartları veya ilk itirazlar bakımından, karar verilecek aşamasında ise, hakim hiç duruşma yapmadan, ön inceleme aşamasında dosya üzerinden karar verilebilecektir. Bu durumda hakim tahkikat aşamasına geçmeden de davaya ilişkin olarak karar verebilecektir.

HMK 138; dava şartları ve ilk itirazlar hakkında karar. Bu madde ön inceleme başlığı altında incelenmiştir. Örneğin; hukuki yarar ya da kesin hüküm bulunmaması açısından, hemen dosya üzerinden karara vermek mümkün olmayabilir, bu durumda ön inceleme aşaması duruşmalı veya dosya üzerinden yapılabilir.

İddianın ve savunmanın tam olarak ne olduğu da bu aşamada önem taşıyacaktır. Bazen dilekçelerden bunları anlayabilmek mümkün olmayabilecektir; bu durumda ön inceleme duruşması ile hakimin davayı aydınlatma ödevi çerçevesinde hukuki ya da maddi açılardan çelişkili hususların açıklığa kavuşturulması gerekebilecektir. Hakimin ön inceleme aşamasında, iddiayı ve savunmayı da net bir biçimde ortaya koyması gerekecektir. Taraflar arasında çekişmeli bir durum yoksa, tereddütlü bir durum yoksa, bu durumda tanık dinlenmesi, keşif ya da bilirkişiye gidilmesi bir anlama ifade etmeyecektir.

Hakimin tarafları sulhe teşvik etmesi de bu aşamada önem taşıyacaktır. Sulh bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir; sadece sulh değil arabuluculuk için de hakim tarafları teşvik edebilir. Önceki kanun döneminde, ilk duruşmada bu durumun söz konusu olabilmesi pek mümkün değildi. Yeni kanun sulh teşebbüsünü, bu aşmaya alarak, iddia ve savunmalar tam anlamıyla netleştikten sonra uygulamaya koymuştur. Eğer bu ayıklama yapılmış olursa, tarafların sulhe yanaşmaları ihtimali, daha yüksektir. Örneğin, davacı için davalının savunma için ileri sürdüğü bütün vakıalardan sonra davacının sulhe yanaşabileceği söylenebilecektir. Sulhe teşvik için hakimin bir taraftan mevcut durumuna göre hukuki açıdan değerlendirme yapabilmesi bir de sulhe yanaşmayan tarafı bir takım yükümlülüklerle karşı karşıya bırakması gerekmektedir. Tam olarak uyuşmazlığın taleplerin ve savunmaların ve onların delili niteliğindeki ispat araçlarının davanın başında belirlenmesi ve açıkça ortaya konması, bu aşamada kendileri anlaşmak suretiyle zamandan tasarruf edebileceği anlamına gelmektedir.

Ön inceleme aşamasında yapılacak olanlar bakımından, taraflar eğer uzlaşmazlar ise, uyuşmazlığın halli bakımından önem taşıyıp, çekişmeleri olanların o vakıaların delillerinin hakim tarafından belirlenmesi hangi delillerle ispatlanacağına ilişkin olan belirlemelerin yapılması, belge niteliğindeki delillerin dosyada bulunup bulunmadıklarının incelenmesi ve belge niteliğindeki delillerin getirtilmesi için, ilgili tarafa 140/5 gereğince 2 haftalık süre verilmesi, bir kısım vakıaların tanıkla ispatı gerekiyorsa bununla ilgili olarak da gerekli kararların alınması ve tahkikat için oturum gününün belirlenmesi gerekmektedir.

