Anayasa Tarihi

Bir devlette devlet başkanı göreve soy esasına göre geliyor ve bu görevi ömür boyu sürdüyorsa, bu sisteme “monarşi”, devlet başkanına da, çeşitli ülkelerde “kral/kraliçe”, “imparator”, “çar”, “şah”, “padişah” gibi farklı adlar veriliyorsa da, kapsayıcı bir adlandırma ile “monark” denilmesi tercih edilebilir. Eğer, monarkın yetkilerini sınırlandıracak bir anayasa ve o anayasaya göre oluşan bir yasama organı yoksa, bu tür monarşiye “mutlak monarşi” (absolute monarchy); buna karşılık, monarkın yanında onun yetkilerini sınırlandıran bir anayasa ve o anayasadan kaynaklanan bir yasama organı ile hükûmet bulunuyorsa, bu tür monarşilere de “meşrutî monarşi =anayasal monarşi” (constitutional monarchy) adı verilmektedir. Günümüzde meşruti (anayasal) monarşilerin en iyi örnekleri, İngiltere (Birleşik Krallık), İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İspanya ve Japonya’dır. Ancak, bu yılın başlarında İngiltere’nin veliaht prensi (yani tahta çıkışta ilk sırada bulunan) Prince Charles’ın, iç politikada bazı konular üzerinde görüş beyan etmeye başlaması üzerine, bu durum ünlü “The Times” gazetesinde 3 Şubat 2015 tarihinde bir makalede eleştirilmiş bulunmaktadır. Sözü geçen makalede, Prince Charles tahta çıktığında da bu tutumunu sürdürürse krallığın sona ereceğini ima eden makalede şu satırlar dikkat çekiciydi:

“… King Charles III has the potential to revive it. As Prince of Wales, the heir has crafted himself a new role, and is known to be proud to have done so. The great question today is whether he has the humility to leave that role behind on ascending to the throne. If not, his kingship will be short and ugly, and very possibly not followed by another.”

Yukarıdaki mutlak monarşi / meşruti monarşi ayrımından yola çıkılarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1876 Anayasasına gelinceye kadar, bir mutlak monarşinin hüküm sürdüğü söylenebilir.

Osmanlı-Türk Anayasal gelişmeleri içinde, ilk anayasa 1876 Anayasasıdır (o zaman kullanılan takvimle 1293 tarihli Kanun-ı Esasi). Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nda, bu ilk Anayasadan daha önce, anayasal değeri olan bazı belgeler bulunmaktadır. Bunlar hakkında şu kısa açıklama yapılabilir:

i- 1808 tarihli Sened-i İttifak: Padişah III. Selim’in ıslahat (=düzeltme, iyileştirme, reform) hareketlerinin başarısızlıkla sonuçlanması, Kabakçı Mustafa ayaklanması sonrasında III. Selim’in tahtı bırakmasına ve yerine IV. Mustafa’nın geçmesine yol açmıştı. Nizam-ı Cedit (=Yeni Düzen) yanlıları dağıtılmış; ancak yenilik yanlıları da hareketsiz kalmamış ve Rusçuk Âyânı Alemdar (Bayraktar) Mustafa Paşa, Nizam-ı Cedit ordusundan kaçanların da katılımıyla, bir direniş girişimi başlatmıştı. III. Selim’in yeniden tahta çıkarılmasına gayret gösterilmişse de III. Selim’in öldürülmesi üzerine bu girişim sonuçsuz kalmıştı. Bu olaylar sırasında IV. Mustafa hal’edilmiş 1808 yılında tahta II. Mahmut çıkmıştı. II. Mahmut, tahta çıktığı yıl, zaman içinde giderek güç kazanmış olan ve Rusçuk Âyânı Alemdar (Bayraktar) Mustafa Paşa’nın önderliğinde toplanan âyân beyleri ile bir senet (protokol) imzalamak zorunda kalmıştı. Sarayda, II. Mahmut’un çevresinde yer alan ve Enderun’un ileri gelenlerinden Ömer Ağa’nın, “Bu senet sizin istiklal-i saltanatınıza dokunur. Lakin reddi dahi kabil değildir. Şimdilik çaresiz tasdik olunup sonra bunun fesih ve ilgası çaresine bakılmalıdır” şeklindeki önerisi üzerine, Padişah II. Mahmut, bu senedi onayladı. “Sened-i İttifak”ın içerdiği hususlar için, Bülent Tanör’ün “Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri” adlı yapıtının, 44–49. sayfalarına bakılabilir (Kütüphane künyesi: KKX2101.T36 1992) Sened-i İttifak’a ilişkin olarak, ülkemizde düşünürlerin bir kısmı, bu belgeyi, Osmanlı’nın Magna Carta’sı diye övüp yüceltirlerken; bir kısmı ise onu bir utanç belgesi olarak nitelendirmektedirler. Kısa zaman içinde, merkezi otoriteyi güçlendiren II. Mahmut, Sened-i İttifak’ı bir bakıma askıya almış ve bu belgeyi yazan Beylikçi İzzet Bey’i de ilk fırsatta astırmıştı. .

ii- 1839 tarihli Tanzimat Fermanı veya diğer adıyla Gülhane Hatt-ı Hümayunu: 1839 yılında II: Mahmut’un ölümü üzerine tahta çıkan Abdülmecit döneminde, hazırlanmasında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın önemli rol üstlendiği Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) 3 Kasım 1839 tarihinde ilân edildi. Bu Fermanda, kişilere can güvenliğinin, mal güvenliğinin ve vergide eşitliğin, din ayrımı gözetilmeksizin herkese tanınacağı öngörülüyor; ayrıca bu amaçların gerçekleştirilmesi için gereken kanun hazırlıklarının Meclis-i Valâ-i Ahkâm-ı Adliye’de ele alınacağı belirtiliyordu. Öngörülen haklara uyulmamasının yaptırımı ise, dinî bir nitelik taşımaktaydı. Gerçekten, Ferman’ın sonunda şu hüküm yer almış bulunuyordu: “Hilâfına hareket edenler, Allah’ı Taalâ Hazretlerinin lânetine mazhar olsunlar ve ilelebet felâh bulmasınlar. Amin.”

Bu Fermanın ilânını izleyen sonraki yıllarda, Ceza Kanunnamesi, Ticaret Kanunu gibi bir takım yasal düzenlemelerin yapıldığı görülmektedir. Fermanın ilânında etkin rol üstelenen Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1841’de azledilmiş, 1845’te Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) olmuş, 1846’da yeniden Sadrazamlığa getirilmişti. Kısaca, bu önemli devlet adamının da, zaman içinde bazen gözden düştüğü, ama bazen yeniden itibar kazandığı gözlemlenmektedir.

iii- 1856 tarihli Islahat Fermanı: Tanzimat Fermanları dizisinin içinde yer alan bu Ferman (Islâhat Hatt-ı Hümâyûn-û), 1856 yılında yine Padişah Abdülmecit tarafından yayımlanmıştı. Hazırlanmasında, Sadrazam Mehmet Emin Ali Paşa’nın önemli rolü vardı. Büyük ölçüde, Osmanlı İmparatorluğu tebası (çağdaş karşılığı vatandaş) içinde bulunan gayrimüslimlere bazı hakların tanındığı bu Fermanla, 1839 Tanzimat Fermanının getirdiği hakların genişletilmesine çalışılmaktaydı. Ayrıca, Islahat Fermanı ile, din farkı söz konusu olmadan bir “Osmanlı” kimliğinin oluşturulmasına çalışıldığını savunanlar da bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunda dönemin İngiliz, Fransız ve Avusturya sefirlerinin (=elçilerinin) de bu Fermanın ilânında rolleri olmuştu. Bu durumu, Tanzimat döneminin önde gelen devlet adamlarından Fuat Paşa, “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet (Padişah kastediliyor) cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise bir kuvvet hâsıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir (=elçilikler)sözleriyle esprili bir biçimde açıklıyordu.

1876 Anayasasının İlânına Giden Yolda Gelişmeler

1861 yılında Sultan Abdülmecit’in ölümü üzerine tahta çıkan Sultan Abdülaziz zamanında bazı önemli girişimler dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, yerinden yönetime imkân tanıyan “Vilayat Nizamnamesi”nin yapımı, II. Mahmut zamanında kurulmuş olan Meclis-i Valâ-i Ahkâm-ı Adliye’nin 1868 yılında, a) Şura-yı Devlet (Devlet Şurası=bugünkü Danıştay) ve b) Divan-ı Ahkâm-ı Adliye olarak ikiye ayrılması, 1870 yılında Ahmet Cevdet Paşa tarafından hazırlanan Mecelle’nin yürürlüğe girişi, sözü edilen önemli girişimlere örnek olarak gösterilebilir. Burada tekrarlanmalıdır ki, “Şura-yı Devlet” bugünkü Danıştay’ın atasıdır. Bu nedenle günümüzde Danıştay, kuruluş tarihi olarak 1868 yılını göstermektedir.

Bu arada, Genç Osmanlılar denilen, Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Mithat Paşa gibi dönemin aydınlarından oluşan bir grup, Osmanlı İmparatorluğu’nun da anayasalı, yani meşruti bir monarşiye dönüşmesini istemekteydiler. 1875 yılında Bosna ve Hersek’te yaşanan ayaklanmalar, bu ayaklanmaların Bulgaristan’a sıçraması, Selânik’te Fransız ve Alman Konsoloslarının öldürülmesi, Bâb-ı Âli’nin yani Hükûmetin Avrupa ile arasının açılmasına neden oluyordu. 10 Mayıs 1876’da ayaklanan Medrese öğrencileri, Sadrazam (Başbakan) Mahmut Nedim Paşa ile Şeyhülislam’ın azlini istiyorlardı. Padişah bu isteği yerine getirdiyse de, sıkıntılar son bulmadı. 30 Mayıs 1876 tarihinde Nazırlar, Şeyhülislâmdan fetva alarak Sultan Abdülaziz’i hal’ettiler. Bu girişim üzerine Sultan Abdülaziz tahtan feragat etti ve yerine V. Murat geçti. Abdülaziz, hal’edilmesinden birkaç gün sonra Çırağan Sarayında bilekleri kesilmiş bir durumda ölü olarak bulundu. Aynı günlerde, bir eski yaverin Hükûmet (Kabine) toplantısını basarak bazı nâzırları (bakanları) öldürmesi, zaten ruhsal sorunları olan Padişah V. Murat’ı ciddî bir ruhsal çöküntüye itti. Doktorlar, ruhsal durumunu şifa bulmaz (tedavi edilemez) diye belirtiyorlardı. Yaşanan bütün bu olaylar sonrasında, V. Murat hal’edildi ve yerine bir anayasa ilânına (yani meşruti bir monarşiye) sıcak bakan kardeşi II. Abdülhamit 31 Ağustos 1876’da Padişah oldu. 23 Aralık 1876 (1293) tarihinde de, hazırlanmasında Mithat Paşa’nın büyük rolü olan Kanun-ı Esasi (Anayasa) ilân ediliyordu. Böylece “I. Meşrutiyet” dönemi başlamıştı.

1876 Anayasası (93 Kanun-ı Esasisi)

Ferman niteliğinde bir anayasa olan 1876 Anayasası’na, yani devletin temel kuruluşuna ve kişilerin temel hak ve özgürlüklerine ilişkin düzenlemeler açısından bakarsak, şunları söyleyebiliriz:

1876 Anayasası’nda iki (çift) meclisli bir yasama organı (parlamento) öngörülmüştür. Çift meclisli bu parlamentonun adı “Meclis-i Umumi” (“Genel Meclis”) dir. Birinci kanat seçimle gelen “Meclis-i Mebusan (Mebuslar Meclisi)”, ikinci kanat ise üyeleri padişah tarafından ömür boyu görev yapmak üzere atanan “Meclis-i Âyan (Âyan Meclisi)” dir. Anayasa uyarınca, Meclis-i Âyan’ın üye sayısı, Meclis-i Mebusan’ın üye sayısının 1/3’ünü geçemiyordu. Bu iki meclisin en başta gelen göreve kanun yapmaktı. Ancak, iki meclisin de kabul ettiği bir kanun teklifi veya tasarısı (hatırlanacağı gibi, bir kanun yapımında yasama meclisi üyelerinden gelen önerilere TEKLİF, hükûmetten gelenlere ise TASARI denir) onay için padişaha sunulmaktadır ve padişahın hiç bir süre ile sınırlı olmaksızın onaylama veya onaylamama yetkisi vardı. Bir diğer deyişle, Meclislerin kabul ettiği bir tasarı veya teklif, padişah tarafından onaylanmadıkça, kanun haline gelmemekteydi. Bu nedenle padişahın MUTLAK VETO yetkisine sahip olduğu söylenebilirdi. 1876 Anayasasının bu ilk şekline göre, yasama organının, hükûmeti düşürebilme yetkisi yoktu. Bir başka deyişle, hükûmetin, Mebuslar Meclisine karşı siyasal sorumluluğu bulunmamaktaydı. Bu nedenle “parlamenter sistem”in varlığından söz edemeyiz. Hükûmet, sadece Padişaha karşı sorumluydu. Temel hak ve özgürlükler açısından, o günlerin anlayışına göre oldukça ayrıntılı bir temel hak ve özgürlükler dizini Anayasada yer almışsa da, Anayasada mevcut olan ve Padişaha, bir kişiyi polis soruşturmasına (zabıta tahkikatı) dayanan bilgiyi esas alarak ülkenin herhangi bir yerine sürgüne gönderme yetkisini öngören 113. madde, haliyle, Anayasadaki temel hak ve özgürlükler dizinini ve bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını gölgelemekteydi. 1876 Anayasasındaki bir başka önemli düzenleme, padişaha, Mebuslar Meclisini tatile sokma veya feshetme yetkisini de tanımış olmasıdır. Padişah tarafından tatile sokulan Mebuslar Meclisi, tekrar padişah tarafından toplantıya çağrıldığında toplanabilecekti. Uygulamada, bu yetkinin çok abartılı bir kullanım örneği ile karşılaşılmaktadır. Gerçekten, 1878 yılında Padişah II. Abdülhamit tarafından tatile sokulan Mebuslar Meclisi, ancak 30 yıl sonra, 1908 yılında yeniden toplantıya çağırılmıştır. 30 yıllık bu uzun sürede, Anayasanın askıya alındığı açıktır.

Bu askıya alınma döneminin sonlarına yaklaşıldığında, kendilerine daha sonra Genç Türkler (Jön Türkler=Jeunes Turcs, The Young Turks) ve sonraları “İttihat ve Terakkî” denecek bir akım, yeniden anayasalı bir düzene dönülmesi çabasını sürdürmekteydi. O zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları arasında yer alan Selânik ve Manastır’daki orduların açıkça meşrutiyet istemeleri, sonunda 23 Temmuz 1908 tarihinde Padişah II. Abdülhamit yeniden meşrutiyeti ilân ediyordu.

Yapılan seçimlerle Mebuslar Meclisinin yeniden toplandığı 1908 yılı, tarihimizde II. Meşrutiyet olarak anılmaktadır. Ancak, Anayasal düzene geri dönülmesi ve Meclis-i Umumi’nin tekrar faaliyete geçmesi, bazı çevrelerde hoşnutsuzluğa yol açmış ve 31 Mart 1909 (bugünkü takvimle 13 Nisan 1909) tarihinde, içinde Taksim Kışlasındaki bazı askerlerin de yer aldığı bir ayaklanma yaşanmıştı. Bu çevreler, Anayasanın yürürlükten kaldırılmasını ve ülkenin Şeriat Kurallarına göre yönetilmesini istemekteydiler. Olayların bastırılmasında güçlük yaşanınca, İmparatorluğun Rumeli topraklarında konuşlanmış olan 3. Ordudan oluşturulan, Mahmut Şevket Paşa komutasında bir birlik, Hareket Ordusu adı altında İstanbul’a gönderiliyor ve bu ayaklanma çok kanlı bir biçimde bastırılıyordu. Bu olay sonrasında, Mebuslar Meclisi ve Âyan Meclisi birlikte, II. Abdülhamit’in hal’edilmesi kararını alıyorlar ve bu karar uyarınca II. Abdülhamit’in Padişahlığı 27 Nisan 1909 tarihinde sona eriyordu. Yerine V. Mehmet Reşat (Sultan Reşat) tahta çıkmıştı.

Aynı yıl, 1876 Anayasası’nda çok kapsamlı değişiklikler gerçekleştirilmiş ve böylece yeni bir dönem başlamıştı. Ünlü tarihçilerden Bernard Lewis, bu dönemi, çöküş içinde olan Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni bir diriliş evresi olarak görüp, ama sonunda yine çöküşün önüne geçilememesinden ötürü, “üç perdelik bir tiyatro oyununun araya yanlışlıkla girmiş ikinci perdesi” biçiminde değerlendirmektedir.

1909 yılında yapılan değişiklikler sonrasında, tipik bir parlamenter sistem düzenlemesi öngörülmüş bulunmaktaydı. Padişahın mebuslar Meclisini tatile sokma yetkisi kaldırılmış, Mebuslar Meclisinin her yıl belli bir tarihte davetsiz toplanacağı öngörülmüş, padişahın fesih yetkisi de zorlaştırılmıştı. Meclislerin kabul ettiği bir kanun üzerinde, padişahın mutlak veto yetkisi de “zorlaştırıcı = güçleştirici veto“ya dönüştürülmüştü. Çünkü, padişah meclislerin kabul ettiği ve kendisine sunulmuş olan bir kanunu iki ay içinde ya yayımlayacak, ya da bir kez daha görüşülmesi için yasama organına geri gönderecektir. Yasama organı geri gönderilen kanunu her iki mecliste de 2/3 çoğunlukla kabul ederse, padişahın bu kanunu yayımlaması gerekmekteydi. 1909 değişikliği sonrasında, hükûmetin Mebuslar Meclisine karşı siyasal sorumluluğu da getirilmişti. Bu nedenle de, sistemin bir parlamenter sistem haline geldiği söylenebilir. Temel hak ve özgürlükleri gölgelediği söylenen 113. madde de 1909 değişikliği ile, Anayasadan çıkarılmıştı. Bütün bu önemli değişikliklerden ötürü, Profesör Orhan Aldıkaçtı gibi bazı düşünürler, 1909 değişikliklerini basit bir değişiklik olarak görüp ona “1876 Anayasasında 1909 değişiklikler” demek yerine, çok önemsedikleri ve yepyeni bir anayasa olarak değerlendirdikleri için , “1909 Anayasası” demeyi tercih etmektedirler. Kuşku yok ki, neden 1909 Anayasası dendiği konusunda böyle bir açıklama yapılmadan, yalnızca 1909 Anayasası demekle yetinmek doğru bir adlandırma olmazdı (buna dikkat edilmesi gerekir).

Büyük ölçüde İttihat ve Terakki Partisinin baskıcı yönetimi altında geçen II. Meşrutiyet evresinde, Mebuslar Meclisinde farklı siyasal gruplaşmalar da (hizipler) oluşmaktaydı (Hizb-i Cedit, Ahali Fırkası, Müstakil Hürriyetperveran Fırkası, Müstakil mebuslar gibi). Sonunda, İttihat ve Terakki Partisi karşısında, Hürriyet ve İtilâf Partisi kuruluyor ve boşalan bir İstanbul Mebusluğu (Milletvekilliği) için 11 Aralık 1911 tarihinde yapılan ara seçimde, bu mebusluğu 1 oy farkı ile (195’e karşı 196) Hürriyet ve İtilâf Partisi adayı Tahir Hayrettin Bey kazanıyordu (Dikkat: Gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde tümüyle, gerek Cumhuriyet döneminde 1946 yılına gelinceye kadar, ülkemizde parlamento seçimlerinde iki dereceli bir seçim uygulanıyordu. İki dereceli seçim sistemi uyarınca, halk doğrudan milletvekillerini değil, onları seçecek ikinci seçmenleri seçiyor; daha sonra bu ikinci seçmenler milletvekillerinin seçimini yapıyorlardı. Böyle bir iki dereceli seçim uygulandığı içindir ki, sözü geçen İstanbul’daki ara seçimde milletvekilinin seçilmesine yol açan oy miktarı, 195’e karşı 196 gibi küçük bir sayıydı). Başkent İstanbul’daki (Dersaadet=Mutluluk Kapısı) milletvekilliklerinden birini muhalefetteki Hürriyet ve İtilâf Partisine kaptırmış olması, İttihat ve Terakki Partisinin daha da sertleşmesine yol açıyor ve 1912 yılının Nisan ayında yapılan genel seçimlerde, 270 üye tam sayılı Mebuslar Meclisinde İttihat ve Terakki Partisi iskemlelerin 264’ünü kazanıyordu. Bu seçim, tarihimizde “sopalı seçim” olarak anılmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun, İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinin tercihi sonrasında Almanya’nın müttefiki olarak I. Dünya Savaşında yer alması, hüsranla sonuçlanıyor ve Savaştan Almanlarla birlikte yenik olarak çıkan Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında Mondros Mütarekesi’nin (Bırakışmasının) imzalamak zorunda kalıyordu. Bu durum, yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmaktaydı.

 

Kurtuluş Savaşı (=Millî Mücadele) evresi

Geçmişten günümüze uzanan yol üzerinde Anayasa Hukuku açısından da önemli olan bu yeni dönem Kurtuluş Savaşı (=Millî Mücadele) evresidir. 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum ve 4 Eylül – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongrelerinden sonra, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılmıştı. Bu Meclis, o günün koşullarının izin verdiği imkânlar çerçevesinde yapılan seçimlerle belirlenen üyeler ve İstanbul Mebuslar Meclisinden kaçarak Ankara gelebilen mebuslardan (milletvekillerinden) oluşmaktaydı. Bu doğrultuda, TBMM’nin 23 Nisan 1920 (1336) tarihli 1 numaralı kararı şöyleydi:

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu kerre intihap edilen (=seçilen) âzalarla (=üyelerle) İstanbul Meclis-i Mebusanından iltihak eden âzalardan müteşekkil (=oluşmuş) bulunmasına karar verildi.”