Eğer hakim sulh olunmasının fayda sağlayacağını düşünür ise, sırf bu amaçla ön incelemenin uzatılmasına karar verebilecektir. Özellikle dava şartlarının incelenmesi bakımından o duruşmada karar verilemiyorsa, ön inceleme için yeni bir duruşma yapılması gerekebilecektir. Ön incelemenin bizde bu şekilde yapılamamasının bir sebebi de ne yazık ki avukatlardır. Avukatlar duruşmaya çıkarken tam bilgili olarak çıkmak durumundadırlar, özellikle dava konusu hakkında bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Birden çok avukatın çalıştığı bürolarda, kim müsaitse o, bilgisi olmadan duruşmaya katılmaktadır. Bundan daha kötüsü olarak, avukatlar yetki belgesi ile duruşmalara katılmaktadırlar, özellikle başka illerde yapılması gereken işlerle ilgili olarak çok yaygın bir biçimde uygulanan bir durumdur.

Yeni sistem hakkı verilerek uygulanacak olursa bu durumda, tahkikat aşamasında iki duruşmada ya da üç duruşmada yargılama bitirilebilecektir; çünkü ön inceleme aşaması tamamlandığı zaman bir tutanağın düzenlenmesi öngörülmüştür. Eğer ön inceleme hakkı ile yapılmış olursa, ön incelemeden sonra yapılacaklar zaten belirli hale gelmiş olacaktır.

Ön inceleme esas itibariyle usul hukuku açısından belirlemelerin yapıldığı aşamadır, yargılamanın sonraki seyrinin belirlendiği bir durumdur. Kanun 142.maddesinde duruma bir istisna getirmiştir; ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra hakim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü ve zamanaşımı ile ilgili itiraz ve defileri ileri sürerek karara bağlar. Tahkikat için gün vermeden önce hemen dosyadan hak düşürücü süre veya zamanaşımı hakkında karar verilme imkanının olduğu görülüyorsa, tahkikat için bir oturum belirlenmeyebilir. Yani bu durumda ön inceleme aşamasında davanın esastan reddine de karar verilebilecektir. Bu her zaman için kolay olmayabilir ama kanun koyucu bu hususların da davanın başında incelenmesini istemiştir.

Ön inceleme duruşmasını etkin kılmak için, kanun iki tarafa da önemseyebilecekleri bir imkanı sunmuştur; bu da HMK 141deki yasaktır. Bu yasak normalde ikinci dilekçelerin verilmesi anında başlamaktadır; ancak buna rağmen ön inceleme duruşmasına herhangi biri gelmez ise gelen taraf için, 141den kaynaklanan yasak, ön incelemenin sonuna kadar ortadan kalkmaktadır. Bu önemli bir husustur bununla her iki tarafında ön inceleme duruşmasına katılımları sağlanmıştır. Bu hususta taraflar ön inceleme duruşmasına davet edilirken bunun meşruhatlı bir davetiye ile yapılması gerekir. Ön inceleme aşaması tamamlandıktan sonra 121.maddenin gereği yerine getirilmemiş ise, bu süre tanımlanarak taraflar tahkikat aşamasına davet edilir.

“Tensip Tutanağı”: Yeni kanunda mevcut değil, yönetmelikte mevcut. Daha dava açılır açılmaz, dilekçe gelir gelmez, hakimin bu davada bundan sonra ön inceleme aşamasına geçilinceye kadar yapılması gereken işlemlere işaret ettiği, kendisinin zabıt katibi olmaksızın tuttuğu tutanaktır. Hakimin yaptığı ve yapacağı işleri hatırlamak için yapmış olduğu bir işlemdir. HMK Yönetmeliği/40’a tensip tutanağı eklenmiştir. Her dosya için bir tensip tutanağı öngörülmüştür; fakat içeriği hakkında bir sınırlama getirilmemiş, hakimin takdirine bırakılmıştır. Böylece, dava açıldıktan sonra tensip tutanağından hakimin yapmaya çalıştıklarını, yapacaklarını öğrenebiliriz, ona göre bir yol izleyebiliriz.

05 Mart 2013

Zamanaşımı ve hak düşürücü süre maddi hukuka ilişkin konular olarak kabul edilmektedir; zamanaşımı süresinin dolduğu ya da hak düşürücü sürenin gerçekleşip gerçekleşmediği dosya üzerinden anlaşılabilecek durumda ise, ön inceleme aşamasında hakim bu hususları inceleyebilecektir; ve karar verebilecek durumda ise, kararını verecektir.

Tarafların ön incelemeye katılmasını zorlayan düzenleme ise HMK 141dir; ön inceleme aşamasından sonra, bu aşamada usulden bir karar verilerek davanın reddi yoluna gidilmemiş ise, taraflar da sulh olmamış ise tahkikat aşamasına geçilecektir.

TAHKİKAT AŞAMASI

HMK 147; taraflara gönderilecek olan davetiyede belirlenen gün ve saatte mahkemede geçerli bir sebeple bulunmadıkları takdirde, davaya yokluklarında devam edilir ve yapılan işlemlere itiraz edemeyeceklerdir demektedir. Taraflar için ön inceleme aşamasında hazır bulunana taraflara, tahkikat gününün sözlü olarak bildirilmesi yeterli sayılacak mıdır? Söz konusu tebligatın ancak duruşmada hazır bulunmayan taraflara ilişkin olduğu hem tebligat kanunundan hem de maddenin gerekçesinden anlaşılıyordu; bu nedenle TK/30.maddesine göre davetiyenin mutlaka yazılı olmayacağı gerekçesi anlaşıldı; ön inceleme duruşmasına katılmayan taraf için, o kişinin mutlaka tahkikat duruşmasına yazılı davet edilmesi gerekecektir.

Tahkikat yargılamanın en önemli aşamalarından biridir. Tahkikatın konusunu oluşturacak olan husus davacı ve davalının iddia ve taleplerin, dayandırdıkları vakıalarda, uyuşmazlığın halli bakımından önem taşıyıp, çekişmeli olanların doğru olup olmadığıdır. Hakim bu vakıalara dayanarak karar verecektir; dolayısıyla maddi vakıaların doğru olup olmadıkları ancak delillere dayanılarak ispat edilebilecektir. Hakimin tarafların açıklamalarından vakıaların doğruluğu açısından bilgi sahibi olabilmesi kural olarak mümkün değildir; istisnaları ise ikrar ve yemindir. İkrar ve yemin dışında bir tarafın beyanı, uyuşmazlığın halli bakımından önem taşıyan bir vakıanın mevcudiyetine ya da namevcudiyetine ilişkin bilgi kaynağı olamaz. Tahkikatın konusu vakıaların doğruluğunun, deliller üzerinden araştırılmasıdır.

HMK 143; tahkikatın konusunu düzenlemektedir; inceleme sırasında gerek tahkikatın basitleştirilmesi gerekse de usul ekonomisi bakımından gerek duyulması halinde vakıaların araştırılması sırasında değişiklik yapılabilecektir. Tahkikat her iki tarafında katılımıyla duruşmalar yapılarak sürdürülür ve prensip olarak sözlüdür. Celse sırasında yapılan usul işlemlerine duruşma denir; duruşmalar sözlü olarak yapılırlar ve usul işlemleridir. HMK 147ye göre ön incelemeden sonra tahkikatın yapılacağı ilk oturumun süresi 2 haftadan daha az olamayacaktır; fakat duruma göre hakim bu süreyi uzatıp kısaltabilir.

HMK148 mahkemelerin çalışma zamanını düzenler.

Keşif ve delil tespiti daha çok hafta sonları yapılır. Bunun dışında kural olarak duruşmalar ve celseler normal çalışma saatlerinde yapılmaktadır. VALİLER BULUNDUKLARI VİLAYETLERDE ÇALIŞMA SAATLERİNİ DÜZENLEYEBİLİRLER. BU BELİRLEME MAHKEMELERİ BAĞLAMAZ. MAHKEMELERİN ÇALIŞMA SAATLERİNİ ADLİ YARGI ÇALIŞMA KOMİSYONU BELİRLER. İdari tatiller de mahkemeleri bağlamaz.