Bünyesinde olağanüstü yetkileri bulundurarak toplanmış olan Büyük Millet Meclisi, bir Meclis Hükûmeti sistemini yansıtmaktaydı. Bilindiği gibi meclis hükûmeti sisteminde, yasama yetkisi de, yürütme görevi de mecliste toplanmıştır. Birinci Büyük Millet Meclisinde de bu özellik görülüyordu. Nitekim, Büyük Millet Meclisinin daha ikinci gününde, 24 Nisan 1920 tarihinde yaptığı konuşmada Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu (Bu konuşma metni Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu tarafından sadeleştirilmiş şeklidir):

“… Böylece yüksek Meclisinizin taşıdığı olağanüstü yetki dolayısiyle karşısına çıkacak bir yürütme kurulunu yalnız denetlemek ve ulusun çok önemli yaşamsal sorunları üzerinde böyle bir kurulla çatışma zorunda bulunmak gibi, günümüzdeki durumun hiç de elverişli olmayacağı dar bir yasama görevi ile değil, ulusun genel yönetimini eylemli olarak yüklenmek, ülkenin ve Hilâfetin kurtuluşunu doğrudan doğruya sağlamak ve savunmak görev ve yetkisi ile kurulmuştur. Ve artık yüksek Meclisinizin üstünde bir güç yoktur.”

Yukarıda verilen sadeleştirilmiş metin, TBMM Zabıt Ceridesi’nin (Tutanak Dergisi’nin) 24 Nisan 1920 tarihli 2. Birleşimi tutanaklarında şu şekilde yer almıştı:

“…Binaenaleyh Meclisi Âliniz, haiz olduğu salâhiyete binaen karşısına çıkacak bir kuvvei icaiyeyi yalnız murakabe etmek ve mesaili hayatiyei millet üzerinde böyle bir heyetle mücadeleye mecbur kalmak gibi vaziyeti haziranın mütehammil olamıyacağı mahdut bir vazife-i teşriiye ile değil, idarei umumiyei milleti fiilen deruhde ve selâmeti memleket ve hilâfeti bizzat temin ve müdafaa vazife ve salâhıyetiyle teşekkül etmiştir ve artık Meclisi Âlinizin fevkinde bir kuvvet mevcut değildir”

Metne, TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: I, Cilt: 1, İçtima (Birleşim): 2, (24.04.1920), s.32’den ulaşılabilir.

Meclis Hükûmeti sisteminin benimsenmiş olmasının doğal bir sonucu, her ne kadar yürütme gücü de Meclis’te toplanıyorsa da, Meclis yürütmeye ilişkin belirli görevleri kendi gözetiminde yerine getirmesi için, kendi üyeleri arasından İcra Vekilleri seçmekteydi. İcra Vekilleri denilen bu milletvekilleri Meclis’e ait bulunan yürütme gücünü Meclis adına kullanmaktaydılar. Meclis, önceleri, bu vekilleri kendi üyeleri arasından ve bir sınırlama olmaksızın dilediği gibi seçebilirken, yani istediği üyeyi İcra Vekili olarak görevlendirebilirken; 4 Kasım 1920 tarihinde kabul edilen bir kanunla, bu yetkisine bir sınır getirilmiş ve İcra Vekillerini artık Büyük Millet Meclisi Başkanının (Reisinin) göstereceği milletvekilleri arasından seçebilir hale getirilmişti. Böylece, İcra Vekillerinin birbirlerinden çok farklı dünya görüşüne sahip kişilerden oluşmasının önüne geçilmeye çalışılmıştı. Bu kural, 8 Temmuz 1922 tarihinde kabul edilen bir kanunla yeniden değiştirilmiş ve ilk şekilde olduğu gibi, İcra Vekillerinin doğrudan Büyük Millet Meclisi tarafından ve kendi üyeleri arasından gizli oyla seçileceği öngörülmüştü.

Büyük Millet Meclisi, açılışından kısa bir süre sonra, 5 Eylül 1920 tarihinde kabul ettiği 18 sayılı Nisab-ı Müzakere Kanunu ile, Meclisin ne süre için faaliyette bulunacağını da belirlemekteydi. Bu bağlamda anılan Kanunun 1. maddesinde şöyle denilmekteydi: “Büyük Millet Meclisi, Hilâfet ve Saltanatın, Vatan ve Milletin istihlas ve istiklalinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” Bu hükmü bugünün diliyle ifade edecek olursak, “Büyük Millet Meclisi, Hilafet ve Saltanatın, Vatan ve Milletin kurtarılması ve bağımsızlığının sağlanması olan gayesinin gerçekleşmesine kadar aşağıdaki kurallar uyarınca kesintisiz toplanır.” denilebilir. Bu durumda, Birinci Büyük Millet Meclisi kendisi için belirli bir süre öngörmüyor ve belirtilen amacın gerçekleşmesine kadar yeni bir seçime gidilmeden görevinin kesintisiz (müstemirren) devam edeceğine karar vermiş oluyordu.

Büyük Millet Meclisi 11 Eylül 1920 (1336) tarihinde kabul ettiği 21 sayılı “Firariler Hakkında Kanun“la, asker kaçakları hakkında TBMM tarafından seçilecek üç milletvekilinden oluşan bir mahkemenin kurulması kabul edilmişti. “İstiklal Mahkemeleri” olarak adlandırılan bu mahkemelere yer verilmesi, belirli alanlardaki suçlarla ilgili olsa da, yargı erkinin bir kısmının TBMM tarafından kullanılacağı anlamına gelmekteydi ve bu durum 1789 Fransa İhtilâli sonrasında benzer yetkilerle donatılmış Konvansiyon Meclisi’ni anımsatmaktaydı. Yani, hem yasama, yürütme, hem de belirli alanlara ilişkin olarak yargı erkleri TBMM’de toplanmış oluyordu. O günün çok olağanüstü koşullarında farklı bir değerlendirmeye tâbi tutulabilecek olan bu tür bir yapılanmanın, yani yargı erkinin bir kısmının da olsa yasama organının elinde bulunmasının, günümüzde demokratik bir sistem içinde savunulabilmesi, hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılabilmesi, kuşku yok ki mümkün değildir.

Meclisin açılışını izleyen yıl içinde 18 Eylül 1920 tarihinde bir Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) tasarısının görüşülmesine de başlanmış ve 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilmişti. 1921 Anayasası olarak adlandırılan bu anayasa, gayet kısa idi ve devletin temel kuruluşundan sadece yasama ve yürütmeyi düzenlemiş bulunuyordu. Bu bağlamda, Anayasa’da, yargıdan söz edilmediği gibi, temel hak ve özgürlüklere de yer verilmemişti. 1921 Anayasası’nın dikkat çeken bir diğer özelliği, yumuşak bir anayasa olmasıydı. Hatırlanacağı üzere, eğer bir anayasanın değiştirilmesinde izlenen süreç ile sıradan kanunların değiştirilmesinde izlenen süreç birbirinin aynı ise, bir diğer deyişle, anayasanın değiştirilmesi süreci kanunlara göre zorlaştırılmamışsa, bu tür anayasalara “yumuşak (=bükülebilir) anayasa” denilmektedir.

Kurtuluş Savaşının 26 Ağustos 1922 tarihinde başlayan Büyük Taarruz sonunda 30 Ağustos 1922 tarihinde zaferle sonuçlanmasını izleyen aylarda, İtilaf Devletleriyle bir barış anlaşmasının imzalanması hazırlıkları sürerken İstanbul’dan Sadrazam (Başbakan) Tevfik Paşa’dan Mustafa Kemal’e gönderilen bir mesajda birlikte hareket edilmesinin talep edilmesi üzerine, Saltanatın geleceği üzerinde bir karar verilmesi gerekiyordu. (BMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın Sadrazam Tevfik Paşa’nın bu konuda gönderdiği mesajdan söz ettiği ve mesajın metnini okuduğu BMM’nin 30 Ekim 1922 (1338) tarihli Birleşim tutanağına TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: I, Cilt: 24, İçtima (Birleşim): 3, (30.10.1922), s.269 vd.’dan ulaşılabilir.)

Bu doğrultuda bu iki başlılığa son verilmesi amacıyla, Saltanatın Halifelikten ayrılarak kaldırılması konusu 30 Ekim 1922 tarihinde BMM’de görüşmeye açılmış ve 1 Kasım 1922 tarihinde Büyük Millet Meclisinin aldığı karar ile Saltanata son verilmişti. Sinop Mebusu (Milletvekili) Dr. Rıza Nur Bey ve 78 arkadaşınca hazırlanan ve Büyük Millet Meclisinin 30 Ekim 1922 tarihinde birleşiminde ele alınan “Osmanlı İmparatorluğunun münkariz olduğuna ve yeni Türkiye Hükümetinin onun vârisi bulunduğuna ve Makamı Hilâfetin esaretten kurtulacağına dair takriri” (Günümüz Türkçesi ile: Osmanlı İmparatorluğunun tükendiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin onun mirasçısı olduğuna ve Hilâfet Makamının esaretten kurtulacağına dair önergesi) ve üzerindeki görüşmeler için ayrıntılı bilgi edinmek isteyenleriniz, TBMM’nin 30 Ekim 1922 ve 1 Kasım 1922 tarihli tutanaklarına bakabilirler. Adı geçen tutanakların internet adresleri şöyledir:

http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024129.pdf

ss. 292-298

http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c024/tbmm01024130.pdf

ss. 305-316.

Bütün bu yapılanlardan sonra, Büyük Millet Meclisi 1 Nisan 1923 tarihinde seçimlerinin yenilenmesine karar vermişti. Gidilecek yeni bir seçimle, Birinci Büyük Millet Meclisi’ndeki çok farklı görüşe mensup olan milletvekillerinden oluşan karmaşık yapısının daha türdeş hale gelmesi de amaçlanmaktaydı. Gerçekten, Birinci Büyük Millet Meclisinde, Saltanatın korunmasından yana olanlar, cumhuriyet rejimine geçilmesini isteyenler, sol bir dünya görüşünü benimseyenler gibi, hayli farklı düşünceye sahip milletvekilleri bulunmaktaydı. Bu çok farklı düşünceye mensup olanları, basit ancak genel kabul gören bir ayrımla Birinci Grup ve İkinci Grup diye ikiye ayırabilmek mümkündür. Birinci Grup, Mustafa Kemal’le birlikte hareket edenler ve onun yanında yer alanları; İkinci Grup ise, hangi nedenle olursa olsun, Mustafa Kemal’e karşı olanları ifade etmekteydi.

Seçimlerin yenilenmesi kararı doğrultusunda yapılan seçimlerle İkinci Büyük Millet Meclisi oluşmuştu. Bu seçimle, 23 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşmasının kabulü, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent oluşu önemli kilometre taşlarını oluşturmaktaydı. Nihayet, 29 Ekim 1923 tarihinde 1921 Anayasasında yapılan değişiklikle devlet şekli “cumhuriyet” haline dönüştürüldü. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti dönemi başladı.

29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilânı, doğaldır ki 1921 Anayasasında bir değişikliğin yapılmasını gerekli kılıyordu. 1921 Anayasası, “yumuşak anayasa” olduğu, yani kanunların yapılması ile anayasanın değiştirilmesi arasında izlenen kanunlaşma süreci arasında bir fark bulunmadığı için, Anayasada gerçekleştirilen değişiklikle “cumhuriyet” rejiminin kabulünde de sıradan kanunların yapılması yönteminden daha farklı bir sürecin izlenmesine gerek kalmamıştı. 29 Ekim 1923 değişikliği sonrasında, 1921 Anayasasının 1. maddesinde şu hükmün yer aldığını görüyoruz:

“Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.”

Bu düzenlemede dikkat çeken bir husus, sonraki gerek 1924, gerek 1961 ve gerek şimdiki Anayasamız olan 1982 Anayasası’nda, 1. maddede “cumhuriyet” bir devlet şekli olarak öngörülürken (bu üç Anayasanın da 1. maddesinde, aynı ifade ile, “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” denilmektedir); 1921 Anayasası’nın 29 Ekim 1923 tarihinde değiştirilmiş olan halinde, “cumhuriyet” bir devlet şekli değil, bir hükûmet şekli olarak ifade edilmiş bulunuyordu.

1921 Anayasasının 29 Ekim 1923 tarihinde değiştirilmiş olan 10., 11. ve 12. maddelerinde ise şu hükümler yer almaktaydı:

“Madde 10 – Türkiye Reisicumhuru, Türkiye Büyük Millet Meclisi Heyeti Umumiyesi (=Genel Kurulu) tarafından ve kendi âzası meyanından (kendi üyeleri arasından) bir intihab (=seçim) devresi için intihab olunur. Vazifeyi Riyaset yeni Reisicumhurun intihabına kadar devam eder. Tekrar intihap olunmak caizdir.

Madde 11 – Türkiye Reisicumhuru Devletin Reisidir. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclise ve Heyeti Vekileye riyaset (=başkanlık) eder.

Madde 12 – Başvekil Reisicumhur tarafından ve Meclis âzası meyanından intihap olunur (=üyesi arasından seçilir). Diğer vekiller Başvekil tarafından gene Meclis âzası arasından intihap olunduktan sonra heyeti umumiyesi Reisicumhur tarafından Meclisin tasvibine (=kabulüne) arzolunur. Meclis hali içtimada (=toplantı halinde) değil ise keyfiyeti tasvip Meclisin içtimaına talik olunur (=Meclisin toplanmasına ötelenir) “.

Görülmektedir ki, 1921 Anayasasında, Bakanlar Kurulunun oluşturulması, Cumhurbaşkanının bir MİLLETVEKİLİNİ hükûmeti kurmakla görevlendirmesiyle başlamakta ve o milletvekili diğer bakanlara yine MİLLETVEKİLLERİ arasından atama yapmakta ve hazırladığı Bakanlar Kurulu listesini Cumhurbaşkanına sunmaktaydı. Cumhurbaşkanının da bu listeyi TBMM’nin kabulüne sunması gerekmekteydi. Bu durumda, Bakanlar Kurulunun kurulmuş sayılıp göreve başlayabilmesi TBMM’nin kabulüne bağlanmış oluyordu. Oysa, sonraki 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları uyarınca, hükûmeti kurakla görevlendirilen TBMM üyesinin hazırladığı Bakanlar Kurulu listesini Cumhurbaşkanı onaylayınca hükûmet kurulmuş oluyor; daha sonra, göreve devamı için (dikkat: kurulması için değil) TBMM’den güvenoyu alması gerekiyordu. 1924 Anayasasının kabulüne kadar kısa bir süre yürürlükte kalan bu düzenlemede Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu listesini onama yetkisi yoktu; yetkisi sadece bu listeyi TBMM’nin kabulüne sunmaktan ibaretti: Ancak, kuşku yok ki, Cumhurbaşkanının bir ön inceleme yapabilmesi ve listede uygun görmediği bazı kişilerin değiştirilmesini isteyebilmesi mümkün olabilirdi. Bir diğer deyişle, Cumhurbaşkanı, BENİMSEDİĞİ Bakanlar Kurulu listesini TBMM’nin kabulüne sunacaktı. Hem Başbakanın, hem bakanların tümünün TBMM üyesi olmaları zorunluluğu, 1924 Anayasasında da aynen devam etti. Fakat 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasına göre Başbakanın yine TBMM üyesi olma zorunluluğu korunurken, bakanlar için böyle bir zorunluluğun olmadığına, yani 1961 ve 1982 Anayasalarına göre TBMM dışından bakan atanabilmesinin mümkün olduğuna burada dikkat çekmeliyiz.

29 Ekim 1923 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğinin kabulü üzerine, aynı gün Mustafa Kemal Cumhurbaşkanlığına seçilmiş ve bunun kutlanması için 101 pare top atışı yapılmasına meclis karar vermişti. Bu karara ilişkin TBMM Tutanak Dergisinin ilgili sayfası için şu internet adresine bakılabilir.

http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c003/tbmm02003043.pdf

ss. 99-100.

1924 ANAYASASI

Yeni devletin, 1921 Anayasası gibi çok kısa ve bazı yönlerden eksik bir anayasa ile yönetilmesinin imkânsızlığı, İkinci Büyük Millet Meclisini, 1924 yılında yeni bir anayasa yapımına yöneltti. Esasında, 1921 Anayasası yumuşak bir anayasa olduğu için, yeni anayasa yapımında yasama organını zora sokan bir süreç söz konusu değildi. Fakat, buna karşın Büyük Millet Meclisi, anayasa yapımının önemi nedeniyle, aldığı bir ön kararla, hazırlanan yeni anayasanın kabulünün, Mecliste hazır bulunan üyelerin 2/3 çoğunluğunun oyu ile mümkün olmasını kararlaştırdı. 1924 Anayasasının yapımı sırasında, anılan 2/3 çoğunluk dışında, kendisini bağlayan bir kural bulunmadığı için, esasında bir kurulu iktidar olan İkinci BMM, bu işlevi, yani Anayasa yapmını yerine getirirken bir aslî kurucu iktidar konumuna girmiş oluyordu.

1924 Anayasası, tüm anayasalarımız içinde, halen en uzun ömürlü olma özelliğini taşımaktadır. Çünkü yapıldığı 1924 yılından, 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen darbeye kadar yürürlükte kalmıştır.

1924 Anayasası’nda temel hak ve özgürlüklerin düzenlenişine baktığımızda, Jellinek’in temel hak ve özgürlüklere yönelik üçlü ayrımından, ilk ikisine yer verildiği görülmektedir. Anayasa Hukuku derslerinizden hatırlanacağı üzere, ünlü Avusturyalı düşünür Jellinek (1851-1911) (okunuşu: Yelinek), kişilerin haklarını, o hakların kişileri içine soktukları hukuki durumlara (hukuki durum=statü, genel, kişilik dışı, objektif, soyut ve bir kez kullanılmakla tükenmeyen durum) bakarak belirlemekteydi. Bu bağlamda, Jellinek, i- Aktif durum hakları (diğer adlarıyla: katılma hakları, siyasal haklar ve ödevler) (status activus) ii- Negatif durum hakları (diğer adlarıyla: koruyucu haklar, kişi hürriyetleri, klâsik haklar) (status negativus) iii- Pozitif durum hakları (diğer adlarıyla: isteme hakları, sosyal haklar ve ödevler) (status pozitivus) olarak üç grup hak ortaya koymaktaydı. Bu sıralama aynı zamanda kronolojik bir belirlemeyi de içermektedir. Yani, ortaya çıkışları açısından, eskisinden, yenisine doğru giden bir sıralamadır. Aktif durum hakları, kişilerin devlet yönetimine katılmalarını sağlayan haklardır (seçme, seçilme, kamu hizmetine girme gibi). Bunu eski Yunan site devletlerine kadar götürebiliriz. Halkın kanun yapma yetkisi, yani iktidarın hal elinde oluşu = demoskratos (halkın iktidarı); Negatif durum hakları, Fransız ihtilâli sonrasında yayımlanan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesinde de ifade edilen haklardır ve insanların bu hakları, doğumlarıyla birlikte getirdikleri kabul edilmektedir. Yani, bir insanın insan olması nedeniyle sahip bulunduğu haklardır. Bu haklara devlet de dahil olmak üzere başkalarının engel olamaması gerektiği savunulmaktadır. Terim de geçen “negatif” sözcüğü, olumsuzluğu, yani “eksi” (-)yi, yani bir şeyi yapmama, yapamama durumunu ifade eder. Başkasının konutuna girememe, mektubunu açamama, seyahatine engel olamama, mülkiyetine dokunamama, din ve vicdan özgürlüğüne karışamama gibi. 1789 Fransız İhtilâli sonrasında metinlere yansıdığı için, yani ilk ortaya çıkışları hayli eski tarihlere dayandığı için, bu haklara “klâsik haklar” da denilmektedir. Negatif durum haklarının korunması devlete aittir ve bu konumu nedeniyle devlet, “bekçi devlet” dir. Devlet, kişilerin negatif durum haklarının, başka kişiler tarafından ihlâl edilmesini engeller, yani onların bekçiliğini yapar. Yani düzeni, içte bozmak isteyenlere, dışta da düşmana karşı korur. O dönem anlayışına göre, devletin yetkisi de bundan ibarettir. Sosyal ve ekonomik olaylara karışamayacağı, bunların kendi dengelerini kendilerinin sağlayacağı savunulmaktadır (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler = laissez faire laissez passer) Pozitif durum haklarına gelince, bu haklarla kişiler, devletin kendilerine insanlık onuruna yakışır bir yaşam biçimini sağlamasını isterler. Çalışamayacak bir duruma geldiklerinde, sosyal güvenlik hakkına sahip olmaları, iş arayıp da bulamadıklarında işsizlik sigortasından yararlanmaları, ücretli tatil hakkına sahip olmaları gibi…. Pozitif durum hakları, ünlü 1929 ekonomik krizi sonrasında gündeme gelmiştir. Özellikle de 2. Dünya Savaşı sonrasında yapılan anayasalarda yer almıştır. Devletin, sadece güvenliği sağlamak görevine sahip olmaktan çıkıp, sosyal ve ekonomik sorunlarla da uğraşma ve çözüm getirme görevini de üstlenmesi, onu “bekçi devlet” den, “sosyal devlet”e (özellikle ABD’de kullanılan terimle refah, varlık devleti, -welfare state-) dönüştürmüştür. Bu hak grubuna “pozitif durum hakları” denmesinin nedeni, bu anlayış uyarınca, devletin kişilere karşı, sosyal ve ekonomik konularda pozitif bir edim, bir borç altına girmiş bulunmasıdır. Bu haklar grubundan ilk ikisi, yani Aktif durum hakları ve Negatif durum hakları, gerek Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki Anayasalarda, gerek Cumhuriyet döneminde 1924 Anayasasında düzenlenmişken; Pozitif durum hakları, ilk kez 1961 Anayasasında yer almıştır.

Demek ki, Jellinek’in yukarıda aktardığımız üçlü hak grubundan ilk ikisi, yani aktif durum hakları ve negatif durum hakları, 1924 Anayasası’nda öngörülmüş, fakat pozitif durum hakları bu Anayasa’da yer almamıştır. Esasında, 1924 yılında sözünü ettiğimiz pozitif durum haklarının anayasalarda yer alması da beklenemez. Çünkü, daha henüz 1929 ekonomik krizi ve sonrasında 2. Dünya Savaşı yaşanmamıştır. Hele bunlar bir yaşansın, beraberinde sosyal çöküntüler bir görülsün, o zaman devlet sosyal ve ekonomik yaşama müdahale zorunluluğunu duyacak ve pozitif durum haklarını da içeren anayasaları yapacaktır.

1924 Anayasası’nda temel hak ve özgürlüklere ilişkin söylenmesi gereken bir husus, bu Anayasa’nin temel hak ve özgürlükleri sadece saymakla yetinmiş olması ve ayrıntılarının düzenlenmesini kanun koyucunun takdirine bırakmış olmasıdır. Bilindiği gibi bu tür anayasalara “çerçeve anayasa” denilmektedir. Eğer 1924 Anayasası’nda anayasa yargısı öngörülmüş olsaydı, bu durum belki bir sorun doğurmayabilirdi; ama anayasa yargısı öngörülmediği ve zaman içinde bazı mahkemelerin Marbury v. Madison davasındaki gibi ABD Supreme Court’una benzer uygulamalarını, Yargıtay (o vakitlerdeki adıyla Temyiz Mahkemesi) benimsemedi için, zaman içinde özgürlükler açısından sorunlarla karşılaşılmıştır. Nitekim, bu duruma bir tepki olarak, 1961 Anayasası’nda temel hak ve özgürlükler çok ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.

1924 Anayasası’nda yasama ve yürütme organları arasındaki ilişkilere yönelik düzenlemeye baktığımızda, bu Anayasa’nın kendine özgü (=sui generis, nev’i şahsına münhasır) bir hükûmet sistemini öngördüğünü söyleyebiliriz. Çünkü, bir yandan, Anayasa’nın 5. maddesinde “Yasama yetkisi ve yürütme erki Büyük Millet Meclisinde belirir ve onda toplanır” denilmekte; öte yandan, 6. maddede “Meclis, yasama yetkisini kendi kullanır”, 7. maddede ise “Meclis yürütme yetkisini kendi seçtiği Cumhurbaşkanı ve onun tâyin edeceği Bakanlar Kurulu eliyle kullanır” hükmünü getirmektedir. Ayrıca, daha da önemlisi, yine 1924 Anayasası’nın 44. maddesinde,

“Başbakan, Cumhurbaşkanınca Meclis üyeleri arasından tâyin olunur.

Öteki bakanlar Başbakanca seçilip tamamı Cumhurbaşkanı tarafından onandıktan sonra Meclise sunulur.”

Meclis toplanık değilse sunma işi Meclisin toplanmasına bırakılır.

Hükûmet tutacağı yolu ve siyasî görüşünü en geç bir hafta içinde Meclise bildirir ve ondan güven ister.”

ve 46. maddesinde de,

“Bakanlar Kurulu, Hükûmetin genel politikasından birlikte sorumludur.

Bakanların her biri kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden ve politikasının genel gidişinden tek başına sorumludur.”

hükümleri öngörülmektedir. Bu kurallar birlikte değerlendirildiğinde, 5. maddede yer alan yasama yetkisinin ve yürütme erkinin Büyük Millet Meclisinde belirip ve onda toplanacağı hükmü “Meclis Hükûmeti Sistemi”ni tanımlarken; gerek 44. maddede Hükûmetin tutacağı yolu ve siyasî görüşünü Meclise bildirip ondan güven istemesine yönelik düzenleme, gerek 46. maddede Bakanlar Kurulunun, Hükûmetin genel politikasından birlikte sorumlu olacaklarına ilişkin hüküm Parlamenter Sistemini hatırlatmaktadır. Bu durumda 1924 Anayasası’nda hem Meclis Hükûmeti Sisteminin, hem de Parlamenter Sistemin benimsenmiş olduğu söylenebilir ki, bu da bize 1924 Anayasası’nda kendine özgü (sui generis) bir hükûmet sisteminin öngörüldüğünü söyletebilir.

 

1924 Anayasası’nın geçirdiği değişiklikler

1924 Anayasası, yürürlükte kaldığı 36 yıl içinde (1924-1960) bazı değişiklikler gerçekleştirilmişti. Bunlardan önemli bulduklarımız aşağıda belirtilmiştir:

i- 1924 Anayasasının ilk şeklinde, devletin dininin İslam dini olduğu belirtilmekteydi. Ayrıca, 26. maddesinde, yasama organının yetkileri düzenlenirken, “ahkâmı şeriyenin tenfizi” de (yani şeriat kurallarının uygulanması), TBMM’ye bir görev olarak öngörülmüştü. Bunlara ek olarak, milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının göreve başlarken bugün içtikleri and, 1924 Anayasasının ilk halinde dinsel içerikli bir yemin niteliğindeydi. Çünkü, “Vallahi” yemini ile sonlanıyordu. 1928 yılında yapılan değişiklikle, 1924 Anayasasındaki bu dinsel nitelikler anayasadan tümüyle çıkarıldı.

ii- 1934 yılında yapılan değişiklikle, daha önce sadece erkek vatandaşlara ait bulunan milletvekili seçilebilme ve seçme hakkı, kadınlara da tanındı. Esasında, kadınlara yerel yönetim seçimlerinde seçme ve seçilme hakları 1930 yılında öngörülmüştü. Ancak, yerel yönetim seçimleri, anayasada değil, kanunda düzenlenmiş olduğu için, bu konuda kadınlara hak tanınması için bir anayasa değişikliğine gerek kalmamıştı. Böylece, daha önce gerek Osmanlı İmparatorluğu, gerek Cumhuriyet o zamana kadarki döneminde mevcut olan “sınırlı oy” sisteminden, “genel oy” sistemine geçilmiş oluyordu. Anayasa Hukuku derslerinizden de hatırlanacağı gibi, eğer bir ülkede, belli bir yaşa gelmiş olmak ve sezginlik yeteneğine sahip bulunmak dışında başka bir şart aranmaksızın tüm vatandaşlara oy verme hakkı tanınıyorsa, buna “genel oy ilkesi”; yok eğer, cinsiyet, servet, eğitim düzeyi veya ırk gibi başka bazı hususlar oy verme hakkının tanınmasında dikkate alınıyorsa buna da “sınırlı oy ilkesi” denilmektedir.

iii- 1924 Anayasasında 1937 yılında yapılan ve aynı yıl içinde ilga edilen (kaldırılan) bir değişiklikle her bir bakanlıkta bulunan “müsteşarlık”a, bir de siyasî müsteşarlık eklenmişti. Ancak aynı yapılan bir değişiklikle “siyasî müsteşarlık”a son verilmişti.

iv- 1937 yılında gerçekleştirilen bir değişikle, Devlete 6 ilke eklendi. Bunlar, “cumhuriyetçilik”, “milliyetçilik”, “halkçılık”, “devletçilik”, “laiklik” ve “inkılâpçılık” tı.

v- 1945 yılında Anayasanın tümü değiştirildi. Ancak bu, öze yönelik değil, sadece biçime, yani Anayasanın diline yönelik bir değişiklikti. Anayasanın bütün maddeleri gözden geçirilmiş, eski ağır, ağdalı Osmanlıca ifadeler, daha sade ve Türkçe olarak yeni baştan yazılmıştı.

vi- 1952 yılında yapılan değişiklikte ise, Anayasanın tümü, tekrar 1945 öncesi metne dönüştürüldü. Yani, eski metin yeniden kabul edilmiş oldu.

1924 Anayasasında dikkat çeken bir özellik, bu konuda hiçbir değişikliğe gidilmeden, hem uzun süre tek partili bir rejime, hem de çok partili bir rejime hizmet etmiş olmasıydı. Bu özelliğin, 1924 Anayasasını yapan kurucu iktidarın, tek parti rejimini kalıcı kılmak arzusunda olmadığını gösterdiği savunulabilir. Nitekim, daha cumhuriyetin hemen başlarında, 1924-1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (Şeyh Sait isyanı sonrasında Takriri Sükun Kanunu ile faaliyetine son verilmiştir), 1930 yılında Serbest Fırka (aynı yıl parti kendini kapatmıştır) kurulmuştu. O yıllarda, siyasal parti sözcüğü yerine “fırka” sözcüğü kullanılmaktaydı. 1945 yılına gelindiğinde Cumhuriyet Halk Partisinde bazı rahatsızlıklar hissedilmeye başlanmıştı. Bu doğrultuda, 1945 yılı Bütçe Kanununun görüşülmesi sırasında CHP milletvekilleri Celal Bayar, Adnan Menderes ve Emin Sazak ağır eleştirilerde bulunmuşlardı. Parti içindeki bu rahatsızlıklar Çiftçiyi Topraklandırma Kanun Tasarısına, Celal Bayar, Adnan Menderes Refik Koraltan ve Emin Sazak’ın muhalefeti ile devam etti. 7 Haziran 1945 tarihinde Bayar, Menderes, Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından verilen ve tarihe “Dörtlü Takrir (=Önerge)” olarak geçen girişim bu gerginliği çok daha belirgin hale getirdi. “Dörtlü Takrir”de, tek parti yönetimine sn verilmesi, tek dereceli serbest seçimlerin yapılması, basın hürriyetinin güvence altına alınması, cumhurbaşkanlığının CHP başkanlığından ayrılması, gibi hususlar dile getirilmekteydi. Bu gelişmeler üzerine, Menderes, Köprülü ve Koraltan CHP’den çıkarıldılar, Celal Bayar da hem CHP’den hem de milletvekilliğinden istifa etti. Bütün bu olaylardan sonra, siyasal nitelikli dernek kurulması üzerindeki belirsizlik giderildi ve 1945 yılının sonunda önce Millî Kalkınma Partisi, 1946 yılının ilk günlerinde de Demokrat Parti kuruldu. 1946 yılında yapılan seçimler “tek dereceli” idi. Hatırlanacağı gibi, halkın önce milletvekillerini seçecek ikinci seçmenleri seçmesi ve bu ikinci seçmenlerin milletvekillerini seçmesine, yani “iki dereceli seçim”e (indirect election) gerek kalmadan; seçmenlerin doğrudan adaylara oy vererek milletvekillerini seçebilmesine, “tek dereceli seçim” (direct election) denilmektedir. Bizim siyasal hayatımızda tek dereceli seçime ilk kez 1946 yılında gidilmiştir. Bu seçimde Demokrat Parti, bir muhalefet partisi olarak TBMM’de yer almıştı.

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimlerde, uzun yıllar tek-parti olarak faaliyet göstermiş bulunan Cumhuriyet Halk Partisi, muhalefete düştü ve Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla iktidar oldu. Bu durum 1954 ve 1957 seçimlerinde de tekrarlandı. !4 Mayıs seçimleri sonrasında Celal Bayar Cumhurbaşkanlığına seçildi ve Adnan Menderes’i hükûmeti kurmakla görevlendirdi. Menderes’in kurduğu hükûmet TBMM’den 2 Haziran 1950 tarihinde yapılan güven oylamasında, oylamaya katılan 282 milletvekilinin 282’sinden de olumlu oy almıştı. Ancak bu oylamaya 192 milletvekili katılmamıştı. Sonraki dönemlerde de, 27 Mayıs 1960 darbesine kadar, Celal Bayar Cumhurbaşkanı seçilmişti ve sözü edilen bu on yıllık süre boyunca Başbakanlık görevini hep Adnan Menderes sürdürmüştü.

14 Mayıs 1950 seçimleriyle başlayan bu yeni dönemde dikkat çeken önemli olaylardan bazıları şunlardı:

* 16 Haziran 1950 tarih ve 5665 sayılı Kanunla, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 526. maddesine 2 Haziran 1941 tarih ve 4055 sayılı Kanunla eklenmiş olan Arapça ezan okunmasına ilişkin yasak kaldırılmıştı (Resmî Gazete: 6 Haziran 1941 tarih, Sayı: 4827; 17 Haziran 1950 tarih, Sayı: 7535).

* 24 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore’nin 38. paraleli geçerek Güney Kore’ye saldırması üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı askerî müdahalede bulunma kararına Türkiye Cumhuriyeti 25 Temmuz 1950 tarihinde olumlu yanıt verdi ve 17 Eylül 1950 tarihinde Kore’ye bir tugay asker gönderildi.

* Bazı çevrelerde Atatürk heykellerine karşı saydırılarda bulunulması nedeniyle, Menderes Hükûmetince hazırlanan Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun Tasarısı, TBMM’de 4 Mayıs 1951 tarihinde kabul edildi ve 31 Tammuz 1951 tarihinde 5816 sayılı Kanun olarak Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.

* 9 Temmuz 1953 tarihinde Millet Partisi geçici olarak, 21 Ocak 1954 tarihinde de kesin olarak kapatıldı. O tarihte ayrı bir siyasal partiler kanunu bulunmadığından ve siyasal partiler de bir dernek muamelesine tabi tutulduğundan, gerektiğinde kapatılmalarına diğer dernekler gibi adlî yargı tarafından karar verilmekteydi. Kapatılan bu parti yerine kısa birsüre sonra 10 Şubat 1954 tarihinde Cumhuriyetçi Millet Partisi kuruldu.

* Kıbrıs’ta yaşanan olaylar nedeniyle Türkiye ile Yunanistan arasında beliren gerginlik, 5 Eylül 1955 tarihinde Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin önünde bir bombanın patladığına ilişkin haberlerin dönemin bir akşam gazetesinde yayımlanması üerine 6-7 Eylül gecesi özellikle İstanbul’da çok ciddi bir kargaşa yaşandı ve gayrimüslim vatandaşların işyerleri tahrip edildi. Bu yaşananlar, yakın tarihimizde 6-7 Eylül Olayları diye adlandırılmıştır.

* 20 Aralık 1955 tarihinde Demokrat Parti’den ayrılan bazı milletvekilleri, Hürriyet Partisi adı altında yeni bir parti kurdular ve bu parti kısa bir süre sonra 24 Kasım 1958 tarihinde CHP’ye katıldı.

1950’li yılların sonlarına gelirken, iktidar ile muhalefet arasındaki gerginlik giderek şiddetlenmişti. 1960 yılının Nisan ayında (18 Nisan 1960), TBMM’de, CHP’nin ve bir kısım basın organlarının faaliyetlerini soruşturmak için bir “Tahkikat Komisyonu” kurulması ve 27 Nisan 1960 tarihinde çıkarılan 7468 sayılı Kanunla TBMM Tahkikat Komisyonlarına bir kısmı adlî nitelikte bazı yeni yetkilerin tanınması, bu gerginliği çok daha büyüttü ve keskin bir hale getirmişti.

(18 Nisan 1960 tarihinde Tahkikat Komisyonu kurulmasına ilişkin önergenin TBMM’de görüşülmesi sırasında yaşanan tartışmalar ve CHP lideri İsmet İnönü’nün konuşması için TBMM’nin 18 Nisan 1960 tarihli 58. Birleşim tutanaklarına bakılabilir:) http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d11/c013/tbmm11013058.pdf

Yukarıda sözü edilen 27 Nisan 1960 tarihi ve7468 sayılı “Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında Kanun”un tam metni için bkz. Resmî Gazete, 28 Nisan 1960, Sayı: 10491 http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10491.pdf&main=http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/10491.pdf

27 Mayıs Darbesi

Bütün bu olaylar sonrasında, 27 Mayıs 1960 tarihinde, kendilerine “Millî Birlik Komitesi” adını veren, değişik rütbeden 38 subay, gerçekleştirdikleri bir müdahale ile, yönetime el koydular, Anayasayı yürürlükten kaldırdılar, TBMM’yi kapattılar. Yeni bir Anayasa hazırlanan kadar yasama yetkisini Millî Birlik Komitesi kullanacaktı. Millî Birlik Komitesinin Başkanlığına eski Kara Kuvvetleri Komutan Orgeneral Cemal Gürsel getirilmişti. Bu arada, çoğunluğu İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden, az bir kısmı da Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan bir bilim kuruluna yeni bir anayasa hazırlanması görevi verilmişti. Millî Birlik Komitesi, eski iktidar mensuplarının ve DP’li milletvekillerinin yargılanmaları için olağanüstü nitelikte bir mahkeme kurulmasını da kararlaştırmıştı. İşlendiği iddia edilen suçlardan sonra kurulduğu için “tabiî hâkim=doğal yargıç” ilkesine aykırı olan bu olağanüstü mahkemeye “Yüksek Adalet Divanı” adı verilmişti (günlük dildeki adıyla “Yassıada Mahkemesi”). Bilim Kurulunun anayasa hazırlıkları yürürken, zaman ilerledikçe Millî Birlik Komitesi üyeleri arasında da, ciddi görüş ayrılıkları yaşanmaya başlamıştı. Üyelerden bazıları, hemen seçimlere gidilmemesini, 5-10 yıl gibi bir süre yönetimin bu şekilde sürdürülmesini ve ortam demokratik yaşama uygun bir duruma geldiğinde seçimlere gidilmesini savunurlarken; çoğunluk, en kısa süre içinde yeni anayasanın hazırlanmasını ve gerçekleştirilecek seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını istiyordu. Sonunda, 13 Kasım 1960 tarihinde, hemen seçimlerin yapılmasına karşı çıkan kesim Millî Bİrlik Komitesinden tasfiye edildi ve bu grup içinde oldukları düşünülen 14 MBK üyesi, Türkiye Cumhuriyetinin çeşitli ülkelerdeki büyükelçiliklerine danışman olarak gönderildiler (gitmeleri zorunlu olduğu için, bu bir bakıma sürgün edilmekti). Bu olay, yakın tarihimizde “14’ler Olayı” diye bilinmektedir. Bu arada, yeni anayasanın yapımı için bir “Kurucu Meclis”in oluşturulması kararlaştırıldı ve bir kanadında Millî Birlik Komitesinin, diğer kanadında da, çeşitli meslek kuruluşlarının ve siyasal partilerin temsilcilerinden meydana gelen Temsilciler Meclisinin bulunduğu Kurucu Meclis, 6 Ocak 1961 tarihinde toplandı. Kurucu Meclis’in hazırladığı yeni anayasa 9 Temmuz 1961 tarihinde sunulduğu halkoylamasında (referandum) kabul edildi.

1961 yılının Eylül ayında Yüksek Adalet Divanının kararları da açıklanmaya başlamıştı. Bu bağlamda, Yüksek Adalet Divanı, aralarında eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın da yer aldığı 15 kişi hakkında ölüm cezasına hükmetti. Ölüm cezalarının infazı, yasama organının bu cezaların yerine getirilmesini bir kanunla kabul etmesi koşuluna bağlı olduğundan, bu cezaların hepsi 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında yasama yetkisini kullanmakta olan Millî Birlik Komitesinin onayına sunuldu ve Millî Birlik Komitesi oy çokluğuyla 15 ölüm cezasının 3’ünü (Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan) onadı; diğerlerininki müebbet hapse dönüştü.

1961 Anayasası uyarınca seçimlerin yapılması

1961 Anayasası biri Millet Meclisi, diğeri Cumhuriyet Senatosu olmak üzere iki meclisli bir yasama organı (TBMM) öngörmüştü. Bu çift meclis, bir asimetrik çift meclisti. Çünkü tümü halk tarafından 4 yıllığına seçilen 450 milletvekilinden oluşan Millet Meclisi’nin yetkileri daha fazla idi. Herşeyden önce, parlamanter sistemin gereği olan Bakanlar Kurulunun yasam organına karşı sorumlu oluşu, varlığını Millet Meclisi’nde bulmaktaydı. Gerçekten, peni kurulan Bakanlar Kurulu (Hükûmet) güvenoyunu yalnızca Millet Meclisi’nden almakta ve yalnızca Millet Meclisi gerektiğinde Hükûmeti veya bir bakanı güvensizlik oyu ile düşürebilmekteydi (siyasal sorumluluk). Cumhuriyet Senatosu’nun ise 150 üyesi halk tarafından, 15 üyesi Cumhurbaşkanınca 6 yıllığına seçilmekteydi. Ayrıca, 27 Mayıs Darbesini gerçekleştiren Millî Birlik Komitesi’nin üyelerinden 14’ler hariç geri kalanları ile eski Cumhurbaşkanları Cumhuriyet Senatosu’nun ömür boyu görev yapacak olan doğal üyeleriydi (tabiî senatör).

15 Ekim 1961 tarihinde gidilen seçimlerle tekrar sivil yaşama dönülmüş olda. Bu seçimlere, kapatılmış olan Demokrat Parti katılamamıştı. O sıralarda kurulan iki yeni partiden Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi, Demokrat Partinin oylarına taliptiler. Ne var ki, yapılan seçimde hiç bir siyasal parti Millet Meclisinde tek başına hükûmet kurabilecek bir çoğunluğu elde edememişti. Gerçekten, seçimlerin sonunda, CHP 173, AP (Adalet Partisi) 158, Yeni Türkiye Partisi 65 ve CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) 54 milletvekilliği kazanmışlardı. Yeni kurulan Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisine verilmiş olan toplam 223 oyun (158+65) Demokrat Partisi yandaşlarından geldiği varsayılacak olursa, 27 Mayıs Darbesi sonunda siyasal yelpazede pek bir değişimin olmadığı söylenebilirdi. Bu tablo, Silahlı Kuvvetlerde de rahatsızlığa yol açmış ve “Silahlı Kuvvetler Birliği” adı altında oluştuğu söylenen bir gizli grubun (=cuntanın) TBMM’nin açılmasına engel olacakları söylentileri yayılmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmeler üzerine 24 Ekim 1961 tarihinde, Devlet Başkanı ve Millî Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel’in Başkanlığında Çankaya Köşkü’nde bir toplantı gerçekleştirilmişti. Bu toplantıya katılanlardan Tuğgeneral Muhsin Batur, anılarında, toplantıda Millî Birlik Komitesi Başkanı ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in (henüz yeni Anayasaya göre Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu toplanmamış ve bu Anayasaya göre Cumhurbaşkanı seçilmemiş olduğu için, 27 Mayıs Darbesi sonrasındaki dönem devam ediyordu ve Cemal Gürsel’in unvanı böyle kullanılıyordu), Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın, Kuvvet Komutanları ve çeşitli generallerin, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün, AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın, CKMP Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın ve YTP Genel Başkanı Ekrem Alican’ın hazır bulunduğunu bildirmektedir. Yine aynı anılarda, Batur, İnönü’nün “Bu anayasa Silâhlı Kuvvetlerin eseri mi? Bu anayasa ve demokrasiye inanıyor musunuz?… Eğer böyle ise bu işlere ne karışıyorsunuz?… Bunlar Meclislere ait işlerdir…” dediğini aktarmaktadır (Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler “Üç Dönemin Perde Arkası”, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1985, s. 103).