Duruşmaların yapılacağı yer: Duruşmalar prensip olarak mahkeme binasında bu iş için ayrılmış mekânda yürütülür. Bu bakımdan mahkeme salonlarının belirlenmesinde Adalet Bakanlığı’na yetki verilmiştir. Bunun dışında istisnai ve kanunun açıkça öngördüğü hallerde mahkeme binasında belirlenen salon dışında da duruşmaların yapılması mümkündür. Keşif, menkul ya da gayrimenkullerin bulunduğu yerde, hâkim tarafından incelenmesidir. Önceki kanunda keşif sadece gayrimenkuller için kabul edilirdi. Keşif sırasında hâkimin bilirkişinin rey ve mütalaasına başvurması da mümkündür. Tanık dinlenmesi ve bilirkişi işlemleri usul işlemleri olduğundan bu işlemler mahkeme dışında yapılıyorsa da bunlar da usul işlemleri olarak kabul edilecektir. (HMK297)

HMK259

Bir başka HMK149

Her iki taraf da açıkça muvafakat ederse, taraflar, tanıklar, bilirkişi doğrudan mahkemeye gelmek zorunda kalmadan da dinlenebilir. Sadece ses nakledilmek yolu ile duruşma yapılamaz. Ses ve görüntü aynı anda nakledilmelidir.

HMK246

Soru kâğıdının ulaştırılması tebligat kanunu hükümlerine göre olacaktır.

Yargılamanın dili konusunda HMK da açık bir düzenleme yoktur. Fakat yapılan faaliyet bir resmi faaliyet olduğundan ülkenin resmi dilinin kullanılması esastır. AY 3 te yer alan kural anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanırlığı bakımından geçerlidir. Bu konuda Türkçenin kamu kurumlarında kullanılması zorunluluğunu açıkça düzenleyen bir kanun hükmü yoktur.

— En iyi hukuk ders notları http://www.yirmisekiz.net

Bununla birlikte yabancı dilde kaleme alınmış belgeler olabilir. HMK 223

Fakat mahkeme bu tercümelerle yetinmek zorunda değildir. Kendiliğinden ya da diğer tarafın isteği ile resmi tercümeyi de isteyebilir.

Yabancı resmi belgelerin Türkiye’de mahkemelerde kullanılıp, kullanılamayacağı da tartışma konusudur. Bunlar yabancı ülkelerde düzenlenmiş resmi belgelerdir. 1961 tarihli bir uluslararası sözleşme mevcuttur ve Türkiye sözleşmeye 1984’de taraf olmuştur. Yabancı ülkede düzenlenen resmi belgenin sözleşmeye taraf ülkelerde de resmi olarak kabul edilebilmesi için her ülkenin bildirdiği kendi resmi makamının bu belgenin resmi belge olduğunu bir şerhle onaylamasına bağlıdır. (Apostil şerhi denir buna) Her ülkede farklıdır. Türkiye’de Apostil şerhi vermeye yetkili makam kaymakamlıklar, illerde valiliklerdir. Her ülke akit ülkelere kendisinin resmi onay vermeye yetkili makamını bildirir.

HMK263

Tanık dışındakiler için herhangi bir kanun hükmü yoktur. Örneğin; tarafa tercüman atanması söz konusu değildir. Hukuk davaları bakımından bu AİHS 6. Maddesinin bir gereği de zaten değildir. Ceza yargısında Türkçe bilmeyen sanığın dinlenmesi için tercüman ataması zorunluluğu vardır.

Duruşma düzeninin sağlanması:

HMK32

Avukatlık Kanunu 49. maddenin avukatlık Kanunu Yönetmeliği’ne yaptığı atfa da bakılmalıdır.