(http://www.yirmisekiz.net)

 

Daha önce gördüğümüz gibi, 15 Ekim 1961 tarihinde gidilen seçimlerle tekrar sivil yaşama dönüldü. Bu seçimlere, kapatılmış olan Demokrat Parti katılamamıştı. O sıralarda kurulan iki yeni partiden Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi, Demokrat Partinin oylarına taliptiler. Ne var ki, yapılan seçimde hiç bir siyasal parti Millet Meclisinde tek başına hükûmet kurabilecek bir çoğunluğu elde edememişti. Gerçekten, seçimlerin sonunda, CHP 173, AP (Adalet Partisi) 158, Yeni Türkiye Partisi 65 ve CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) 54 milletvekilliği kazanmışlardı. Yeni kurulan Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisine verilmiş olan toplam 223 oyun (158+65) Demokrat Partisi yandaşlarından geldiği varsayılacak olursa, 27 Mayıs Darbesi sonunda siyasal yelpazede pek bir değişimin olmadığı söylenebilirdi. Bu tablo, Silahlı Kuvvetlerde de rahatsızlığa yol açmış ve “Silahlı Kuvvetler Birliği” adı altında oluştuğu söylenen bir gizli grubun (=cuntanın) TBMM’nin açılmasına engel olacakları söylentileri yayılmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmeler üzerine 24 Ekim 1961 tarihinde, Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in Başkanlığında Çankaya Köşkü’nde bir toplantı gerçekleştirilmişti. Bu toplantıya katılanlardan Tuğgeneral Muhsin Batur, anılarında, toplantıda Millî Birlik Komitesi Başkanı ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in (henüz yeni Anayasaya göre Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu toplanmamış ve bu Anayasaya göre Cumhurbaşkanı seçilmemiş olduğu için, 27 Mayıs Darbesi sonrasındaki dönem devam ediyordu ve Cemal Gürsel’in unvanı böyle kullanılıyordu), Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın, Kuvvet Komutanları ve çeşitli generallerin, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün, AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın, CKMP Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın ve YTP Genel Başkanı Ekrem Alican’ın hazır bulunduğunu bildirmektedir. Yine aynı anılarda, Batur, İnönü’nün “Bu anayasa Silâhlı Kuvvetlerin eseri mi? Bu anayasa ve demokrasiye inanıyor musunuz?… Eğer böyle ise bu işlere ne karışıyorsunuz?… Bunlar Meclislere ait işlerdir…” dediğini aktarmaktadır (Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler “Üç Dönemin Perde Arkası”, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1985, s. 103).

Millî Birlik Komitesi Başkanı ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in başkanlığındaki “Çankaya Zirvesi”nde alınan kararlar basında şöyle yer almıştı:

 

“1- Partiler, cumhurbaşkanlığı için namzet (aday) göstermeyeceklerdir. Gürsel’e rey verilmesi için liderler elden gelen gayreti gruplarında sarfedeceklerdir.

2- Ordu mensuplarının maddi ve manevi huzur içinde vazife görmeleri başlıca emelimizdir. Onlar ile alâkalı her mevzuu bu çerçevede mütalâa etmekteyiz.

Bu meyanda ordu mensuplarına tanınmış herhangi bir hakkı geri almayı da asla düşünmüyoruz. 42 numaralı kanunu değiştirmeyi düşünmediğimiz gibi, bu mevzuda söylenilmiş bir sözümüz yoktur. Prensip olarak ordu bünyesinde ihtilat yapacak her türlü tasarrufun aleyhindeyiz.

3- Af müessesesinin ortadan kaldırılması mahiyetinde istikbale muzaf bir taahhütte bulunmak, milli hâkimiyet ve hukuk prensiplerine ve Anayasa esaslarına aykırıdır. Bununla beraber, siyasi mülahazalar ile yersiz ve zamansız olarak af müessesesinin kullanılmasına aleyhtarız. Yassıada hükümlerine şimdilik bir Af Kanunu çıkarılması yolunda partimizce alınmış herhangi bir kararımız olmadığı gibi, partimizde bu yolda bir temayül de mevcut değildir.” (Hürriyet, 25 Ekim 1961; Akşam, 25 Ekim 1961; Milliyet, 25 Ekim 1961)

 

Ancak, bu toplantıda siyasal partilerin cumhurbaşkanlığı için aday göstermeyecekleri ve Cemal Gürsel’e oy verilmesini sağlamaya çalışacakları kararlaştırıldığı halde, bazı milletvekili ve senatörlerin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Anayasa Hukuku profesörü olup Samsun’dan Cumhuriyet Senatosu üyesi seçilen Ali Fuat Başgil’i cumhurbaşkanlığına aday olarak önerecekleri ve seçilmesi için çaba harcayacakları yönünde bazı duyumlar alınmıştı ve bu durum silahlı kuvvetlerde rahatsızlığa yol açmaktaydı. Bu rahatsızlıkla ilgili gelişmeler hakkında o tarihte Adalet Partisinden İzmir Milletvekili seçilmiş olan Ali Naili Erdem anılarında şunları anlatmaktadır:

“… Cemal Gürsel’in genel sekreteri Nasır Zeytinoğlu’nun AP’li milletvekilleri ile görüşmek istediğini duyunca Çankaya köşküne gittik.

Genel sekreter, bizleri büyük bir salonda bekliyordu. Ben kendisini İzmir’den tanıyordum. Avukatlık stajımı yanında yapmıştım. Mükemmel bir yargıçtı.

Söze; ‘Olanları çabuk unutmuşa benziyorsunuz. Sular henüz durulmamıştır. Lütfen duygusal olmayınız. İçinde bulunduğumuz şartları görmezlikten gelmeyin. Bir tünelin içinden geçiyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimi bir macera değildir. İşleri zora sokmanın âlemi yok. Buraya politika yapmaya geldiniz, dövüşmeye değil! Sizlerden anlayışlı olmanızı bekliyoruz…’ diye başladı.

Yanından ayrıldığımızda, seçme irademize ipotek konulmasından rahatsız olmuştuk. Gençtik. Deneyimimiz yoktu. İdealist bir dünyanın insanlarıydık ve hiçbir kişisel hesabın içinde değildik…

‘Tedbir bizden, takdir Allah’tan diyerek Ali Fuat hoca isteğimizi bir kere daha yineledik…” (ERDEM, Ali Naili, Siyasetin Yollarında, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul 2004, ss. 44-45).

 

Başgil’in Cumhurbaşkanlığına adaylığını engellemeye yönelik daha doğrudan bir girişim, Millî Birlik Komitesi üyesi ve Başbakan Yardımcısı Fahri Özdilek ile Millî Birlik Komitesi üyesi ve Devlet Bakanı Sıtkı Ulay tarafından sergilenmişti. Bu olaya çeşitli eserlerde yer verilmektedir. Örneğin, Cüneyt Arcayürek, bu konuda şunları yazmaktadır:

“MBK üyesi Sıtkı Ulay ve bir başkası, sanırım Fahri Özdilek, Başgil’i ‘adaylıktan çekilmeye bilinen yöntemlerle’ boyun eğdirmişlerdi.

‘Eğer’ diye başlayan ‘adaylıktan çekilmemesi karşısında başka yöntemlerle istenilenin elde edileceğini’ o günlerin deyimiyle ‘lisan-ı münasiple’ yani ‘anlayacağı bir dille’ Başgil’e söylemiş olmalılardı” (ARCAYÜREK, Cüneyt, Yeni Demokrasi Yeni Arayışlar 1960–1965, Bilgi Yayınevi, 2. Basım, Ankara, 1985, s. 147).

Başgil’i adaylıktan vazgeçirmeye çalışan Başbakan Yardımcısı ve Millî Birlik Komitesi üyesi Orgeneral Fahri Özdilek ile Devlet Bakanı ve Millî Birlik Komitesi üyesi General Sıtkı Ulay’ın Başgil’e söyledikleriyle ilgili olarak, değişik kaynaklarda, kimi daha sert ifadelerle, kimi nisbeten daha ılımlı sözlerle, ama öz olarak hemen hemen aynı şey aktarılmaktadır: “Başgil, Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymamalıdır!”.

Bu konu ile ilgili olarak, herhalde en iyisi, doğrudan Ali Fuad Başgil’in anılarına başvurmak ve o gün olanları bir de onun satırlarından okumaktır. 15 Ekim 1961 tarihinde yapılan Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu seçimlerinin sonuçları alınınca, yaşamını bir süredir İsviçre’de sürdürmekte olan Başgil, Türkiye’ye dönüşünü ve Cumhurbaşkanı adaylığına ilişkin sonraki gelişmeleri, anılarında şöyle anlatmaktadır:

“22 Ekim Pazartesi Cenevre’den hareket ederek saat onyedi buçuğa doğru Yeşilköy hava meydanına indim. Kararlaştı(rıldı)ğından bir gün sonra gelmeme rağmen meydanda kalabalık bir karşılayıcı kitlesi vardı ve sıkı inzibat tedbirleri alınmıştı. Uçaktan iner inmez gazeteciler etrafımı sardılar ve bana hep bir ağızdan şunu sordular:

—Cumhurbaşkanlığına adaylığınızı koyacak mısınız?

Hiç düşünmediğim bir sual karşısında idim. Bazılarına henüz düşünmedim dedim. Çok ısrar edenlerini de:

Şimdilik hiç bir şey söyleyemem. Bu akşam Ankara’ya hareket edeceğim. Orada vaziyeti gördükten sonra bir karar verebilirim, şeklinde cevaplandırdım.

Filhakika o akşam saat 21 treni(y)le Ankara’ya hareket ettim. Yanımda bazı hususi dostlarımdan başka, İstanbul Mebuslarından Tahsin Demiray, eski talebelerimden Ferruh Bozbeyli, Erzurum Mebusu Ertuğrul Akça ve daha bazı arkadaşlar vardı…

Ertesi, 23 Ekim sabahı, trenin uğradığı her istasyonda kalabalık bir halk kitlesi beni karşılıyor ve alkışlıyordu. Vatandaşlar bana: Yaşa, varol, seni başımızda görmek istiyoruz, diye haykırıyorlardı. Ben de pencereden kendilerine bir iki tatlı sözle mukabele ediyordum…

…Polatlıya geldik. Başta İzmir Milletvekili Mehmet Ali Aytaç, Trabzon Senatörü Yusuf Demirdağ ve çoğu Karadeniz Milletvekilleri olmak üzere kalabalık bir Milletvekili grubu beni karşıladı. Kucaklaştık ve oturduk. Gelen Milletvekilleri:

—Hocam, biz seçmenlerimize söz verdik hattâ yemin ettik. Cumhurreisi olarak yalnız size rey vereceğiz. Bütün arkadaşlar bunda müttefikiz. Adaylığınızı koymakta aslâ tereddüt etmeyiniz, dediler. Arkadaşlara:

—Teveccühlerinizden dolayı teşekkür ederim. Ben Reisicumhurluk düşünmedim. Fakat siz Milletvekilleri isterseniz, hizmetten kaçmam, dedim…

Saat onüçe doğru Ankara’ya geldik. Tren üç saatten fazla bir gecikme yaptığı halde istasyonda mahşeri bir kalabalık beni bekliyordu. Yaşa, var ol sesleri arasında sarılıp beni kucaklayanlar, zorla elimi çekip öpenler birbirini çiğnedi. Güç hâl ile kalabalıktan sıyrılıp otele yollandık.

…otele geldik. Hoş geldin ziyaretleri hemen başladı. Başta Adalet Partisi olmak üzere Yeni Türkiye ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partileri Milletvekilleri grup grup ziyaretime geliyorlardı. Gelenlerin hepsi benim Cumhurreisliğine adaylığımı koymamı istiyorlardı. Seçmenlerimize söz verdik. Reylerimiz sizdedir. Sizinle beraberiz. Millet sizi bekliyor, diyorlardı.

Saat on altı sıralarında, gelenlerden bir grup Milletvekili:

—Adaylığınızı koymayacağınız şeklinde bir şayia dolaşmaya başladı. Söylenti ve tereddütleri kökünden kesmek için bir adaylık beyannamesi imza ediniz dediler.

Kendi elimle bir adaylık beyannamesi yazarak imza edip verdim. Bir iki saat sonra, bana gösterdikleri bu beyannameye eklenen kâğıt tabakaları her üç partiden milletvekilleri imzalariyle dolmuştu.

Ziyaretler ve görüşmeler devam ediyor. Saat ondokuzu geçe, İstanbul’dan beri bana arkadaşlık etmekte olan İsmail dayı geldi:

—Başvekâletten bir emir subayı gelmiş, aşağıda bekliyor. Sizi Başvekâletten çağırıyorlarmış, dedi. Etrafımdakiler:

—Adaylığınızı geri almanız için sizi sıkıştıracaklar, katiyen yılmayınız, tavsiyesinde bulundular.

—Vehme kapılmak ve gitmemek için bir sebep yoktur. Kazanılır veya kazanılmaz, adaylık serbesttir. Cumhurreisliğine namzetliğini koyduğundan dolayı kimse muaheze edilemez. Bu, kanun ve usul dışı bir hareket olur. Hükûmetin bu yola gideceğini tahmin etmem. Sonra bu bir emirdir. Hükûmet emrine tâbi olmak, vatandaşlık vazifesidir. Siz, gelen subaya, saat yirmide Başvekâlette olacağımı söyleyiniz…

Saat yirmiye doğru da Başvekâlete yollandık. Yanımda Tahsin Demiray, Fethi Tevetoğlu, Ali Fuat Alişan, Şadi Pehlivanoğlu ve daha birkaç Milletvekili vardı. Başvekâlet odasına Demiray’la birlikte girdik. Diğer arkadaşlar bitişik salonda kaldılar. Bizi kapıdan Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay karşıladı. Oturduk birer kahve içtik.

Ben saf adam, sanki bu dâvet sırf bir tanışma ve görüşme dâveti imiş gibi, uzun konuşmalara daldım. Hükûmet ve idareden söz açarak fikir beyanına giriştim…

…Sıtkı Ulay Paşa:

—Çok enteresan fikirler. Fakat asıl konuşmak istediğimiz bir mevzu var. Müsaade ederseniz onu konuşalım dedi.

Buyurunuz efendim, sizi dinliyorum. Sıtkı Ulay,

—Haber aldık ki siz, Cumhurreisliğine aylığınızı koymuşsunuz. Bu haber doğru mudur?

—Doğrudur efendim. Yalnız bir noktayı tavzih etmem lâzım. Ben bu makama kendimi, kendim lâyık görmüş ve tâlib olmuş değilim… Bulunduğum memuriyetlere hep çağrıldım ve rica edildim. Bu defa da böyle oldu. Saat on üçten beri otelde grup grup ziyaretime gelen muhtelif partilerden, Milletvekilleri, bölgeleri halkının beni bu makamda görmek istediğini söylediler ve adaylığımı koymamı istediler. Bu umumî isteğe müsbet cevap vermeyi bir vazife bilerek adaylığımı koydum.

—Adaylığınızı geri almanız lâzımdır. Gürsel Paşanın karşısında başka bir adaylığa aslâ müsaade edemeyiz.

—Yanlış yoldasınız, Paşam. Dürüst bir seçimden sonra tutulacak yol bu değildir. Demokrasi hukuku emreder ki, seçimler, her safhasında, serbest olsun, zorlanan bir seçimden hayır gelmez. Sözde seçim, dikta rejimlerinde görülen seçimdir. Sizler demokrasi yolunda yürüyeceğinizi söylediniz. İktidarı, seçimlerde kazanacaklara teslim edeceğize söz verdiniz hattâ yemin ettiniz. Ben buna inanarak Cenevre’den kalktım, geldim. Sizlere yakışan, verdiğiniz sözü tutmaktır.

15 Ekimde Milletvekilleri seçilmiş, millî irade tecelli etmiştir. Müsaade ediniz, milletin vekilleri yarın toplansın. Meclis açılsın. Herkes elini vicdanına koyarak serbestçe reyini kullansın. Ekseriyeti kim kazanırsa, makama o geçsin. Memleket için hayır bundadır. Ben çok ümid ederim ki, yine Gürsel Paşa kazanacaktır. Fakat bu, şerefli bir kazanç olacak ve efkâr tatmin edilecektir. Serbest bir seçimle mevki kazanmanın şerefi büyüktür. Zorlanan seçim, seçim değildir…

Fahri Özdilek:

—Biz de demokrasi dedik durduk ve seçimlere öyle girdik. Seçimlerden çıkan netice bu mu olmalıydı?

—Ben seçimlerin neticesinde anormal bir şey görmüyorum. Bu, kabul ettiğimiz nisbî temsilin normal neticesidir. Bu usulde, muayyen bir partinin, ekseriyet usulünde olduğu gibi, kahir bir çoğunluk kazanmasını beklemek abestir…

Sıtkı Paşa devamla:

—Bizi anlamanız lâzımdır. Müşkül bir durumdayız. Son günlerde bizim, hükûmet olarak kuvvetimiz yoktur. Orduda yeni bir junta kurulmuştur. Bize bu junta dikte etmekte, talimat vermektedir… Adaylığınızı geri almanız hususunda bize talimat veren de bu juntadır. Biz size juntadan aldığımız talimatı tebliğ ediyoruz. Kabul edip etmemek size aittir. Fakat kabul etmediğiniz takdirde, sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Bunu açık söyleyelim. Netice yalnız bundan da ibaret kalmayacaktır. Meclis açılmadan dağıtılacak, seçimler iptal edilecek, partiler kapatılacak ve askerî idare devam ettirilecektir. Siz, bir hukuk profesörü olarak, memleketin böyle bir âkıbete düşmesine elbette razı olamazsınız.

Paşa bu sözleri soğukkanlılıkla söylüyor ve bende yaptığı tesiri dikkatle müşahedesi altında bulunduruyordu…

Tehditler korkunçtu; gerçi ömrümün çok senelerini geride bırakmıştım, önde kalan üç beş senenin nazarımda hiç kıymeti yoktu. Fakat Meclis dağıtılacak, seçimler iptal edilecek, partiler kapatılacak, askerî idare devam ettirilecek ve bütün bu felâketler benim yüzümden kopacaktı… Memleketini seven bir insan sıfatiyle ben elbette buna razı olamazdım.

Paşalara cevabım şu oldu:

—Arz ettiğim gibi, ben Cumhur Reisliğine adaylığımı hot be hot koymuş değilim. Halkın arzusu ve Milletvekillerinin talebi üzerine koydum. Fakat buna söz verdim. Hatta, yalnız söz değil, yazılı bir beyanname imza ettim. Ben verdiğim sözden dönen ve imzasını yalayan nâmertlerden değilim. Adaylığımı geri almama imkân yoktur. Fakat benim yüzümden memleketin söylediğiniz âkibetlere sürüklenmesine de gönlüm razı olmaz. Bu vaziyet karşısında bana düşen bir iş kalmıştır, o da, yarın alessabah senatörlükten de istifa ederek evime dönmekti.

—Bunu da yapmayacaksınız, çünkü bunun da avakıbi var.

— İstifa etmek benim hakkımdır. Hakkımı kullanmak için kimseden müsaade almaya ihtiyacım yoktur. Kararım verilmiştir.

Tahsin Demiray ilâve etti:

—Böyle tazyik ve tehdit altında kalacak isek, bizim hepimiz de istifa eder, evlerimize döneriz, dedi.

Kalktılar otele geldik…

Kararımı vermiştim. Karşılaştığım terör havası içinde senatör olarak da hizmet imkânı bulunmadığına kanaat getirmiştim. Sözlerine ve sıfatlarına güvenilmez adamlarla bir çatı altında bulunmak bile bana giran (=ağır, usandırıcı) geliyordu…” (Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1990, ss. 94-104.).

Böylece, Başgil, TBMM’nin yeni seçilen Milletvekilleri ve Cumhuriyet Senatosu üyelerinin ant içmek üzere toplanacakları 25 Ekim’den bir gün önce, hem Cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçiyor, hem de Samsun Senatörlüğünden istifa ediyordu.

 

Gürsel’in Cumhurbaşkanı Seçilmesi

Silahlı Kuvvetler Birliği adı verilen bir gizli oluşumun parlamentoyu açtırmayacakları hakkında söylentilere karşın bu tehlike gerçekleşmedi ve TBMM üyeleri (milletvekilleri ve senatörler) 25 Ekim 1961 tarihinde ant içmek için TBMM’nin şimdiki binasında toplandılar. TBMM’deki en yaşlı Milletvekili olduğu için Anayasa uyarınca Geçici Başkanlık görevini İsmet İnönü yerine getirmekteydi. Geçici Başkan İnönü, ant içme töreni sırasında, iki istifa telgrafı olduğunu bildirmiş ve bunları okutmuştu. İstifalardan biri, Millî Birlik Komitesi üyesi olduğu için 1961 Anayasasına göre Cumhuriyet Senatosunun doğal üyesi sayılan Cemal Madanoğlu’na; diğeri de, Samsun Senatörü Ali Fuat Başgil’e aitti.

Başgil’in istifası alkışlarla karşılanmış, üzerinde herhangi bir konuşma talebinde bulunan olmamıştı. Böylece, 26 Ekim 1961 tarihinde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Cemal Gürsel’in önünde bir engel kalmamış görünüyordu. Nitekim, 26 Ekim 1961 tarihinde yapılan seçimde, Cumhuriyet Senatosu tabiî (doğal) üyelerinden Cemal Gürsel, seçime katılan 607 üyeden 434’ünün oyuyla Cumhurbaşkanı seçilmişti.

Oylama sonucu göstermektedir ki, Başgil’in adaylıktan vazgeçirilmiş olmasına, siyasî parti liderleri 24 Ekim 1961 tarihinde gerçekleştirilen Çankaya zirvesinde “Partiler, cumhurbaşkanlığı için namzet göstermeyeceklerdir. Gürsel’e rey verilmesi için liderler elden gelen gayreti gruplarında sarfedeceklerdir” hükmünü de içeren bir protokolü imzalamalarına ve Cumhurbaşkanlığı seçimine Gürsel’in tek aday olarak katılmasına rağmen, ona karşı olan senatör ve milletvekilleri, oylarını yine de Gürsel’e vermemişlerdi ve dikkat çeken sayıda büyük bir kısmı, boş oy kullanmıştı.

Başgil’e uygulanan baskının, demokratik bir sistem içinde açıklamasını bulabilmek, kuşkusuz ki mümkün değildir. Ancak, unutulmaması gereken bir husus da, olayın, onsekiz ay sürmüş olan bir askerî yönetimden, hayli sıkıntılı bir biçimde demokrasiye yeni geçilmekte olduğu bir anda yaşandığıdır. Bu konuda bir değerlendirme yapan dönemin saygın ve ünlü gazetecilerinden Abdi İpekçi’nin yaklaşımı (biliyorsunuz, Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979 tarihinde Mehmet Ali Ağca tarafından öldürülmüştür), sanırız durumu doğru bir biçimde ortaya koymaktadır:

“Gerçeği kabul edelim: Bu şartlar demokrasi prensipleri ile bağdaşmaz. Ancak kabul etmek zorunda olduğumuz bir diğer husus var: Taptaze bir ihtilal rejiminden normal bir demokratik düzene geçiş kolay değildir. Böyle bir geçişi dünya tarihi belki de ilk defa Türkiye’de görüyor.”

(Abdi İpekçi, “Demokrasi Ayaktadır”, Milliyet, 25 Ekim 1961).

1961 Anayasası asimetrik bir çift meclis sistemi öngörmüştü. Bu bağlamda, bir kanatta halk tarafından 4 yıl için seçilmiş 450 milletvekilinden oluşan MİLLET MECLİSİ; diğer kanatta da, halk tarafından 6 yıl için seçilmiş 150 senatörden, Cumhurbaşkanı tarafından 6 yıl için atanmış 15 senatörden (kontenjan senatörü) oluşan ve 27 Mayıs Darbesini gerçekleştiren Millî Birlik Komitesi üyelerinin 14’ler dışında kalan eski üyeleri ile eski Cumhurbaşkanlarının ömür boyu görev yapmak üzere içinde yer aldıkları CUMHURİYET SENATOSU bulunmaktaydı. Hemen yukarıda da değindiğimiz gibi, bu asimetrik bir yapılanmaydı. Çünkü, iki meclisin yetkileri aynı değildi. Üstünlük bir bakıma Millet Meclisi’ndeydi. Gerçekten, kanun yapımında bir kilitlenme söz konusu olduğu takdirde son sözü Millet Meclisi söylemekteydi. Yeni kurulan hükûmete kuruluşta güvenoyu vermek (veya vermemek) yalnızca Millet Meclisi’nin yetkisindeydi. Aynı şekilde, gerektiğinde hükûmeti veya bir bakanı düşürebilme yetkisi de sadece Millet Meclisi’ne aitti. Bütçe’nin kabulünde de son sözü Millet Meclisi söylemekteydi. Gerektiğinde Başbakanın veya bir bakanın göreviyle ilgili bir suç işlediği iddiasıyla Yüce Divan’a (Anayasa Mahkemesi) gönderilmesi, Cumhurbaşkanının seçilmesi, Bakanlar Kurulunca ülkenin tümünde veya bir bölgesinde ilân edilen sıkıyönetim veya olağanüstü halin onanması ve savaş hali ilânı yetkisi, Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosu’nun birlikte toplanmaları ile oluşan TBMM BİRLEŞİK TOPLANTISI’na aitti. Millet Meclisi’ne seçilebilmek (yeni milletvekili olabilmek) için 30 yaşını doldurmuş bulunmak ve okur yazar olmak yeterli iken, Cumhuriyet Senatosu’na seçilebilmek için 40 yaşını doldurmuş olmak ve yükseköğrenim yapmak gerekiyordu (Cumhurbaşkanınca seçilecek üyelerde –kontenjan senatördü- yüksek öğrenim yapmış olmak koşulu aranmamaktaydı). Bu koşullar farklılığı ile bir bakıma Cumhuriyet Senatosu’nun daha bilge (= âkil, wise man) kişilerden oluşması istenmişti.

1961 Anayasasının kabul edilip, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu seçimlerinin yapılması ile yeniden demokratik yaşama dönülmüş olması, daha önce gördüğümüz gibi her şeyin sorunsuz bir biçimde işlemeye başladığını göstermiyordu. Bu bağlamda, 22 Şubat 1962 tarihinde, Talât Aydemir, kalkıştığı ilk ve 21 Mayıs 1963 tarihindeki ikinci darbe girişimleri, silahlı kuvvetler içinde hâlâ bazı rahatsızlıkların bulunduğunu göstermekteydi. Ancak, her iki darbe girişiminin de bastırılması, sistemin Anayasaya uygun bir biçimde yürüyeceğine olan inançları da kuvvetlendirmişti. Bu doğrultuda, 1961 seçimleri sonrasında oluşan ve İsmet İnönü’nün başkanlığında kurulan 3 koalisyon hükûmetinin sonuncusunun, yani III. İnönü Hükûmetinin hazırladığı 1965 yılı Bütçe Kanunu Tasarısının Millet Meclisinde reddedilmesi üzerine, Başbakan İnönü Cumhurbaşkanına hükûmetin istifasını sunmuştu. Böylece yeni bir hükûmet kurulması sorunu ile karşı karşıya kalınmış oluyordu. Bu sorun, Cumhuriyet Senatosunun eski Başkanlarından bağımsız senatör Suat Hayri Ürgüplü’nün Başkanlığında bir koalisyon hükûmetinin kurulması ile aşılıyordu. Ürgüplü Hükûmetinde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak Adalet Partisinin yeni Genel Başkanı Süleyman Demirel de yer almıştı. Esasında, bu hükûmeti koalisyonun en büyük partisi olan Adalet Partisinin Genel Başkanı olan Demirel’in kurması daha doğru olabilirdi, fakat Demirel o tarihte henüz TBMM üyesi olmadığı için buna anayasal açıdan imkân yoktu. Çünkü, 1961 Anayasası, bakanların değil, ama başbakanın mutlaka milletvekili veya senatör olmasını arıyordu.

1965 yılında yapılan seçimlerde, küçük partilere büyük prim veren millî bakiye (ulusal artık) sistemi uygulandığı halde, Adalet Partisi büyük başarı göstermiş ve Millet Meclisinde rahat rahat tek başına hükûmet kurabileceği sayıda milletvekilliği kazanmıştı. 1965 yılında yapılan milletvekili genel seçimleri sonrasında Millet Meclisinde iskemlelerin dağılımı şöyleydi:

Adalet Partisi (AP) % 52,87 oy 240 milletvekili

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) % 28,74 oy 134 ”

Millet Partisi (MP) % 6,26 oy 31 ”

Yeni Türkiye Partisi (YTP) % 3,22 oy 19 ”

Türkiye İşçi Partisi (TİP) % 2,96 oy 14 ”

Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) % 2,24 oy 11 ”

Bağımsız % 3,18 oy 1 ”

Bu seçim sonuçları, 27 Mayıs sonrası faaliyetine son verilen Demokrat Partinin varisinin 27 Mayıs’tan sonra kurulan partilerden Adalet Partisi olduğunu kanıtlamaktaydı. İlginçtir, yeni Anayasanın yürürlüğe girmesinin üstünden henüz dört yıl geçmiş olduğu halde, ciddi bir sol parti olan Türkiye İşçi Partisi, uygulanan ve küçük partilere büyük prim sağlayan millî bakiye sistemi sayesinde 14 milletvekilliği (TİP listesinden seçime katılmış olan 1 milletvekilini de dahil edersek 15 milletvekilliği) kazanmıştı.

Bu arada, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in geçirdiği bir beyin kanaması sonrasında bitkisel hayata girmesi, ülkede bir cumhurbaşkanı sorunun doğmasına yol açmıştı. 28 Mart 1966’da TBMM’nin Birleşik Toplantısında (MM+CS) Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmış olduğuna karar verildi. 14 Eylül 1966 tarihinde de Gürsel vefat etti. 28 Mart 1966 tarihinde Cumhurbaşkanlığı boşalmış sayıldığından yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesi gerekmekteydi. Bu doğrultuda, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay 15 Mart 1966 tarihinde kendi isteğiyle emekliye ayrıldı ve aynı tarihte 1961 Anayasası uyarınca Cumhurbaşkanlığına vekâlet eden Cumhuriyet Senatosu Başkanı İbrahim Şevki Atasagun tarafından istifa eden bir kontenjan senatörünün yerine kontenjan senatörlüğüne atandı. Bu durumda, Cevdet Sunay artık TBMM üyesi olduğuna göre Cumhurbaşkanı seçilebilirdi. Nitekim, 28 Mart 1966 tarihinde TBMM Birleşik Toplantısınca 461 oy ile Cumhurbaşkanlığına seçildi. Bu seçimde büyük bir tartışma yaşanmamış ise de, Cumhurbaşkanlığına o sırada Genelkurmay Başkanı olan Sunay’ın seçilebilmesi için kontenjan senatörlerinden birinin istifa ettirilip kendisinin onun yerine, hem de Cumhurbaşkanına vekâlet etmekte olan Cumhuriyet Senatosu Başkanı tarafından kontenjan senatörü olarak atanması ve böylece Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için Anayasanın aradığı TBMM üyesi olma koşulunun hayli zorlama yollarla sağlanması dikkat çekiciydi.

Arada, “millî bakiye” sisteminden vazgeçilmiş ve yeniden d’Hondt sistemine dönülmüş olmasına rağmen Adalet Partisinin, 1969 seçimlerinde de çoğunluğu, hem de iskemle sayısını artırarak koruduğunu ve haliyle Demirel’in Başbakanlığının devam ettiğini görüyoruz. Gerçekten, 1969 seçimlerinde, AP % 46,55 oyla 256 milletvekilliği kazanmıştı. Diğer partilerin durumu ise şöyleydi: CHP: % 27,37 oyla 143 milletvekilliği; GP (Güven Partisi: CHP’den ayrılmış olanların kurduğu ve Genel Başkanlığını Profesör Turhan Feyzioğlu’nun yaptığı yeni bir parti): % 6.57 oyla 15 milletvekilliği; MP (Millet Partisi): % 3,22 oyla 6 milletvekilliği; MHP (Milliyetçi Hareket Partisi, Genel Başkanlığını Millî Birlik Komitesi üyelerinden olup, 14’ler içinde yer alan Alparslan Türkeş’in yaptığı yeni bir parti): % 3.02 oyla 1 milletvekilliği; TBP (Türkiye Birlik Partisi): % 2,80 oyla 8 milletvekilliği; TİP (Türkiye İşçi Partisi): % 2.68 oyla 2 milletvekilliği elde etmişlerdi.

1970’li yıllara gelindiğinde, bazı düşünürler, Kemalist subayların katılımıyla bir devrimin gerçekleştirilmesi yönünde girişimlerde bulunmaktaydılar. Bu düşünce yandaşları “Millî Demokratik Devrim” adını verdikleri bir akımı savunuyorlardı. Onlara göre, sosyal reformların yapılabilmesi için silahlı kuvvetlerden sol eğilimli genç subayların girişimiyle iktidarın ele geçirilmesi ve uzun bir süre yönetimin bu şekilde sürdürülmesi gerekmekteydi. Bu akımın giderek güç kazandığı bir evrede, Türk Silâhlı Kuvvetlerinin komuta kademesi 12 Mart 1971 tarihinde bir muhtıra (bugünün diliyle andıç) yayınlıyor ve Hükûmetin istifasını istiyorlardı. 12 Mart 1971 tarihinde, Cumhurbaşkanına, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosunun Başkanlarına verilen ve Türkiye Radyolarının saat 13.00’teki haber bülteninde (o yıllarda haber bülteni için yabancı bir terim olan “ajans” kullanılıyordu) okunarak kamuoyuna duyurulan ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Faruk Eyicioğlu’nun imzasını taşıyan bu muhtırada şöyle denilmekteydi:

“1- Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
2- Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partilerüstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.
3- Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.”

Muhtıranın okunduğu gün, Başbakan Süleyman Demirel, istifasını Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sunmuş ve Sunay, yeni hükûmeti kurmakla hemen o sıralarda CHP’den istifa etmiş olan Kocaeli Milletvekili Profesör Nihat Erim’i görevlendirmişti. Demirel, Cumhurbaşkanı Sunay’a sunduğu istifanamesinde şöyle diyordu:

“Cumhurbaşkanlığı Yüce Katına

Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Kumandanları tarafından Zatıdevletlerine, Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi Başkanlarına tevdi edilip bugün Türkiye Radyolarının saat 13.00 bülteninde Türk Kamu oyuna duyurulan muhtıranın Anayasa ve hukuk devleti anlayışı ile telifini mümkün görmediğimizden Hükümetin istifa kararı aldığını saygı ile arz ederim. Başbakan Süleyman Demirel” Kaynak: Resmî Gazete, 13 Mart 1971, Sayı: 13777.

Nihat Erim’in kurduğunu ve üyelerinin çoğunun parlamento dışından seçilen teknokratlardan oluştuğunu gördüğümüz yeni hükûmet, 26 Mart 1971 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından onanıp göreve başlıyor ve 7 Nisan 1971 tarihinde Millet Meclisinden güvenoyu alıyordu. Ancak, bir süre sonra 11 bakanın istifası nedeniyle Başbakan Erim de istifasını sunuyor, fakat Cumhurbaşkanı Sunay tarafından yeniden hükûmeti kurmakla görevlendiriliyordu. Erim’in 2. Hükûmeti, 11 Aralık 1971 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından onanmış ve kurulmuştu. 1972 yılının Mayıs ayı içinde Erim yeniden istifa edince, Cumhurbaşkanı Sunay, bu kez yeni hükûmeti kurmakla Ferit Melen’i, 1973 yılının bahar aylarında onun da istifası üzerine Naim Talu’yu görevlendirmişti. Kısaca, 12 Mart Muhtırası sonrasında yaşanan ve demokratik sistemle bağdaştırılması mümkün olmayan ara dönemde kurulan hükûmetler, görevde kaldıkları tarihler itibariyle şöyle sıralanabilir:

I. Erim Hükümeti, (26 Mart 1971–11 Aralık 1971)

II. Erim Hükümeti, (11 Aralık 1971–22 Mayıs 1972)

Ferit Melen Hükümeti, (22 Mayıs 1972–15 Nisan 1973)

Naim Talû Hükümeti, (15 Nisan 1973–26 Ocak 1974)

12 Mart Muhtırasını izleyen ara dönemde siyasal çalkantıların bitmediği, hatta terör olaylarının giderek daha ciddi boyutlar kazandığı görülüyordu. Bu bağlamda, 12 Mart Muhtırası öncesinde 11 Ocak 1971’de THKO adına Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soygunu olayında ve 4 Mart 1971’de Ankara Balgat’taki ABD askeri tesislerinde görevli dört ABD’li askerin kaçırılması eyleminde yer alan Deniz Gezmiş, 16 Mart 1971 tarihinde Sivas’ta yakalanmış ve arkadaşları ile birlikte Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde Anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışma suçundan yargılanmasına başlanmıştı. Bu suçun o zaman yürürlükte olan Türk Ceza Kanununun 146. maddesi uyarınca cezası idamdı. Yargılamalar sürerken 17 Mayıs 1971 tarihinde İsrail’in İstanbul’da görevli Başkonsolosu kaçırılmış ve 22 Mayıs 1971’de de öldürülmüştü. Bu olay üzerine, ülkenin çeşitli kentlerinde daha önce ilân edilmiş olan sıkıyönetim idarelerinin uygulamaları çok sertleşti ve içlerinde bazı üniversite öğretim üyeleri ile gazetecilerin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. İsrail Başkonsolosu Elrom’un öldürülmesi olayından sonra yakalanan Mahir Çayan tutuklu bulunduğu Maltepe Askerî Cezaevinden arkadaşlarıyla birlikte tünel kazarak kaçmıştı. Çayan ve arkadaşları 26 Mart 1972 tarihinde Ordu’nun Ünye ilçesinde bulunan NATO’ya ait bir radar istasyonunda görevli iki İngiliz ve bir Kanada’lı teknisyeni rehin almışlardı ve bu kişilerin hayatlarının bağışlanması için ölüm cezasına mahkûm edilmiş bulunan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın serbest bırakılmasını istiyorlardı. Ancak, Çayan ve 9 arkadaşı Niksar’ın Kızıldere köyünde 30 Mart 1972 tarihinde kendilerini kuşatmış olan askerlerle girdikleri çatışmada yanlarında bulunan rehinelerle birlikte öldürüldüler. Bu arada, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkında verilen ölüm cezaları kesinleşmişti ve 1961 Anayasasının ilgili hükmü uyarınca bu cezaların infaz edilebilmesi için TBMM’nin söz konusu cezaların yerine getirilmesini kabul edeceği bir kanunla uygun bulması gerekmekteydi. Bu doğrultuda, Gezmiş, İnan ve Aslan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine ilişkin Millet Meclisi Adalet Komisyonunca hazırlanan kanun teklifi, 1961 Anayasasının kanunlaşma sürecine yönelik Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosu arasındaki çok karmaşık ilişkileri belirleyen 92. madde uyarınca 17 Mart 1972 tarihinde kanunlaşıp, Cumhurbaşkanı Sunay tarafından 25 Mart 1972 tarihli Resmî Gazetede yayımlanmıştı. CHP’nin Anayasa Mahkemesinde açtığı bir iptal davası üzerine Anayasa Mahkemesi 6 Nisan 1972 tarih ve Esas 1972/13; Karar 1972/18 sayılı Kararında, adı geçen Kanun için hem Millet Meclisi, hem de Cumhuriyet Senatosunda yapılan görüşmeler sırasında ivedilik kararının (ivedilik = kanun tasarı ve tekliflerinin maddelerinin iki defa yerine bir defa görüşülmekle yetinilmesi anlamına gelen bir parlamento hukuku terimidir ve o yıllarda, sadece Anayasa değişikliği teklifleri değil, tüm kanun tasarı ve tekliflerinin maddelerinin iki defa görüşülmesi gerekiyordu. Ancak, Anayasa değişikliği tekliflerinin aksine sıradan kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesi sırasında Millet Meclisi veya Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulunca o tasarı ve teklifin maddelerinin iki defa yerine bir defa görüşülmesi kararlaştırılabiliyordu ve buna ivedilikle görüşülme kararı deniyordu) alınışında usul kurallarına uyulamadığını saptayarak, bu nedenle adları geçenler hakkında verilen ölüm cezasının yerine getirilmesini uygun bulan kanun tasarısının iptaline karar vermiştir. Her ne kadar davacı CHP Kanunun yürürlüğünün durdurulmasını da istediyse de, Anayasa Mahkemesi yürürlüğü durdurma yetkisi bulunmadığı gerekçesiyle bu istemi reddetmişti. Ancak, Anayasa Mahkemesi işin özelliği dolayısiyle tümü daha sonra ayrıca yayımlanmak üzere kararın şimdilik iptale ilişkin gerekçeli bölümünün Resmî Gazete’de hemen yayımlanmasını da kararlaştırmış, böylece ölüm cezalarının infazının önüne geçilmişti. Anayasa Mahkemesinin bu iptal kararı sonrasında, Gezmiş, İnan ve Aslan hakkındaki ölüm cezalarının yerine getirilmesi için yeni bir kanun teklifi hazırlanmış ve 2 Mayıs 1972 tarihinde kabul edilen bu kanun 5 Mayıs 1972 tarihli Resmî Gazetede yayımlanmıştı. Sonunda, Gezmiş, İnan ve Aslan haklarındaki ölüm cezasının infazı bu son kanuna dayanılarak gerçekleştirilmişti.

Bu arada, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın görev süresi dolmakta olduğundan, Anayasa uyarınca TBMM Birleşik Toplantısında yeni Cumhurbaşkanı seçiminin yapılması gerekmekteydi. Bazı kesimlerde daha önce Sunay’ın seçiminde izlenen yöntemin bu seçimde de işletilebileceği düşünüldüğünden, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Faruk Gürler emekliliğini istedi ve istifa eden bir kontenjan senatörü yerine Cumhurbaşkanı Sunay tarafından Cumhuriyet Senatosu üyeliğine atandı. Böylece 1961 Anayasasında Cumhurbaşkanı seçilebilmek için gereken TBMM üyesi olma koşulu yapay bir biçimde sağlanmış oluyordu. Cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunun yapıldığı TBMM Birleşik Toplantısının 13 Mart 1973 tarihli 4. Birleşiminde, Cumhuriyet Senatosunun yeni üyelerinden Kontenjan Senatörü Faruk Gürler’in, Cumhuriyet Senatosu eski başkanlarından İstanbul Senatörü Emekli Orgeneral Tekin Arıburun’un ve Demokratik Parti Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ferruh Bozbeyli’nin aday olduğunu görüyoruz (TBMM Tutanak Dergisi (Birleşik Toplantı), Cilt 12, Toplantı 12, Birleşim 4, 13.03.1973, ss. 144 vd.). Ancak birbirini izleyen turlarda, bu adaylardan hiçbirisi Cumhurbaşkanı seçilmek için gereken Birleşik Toplantı üye tam sayısının salt çoğunluğunu sağlayamadı ve TBMM Birleşik Toplantısının 21 Mart 1973 tarihli 8. Birleşiminde, Faruk Gürler ve Tekin Arıburun adaylıktan çekildiklerini açıkladılar (TBMM Tutanak Dergisi (Birleşik Toplantı), Cilt 12, Toplantı 12, Birleşim 8, 21.03.1973, ss. 162-163). Bozbeyli’nin de seçilebilmek için gereken yeter sayının çok altında kaldığı görüldüğünden, krizi aşacak başka çarelerin arayışına girişilmişti. Bu bağlamda, bir Anayasa değişikliği ile, mevcut Cumhurbaşkanı Sunay’ın görev süresinin 2 yıl uzatılması formülünün denenmesine kalkışıldı. Bu düzenlemeyi öngören Anayasa değişikliği teklifi Millet Meclisinin 22 Mart 1973 tarihli 80. Birleşiminde 380 milletvekilinin hazır bulunduğu oylamada 299 kabul ve 81 ret oyu aldı (MM Tutanak Dergisi, Dönem 3, Cilt 36, Toplantı 4, Birleşim 80, 22.03.1973, ss. 337, 342-345). 1961 Anayasası uyarınca, Anayasa değişikliği tekliflerinin kabul edilebilmesi için HER İKİ MECLİSTE de üye tam sayısının 2/3 çoğunluğunun olumlu oyu gerekiyordu. Millet Meclisi üye tam sayısı 450 olduğuna göre, kabul oyu verenler, değişiklik teklifinin kabul edildi denebilmesi için gereken 300 oyun 1 eksiğinde kalmıştı. Esasında, Millet Meclisinde reddedilen bir Anayasa değişikliği teklifinin artık Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesine ve oylanmasına gerek kalmamasına karşın, eğer Cumhuriyet Senatosunda kabul edilebilmesi sağlanırsa, belki olağan kanunların kanunlaşma süreci doğrultusunda yeniden Millet Meclisinde de görüşülmesi yoluna gidilebilir düşüncesiyle, Millet Meclisinde reddedilen bu Anayasa değişikliği teklifi 25 Mart 1973 tarihinde Cumhuriyet Senatosunda da ele alındı. Fakat orada da, oylamada hazır bulunan 159 senatörden 104’ü kabul, 51’i ret ve 4’ü de çekimser oy kullandıkları ve üye tam sayısı 184’ün 2/3’ü 123 olduğu için reddedildi. Bu teklifin Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesi sırasında Eski Cumhurbaşkanı sıfatıyla Tabiî Üye olarak Senatoda yer alan İsmet İnönü’nün, Sunay’ın görev süresinin uzatılmasına karşı çıkan sözleri ağırdı ve çok dikkat çekiciydi. İnönü’nün şöyle dediğini görüyoruz:

“Siyasî hayatta birçok gayretler var; Cumhurbaşkanı seçilecek, işte o taraftarı olacak veyahut aleyhtarı olacak; bundan gocunuyorlar. Cumhurbaşkanları siyasî hayatta dostluğu temin etmek için büyük unsurdurlar. Doğru, büyük unsurdurlar; ama düşmanlık daha ziyade vesveseden doğar. Vesvese, iktidarda olmayan vatandaşları birbirine düşman yapabilir. «O iktidara gelirse bana düşmanlık edecek, ben iktidarda bulunduğum zaman; fırsat verirsem, sonra başıma dert açar.» vehimleri siyasî hayatın münasebetlerini bozuyor.