***Stajyer hâkim, stajyer avukatlar ve diğer toplu mahkemelerde başkan dışındaki hâkimleri de kapsar mı?

Stajyer avukatların HMK79 da tanınan güvenceden istifade edemeyecekleri söylenebilir. 151/1 de hariç tutulan avukattan maksat taraf vekili bağlamında usul işlemi icra eden avukattır. Avukatın Baroya kayıtlı bir avukat olsa bile kendisine tanınmayan bir ayrıcalığa stajyer avukat da sahip olamaz. Aynı şey stajyer hâkim için de geçerlidir.

Disiplin hapis cezası 1 haftadan 4 güne indirilmiştir. Disiplin hapis cezasını doğrudan doğruya mahkeme verir. Bunun için cumhuriyet savcısının devreye girmesine gerek yoktur.

Bunu dışında söz konusu eylem ceza hukuku bağlamında suç da teşkil edebilir. Suç teşkil eden eylem için hâkimin soruşturma yapması beklenemez. Bu durumda olayı cumhuriyet savcısına iletir. Kişinin hapis altına alınmasına da hükmedebilir.

Duruşmalar sözlü olarak yapılır. Basit ve yazılı usulde basit ve yazılı sıfat değildir. Layihalar aşaması tamamlandıktan sonra oturumların yazılı usulde de, sözlü olarak yapılması esastır. Açıkça kanunun öngördüğü şekillerde yazılı şekilde duruşma olabilir. =>ÖR: tanığın yazılı beyanı, bilirkişi raporunun yazılı verilebilmesi.

Sözlü icra edilen duruşmalar sırasında avukatlar için getirilen özel bir imtiyaz da vardır.

Tarafın sorguya çekilmesi değildir, bilirkişinin sorguya çekilmesi değildir. Sorgu ceza yargısının bir aracıdır. Burada söz konusu olan bir vakıanın aydınlatılması bakımından tanığa, bilirkişiye doğrudan soru sorulmasıdır. Kendisini avukatla temsil ettirmeyen taraf, tanığa, bilirkişiye ancak hakim aracılığı ile soru yöneltebilir.

Kayıt ve yayın yasağı:

Bu aleniyet ilkesi ile alakalı bir durumdur. Duruşma bakımından kayıt yapılması gerekli olabilir. Bu duruma göre beyanın tutanağa geçirilmesinde güçlük varsa ya da o esnada yapılan usul işlemi için tutanağa geçirilmesi güçlük arzediyorsa mahkeme adına kayıt yapılıp, o dava ile ilgili dosyanın eki olarak saklanmak üzere kayıt yapılabilmesi mümkündür.

Duruşmada sözlü olarak yapılan bütün usul işlemleri sırasında o işlemin resmi tanığı olarak zabıt katibinin bulunması zorunludur.

Kararın yazılması tek başına hakimin yazabileceği bir işlemdir. Fakat kararın altına zabıt katibinin imzası da alınır. Zabıt katibi mahkeme huzurunda yapılan usul işlemlerinin resmi tanığıdır. Tek başına işlem yapamaz. Hakimin diktesi ile duruşmadakileri tutanağa geçirir. Tarafsızlığı için hakimlere ilişkin ret ya da yasaklılık sebeplerinin uygulanması mümkündür. Ama görev yaptığı mahkemece incelenip, karara bağlanır.

Tutanağın düzenlenmesi:

Bu açıklamaları hâkim verirse taraflar doğrudan doğruya da yaptırılabilir. Tutanağın altı hâkim ve zabıt katibince imzalanır. Fakat usul işlemi yapan diğer kişilerin prensip olarak imzalarının yer alması gerekmez. 154 e göre hâkim ve zabıt kâtibi dışında tutanağın altında imzası olacaklar: taraflardan birinin ikrarı varsa, yemin ettiyse onun; iddianın savunmanın genişletilmesine izinde izin, sulh vb. işlemlerin yapılmasında tutanağın altına imzası alınır. Tanıkların imzası da alınır.

HMK154/4=>önemlidir.

Tutanak sadece zabıt kâtibinin tuttuğu belge değil, onun içinde sözü edilen belgeler de anlaşılır.

Tarafların duruşmaya gelmemesinin sonuçları:

Taraflar duruşmaya gelmek zorunda değildirler. Duruşmaya gelmek bir yüktür. Gelmeyen taraf sonucuna katlanır.

  1. Gelmedikleri oturumda yapılan usul işlemlerine itiraz edemezler.

ÖR: tanık dinlendi ise onun beyanlarına ilişkin bir itirazı varsa, mazeretsiz olarak gelmediği oturumda bu işlemlerin yenilenmesini isteyemez.

  1. İsticvap için çağırıldı ise ve gelmezse, gelmeyen taraf isticvabın konusunu oluşturan vakıayı ikrar etmiş sayılır. Fakat bu sonucun oluşması için tarafın meşruhatlı bir davetiye ile çağrılmış olması gerekir.
  2. Yemin için çağrıldı ise yeminin sonucu olan vakıayı ikrar etmiş sayılır.
  3. Ön inceleme için çağrıldı ise ön inceleme oturumuna gelmemiş ise ve diğer taraf gelmiş ise gelmiş olan taraf iddiasını ya da savunmasını değiştirebilir ya da genişletebilir.
  4. Duruşmaya mazeretsiz olarak gelmemişse gelen tarafın davranışına göre dosyanın işlemden kaldırılması söz konusu olabilir. Dosyanın işlemden kaldırılması ve sonunda da davanın açılmamış sayılması sonucu HMK150 de düzenlenmiştir.

Dosyanın İşlemden Kaldırılması (Davanın Müracaata Kalması) ve Davanın açılmamış Sayılması:

  1. Her iki taraf da duruşmaya gelmezse =>sadece tahkikat duruşması değil, ön inceleme ve sözlü yargılama duruşması da dahildir. Tahkikatı düzenleyen hükümler içinde yer alsa da tereddütsüz gerekçede de belirtildiği üzere bütün duruşmaları kapsar biçimde ele alınmıştır.
  2. Her iki taraf da duruşmaya geldi ve her ikisi de dosyanın işlemden kaldırılmasını isterlerse bu durumda da dosya işlemden kaldırılır. Bu davanın geri alınması değildir, ya da feragat, sulh değildir. Bu konuda uygulamada davayı takipten sarf-ı nazar etmek (davayı atiye terk etmek) denilen bir kavram vardır. Bir kısım kişiler bu ibarelere davayı geri almak anlamı yüklerdi, bir kısmı da davadan feragat anlamına yüklerdi. Yargıtay’ın bu ibarelerin kullanıldığı farklı kararları vardır. Kimi kararlarda böyle bir tabir yoktur der, bazen de davanın işlemden kaldırılmasıdır der. Dosyanın müracaata kaldırılması genelde dosyanın işlemden kaldırılması anlamında kullanılır.
  3. Bir taraf gelip, diğer taraf gelmez ise ve gelen taraf davayı takip etmeyeceğini söylerse dosya da işlemden kaldırılır. Tarafların duruşmaya gelmemesinin sonuçları da dolayısı ise diğer tarafın tavrına göre belirlenir. Gelen taraf davaya devam edilsin derse davaya devam edilir.
  4. Oturum gününün belirlenmesi için taraflardan birinin müracaatının gerekli olduğu hallerde bu müracaat edilmezse=>oturum gününü hakim belirler. Tarafların buna ilişkin bir talebinin olmasına gerek yoktur. Kanunda açıkça sayılan bazı durumlarda oturum günü belirlenmesi için tarafın müracaatı gerekir. ÖR: yargı yeri belirlemesine(merci tayini) ilişkin kararın taraflara bildirilmesi sonucu Yargıtay bir tarafın mahkemeye başvurarak oturum gününü belirlemesini öngörür.

*Bunun dışındaki hallerde dosya işlemden kaldırılamaz. Müddeabihin temlikinde seçim hakkı kullanılmaz ise bazıları dosya işlemden kaldırılır der. Bu doğru değildir. Dosyanın işlemden kaldırılması kanunda öngörülen hallerde olabilir ancak.

07 Mart 2013

HMK 150; “davanın takipsiz bırakılması ile dosya işlemden kaldırılacaktır”. Tarafın gelmemesine bağlı olarak, hakimin dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verebilmesi için, o tarafın gelmemesinin bir haklı engele dayanmaması gerekmektedir. Bu çerçevede haklı mazeretin ne olacağını kanun tayin etmemiştir. Bu durum avukat için de geçerlidir; avukatın mazereti mevcutsa dosya işlemden kaldırılmaz. Aynı günde bir başka adliyede avukatın bir başka duruşmasının olması da haklı bir engeldir; fakat bu genellikle önceden bilinebilecek bir durumdur. Duruşma esnasında hakim hangi günün avukatlar için daha uygun olacağını sormaktadır, ancak hakim tabii ki bununla bağlı değildir; öncelikle kendisini esas alarak oturum gününü belirleyecektir. İlk defa özellikle ön inceleme için belirlenen oturum günü, taraflara tebliğ edilmektedir; bu durumda bir başka duruşma ile çakışma söz konusu olabilecektir. Mazeret beyanı gerekli belgelerle birlikte iletilmelidir. Mazeret kabul edilmiş ise dosya işlemden kaldırılmayacağı için yeni bir oturum günü belirlenecektir; bu yeni günün mazereti nedeniyle ertelenen kişinin tebligat pulu ve zarfını mahkeme kalemine iletmelidir; bunu yapmazsa yeni duruşma gününün kalemden öğrenilmesine karar verilir.

Hakimin uyuşmazlığın esası hakkında karar verebilmesi için öncelikle halletmesi gereken usule yahut esasa ilişkin ara sorunlar ön sorunlardır. Pek çoğunu şimdiye kadar gördük; örneğin; hakimin reddi bir ön sorundur. Dava sırasında bu durum ortaya çıktığında bunun halledilebilmesi gerekmektedir ki, davaya devam edilebilsin. Hakimin reddi usule ilişkin bir ön sorundur; yetki itirazı da yine bir ön sorundur; bu konuda karar verilmedikçe, esas bakımından inceleme yapılmaması hüküm ifade eder. Bütün bu gibi durumlara biz ön sorun demekteyiz. Bunlar usule ya da esasa ilişkin sorunlar olabilir. HMK 164; genel bir usul öngörmüştür; ancak eğer bir ön sorunla ilgili olarak bu kanun ya da bir başka kanunda özel bir düzenleme mevcutsa bu özel düzenlemeler uygulanacaktır; örneğin yetki konusunda kanunda bunun nasıl düzenleneceğine dair bir düzenleme yoktur; böyle bir durumda hakimin 164.maddeyi uygulaması gerekecektir. Buna karşılık hakimin reddi eğer talep edilmiş ise, bunun incelenmesi kanunda ayrıntılı olarak düzenlendiği için bu hükümler uygulanacaktır.

HMK 164; “Ön sorun mahkemeye aksine bir kural yoksa, sözlü olarak veya bir dilekçe ile iletilebilir.” Bu şekilde mahkemeye ön sorun iletildiğinde, ön sorunun dikkate alınması gerektiğini hakim düşünüyorsa, bunun davayı geciktirmek amacıyla yapılmış bir başvuru olduğunu düşünmüyorsa, bu konuya ilişkin olarak cevaplarını sunması için karşı tarafa bu ön sorunu iletecektir. Eğer dilekçe ile bu sorun bildirilmişse bunu dilekçe ile karşı tarafa bildirir; sözlü olarak ileri sürülmüşse tutulan tutanağın suretini karşı taraf iletecek ve 1 haftalık kesin süre verilecektir. Hakim duruma göre dosya üzerinde ya da ayrı bir duruşma ile bu işe vakit ayırarak tarafları bu duruma ilişkin olarak sözlü şekilde dinleyebilir ve gerekli kararını verebilir. Ön sorunun ne olduğuna bağlı olarak, talebin kabulü halinde verilecek karar da farklı olacaktır.

HMK 176; “taraflardan her biri yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen veya tamamen ıslah edebilir(düzeltebilir).” Bunun dışında ıslahın konusunun ne olduğu hangilerinin nasıl düzeltileceği bu maddede yer almamaktadır. 179.madde; ıslah bunu yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış olduğu sonucunu doğurmaktadır, denmektedir. 179/2=> Bu iki madde birlikte değerlendirildiğinde; baştaki açıklamalar unutulacak olursa, burada sayılanlar dışında tüm usul işlemlerinin ıslah edilebileceği sonucuna varılır. Ders kitaplarında ise, hep bu şekilde anlatılmaktadır. Kanunda ve kitaplarda kullanılan bu ifadeler külliyen yanlıştır. Bütün usul işlemleri bakımından, o kurala uyulmamasının yaptırımı düzenlenmiştir; kanunun bu ifade bozukluğu bu müessesenin, bizim kanunumuza önderlik eden kanunda eksik bir kısım düzenlemelerin olmasından kaynaklanmasıdır. Islah müessesesi bize Fransız hukukundan miras bir yapıdır. HMK 141; iddianın ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağında, davacı açısından bunun kapsamına talep sonucu ve vakıalar girmektedir. Vakıalar değiştirilemez ve ilave vakıalar eklenemez, talep sonucu değiştirilemez ve genişletilemez. Davalı bakımından yasağın kapsamına; sadece savunmanın dayanağı olan defiler girmektedir. Yasak kapsamında olan başka bir durum da yoktur.

(NOT: TAKAS KONUSUNU PEKCANITEZDEN OKU!)

Bu yasak yargılamanın bir düzen içinde devam etmesini sağlamak için getirilmiştir; bundan öte bir fonksiyonu yoktur. Bu yasak bazen maddi hakikate uygun düşemeyen bir karar verilmesine neden olabiliyordu. Bizim hukukumuzda bu durum hakimin takdirine bırakılmamıştır; yasak başladıktan sonra yeni talepler için ya hasmın açık muvafakati ya da ıslah söz konusu olacaktır. Islah, yasak kapsamında olup da hasım açıkça muvafakat etmediği için yapılamayan bir işlemin, ileri sürülmesinin yoludur; tek fonksiyonu budur. Islahla cevap dilekçesi verilemez, ilk itirazlar ileri sürülemez, deliller ileri sürülemez, taraf değiştirilemez; bunlara dair tüm tartışmalar boş ve anlamsızdır. Süresi içinde verilmemiş olan cevap dilekçesi ıslahla verilebilir mi hususunda Yargıtay ıslahla cevap dilekçesinin verilemeyeceğini söylüyor.

Bu yasak yargılamanın bir düzen içinde devam etmesini sağlamak için getirilmiştir; bundan öte bir fonksiyonu yoktur. Bu yasak bazen maddi hakikate uygun düşemeyen bir karar verilmesine neden olabiliyordu. Bizim hukukumuzda bu durum hakimin takdirine bırakılmamıştır; yasak başladıktan sonra yeni talepler için ya hasmın açık muvafakati ya da ıslah söz konusu olacaktır. Islah, yasak kapsamında olup da hasım açıkça muvafakat etmediği için yapılamayan bir işlemin, ileri sürülmesinin yoludur; tek fonksiyonu budur. Islahla cevap dilekçesi verilemez, ilk itirazlar ileri sürülemez, deliller ileri sürülemez, taraf değiştirilemez; bunlara dair tüm tartışmalar boş ve anlamsızdır. Süresi içinde verilmemiş olan cevap dilekçesi ıslahla verilebilir mi hususunda Yargıtay ıslahla cevap dilekçesinin verilemeyeceğini söylüyor.