Şimdi arkadaşlarım, bu bahiste söyleyeceğim şudur. Bugün sağlanacak olan en mühim mesele; huzur meselesidir, vatandaşlar arasında emniyet meselesidir. Birbirlerinden ayrı, birbirleriyle geçmiş maceraları, küskünlükleri olan insanların birbirini düşman gözlüyle görmeyecek bir emniyete sahibolmaları lâzımdır. Bu sağlanabilir. Bu, tecrübeli politikacılar elinde sağlanabilir. Tecrübeli politikacılar dediğim zaman, gerek ordu içindeki münasebet, gerek ordu ile siyaset arasındaki münasebet, gerekse siyasî kudretlerin birbirine düşman olmamaları meselesinde başlıca sorumluluğu Adalet Partisinde görüyorum. Adalet Partisi senatörleri yüksek vatan hisleriyle meşbu olduklarını, onunla hareket ettiklerini birçok vesilelerle ispat etmişlerdir. Onların sağduyusuna güvenirim. Onların, Adalet Partisi idarecilerinin meseleleri tabiî bir şekilde görmelerinde, güçlüklerden kurtulmamızın esaslı bir mesnedi vardır. Bunu sizin dikkatinize arz etmek istiyorum.

Sevgili arkadaşlarım, bu meselelerin her birisi için uzun boylu daha anlatacaklar olabilir ve tafsilât verme mümkündür; fakat hulasaten size arz ettim. Şimdi önümüzde bulunan geçici madde eklenmesine dair olan kanun teklifi, aslında Cumhurbaşkanlığında bulunan zatın müddetini uzatmak için bir teşebbüs meselesidir. Bunu yapmayınız. Bu, Cumhurbaşkanına iyilik değildir. Müddetini dolduran bir insan onu bırakmasını bilirse, şerefle vazifesini ifa etmiş olan bir insan olur.

Ordu içindeki meseleler, günün karışıklıkları; bunları tertiple halletmek hevesi siyasî hayatın en büyük zehridir. Bu zehre, Cumhurbaşkanının istemeyerek de olsa katılmasını kolaylaştırmayınız. Müddet dolmuştur, Anayasa acele değiştirilecek, müddeti uzatılacak; ne yapacak? Ne yapacak?… Şimdiye kadar yaptıklarına devam edecek. Şimdiye kadar yaptıkları çok güç şeylerdi. Tasavvur ediniz, bizim memleket, ordunun siyasete karışması meselesinin en büyük imtihanını vermiş bir memlekettir. 22 Şubat hadiseleri ve ondan sonraki senelerde bütün ordu; Ankara etrafındaki bütün ordu elde silâh, iktidara hâkim olmak istiyordu. Bu müşkülât yenilmiştir. Bu halde bulunan ordu sağduyusuna avdet etmiş, sorumlular ıslah olmak kabiliyetlerine göre, az veya daha çok cezalarla kurtulmuşlardır; ordu tertemiz olmuştur. Bu ordu altı, yedi senede tanınmayacak hale geldi. Kim idare etti de bu hale geldi? Ordu, bilâkis bütün bu mecburî müdahalesinden, her gün daha çok güçlük içine girerek hakikaten enkaz bir hale geldi.

En kıymetli insanları heder oluyor ve en kıymetli insanları siyaset içinde çırpmıyor. Siyaset içinde çırpınan Ordunun harp kabiliyeti azdır. Bir Orduya siyaset girdi mi; bu odada konuşan gayet mahrem konuştuklarını zanneden insanlar, yanındaki odada aynı makam meselesini gayet mahrem bir surette konuşan insanlar olduğundan habersizdirler. Herkes zanneder ki; onunla yalnız kendisi meşguldür. O misali verdi mi, büyük küçük her odada siyaset görüşleri arz edilir. Bu hal tertiple bertaraf olmaz. Her şeyden evvel, işin başında bulunan insanların bu vaziyete inanması, önayak olması lâzımdır. Siyasî hayatta küçük tertiplerle ilânihaye muvaffak olmak ihtimali yoktur. Onun için, bu gelen Anayasa değişikliği muayyen bir maksat için geliyor; müddeti dolmuş olan Cumhurbaşkanımızın tekrar getirilmesi maksadını sağlamak için geliyor. Müddeti dolmuş olan Cumhurbaşkanımızın tekrar müddetini uzatmaya çalışmak, tertiple memleketi idare etmek usulünü teşvik etmek demektir. Buna fasıla vermek lâzımdır. Cumhurbaşkanı için iyilik budur. Kendisi takdir etmese bile, iyilik budur, şerefi ile ayrılacaktır. Bu meseleyi bu tarzda kapatıp, bunları halletmek lâzımdır. Düşününüz ne hale gelmişizdir ki; «Bu memleketin birinci meselesi, kalkınma», diyoruz, «Bu memleketin birinci meselesi, sosyal davaların hallidir» diyoruz, günlerden aylardan beri Cumhurbaşkanı hangi tertiple, nasıl olacak da, nasıl yapılacak da getirilecek, buna çare aramakla, çare düşünmekle meşgulüz. Bir memleketin bundan daha ziyade acınacak vaziyeti olmaz.

Saygılar sunarım arkadaşlar.” (Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, Cilt 10, Toplantı 12, Birleşim 48, 25.03.1973, ss. 446-447).

(Burada bir parantez açıp, o yıllar içinde CHP’nin yönetiminde gerçekleşen çok önemli bir değişikliğe değinmek gerekir: CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir muhtıra verip Başbakan Demirel’in istifasını ve tarafsız bir kişinin Başkanlığında yeni bir hükûmetin kurulmasını istemeleri karşısında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Bülent Ecevit ile görüş ayrılığına düştü. Müdahaleyi onaylamayan İnönü, yine de ortamın yumuşamasını sağlamak açısından Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etmekle bağımsız hale gelen ve Cumhurbaşkanı Sunay tarafından yeni hükûmeti kurmakla görevlendirilen Nihat Erim’e destek olunması görüşündeydi. Ecevit ise hiçbir biçimde bu Hükûmette yer alınmasından yana değildi. Söz konusu görüş ayrılığı üzerine Ecevit Genel Sekreterlikten çekildi. İnönü, kendisiyle yollarını ayıran Ecevit ile Parti içinde mücadeleye girişti ve 1972 yılının Mayıs ayında toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin V. Olağanüstü Kurultayı’nda izlediği politikanın Partisince onaylanmaması durumunda istifa edeceğini açıkladı. Bu net tavra karşın, Kurultay delegeleri, Ecevit’in Parti Meclisi’ne 503’e karşı 709 oyla güvendiklerini gösterince, 8 Mayıs 1972 tarihinde 34 yıldır sürdürdüğü Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı’ndan istifa etti. 4 Kasım 1972’de Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden ve 14 Kasım 1972’de de milletvekilliğinden çekildi. Milletvekilliğinden ayrıldığı için, 1961 Anayasası’nın 70. maddesi uyarınca eski Cumhurbaşkanı sıfatıyla ölünceye kadar görev yapmak üzere Cumhuriyet Senatosu’nun tabiî üyesi oldu.)

12 Mart ara rejiminin, yaklaşan genel seçimlerle oluşacak yeni siyasal yelpazede normalleşmeye yönelmesinin umut edildiği böylesine nazik bir evrede, Cumhurbaşkanı seçiminde bazı oldubittilere birlikte göğüs gerilmesi ve bu konunun TBMM’nin yetkisinde olduğunun gösterilmeye çalışılması açısından, başta iki büyük siyasal partinin, AP ve CHP’nin ortak hareket etmeleri, bize göre sivil siyaset açısından önemli bir kazanımdı. Bu bağlamda Demirel ve Ecevit’in, Anayasa Mahkemesinin Başkanı, saygın bir hukuk insanı olan Muhittin Taylan’ın Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi üzerinde uzlaşmaları ve bunun gerçekleştirilebilmesi için kendisinin Kontenjan Senatörü olarak atanmasının Cumhurbaşkanı Sunay’dan talep edilmesi, ancak bu istemin Sunay’ın görevinin bitmesine çok az bir süre kala böyle bir işlem yapmak istememesi nedeniyle gerçekleşmemesini de burada not etmek gerekir. Sonunda, siyasal partiler arasında varılan bir uzlaşma üzerine, Cumhuriyet Senatosunda bu yaşanan olaylardan çok daha önce Cumhurbaşkanı tarafından Kontenjan Senatörü olarak atanmış olan, Deniz Kuvvetleri eski komutanı ve daha sonra da Türkiye Cumhuriyetinin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinde Moskova Büyükelçisi olan Emekli Oramiral Fahri Korutürk’ün Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterildiğini ve TBMM Birleşik Toplantısının 6 Nisan 1973 tarihli 16. Birleşiminde seçildiğini görüyoruz (TBMM Tutanak Dergisi (Birleşik Toplantı), Cilt 12, Toplantı 12, Birleşim 6.04.1973, ss.222-225).. Böylece, bu kırılgan evrede, gerçekten çok ciddi bir konu olarak ülkenin gündeminde yer alan “Cumhurbaşkanının kim olacağı” sorunu çözülüyor ve bu başarı sivil siyasetin hanesine bir artı olarak kaydediliyordu.

Bütün bu yaşananlardan sonra, 1973 yılı sonbaharına ulaşıldığında, Millet Meclisi seçimlerinin yapılması zamanı da gelmiş oluyordu. Böylece, 12 Mart 1971 tarihinde verilen muhtıra ile başlayan “ara rejim” de sona erecek ve 1973 seçimleri ile birlikte siyasette normalleşme süreci başlayacaktı. Ne var ki, 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimler sonunda, hiçbir partinin tek başına hükûmeti kurabilmesinin mümkün olmadığı anlaşılıyordu. Gerçekten, 1973 seçimleri sonrasında, oyların % 33,29’unu elde eden CHP’nin 185; oyların % 29,8’ini alan AP’nin 149; oyların % 11,89’unu alan DP’nin (AP’den ayrılan bazı milletvekillerinin Ferruh Bozbeyli’nin Başkanlığında kurmuş olduğu Demokratik Parti) 45; oyların % 11,80’ini elde eden MSP’nin 48; oyların % 5,26’ini alan CGP’nin (Cumhuriyetçi Güven Partisi), 13 ve oyların % 3,37’sini elde eden MHP’nin ise 3 milletvekilliği kazandığı görülüyordu. Bu nedenle tekrar koalisyon hükûmetlerinin denenmesi gerekmekteydi. Bu doğrultuda, 12 Mart Ara Rejimi sonrasındaki yeni dönemin ilk hükûmeti, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit tarafından, MSP (Millî Selâmet Partisi)’nin (Genel Başkanı Necmettin Erbakan) katılımıyla kurulmuştu. 1974 yılında Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Makarios’un EOKA örgütünce (Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını savunan bir örgüt) düzenlenen bir darbe ile görevden uzaklaştırılması üzerine, Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Devletinin kuruluşu sırasında yapılan Londra ve Zürih Andlaşmaları uyarınca sahip olduğu “garantör devlet” sıfatıyla Kıbrıs’a askerî bir müdahalede bulundu. Bu girişim, kamuoyunda Hükûmet lehine büyük bir destek yaratmıştı. Bu ortam içinde, Ecevit, Başbakanlıktan istifa etti. Yeni bir hükûmetin kurulmasında güçlük yaşayan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, sonunda Cumhuriyet Senatosunda Kontenjan Senatörü olarak görev yapan bir bağımsız üyeyi, Profesör Sadi Irmak’ı hükûmeti kurmakla görevlendirdi. Ancak, Irmak Hükûmeti Millet Meclisinden güvenoyu alamadı. 16 bakanı parlamento dışından belirlenmiş olan bu hükûmet için Millet Meclisi’nde gidilen ve 70 milletvekilinin katılmadığı güven oylamasında, 358 güvensizlik oyuna karşılık, sadece 17 milletvekili güvenoyu vermişti (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 4, Toplantı 2, Cilt 7, Birleşim: 11, 29.11.1974, s. 252). Güvenoyu alamadığı için istifa eden Sadi Irmak Hükûmeti, yeni bir hükûmet kurulana kadar “işgüder hükûmet” olarak görevi sürdürüyordu (Anayasa Hukuku derslerinizden hatırlayacağınız gibi, parlamenter sistemlerde, kurulmuş ancak yasama organından henüz güvenoyu alamamış bir hükûmet ile, istifa etmiş ve yeni hükûmet kurulana kadar görevi sürdürmekte olan hükûmete “işgüder hükûmet” denilmektedir). Epeyce bir süre sonra, 31 Mart 1975 tarihinde Süleyman Demirel’in Başkanlığında AP, MSP, MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) ve CGP (Cumhuriyetçi Güven Partisi)’nin katıldığı bir koalisyon hükûmeti kuruldu. Bu Hükûmet, 1. MC (Milliyetçi Cephe) Hükûmeti olarak anılmaktadır. Görülmektedir ki bu hükûmetin kurulması pek de kolay olmamış ve güvenoyu alamayan Sadi Irmak Hükûmeti, güvenoyu alamadığı için istifa ettiği 29 Kasım 1974 tarihinden 31 Mart 1975 tarihine kadar, yani 4 aydan daha uzun bir süre işgüder hükûmet olarak görev yapmak zorunda kalmıştı. Bu hayli uzun süren işgüder hükûmet döneminde Sadi Irmak Hükûmeti, Irak’ta yaşanan olaylar üzerine Kuzey Irak’taki Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti topraklarına kitle halinde kaçışları nedeniyle Güneydoğu’da sıkıyönetim ilân etmek mecburiyetini hissetmişse de, Bakanlar Kurulunca ilân edilen sıkıyönetim TBMM Birleşik Toplantısında onaylanmamıştı. Yine aynı evrede, mevcut Bütçe Kanununun süresi dolacağından, Irmak Hükûmeti yeni bir Bütçe Kanunu Tasarısı hazırlamıştır ve çok ilginçtir, Millet Meclisinden daha önce güvenoyu alamamış olan bu Hükûmetin hazırladığı Bütçe Kanunu Tasarısını, Millet Meclisi kabul etmiştir.

1977 yılına gelindiğinde, Millet Meclisi seçimlerinin yapılması gerekiyordu. Bu doğrultuda, 5 Haziran 1977 tarihinde yapılan genel seçimler sonunda CHP % 41,38 oy ile 213 milletvekilliği elde etmiş ve yine birinci parti olmuştu. Buna karşılık, AP % 36,87 oy ile 189; MSP (Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Millî Selamet Partisi) % 8,56 oy ile 24; MHP (Alparslan Türkeş’in Genel Başkanı olduğu Milliyetçi Hareket Partisi) % 6,41 oy ile 16; CGP (Turhan Feyzioğlu’nun Genel Başkanı olduğu Cumhuriyetçi Güven Partisi) % 1,87 oy ile 3; DP (Ferruh Bozbeyli’nin Genel Başkanı olduğu Demokratik Parti) % 1,85 oy ile 1 milletvekilliği kazanmıştı. Bu durumda ya CHP bir azınlık hükûmeti kuracak, ya da yeniden koalisyon hükûmeti kurulması yolları aranacaktı. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in tek başına kuracağı bir azınlık hükûmetinin Millet Meclisinden güvenoyu alabileceği fevkalade kuşkuluydu. Buna rağmen, Cumhurbaşkanı Korutürk, Ecevit’i yeni hükûmeti kurmakla görevlendirdi. Ancak, Ecevit’in kurduğu azınlık hükûmeti, beklendiği gibi Millet Meclisinden güvenoyu alamadı. Bunun üzerine, Demirel’in Başkanlığı altında, yeni bir koalisyon hükûmetinin kurulması yoluna gidilmiş ve karşımıza 2. MC (Milliyetçi Cephe) Hükûmeti çıkmıştı. Bu hükûmet uzun ömürlü olmadı ve 1977 yılının sonlarına gelindiğinde, AP’den bazı milletvekillerinin istifası üzerine CHP tarafından verilen bir gensoru önergesi sonrasında gidilen güvensizlik oylaması ile 31 Aralık 1977 tarihinde Başbakan Demirel Millet Meclisi tarafından düşürüldü. Bu olay, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükûmetin düşmesi olarak tarihteki yerini almıştır. Ecevit’in, CHP ağırlıklı ve gensoru öncesinde AP’den istifa etmiş bağımsız milletvekillerinin ve AP’den daha önceki tarihlerde ayrılmış bazı milletvekillerinin kurmuş olduğu Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Güven Partisinin desteği ile oluşturduğu Hükûmet göreve başladı. Fakat 2 yıldan az bir süre sonra, 14 Ekim 1979 tarihinde yapılan Cumhuriyet Senatosu kısmî yenileme seçimlerinde ve boşalan 5 milletvekilliği için aynı tarihte yapılan Millet Meclisi ara seçiminde iktidardaki CHP ciddî bir yenilgiye uğradığından, Başbakan Bülent Ecevit 16 Ekim 1979 tarihinde istifa etmiş ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 24 Ekim 1979 tarihinde yeni Hükûmeti kurma görevini Adalet Partisi Genel Başkanı ve Isparta Milletvekili Süleyman Demirel’e vermişti. Demirel, 12 Kasım 1979 tarihinde kurduğu Adalet Partisi azınlık Hükûmetini Cumhurbaşkanına sunmuş ve yeni Bakanlar Kurulu (Türkiye Cumhuriyetinin 43., Demirel’in 6. Hükûmeti), aynı gün Cumhurbaşkanınca onanmıştı Hükûmet programı 19 Kasım 1979 tarihinde Millet Meclisinde okunuyor ve 25 Kasım 1979’da yapılan güven oylamasında, Millî Selâmet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisinin tam kadro hazır bulunup güvenoyu vererek dışardan desteklediği yeni Hükûmet, 208 ret ve 1 çekimsere karşı 229 kabul oyuyla Millet Meclisinin güvenini sağlıyordu. (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 5, Toplantı 3, Cilt 13, Birleşim: 11, 25.11. 1979, ss. 227-230). Başbakan Demirel, bu dönemde, “70 sent’e muhtacız” sözüyle döviz sıkıntısına ve ekonominin içinde bulunduğu olumsuz duruma dikkat çekmekteydi. 1980 yılının başında, 24 Ocak 1980 tarihinde ekonomik açıdan liberalleştirme yönünde alınan önemli kararlar uygulamaya konulmuştu. “24 Ocak Kararları” diye anılan bu kararların alınması ve yürütülmesinde eski Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarı ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olan Turgut Özal’ın büyük etkisinin olduğunu kaydetmemiz gerekir.

Demirel Hükûmeti, güven oylamasının üstünden henüz 1 yıl bile geçmeden, Hükûmetin kuruluşunu içinde yer almadığı desteklemiş ve güvenoyu vermiş olan Millî Selâmet Partisi ile sorunlar yaşamaya başlamıştı ve sonunda Millî Selâmet Partisi Meclis Grubu, hükûmetin tümü için olmasa da, Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen için 29 Temmuz 1980 tarihinde bir gensoru önergesi verdi. Millî Selâmet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile MSP Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Süleyman Arif Emre ve Adana Milletvekili Hasan Aksay’ın imzasıyla Millet Meclisi Başkanlığına sunulan gensoru önergesinde aynen şöyle denilmekteydi:

“AP azınlık Hükümetinin Dışişleri Bakanı Sayın Hayrettin Erkmen, 8 aydan beri tutum ve davranışlarıyla dış politikamızda millî menfaatlerimizi ihlal etmekte, telafisi imkânsız neticelere sürüklemektedir. Şöyle ki:

1. Sayın Bakan göreve başlar başlamaz, bizi neticede Avrupa’ya vilayet yapacak, Türkiye’yi İslâm dünyasından ayırıp, Batı ile siyasi birleştirmeye müncer olacak, Ortak Pazara sokmaya teşebbüs etmiştir.

2. Ege’deki haklarımızı korumak şöyle dursun, 714 sayılı Notam’ı sebepsiz yere kaldırmış, Ege’deki adaların Yunanlılarca tahkim edilmesine ilaveten, Yunanlıların Ege’yi kendi gölleri olarak kabullenmelerine zemin hazırlamıştır.

Bu yüzden Ege hava kontrolü Yunanlıların eline geçmiştir.

3. Batı Trakya’da zulme uğrayan kardeşlerimize asla sahip çıkmamıştır.

4. Bu Bakan, (İran’a reeksport yaptırmam) diyerek, İslama döndüğü için Batılıların koyduğu ambargoda İran’ın değil Batılıların yanında yer almıştır.

5. Afganistan;

Bu Bakan, Afganistan’a vaki komünist tecavüzleri karşısında Amerika müsaade etmediği için konuşamamış, Afganlı mücahitlere gönül yardımı bile yapamamıştır.

6. İslam Konferansı;

Bu Bakan, son İslam Konferansını, koşup Brüksel’e yetişmek bahanesiyle yarıda bırakmış, konferansta alınan çok önemli tarihi kararları milletimize müjdeleyeceğine, «Konferansta ihtilâf çıktı» diye ancak İsrail’i memnun edecek mahiyette beyanlar vermiştir. «Bu konferansta alınan kararlar ülkemizi bağlamaz» diyerek menfi bir tutum takınmış, Müslüman ülkelerle münasebetleri zedelemiştir.

7. İsrail’in emperyalist hedefleri ve tecavüzleri karşısındaki tutumu;

Bilindiği gibi, bugünkü İsrail, dünya siyonizm planlarının bir adımı olarak kurulmuştur. İsrail Meclisinin önünde heykeli bulunan Theodor Henzl’in, yüz sene evvel hazırladığı plan, önce merkezi Kudüs olmak üzere bir İsrail devletinin kurulmasını, bilara de adım adım ilerleyerek Fırat, Dicle ve Nil havzalarının, yani Anadolumuzun İsrail’e vilayet yapılmasını esas almaktadır.

İsrail son aylarda, tecavüzleri daha da artırmış, işgal ettiği Müslüman topraklarından çekilmesi lazım gelirken, tam tersine, bir yandan bu bölgelerde sürekli olarak yeni yerleşme merkezleri tesis etmekte, diğer yandan bu bölgelerdeki Müslüman halka terörist tecavüzler düzenlemektedir.

Bütün bu olaylar cereyan ederken, bu Bakan sadece susmuştur ve bilakis İsrail’le münasebetleri geliştirmeye özenmiştir.

8. Bu vahim olaylar üzerine, bütün Müslüman ülkelerin Dışişleri Bakanları İsrail’in tecavüzlerini telin ve önlemek maksadıyla, Ortadoğu ve dünya sulhü bakımından büyük öneme haiz Amman Konferansını tertip ettiler. Bu Bakan, 11 – 13 Temmuz tarihleri arasında yapılan bu toplantıya gitmedi. Bunun yerine Sofya’ya gitmeyi tercih etti.

9. Son olarak, İsrail Parlamentosundan 1400 yıllık İslam şehri Kudüs’ü kendisine devlet merkezi yaptığına dair bir karar aldı. Bu olay, asrımızın en mühim olayıdır. İslam âleminin haklarına, Orta-doğu ve Dünya sulhüne karşı pervasızca ve küstahça bir tecavüzdür.

İsrail’in Kudüs’ü başkent ilân etmesi, aynı projenin bir diğer bölümü olan Anadolumuzu kendilerine vilayet yapma adımının bir başlangıcıdır. Böyle tarihi bir olay karşısında, yapılacak ilk iş, İsrail’le münasebetleri olan Türkiye’den başka bir ülke mevcut değildir. 1973’ten beri her İslam Konferansında Türkiye’nin İsrail’le münasebetlerini kesmesi ısrarla talep edilmektedir.

Son Kudüs olayı, vahim bir olaydır ve artık münasebetlerin kesilmesi lazımdır. Bu Bakan, Müslüman ülkelerle her türlü münasebetlerimizin geliştirilmesine mani olmaktan başka bir işe yaramadığı halde, ısrarla İsrail’le münasebetlerimizi devam ettirmekte, İslam âlemini itmekte, karşılıklı olarak sağlanacak milli menfaatleri ihlal etmektedir.

Yukarıda arz edilen sebeplerden dolayı, Anayasanın 89 ncu maddesi gereğince Dışişleri Bakanı hakkında gensoru açılmasını arz ve talep ederiz.” (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem: 5, Toplantı: 3, Cilt: 16, Birleşim: 126, 28.08.1980, s. 772.)

 

Uzun tartışmalardan sonra, bu gensoru önergesi Millet Meclisinde kabul edildi ve Dışişleri Bakanı Erkmen, Millet Meclisinin 5 Eylül 1980 tarihli 130. Birleşiminde, Anamuhalefet Partisi CHP’nin de desteği ile 2 ret oyuna karşı, 231 oyla düşürüldü (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem: 5, Toplantı: 3, Cilt: 16, Birleşim: 130, 05.09.1980, ss. 848, 849-852).

.

Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen hakkında MSP Meclis Grubunca verilen gensoru önergesi, parlamenter sisteme yönelik Anayasa Hukukundaki bilgilerimiz çerçevesinde incelendiğinde, önergede bir eksiklik olarak ileri sürülen hususların hemen hepsinin, bir bakanın kendi görev alanındaki işlerin çok ötesinde, Hükûmetin birlikte sorumluluğunu gerektiren konular olduğu görülecektir. Gerçekten, bir ülkenin, bugün Avrupa Birliği olarak adlandırılan, o yıllardaki adıyla Ortak Pazar (veya Avrupa Ekonomik Topluluğu) gibi çok kapsamlı ve sıkı bir birlikteliği gerektiren uluslararası bir kuruluşa üye olması, o ülke için fevkalade önemli bir karardır ve herhalde böyle önemli bir karara ulaşmanın sorumluluğunun, Hükûmete değil de, yalnızca Dışişleri Bakanına bırakılması düşünülemez. Aynı şekilde, Kudüs’ü başkent ilân etmiş olan İsrail’le diplomatik ilişkilerin kesilmesi de, eğer gerekiyorsa, Dışişleri Bakanının değil, Hükûmetin alabileceği bir karardır. Bu nedenle, böyle bir karar almamanın, bu konuda çekingen davranmanın sorumluluğunun da, yine, Dışişleri Bakanına değil, Hükûmete yüklenmesi gerekecektir. Nitekim, gensoru önergesinin Millet Meclisinde görüşülmesi sırasında Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen de bu hususa dikkat çekiyor ve şöyle diyordu:

“Evet; bu, benim yürütmeye çalıştığım –muvaffakım veya değilim, o ayrı konu; ama yürütmeye çalıştığım– politika, Büyük Meclisin tasvibinden geçmiş geleneksel Cumhuriyet politikasıdır, Cumhuriyet dış politikasıdır; Atatürk çizgileri içinde çerçevelenmiş dış politikadır. Bunun tatbikatından herhangi bir yanlışlığım da olsa, gene neticenin Hükümete gelmesi lazımdır. Grup içinde halledilmemişse, Dışişleri Bakanının hataları Meclis içinde halledilebilir; ama Hükümete yönelik olarak gelmesi lazımdır. Çünkü, bu politika Hükümetin politikasıdır… ” (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem: 5, Toplantı: 3, Cilt: 16, Birleşim: 126, (28.08.1980), s. 785).

Esasında parlamenter sistemlerde böyle bir durumla karşılaşıldığında başbakanın ilgili bakanı koruması altına alıp bu konuyu görev sırasında güvenoyuna dönüştürebilmesi gibi bir imkân bulunuyorduysa da, dönemin Başbakanı Demirel bu yolu işletmemişti. Bilinmez, belki de görev sırasında güvenoyuna giderse, hükûmetin düşürülmesinden çekiniyordu.

Bu arada, terör olayları da devam etmekteydi. Daha önce Kahraman Maraş’ta ve Çorum’da yaşanan ve bir mezhep çatışması niteliğine dönüşme riski taşıyan kitlesel olaylar, Milliyet Gazetesinin başyazarı ve demokrat kimliğiyle tanınan, bir bakıma sağduyunun sesi olarak değerlendirilen Abdi İpekçi’nin Mehmet Ali Ağca tarafından öldürülmesi, farklı düşüncelere sahip öğrenci grupları arasında süren ve çok sayıda ölümlere yol açan çatışmalar, toplumda yılgınlığa neden olmaktaydı. 1980 yılına gelindiğinde, 7 yıllık görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün yerine yeni bir cumhurbaşkanı seçmek için Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosunun Birleşik Toplantısında gidilen Cumhurbaşkanı seçiminde de ciddi bir krizle karşılaşılmıştı. TBMM Birleşik toplantısında 11 Eylül 1980 tarihine kadar yapılan 114 turda da sağ kesimin desteklediği AP milletvekili Sadettin Bilgiç ve sol kesimin desteklediği CHP milletvekili Hava Kuvvetleri eski komutan Muhsin Batur yeterli çoğunluğu sağlayamadıkları için bir sonuca ulaşılamamıştı ve turlara devam edilmekteydi. Sonunda, 12 Eylül 1980 tarihinde Silâhlı Kuvvetlerinin komuta kademesince gerçekleştirilen bir müdahale ile bu dönem sona erdi (=12 Eylül Darbesi).

12 Eylül Rejimi

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, üyeleri; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’un birlikte gerçekleştirdikleri 12 Eylül Darbesi ile TBMM kapatıldı ve tüm yetkileri bu 5 orgeneralden oluşan ve “Millî Güvenlik Konseyi” diye adlandırılan kurul kullanmaya başladı.

Sonraki önemli gelişmeler şöyle sıralanabilir:

i- Millî Güvenlik Konseyi’nce çıkarılan 27 Ekim 1980 tarih ve 2324 sayılı “Anayasa Düzeni Hakkında Kanun”a göre, 1961 Anayasasında Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosuna verilmiş olan yetkilerin Millî Güvenlik Konseyince kullanılacağı, Cumhurbaşkanına ait yetkilerin de Millî Güvenlik Konseyi Başkanı (ve Devlet Başkanı) tarafından yerine getirileceği belirtiliyordu. Bu Kanunda, her ne kadar, 1961 Anayasasının, yukarıda belirtilen hususlar dışında, yeni bir Anayasa hazırlanana kadar yürürlükte olduğu öngörülüyorduysa da, 6. maddesinde, Millî Güvenlik Konseyinin bildiri ve kararlarında yer alacak olan hükümlerle, Anayasanın veya yürürlükteki kanunların hükümlerinin çelişmesi durumunda, Millî Güvenlik Konseyinin bildiri ve kararlarının Anayasanın ve kanunların o hükümlerini değiştirmiş sayılacağı öngörülmekteydi. Bu durumda, Anayasa Düzeni Hakkındaki Kanunun, Anayasanın yürürlükte olduğuna ilişkin düzenlemesinin, sözü edilen 6. madde hükmü karşısında pek anlamı kalmıyordu.

ii- Millî Güvenlik Konseyi, fiilen kullandığı yetkileri, 12 Aralık 1980 gün ve 2356 sayılı “Millî Güvenlik Konseyi Hakkında Kanun”la, yani 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen darbeden tam üç ay sonra, bir kanunla belirlemişti.

Bu Kanunda şu hükümler yer almış bulunuyordu:

“MADDE 1. Milli Güvenlik Konseyi; Devlet ve MÜH Güvenlik Konseyi Başkanı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, üyeleri; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan teşekkül eder.

MADDE 2. — Kurucu Meclis tarafından hazırlanarak halkoyuna sunulacak yeni Anayasada yer alacak hükümlere göre teşekkül edecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen göreve başlayıncaya kadar Milli Güvenlik Konseyi Başkam ve üyelerinin görevleri, yetki ve sorumlulukları rütbe süreleri ile hizmet sürelerine ve yaş hadlerine bakılmaksızın devam eder.

MADDE 3. — Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı ve üyeliğinin herhangi bir nedenle boşalması halinde; Başkanlık en kıdemli Kuvvet Komutam ve Milli Güvenlik Konseyi Üyesinin Milli Güvenlik Konseyince Genelkurmay Başkanlığına atanmasıyla, Üyelik ise, aynı şekilde Kuvvet Komutanlığına veya Jandarma Genel Komutanlığına atanan Komutanın Milli Güvenlik Konseyine katılmasiyle tamamlanır.

MADDE 4. Bu Kanun 12 Eylül 1980 tarihinden geçerli olarak yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 5. — Bu Kanunu Milli Güvenlik Konseyi yürütür.”

iii- Daha sonra, Millî Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı 29 Haziran 1981 tarih ve 2485 sayılı “Kurucu Meclis Hakkında Kanun”la yeni Anayasanın, Siyasal Partiler ve Seçim Kanunlarının hazırlanması için bir Kurucu Meclis oluşturulması öngörülmüştü. Kurucu Meclisin bir kanadı “Millî Güvenlik Konseyi”, diğer kanadı da “Danışma Meclisi” olacaktı. Danışma Meclisinin kuruluşuna gelince, 120 üye iller düzeyinde aday olacaklar arasından Valilerin belirleyeceği üç kat aday içinden Millî Güvenlik Konseyince seçilecek; 40 üye ise doğrudan Millî Güvenlik Konseyi tarafından belirlenecekti. Gerek sıradan kanunların, gerek Anayasanın hazırlanışında ilk görüşme Danışma Meclisinde yapılacak ve orada kabul edilen metin, son sözü söylemesi için Millî Güvenlik Konseyine gönderilecekti. Millî Güvenlik Konseyinin kararı kesindi. Bir diğer deyişle, Millî Güvenlik Konseyinde gerçekleştirilecek değişiklikler tekrar Danışma Meclisine geri gönderilmeyecekti. Ancak, Millî Güvenlik Konseyinde son şekli verilen Anayasanın, halkoyuna sunulması gerekiyordu. Bu süreç doğrultusunda, yeni Anayasa 23 Eylül 1982 tarihinde Danışma Meclisinde kabul edildi ve Millî Güvenlik Konseyine sunuldu. 18 Ekim 1982 tarihinde Millî Güvenlik Konseyinde son şekli verilen metin 20 Ekim 1982 tarihli Resmî Gazetede yayımlandı ve 7 Kasım 1982 tarihinde de halkoyuna sunuldu. Halkoylamasında % 8,63 “Hayır” oyuna karşı % 91,37 “Evet” oyu alan Anayasa, kabul edilmiş oldu.

Anayasanın Geçici 1. maddesi uyarınca, Anayasanın halkoyunda kabul edildiği 7 Kasım 1982 tarihinde, Millî Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren 7 yıllığına Cumhurbaşkanı seçilmiş oluyordu. Sözü geçen Geçici 1. maddede şöyle denilmekteydi:

“Anayasanın, halkoylaması sonucu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olarak kabul edildiğinin usulünce ilânı ile birlikte, halkoylaması tarihindeki Millî Güvenlik Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı, Cumhurbaşkanı sıfatını kazanarak, yedi yıllık bir dönem için, Anayasa ile Cumhurbaşkanına tanınan görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır. 18 Eylül 1980 tarihinde Devlet Başkanı olarak içtiği and yürürlükte kalır. Yedi yıllık sürenin sonunda Cumhurbaşkanlığı seçimi Anayasada öngörülen hükümlere göre yapılır.

Cumhurbaşkanı, ilk genel seçimler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıp, Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar, 12 Aralık 1980 gün ve 2356 sayılı Kanunla teşekkül etmiş olan Millî Güvenlik Konseyinin Başkanlığını da yürütür. İlk milletvekili genel seçimleri sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıp göreve başlayıncaya kadar geçecek süre içinde, Cumhurbaşkanlığının herhangi bir surette boşalması halinde, Millî Güvenlik Konseyinin en kıdemli üyesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıp Anayasaya göre yeni Cumhurbaşkanını seçinceye kadar, Cumhurbaşkanına vekâlet eder ve O’nun Anayasadaki bütün görevlerini yerine getirir ve yetkilerini kullanır.”

Bu arada, Millî Güvenlik Konseyinin çıkardığı 16 Ekim 1981 tarih ve 2583 sayılı “Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun”la, Millî Güvenlik Konseyince daha önce faaliyetleri yasaklanmış bulunan bütün siyasal partiler feshedilmişti.

 

Yeni Anayasanın kabulü ile birlikte, askerî ara rejim, yavaş yavaş demokratik yaşama yeniden dönüş adımlarını sıklaştırmaya başlamıştı. Bu doğrultuda, 22 Nisan 1983 tarihinde Siyasi Partiler Kanunu kabul edilmiş ve yeni partilerin kurulmasının önü açılmıştı. Mayıs ayında, Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’in Başkanlığında Milliyetçi Demokrasi Partisinin (MDP), Turgut Özal’ın Başkanlığında Anavatan Partisinin (ANAP), Necdet Calp’in Başkanlığında Halkçı Partinin (HP) ve Emekli Orgeneral Ali Fethi Esener‘in Başkanlığında Büyük Türkiye Partisinin (BTP) başvurusu yapılmıştı. Ne var ki, BTP, Millî Güvenlik Konseyi tarafından 26 Temmuz 1983 tarihinde kapatıldı. Oysa gerek 1961 Anayasası, gerek yeni yapılmış ve halkoyunda kabul edilmiş olan 1982 Anayasasına göre, bir siyasal partinin kapatılması Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi içindeydi. Anlaşılan, Millî Güvenlik Konseyi’nin otokratik yapısı ve bu yapı içinde kendini gösteren otoriter tutumu burada da kendini göstermişti. O sıralarda kurulan Doğru Yol Partisi (DYP) ve Sosyal Demokrat Parti (SODEP) ise 1983 yılının 6 Kasım günü yapılacak olan seçimlere katılması, 30 kurucu üyesi Millî Güvenlik Konseyi tarafından onanmaması nedeniyle mümkün olamamıştı. SODEP’in Millî Güvenlik Konseyi tarafından onanmayan kurucu üyeleri arasında Ortadoğu Üniversitesi Eski Rektörü ve İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü de bulunuyordu.

6 Kasım 1983 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde, oyların % 45,1’ini alan ANAP 211, oyların % 30,5’uğuna alan HP 117 ve oyların % 23,3’ünü alan MDP 71 milletvekilliği kazanmış oldu (1983 Anayasasının ilk şeklinde TBMM üye tamsayısı 400’dü. Ancak, ANAP’ın Bingöl’deki üçüncü sıradaki adayı Millî Güvenlik Konseyince veto edildiği ve yerine süre sıkıntısı nedeniyle ANAP tarafından bir başka aday gösterilemediği için, Bingöl’de 3 milletvekilliğinin tümünü kazandığı halde, oy pusulasında 2 milletvekili adayı kaldığından, ANAP onları kazanmış oldu ve bu nedenle 1983 seçimleri sonrasında TBMM 400 değil, 399 milletvekili ile açılmıştı).

Bu durumda, tek başına hükûmet kurabilecek sayıda milletvekili çıkarabilen ANAP’ın Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Turgut Özal’ın hükûmet kurmakla görevlendirilmesi gerekiyordu. Esasında, Özal, Millî Güvenlik Konseyi döneminde eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Emekli Oramiral Bülent Ulusu tarafından kurulan teknokrat hükûmetinde Başbakan Yardımcılığı yaptığından, Konsey’in tanımadığı, yabancısı olduğu bir kişi değildi. Bu nedenle belki pek gönülden olmasa da, Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 7 Aralık 1983 tarihinde Turgut Özal’ı yeni hükûmeti kurmakla görevlendirdi ve Özal’ın hazırladığı Bakanlar Kurulu listesi Cumhurbaşkanı Evren tarafından 13 Aralık 1983 tarihinde onanarak hükûmet kurulmuş oldu.

 

1983 yılında seçimler yapılıp TBMM faaliyete geçince, siyaset de yavaş yavaş normalleşmeye başlamıştı. Bu doğrultuda yeni partiler de kuruluyordu. Ancak Anayasanın milletvekilliğinin düşmesini düzenleyen 84. maddesinin o vakitlerde yürürlükte olan hükmü uyarınca, partisinden istifa ederek başka bir partiye giren veya seçim hükümetleri hariç Bakanlar Kurulunda görev alanların milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşürülmesine TBMM üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar verebiliyordu. 1982 Anayasasının ilk şeklinde, milletvekilliğinin düşmesini düzenleyen 84. maddesi şöyleydi:

“İstifa eden, Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilmeye engel bir suçtan dolayı hüküm giyen, kısıtlanan, partisinden istifa ederek; başka bir partiye giren veya seçim hükümetleri hariç Bakanlar Kurulunda görev alan, üyelikle bağdaşmayan bir hizmet kabul eden, Meclis çalışmalarına özürsüz olarak bir ay içinde toplam beş birleşim günü katılmayanların üyeliğinin düşmesine, üye tamsayısının salt çoğunluğu ile karar verilir.

Partisinden istifa eden milletvekili bir sonraki seçimde, istifa tarihinde mevcut herhangi bir partinin genel merkez organlarınca aday gösterilemez.

Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına İlişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.

84. maddenin bu hükmü, milletvekillerini yeni kurulan bir partiye girmekten veya yeni bir parti kurmaktan büyük ölçüde alıkoyuyordu. Çünkü 400 üyeli TBMM’nin salt çoğunluğu, yani 201 üye, bu şekilde davranan bir milletvekilinin milletvekilliğinin düşürülmesine karar verebilirdi. Kuşkusuz böyle bir durum, çoğunluk partisinden istifa edip, bir başka partiye giren milletvekili için söz konusu olabilirdi. Yoksa muhalefetteki partilerden birinden istifa edip, iktidardaki çoğunluk partisine geçen bir milletvekilinin milletvekilliğinin düşürülmesi, bu yöndeki karar üye tam sayısının salt çoğunluğu ile alınabileceğinden düşünülemezdi. Kısaca, 1995 yılında yapılan bir Anayasa değişikliğiyle bu hüküm 84. maddeden çıkarılana kadar sıkıntılara neden olmuştu. Bu sorunu çözmek için bir takım formüller geliştirildi. Bu bağlamda, hukukî varlığına son vermiş olan bir siyasal partinin üyesi milletvekillerinin, mevcut bir partiden istifa etmeleri söz konusu olmadığından, bir başka partiye girmelerinde de Anayasanın 84. maddesi açısından bir sorun bulunmadığı görüşü geliştirildi. Nitekim TBMM Başkanlık Divanı ile TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden oluşan karma komisyon da, kapanma kararı alan Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP)’nin bağımsız hale gelmiş üyelerinin, partilerinden istifa etmedikleri için 84. madde kapsamına girmediklerine karar vermişti. Aynı şekilde, mevcut iki partinin varlıklarına son verip, yeni bir isim altında birleşmelerinin de 84. maddenin kapsamı dışında kalacağı yönünde bir düşünce de savunuluyordu. Bu doğrultuda, 3 Kasım 1985 tarihinde Halkçı Parti’nin, Sosyal Demokrat Parti (SODEP) ile birlikte, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adı altında yeni bir oluşum gerçekleştirmelerini de TBMM Başkanlık Divanı ile TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden oluşan karma komisyon, Anayasaya aykırı bulmamıştı. Ertesi yıl içinde aralarında SHP’den ayrılan 20 milletvekilinin de bulunduğu 36 kurucu üye, 26 Aralık 1986 tarihinde Halk Partisi adı altında yeni bir parti kurmuşlar, daha sonra, 29 Aralık 1986 tarihinde bu yeni kurulan partiyi, yani Halk Partisi’ni feshetmişler ve bağımsız hale gelen milletvekilleri 30 Aralık 1986 tarihinde Demokratik Sol Parti’ye (DSP) katılmışlardı. Her ne kadar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesine başvurup, ortada kanuna karşı hile olduğu iddiası ile “ara parti” konumunda olan Halk Partisi’nin kurulmamış sayıldığının, yani tüzel kişilik kazanamadığının tespitini istemişse de, Anayasa Mahkemesi bu talebi reddetmiştir. Anayasa Mahkemesinin kararında şöyle denilmekteydi:

“… partilerin kurulma ve kapatılma esaslarının Anayasa ve kanunlarla belirtilmiş olması, Anayasanın parti kuruluşunda bildirim sistemini benimsemesi, belli objektif koşulların gerçekleşmesi durumu gözönüne alındığında kurucularının, kuruluş bildirisini İçişleri Bakanlığına verdikleri 26.12.1986 gününde Halk Partisi tüzel kişilik kazanmıştır.” (Anayasa Mahkemesinin 2.6.1987 gün ve E. 1987/1 (Müteferrik), K. 1987/2 sayılı Kararı)

Benzer yolu izleyen, yani bir ara parti (hülle partisi) kurup, hemen ardından onu feshedip esas geçmek istedikleri partiye giren milletvekilleri sonra da devam etti. Açıkçası, bütün bunlarda eski partilerin kapatılmış olması ve belirli düzeydeki üyelerine Anayasanın Geçici 4. maddesi ile siyaset yasağı getirilmesinin de bir ölçüde rolü vardı. Yeni kurulan partiler, seçimlerde bazı milletvekillikleri kazanmış olsa da, toplumda benimsenmeyince, o partiden milletvekili seçilmiş olanlar, daha kalıcı olduğunu düşündükleri bir başka partiye geçme arzusunu taşıyorlar ve Anayasanın 84. maddesindeki engeli dolanmaya çalışıyorlardı.

Gerçekten, Anayasanın Geçici 4. maddesi ile 16 Ekim 1981 tarih ve 2583 sayılı Kanunla feshedilmiş bulunan siyasi partilerin bir kısmının yönetim kadrosunu işgal eden eski politikacılara, Anayasanın halkoyunda kabul edildiği 7 Kasım 1982 tarihinden başlayarak 10 yıl süreyle, siyaset yasağı getirilmişti.

Sözü geçen “Geçici 4. maddede şu düzenlemenin yer aldığını görüyoruz:

“1) 16 Ekim 1981 tarih ve 2583 sayılı Kanunla feshedilmiş bulunan siyasi partilerden,

11 Eylül 1980’den sonra gerek parti tüzelkişiliği, gerek bunların merkez yöneticilerinden veya Parlamento üyelerinden herhangi biri hakkında Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının birinci babında yer alan Devletin şahsiyetine karşı işlenmiş cürümlerden herhangi biri ile ilgili olarak kamu davası açılmış, olanlarla 11 Eylül 1980 tarihinde iktidar partisi ve anamuhalefet partisi durumunda bulunan siyasi partilerin;

a) 1 Ocak 1980 ve daha sonraki tarihlerde; genel başkan, genel başkan yardımcıları veya vekilleri, genel sekreterleri, bunların yardımcıları ve merkez yönetim kurulu veya benzeri organların üyeleri; Anayasanın halkoylaması sonucu kabulü tarihinden başlayarak on yıl süre ile siyasî parti kuramazlar; Anayasa hükümlerine dayalı olarak kurulacak siyasî partilere üye olamazlar, bu partiler tarafından veya bağımsız olarak milletvekili genel ve ara seçimlerinde, mahalli seçimlerde aday gösterilemezler ve aday olamazlar. Siyasî partilerle herhangi bir şekilde bağlantı kuramazlar ve siyasî partilerde fahri olarak bile herhangi bir görev alamazlar.

b) 1 Ocak 1980 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde üye bulunan milletvekilleri ile senatörler, Anayasanın halkoylaması sonucu kabulü tarihinden başlamak üzere beş yıl süre ile siyasi parti kuramazlar, kurulacak siyasi partilerin merkez yönetim kurullarında veya benzeri organlarda görev alamazlar.

2) 1 Ocak 1980 tarihinde kontenjan senatörü veya Cumhuriyet Senatosunun tabiî üyesi olanlar ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin bağımsız üyelerinden; haklarında Türk Ceza Kanununun ikinci Kitabının birinci babında yer alan Devletin şahsiyetine karşı işlenmiş cürümlerden herhangi biri ile kamu davası açılmış bulunanlar veya birinci fıkrada nitelendirilen siyasi partilerden birine girmiş olanlar birinci fıkranın (b) bendi hükümlerine tabi olurlar.” (1987 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile kaldırılan bu maddenin metnine 9 Kasım 1982 tarih ve 17883 sayılı [mükerrer] Resmî Gazeteden ulaşılabilir.)

 

1987 yılına gelindiğinde, yukarıda metni aynen aktarılan Geçici 4. maddenin varlığı giderek sıkıntı doğuruyor ve bir vakitler çok etkili olan politikacıların üzerindeki bu seçilme yasağının demokratik bir rejimde kabul edilemeyeceği ileri sürülüyordu. Dönemin Başbakanı Özal, bu doğrultudaki taleplerin sıkıntılarını en çok hisseden kişiydi. Gerçekten, Geçici 4. maddenin kaldırılması, yani eski politikacıların önünün açılmasının, 1983’te seçilmiş yeni politikacıların şansını azaltıyor olması, hafife alınmayacak çok güçlü bir olasılıktı. Sonunda şöyle bir çözüm yolu tercih edildi. Madem ki Geçici 4. madde, halkoyuna sunulmuş ve böylece kabul edilmiş olan 1982 Anayasasında yer almış bir düzenlemeydi, öyleyse yine halkoyuna sunulacak bir Anayasa değişikliği ile kaldırılmalıydı. Yani bir bakıma, bazı siyasiler üzerindeki yasakların kaldırılıp kaldırılmaması halkın takdirine bırakılacaktı. Ne var ki, o sırada yürürlükte olan kurallar uyarınca, bir anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulabilmesi çok zordu. Çünkü 1982 Anayasasının o zaman yürürlükte olan 175. maddesine göre, bir Anayasa değişikliği teklifinin kabulü TBMM üye tamsayısının 2/3 çoğunluğunun kabul oyuna bağlıydı. TBMM’de kabul edilen bir Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulabilmesi ise, Cumhurbaşkanının o Anayasa değişikliğini bir daha görüşülmesi için TBMM’ye geri göndermesi, yani veto etmesi ve Meclisin veto edilen bu Anayasa değişikliğini yine kabul etmesinden sonra mümkün olabiliyordu. Dahası, Anayasanın Geçici 9. maddesi uyarınca, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı kurulduktan sonra altı yıllık süre içinde yapılacak Anayasa değişikliklerini Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderdiği takdirde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin geri gönderilen Anayasa değişikliğini aynen kabul edip tekrar Cumhurbaşkanına sunabilmesi için TBMM üye tam sayısının 3/4 çoğunluğunun oyu gerekiyordu. Kısaca, sözü edilen Geçici 9. madde ile, Evren’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Anayasa değişikliğinin gerçekleştirilebilmesi fevkalade zorlaştırılmıştı. Bu evrede, Cumhurbaşkanı Evren ile Başbakan Özal’ın bir uzlaşma sergiledikleri görülecekti. Çünkü, TBMM’de kabul edilen ve Geçici 4. maddeyi yürürlükten kaldıran Anayasa değişikliğini Cumhurbaşkanı Evren TBMM’ye geri göndermedi. Fakat Geçici 4. maddeyi yürürlükten kaldıran Anayasa değişikliğine ilişkin 17 Mayıs 1987 tarih ve 3361 sayılı “7.11.1982 Tarih ve 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 67, 75, 175 inci Maddelerinin Değiştirilmesi ve Geçici 4 üncü Maddesinin Yürürlükten Kaldırılması Hakkında Kanun” un 4. maddesinde Geçici 4. maddeyi yürürlükten kaldıran hükmün yürürlüğe girebilmesi, bu hususun halkoyunda kabulüne bağlanmıştı. Oysa, aynı değişiklikle getirilen ve şu anda da yürürlükte olan 175. maddenin yeni düzenlemesi yürürlüğe girmeden orada öngörülen halkoylaması kurumunun Geçici 4. maddenin kaldırılmasında uygulanmasının hukuken savunulacak bir tarafı bulunmuyordu. 175. maddenin o zamanki şekline göre halkoyuna sunmak ise, Cumhurbaşkanının o Anayasa değişikliğini veto etmesi ve Meclisin veto edilen o değişikliği bu sefer üye tamsayısının 3/4 çoğunluğu ile yeniden kabul etmesini gerektirmekteydi. Böyle bir süreç ise yaşanmamıştı. Bir bakıma “yaptım oldu” mantığıyla gerçekleştirilen bu halkoylamasının sonucu da ilginçti. Çünkü, halkoylamasına katılan 24.436.821 seçmenin kullandığı oylardan geçerli sayılan 23.347.856 oyun, 11.711.461’i “evet”, 11.636.395’i ise “hayır”dı. Yüzde olarak ifade edecek olursak, Geçici 4. maddenin kalkması yönündeki oylar geçerli oyların % 50,16’sını, Geçici 4. maddenin kalması yönündeki oylar ise geçerli oyların % 49,84’düydü. Bir başka deyişle, halk % 49,84‘e karşı % 50,16 ile siyasal yasakları kaldırmış oldu.

Her ne kadar, bu Anayasa değişikliği için sözü geçen halkoylaması koşulunun Anayasanın mevcut hükümlerine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde iptal davası açıldı ise, Anayasa Mahkemesi, 148. maddenin 2. fıkrası doğrultusunda, Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden inceleyebileceği ve şekil denetiminin de teklif ve kabul yeter sayısı ve ivedilikle görüşülemeyeceği (yani maddelerin iki kez yerine 1 kez görüşülmesi) şartına uyulup uyulmadığı ile sınırlandırılmış bulunduğu, sözü geçen Anayasa değişikliğine ilişkin iptal isteminin ise bu nedenlere dayanmadığı gerekçesiyle iptal istemini ilk inceleme evresinde reddetmişti (Anayasa Mahkemesinin 18.06.1987 tarih ve E. 1987/9, K. 1987/15 sayılı Kararı, Resmî Gazete, 4 Eylül 1987, Sayı: 19564).

Hukukî yönden çok karmaşık olan bu durumun Anayasa kuralları karşısında değerlendirmesinin daha sağlıklı yapılabilmesi için, o tarihte yürürlükte olan Anayasanın 175. maddesi ile Geçici 9. maddesi metinlerini buraya kaydetmek uygun olacaktır.

 

1987 değişikliği öncesinde 175. maddedeki düzenleme:

MADDE 175. — Anayasanın değiştirilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler ivedilikle görüşülemez. Değiştirme teklifinin kabulü, Meclisin üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun oyuyla mümkündür.

Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesi ve kabulü, birinci fıkradaki kayıtlar dışında, kanunların görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere tabidir.

Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerini Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderdikten sonra, Meclis geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse Cumhurbaşkanı bu kanunu halkoyuna sunabilir.

 

O tarihte yürürlükte olan Geçici 9. maddedeki düzenleme:

GEÇİCİ MADDE 9, — İlk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı kurulduktan sonra altı yıllık süre içinde yapılacak Anayasa değişikliklerini Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderebilir. Bu takdirde Türkiye Büyük Millet Meclisinin geri gönderilen Anayasa değişikliği hakkındaki kanunu, aynen kabul edip tekrar Cumhurbaşkanına gönderebilmesi, üye tamsayısının dörtte üç çoğunluğunun oyu ile mümkün olabilir.

Resmî Gazete, 9 Kasım 1982, Sayı: 17863 mükerrer

7.11.1982 Tarih ve 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 67, 75, 175 inci Maddelerinin Değiştirilmesi ve Geçici 4 üncü Maddesinin Yürürlükten Kaldırılması Hakkında Kanun” un 4. maddesindeki düzenleme:

MADDE 4. — Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Geçici 4 üncü maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.

Bu hükmün onaylanarak yürürlüğe girebilmesi için halkoyuna sunulması zorunlu olup halkoylaması, Anayasanın 175 inci maddesinin bu Kanunla değişik hükümlerine göre yapılır.

SON DERSTE İŞLENEN KONULAR

1982 Anayasası, bugüne kadar (17 Mayıs 2018 tarihi itibariyle) 19 değişiklik geçirmiştir. Bunların bir kısmı bir iki maddeye yönelik değişikliklerse de, bir kısmı Anayasanın birçok maddesini yeniden düzenlemiş olan geniş kapsamlı değişikliklerdir. Örneğin, 1995 yılında yapılan değişiklikle Anayasanın 15, 2001 yılında yapılanla 33, 2004 yılında yapılanla 10, 2010 yılında yapılanla da 24 maddesi değiştirilmiş bulunmaktadır. Sonuçta, bugüne kadar Anayasa’nın bazı hükümlerinde birden fazla olmak üzere, yukarıda söz ettiğimiz 19 değişiklikle tam 184 hükmünde değişiklik gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, 1982 Anayasasının şu andaki halini 12 Eylül Döneminin Anayasası olarak görmek bize göre gerçekçi değildir.

Biz burada bunlardan 2001, 2004 ve 2007 yıllarında yapılan değişikliklerin bir kısmı üzerinde durmak istiyoruz.

i- 2001 yılında yapılan değişiklik olağan dönemde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına yönelik bir takım güvenceler getirmiş bulunmaktadır. Bu bağlamda, 1982 Anayasanın ilk halinde hem genel, hem de özel sınırlandırma nedenleri öngörülmüş ve sınırlandırmanın sınırı için 1961 Anayasasında belirtilen “öze dokunma yasağı” yerine, “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama” gibi farklı bir düzenleme getirilmişti. Gerçekten, 1961 Anayasasının 11. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerde yapılacak sınırlandırmanın temel hak ve özgürlüğün özüne dokunamayacağını belirtilmişti Öze dokunma yasağı zaman içinde Anayasa Mahkemesince tanımlanmış ve bir temel hak ve özgürlüğün kullanılmasını imkânız kılan veya onun kullanılmasını fevkalade zorlaştıran sınırlamaların, öze dokunacağı belirtilmişti. Burada değinilen, bir temel hak ve özgürlüğün kullanılmasını imkânız kılan sınırlamanın saptanması kısmen kolay olsa da, bir temel hak ve özgürlüğün kullanılmasını fevkalade zorlaştıran sınırlamaların neler olduğunun belirlenmesindeki zorluk açıktı. Bu konu, kişiden kişiye değişebilen, bir diğer deyişle sübjektif bir nitelik taşımaktaydı. Kuşku yok ki, bu konuda son sözü söylemek, Anayasa Mahkemesine düşmekteydi. Ayrıca, 1961 Anayasasında 1971 yılında yapılan değişikliklerle tüm temel hak ve hürriyetler için kullanılabilecek genel sınırlandırma nedenleri de öngörülmüş bulunuyordu. .

1982 Anayasasında ise, yukarıda da değindiğimiz gibi, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına yönelik farklı bir düzenleme getirmişti. Gerçekten, 1982 Anayasasının ilk şeklinde bu konu, Anayasanın 13. maddesinde şöyle hükme bağlanmıştı:

“Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.

Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.

Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri, teme hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.”

Görüldüğü gibi, 1982 Anayasasının ilk şeklinde hem genel sınırlandırma nedenleri bulunuyordu, hem de sınırlandırmanın sınırı için genellikle daha güvenceli olduğu savunulan öze dokunma yasağı yerine, demokratik toplum düzeninin gerekleri gibi farklı bir güvence öngörülüyordu. Ne var ki, Anayasa Mahkemesi, 1986 yılında verdiği bir kararda, “öze dokunan bir sınırlamanın, demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmayacağını” ileri sürerek, 1961 Anayasasındaki öze dokunma yasağını, 1982 Anayasasına taşımış oluyordu.

2001 yılında yapılan değişiklik, genel sınırlandırma nedenlerine son veriyor ve sınırlandırmanın sınırı olarak hem demokratik toplum düzeninin gereklerini koruyor, hem de onun yanı sıra 1961 Anayasasındaki öze dokunma yasağını yeniden Anayasaya açıkça dahil ediyordu. Ayrıca bunlara ek olarak sınırlandırmanın “ölçülü” olacağını ve laik cumhuriyetin gereklerine aykırı olamayacağını da belirtiyordu.

ii- 1961 Anayasasının 90. Maddesinin son fıkrasında usulüne göre yürürlüğe konulmuş bir milletlerarası andlaşmanın kanun hükmünde olduğu ve bunlara karşı Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı öngörülmektedir. Diğer kanunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile ve iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurulabilirken, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar için bu yolun Anayasada kapatılmış olmasından hareket eden bazı düşünürler, aleyhine iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurulamayan milletlerarası andlaşmaları, hiyerarşik bakımdan, hakkında Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla iptal istemiyle Anayasaya Mahkemesine gidilebilen diğer kanunlardan daha üst bir düzeye yerleştirmekteydiler. Bir diğer deyişle, bu yönde düşünen bazı hukukçular, usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası andlaşmaları, kanunların üstünde görmekteydiler. Bu düşüncenin doğal bir sonucu olarak, bir milletlerarası andlaşmaya aykırı bazı hükümler taşıyan bir kanun, yapım tarihi itibariyle milletlerarası andlaşmadan sonraki bir dönemde kabul edilmiş olsa bile, milletlerarası andlaşma hükümleri hiyerarşik bakımdan daha üstte olduğu için, onları sonraki kanun sıfatiyle değiştirmiş, zımnen ilga etmiş sayılamıyor (lex posterior derogat legi priori ilkesi) ve çözümlenmesi gereken hukuki soruna, sonraki kanun değil, ondan daha üst konumdaki milletlerarası andlaşma hükümleri uygulanıyordu. Nitekim, 1990’lı yılların başında, Danıştay’ın 5. Dairesi, bir kamu görevlisine, hiç tanımadığı halde birçok kişiye siyasal değerlendirmeler içeren bir yılbaşı tebriki yazıp gönderdiği için 1965 yılında kabul edilmiş olan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunundaki hükümlere göre verilmiş disiplin cezasının, böyle bir yasaklama Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1950’li yılların başında kabul edilmiş olan Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde yer almadığı gerekçesiyle iptal etmişti. Bu kararında, Danıştay, milletlerarası Andlaşmaları (somut örnekte Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini), bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine gidilemediği için, sıradan kanunlardan (somut örnekte 657 sayılı Devlet Memurları Kanunundan) daha üst düzeyde görmüştür. Buna karşılık, doktrinde, bu görüşlerin tam aksini savunan ve Anayasada “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” denildiği için, milletlerarası andlaşmaları kanunlarla aynı düzeyde gören düşünürler de bulunmaktaydı. Bu düşünürlere göre, eski tarihli bir milletlerarası andlaşma hükmüyle çatışan sonraki bir kanun, andlaşma hükümlerini iç hukukta zımnen ilga etmiş sayılmaktaydı ve böyle bir çatışma durumunda haliyle sonraki kanunun uygulanması gerekmekteydi (lex posterior derogat legi priori ilkesi).

Ülkemizi, hukuk alanında uzun yıllar meşgul etmiş bulunan bu “milletlerarası andlaşmaların iç hukuktaki yeri” sorunu, 1982 Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasına 2004 yılında gerçekleştirilen bir Anayasa değişikliği ile eklenmiş bulunan bir yeni son cümle ile, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalar açısından büyük ölçüde çözümlenmiş bulunmaktadır. Çünkü, 90. maddenin son fıkrasına 2004 yılında eklenen yeni son cümlede, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” denilmektedir. Böylece, ister yeni tarihli, ister eski tarihli olsun, bir kanun, bir konuda, temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir milletlerarası andlaşma ile farklı hükümler içeriyorsa, söz konusu olaya, kanunun mu, yoksa milletlerarası andlaşmanın mı uygulanacağı hususunda, bunların kabul edilmiş tarihlerine bakılmayacak ve olaya ister yeni, ister eski tarihli olsun, kanundaki değil, milletlerarası andlaşmadaki hükümler uygulanacaktır. Doktrinde bu düzenleme uyarınca temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir milletlerarası antlaşmanın, normlar hiyerarşisindeki yeri için kanunların üstünde değildir, fakat öncelikle uygulanması gerekir diyenler bulunmaktaysa da; bazı düşünürlere göre, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasına 2004 yılında yapılan bir değişikle eklenmiş yeni cümle, Anayasada açık bir biçimde ifade edilmemiş olsa bile, temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir milletlerarası andlaşmayı, bir bakıma sıradan kanunlardan daha üst sıraya çıkarmaktadır. Bu nedenle temel hak ve özgürlükler açısından 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliği önemli bir güvence getirmektedir.

iii- 2007 yılında yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanın doğrudan halk tarafından seçilmesi yönteminin benimsenmesi.

Anayasada bu değişikliğe gidilmesinin ardında yatan olayların gelişimi şöyledir:

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin dolması öncesinde, 1982 Anayasası’nın o vakitler yürürlükte olan 102. maddesi uyarınca[1], TBMM’nin 27 Nisan 2007 tarihli 96. Birleşiminde ilk turuna başlanan Cumhurbaşkanlığı seçiminde, TBMM üye tam sayısının 2/3’ünün hazır bulunmadan seçime geçilmesine itiraz eden bir CHP’li milletvekilinin bu itirazına rağmen Birleşimi yöneten TBMM’nin o sırada Başkanı olan Bülent Arınç, seçimdeki ilk tur oylamalara devam etmiş ve 367 geçerli oy çıkmadığı için o turda Cumhurbaşkanının seçilebilmesi mümkün olamamıştı. TBMM Başkanı Arınç’ın bu uygulaması, bir eylemli içtüzük değişikliği olarak Anayasa Mahkemesine taşınmış ve Anayasa Mahkemesi oyçokluğuyla seçimin başında TBMM üye tamsayısının 2/3’ü (yani 367) olmadan seçime geçilmesi yönünde oluşan uygulamayı bir eylemli içtüzük değişikliği olarak görmüş ve bu uygulamaya yol açan kararı iptal etmiş, aynı zamanda yürürlüğünü de durdurmuştu. Bu seçimde Adalet ve Kalkınma Partisinin adayı Kayseri Milletvekili Abdullah Gül’dü. Anayasa Mahkemesinin bu kararı üzerine, 2. turda da 367 milletvekilinin hazır bulunmasının aranacağı anlaşılınca ve CHP’li milletvekilleri toplantıda yer almadıkları takdirde bu sayıya ulaşılamayacağını göz önünde bulunduran AK Parti grubu, bir Anayasa değişikliği teklifi ile Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesine yönelik bir düzenleme önermişti. Uzun bir süreç sonrasında bu değişiklik, gerek TBMM’de, gerek Cumhurbaşkanı Sezer tarafından sunulduğu halkoylamasında kabul edilerek yürürlüğe girdi ve ilk uygulaması 2014 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uygulandı. Bu olay “2/3 krizi” veya “367 krizi” diye anılmaktadır.

 

  1. 1982 Anayasası’nın 102. maddesinin, 2007 yılındaki değişiklikten önceki metninde şu hüküm yer almaktaydı:

    “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse, hemen toplantıya çağrılır.

    Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından otuz gün önce veya Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine başlanır ve seçime başlama tarihinden itibaren otuz gün içinde sonuçlandırılır. Bu sürenin ilk on günü içinde adayların Meclis Başkanlık Divanına bildirilmesi ve kalan yirmi gün içinde de seçimin tamamlanması gerekir.

    En az üçer gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir, üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Bu oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamada en çok oy almış bulunan iki aday arasında dördüncü oylama yapılır, bu oylamada da üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde derhal Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir.

    Seçilen Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder.”

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir