İdari Yargılama Hukuku (İdare 2) Kapsamlı Ders Notu

DİKKAT ! BU DERS NOTU 2017 YILINDA TUTULMUŞTUR. ÜLKEMİZDE YAPILAN REFERANDUMLA BAŞKANLIK SİSTEMİNE GEÇİLDİĞİNDEN ÖTÜRÜ, NOTTA YER ALAN BİLGİLERİN BİR KISMININ DEĞİŞİKLİĞE UĞRAMIŞ OLMA İHTİMALİ MEVCUTTUR. BUNA DİKKAT EDİLMESİ GEREKİR, İYİ ÇALIŞMALAR.

 

 

 

İDARİ YARGILAMA HUKUKU

21/02/2017

Dış Denetim Kavramı:

Bazı idari mercilerin tek görevi denetim yapmaktır. örnekle:

1)Devlet denetleme kurulu Anayasa/108

Cumhurbaşkanına bağlı cumhurbaşkanının isteğiyle harekete gecen bir kuruldur.

Devlet Denetleme Kurulu

Anayasa Madde 108: İdarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması amacıyla, Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan Devlet Denetleme Kurulu, Cumhurbaşkanının isteği üzerine, tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ve sermayesinin yarısından fazlasına bu kurum ve kuruluşların katıldığı her türlü kuruluşta, kamu kurumu niteliğinde olan meslek kuruluşlarında, her düzeydeki işçi ve işveren meslek kuruluşlarında, kamuya yararlı derneklerle vakıflarda, her türlü inceleme, araştırma ve denetlemeleri yapar.

Silahlı Kuvvetler ve yargı organları, Devlet Denetleme Kurulunun görev alanı dışındadır.

Devlet Denetleme Kurulunun üyeleri ve üyeleri içinden Başkanı, kanunda belirlenen nitelikteki kişiler arasından, Cumhurbaşkanınca atanır.

Devlet Denetleme Kurulunun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve diğer özlük işleri, kanunla düzenlenir.

****dikkat edersek idareyi aşan bir şekilde dernekleri ve vakıfları da denetleme yetkisine sahiptir.

Hukuka uygun davranan bir idare sağlanabilmesi için en önemlisi yargı ayağı tarafından denetlenmesidir. çok önemlidir

2) Sayıştay:

Bütçeye ilişkin olarak idareyi denetleme yetkisine sahiptir.

Bütçelerde Değişiklik Yapılabilme Esasları:

Genel ve katma bütçelerle verilen ödenek, harcanabilecek miktarın sınırını gösterir. Harcanabilecek miktar sınırının Bakanlar Kurulu kararıyla aşılabileceğine dair bütçelere hüküm konulamaz. Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname ile bütçede değişiklik yapmak yetkisi verilemez. Cari yıl bütçesindeki ödenek artışını öngören değişiklik tasarılarında ve cari ve ileriki yıl bütçelerine mali yük getirecek nitelikteki kanun tasarı ve tekliflerinde, belirtilen giderleri karşılayabilecek mali kaynak gösterilmesi zorunludur.

3) Başbakanlık Teftiş Kurulu:

Görev ve siyası sorumluluk

Başbakan, Bakanlar Kurulunun başkanı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.

Her bakan, Başbakana karşı sorumlu olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur.

Başbakan, bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici önlemleri almakla yükümlüdür.

Bakanlar Kurulu üyelerinden milletvekili olmayanlar; 81 inci maddede yazılı şekilde Millet Meclisi önünde andiçerler ve bakan sıfatını taşıdıkları sürece milletvekillerinin tabi oldukları kayıt ve şartlara uyarlar ve yasama dokunulmazlığına sahip bulunurlar. Bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri gibi ödenek ve yolluk alırlar.

ÖNEMLİ NOT: İdarenin denetlenmesinde vatandaşların denetlemesi için bir yol yok mudur?

Vardır, en önemlisi kamu denetçiliği kurumu

4) Kamu Denetçiliği Kurumu:

Türkiye’nin Kamu ile idarenin her türlü eylem, işlem, tutum ve davranışlarını, insan haklarına dayalı, adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden inceleyen, araştıran ve önerilerde bulunan kurumdur.

Bir diğer adıyla ombudsmanlık yani vatandaşın idareyi şikayet ettiği tamamen tarafsız bağımsız bir kişi ya da kurum demektir. Kamu işlerinin yürütülmesindeki tüzel kişiler de bu kurumunun denetleme yetkisi kapsamındadır. Şikayet üzerine denetlenir.

Bu kurumun görev alanına girmeyen işlemler;

*Cumhurbaşkanının tek basına yaptığı işlemler

*Yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler

*Yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler

*Türk silahlı kuvvetlerinin sırf askeri konudaki faaliyetleri

Kurumun bir tüzel kişiliği vardır. (meclise bağlı olarak gözükse de)

İdari yargı bakımından önemi:

Kuruma tüm idari başvuru yollarını tükettikten sonra başvurabiliriz

İdari yargılama usuluu madde 11

Örneğin: bir idari işlemden dolayı zarar gördünüz, öncelikle idareye başvurmalıyız. Oradan olumlu cevap alamadığımızda bu kuruma başvurmalıyız. Zorunlu başvuru yolları varsa eğer onları da tüketmiş olmalıyız. Ancak kurum, imkansız zararların bulunduğu ihtimalini görüyorsa diğer başvuru yollarını tüketmeden de başvurunuzu alabilir.

İdarenin olumsuz cevabından itibaren 6 ay başvuru süresi var.bu başvuru, dava açma süresini durduruyor.

Ancak: kurum incelemesini yaptı ve ihlali gördü zarara uğradığınızı tespit etti. Yaptırım uygulama yetkisi var mı?? Kararları bağlayıcı mı? Karara karsı dava açılabilir mi?

  • Kararları tavsiye niteliğindedir. İcrai nitelikte değildir.

O zaman ne işe yarar?

İdarenini üstünde baskı kurmus olur..ilgili mercii kurulun kararı üzerine 30 gün içerisinde bir eylemde bulunması gerekir fakat bu zorunluluk değildir. Eylem göstermezse dava açma süresi kaldığı yerden devam eder.

Doğrudan yaptırım uygulanmasa da idareyi denetleme yetkisi vardir.

5)Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu:

İdareyi dolaylı yoldan denetleme yetkisi vardır. Bu kurum sadece insan haklarına ilişkin ihlalleri inceler. Mobing davaları için bu kuruma başvurulabilir. Bu kurumun önceki kurumdan farkı: bu da idareyi denetleyebilir,yerinde incelemeler yapabilir.Yargı konusunda da ayrımcılık için başvurulabilir.**** Bu kurumun yaptırım uygulama yetkisi var yani kararları bağlayıcıdır. Gerçek kişiler ve tüzel kişiler başvurabilir.

Yapılan başvurular dava süresini durdurur niteliktedir.

Yaptırımları: idari para cezası ( bir kereye mahsus olmak uzere uyarı cezasında bırakabilir)

İdare hukuka uygun davranmak istemeyebilir

Bunun için, kuvvetler ayrılığı cok önemlidir. Kuvvetler ayrılığı ortadan kalkınca idarenin hukuka uygun davranmaası olagandir çünkü idareyi sadece bağımsız yargı durdurur.

İdare attığı her adımda hesap verebilir olmalıdır.

Hukuk devleti için iptal davası cok onemlidir. İdarenin hukuka uygun davranması için iptal davaları önemli bir araçtır!!!

İdarenin hukuka bağlı olması cok önemlidir.

Bizdeki İdari Rejim:

İdaremiz var idari yargımız var dolayısıyla idare hukukumuz var ayrıca ayrı bir idari yargı olduğu için de ayrı bir uyuşmazlık mahkemesi var: bunların hepsine idari rejim diyoruz

Ayrı bir idari yargısı olan hukuk sistemlerine baktığımızda, kuruluş yönünden iki farklı kuruluş bicimi görüyoruz.

1-) Danıstay Biçiminde Örgütlenme

2-) Mahkeme Biçiminde Örgütlenme

Bu ne demektir?

İdari yargının başında bir Danıstay vardır. Danışmaktan geliyor. Danıstayın iki görevi vardır.

– İdari Görevi

– Yargısal görevi.

Danıştay sadece mahkeme olarak görev yapmaz aynı zamanda idareye danışmanlık yapar.

AİHM, Danıstayın adil yargılanma ilkesine ters düştüğü hakkında bir karar vermiştir, peki bu doğru mudur? Danıstayın bir idari bir de dava daireleri var. Bu iki dairenin görevleri asla birbirine karışmaz. Ama aynı hakimin 2 alanınn da davalarına bakmasi tarafsızlık ilkesini zedeleyebilir bu nedenle farklı düzenlemeler getirilebilir.

Mahkeme Biçiminde Örgütlenme:

Yüksek idare mahkemeleri diyoruz. Sadece yargısal görevler gorur, danışma görevi yoktur.

GÖREV YONUNDEN:

Geniş görevli:

Dar görevli

Türkiye geniş görevli. Türkiyede hem iptal hem tam yargi davaları idari yargıda görüşülür.

1-)İdari yargı sistemi danıştay biçiminde örgütlenmiştir.

İdari yargının başında bir danıştay vardır ve o danıştay’ın bir de idari görevleri vardır. Hem yüksek idare mahkemesi sıfatıyla görev yapar hem de idari görevleri ve danışma görevlerini görüyor. Her idari yargı sistemini benimseyen ülkede bu böyle değildir. Fransa ve Türkiyede bu böyledir ama idari yargı sistemini benimseyen bazı ülkelerde danıştay olarak görev yapan yüksek mahkeme sadece mahkeme olarak görev yapar. Buna danıştay biçiminde örgütlenme değil de yüksek mahkeme biçiminde örgütlenme denir. Oradaki yüksek mahkemenin tek görevi yüksek idare mahkemesidir yani idari görevi yoktur(İsveç).

2-)Genel Görev İlkesi

Kural olarak bir idari uyuşmazlığın idari yargıda çözümlenebilmesi için kanunda açıkça bir düzenlemeye gerek yoktur. Ama bir idari uyuşmazlığın idari yargıda değil de adli yargıda çözümlenebilmesi için kanunda açık bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bir idari işlemin iptali için idari yargıya değil de adli yargıya gidilebilmesi için bunun kanunda açıkça düzenlenmesi gerekir. Buna Genel Görev İlkesi denir. Kısacası, genel kural bir idari uyuşmazlığın idari yargıda çözümlenmesidir ve bir idari uyuşmazlığın idari yargıda çözümlenmesi ve bunun için açık bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç duyulmamasıdır.

Eğer ki kanunda açık bir düzenleme varsa ve yasa koyucu bu bir idari işlem ama bunun için adli yargıya gidilmesi gerekir. Burada adli yargıya gitmekten başka yol yoktur. Ama bunun da genel kural özelliğini bozmaması gerekir. Yani yasa koyucu bu durumu öyle bir hale getirip neredeyse bütün iptal ve tam yargı davalarını adli yargının görev alanına sokuyorsa orada Anayasa’ya bir aykırılık vardır.

Örn: Kabahatler kanununda bazı fiiller bunların yaptırımları olan idari para cezası vardır. Kabahatler kanunundan doğan idari para cezaları için adli yargıya gidilir. İdari para cezasının hukuki niteliği idari işlemdir. İdari işleme karşı normal şartlarda idari yargıya gidilirken yasa koyucu diyor ki kabahatler kanunundaki idari para cezaları için adli yargıya gideceksin. Kabahatler kanu için yasa koyucu diyor ki, özel bir kanun hükmü varsa idari para cezaları için idari yargıya gidilir ama böyle bir özel düzenleme yoksa idari para cezası için adli yargıya gidilir.

Kısacası, bazı durumlarda kanunda açıkça düzenlenmişse idari işleme karşı adli yargıya da gidilebilir. Bu, genel görev ilkesi gereğince kanunda açıkça düzenlenmek koşuluyla yapılabilir ve bunun da istisnai boyutta kalması gerekir. İdari yargının görev alanını yok edecek boyutta olmaması gerekir. Örn, Hukuk Muhakemesi Kanunu’nun (HMK) Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 3. maddesi ile öyle bir düzenleme getirilmişti ki neredeyse tam yargı davalarının yarısından çoğu adli yargının görev alanına sokulmuştu ve Anayasa Mahkemesi bunu Anayasa’ya aykırı bulup iptal etti.

3-)Türkiyedeki İdari Yargı Sistemi Geniş Görevlidir.

Geniş görevli idari yargı sistemi, hem iptal hem de tam yargı davalarının idari yargıda görülmesi demektir. Dar görevli idari yargı sistemi ise sadece iptal davaları için idari yargıya gidilmesi ve tam yargı davaları için adli yargıya gidilmesi demektir. Ama Türkiyedeki sistem geniş görevli sistem olduğu için hem iptal hem de tam yargı davaları için idari yargıya gidilmesini öngörmüştür.

4-) İdari Yargıda Danıştay Dışındaki Diğer Mahkemeler, Mahkemeler Biçiminde Örgütlenmiştir.

İdari yargıda, Danıştay dışındaki diğer mahkemelerin idari görevleri yoktur. Sadece Danıştay’ın idari görevi vardır. Diğer mahkemelerin tek görevi yargılama yapmaktır. Dolayısıyla mahkeme biçiminde örgütlenmiştir ve idari görevleri yoktur.

5-) İlk derece mahkemeleri arasında idare mahkemleri genel görevli mahkemelerdir.

Kanunda açık bir düzenleme yoksa tüm idari uyuşmazlıklar idare mahkemelerinde çözümlenir. Vergi mahkemeleri ve Danıştay özel görevlidir. Vergi mahkemelerinin ve Danıştay’ın görevleri kanunda açık olarak tek tek sayılmaktadır. Bunun dışındaki tüm idari uyuşmazlıklara idare mahkemleri bakar. Bu nedenle idare mahkemleri idari yargıda Genel Görevli Mahkemelerdir.

6-) Türkiye’de İdari Yargıda İki Tane Yüksek Mahkeme Vardır.

Türkiye’de idari yargıya ilişkin iki tane yargı düzeni(yargı kolu) vardır.

  • Danıştay (Sivil İdari Yargı)
  • Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (Askeri İdari Yargı)

Bu ikisi arasında görev uyuşmazlığı çıktığında çözümleyecek olan Uyuşmazlık Mahkemesidir.

İdari Yargıda Yargı Denetiminin Sınırları:

İdari yargıda, yargı organını sınırlayan Anayasal bir sınırlama var mıdır ?

– Elbette vardır.

İdari yargı yerleri sadece yerindelik denetimi mi yapar? Yoksa hem yerindelik hem de hukukilik denetimi mi yapar ?

İdari yerleri önüne gelen uyuşmazlıkta şunu mu yapar?

  • Bu işlem hukuka aykırıdır.
  • Bu işlem hukuka aykırıdır.
  • İdari bu eylem veya işlemden doğan zarardan sorumludur.
  • İdari bu eylem veya işlemden doğan zarardan sorumlu değildir.

Yoksa daha da öteye geçerek, idari işlem boyutuna geçecek kararlar alabilirler mi?

  • İdari yargı yerleri, idari işlem boyutuna varacak kararlar alamazlar. Kısacası, idari yargı yerleri yerindelik denetimi yapamaz.

Anayasa Madde 125/4, Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimiyle sınırlı olup hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.

Anayasa 125/4’e göre mahkeme hukuka uygunluk denhetiminden başka hiçbir şey yapamaz. İdari yargı yerleri baktıkları davalarda idari işlem niteliğinde karar veremezler.

Örn: Bir öğrencinin öğrencilikten çıkarılma yönünde disiplin cezasının iptali istemiyle dava açıldı ve mahkeme bu işlemi iptal etti. Mahkeme idarenin yerine geçip X isimli öğrencinin üniversitede kaydının yapılmasına diye bir karar veremez. Mahkeme sadece ilgili işlemin hukuka aykırı olduğunu tespit edip işlemi iptal eder. Yargı kararını uygulayacak olan idarenin kendisidir. Mahkeme hiçbir zaman idarenin yerine geçerek idari işlem niteliğinde işlem yapamaz. Dolayısıyla yerindelik denetimi de yapamaz.

Yargı Denetiminin Kapsamı:

  • Yargı Kısıntısı (Hükümet Tasarrufu)
  • Yasama Kısıntısı

1-) Yargı Kısıntısı (Hükümet Tasarrufu):

Günümüzde örneği yoktur. Yargı organı önüne gelen davada; ben buna bakamam, bu benim işim değildir ve siyasi bir meseledir deyip daha usül aşamasında esasına girmeden davadan çekilebilirdi. Hükümetin ve idari kuruluşlarının yargı denetimi dışında kalan bir takım üst siyasal etkinlikleri söz konusu olduğunda bazı durumlarda yargı organı; ben bu davaya bakamam bu siyasi bir konu deyip davadan çekilebilirdi. Burada mahkeme siyasi sebeplerle hukuk dışı nedenlerden dolayı davaya bakmaktan çekiliyor. Hiçbir hukuki dayanağı yoktur.

Örn: Bazı yabancı ülkelerle olan ilişkiler, savaşa ilişkin kararlar vb. Sözkonusu olduğnnda geçmişte mahkemeler genellikle bu davalara bakmaktan kaçınmışlardır. Hukuk devleti ilkesi geliştikçe yargı kasıntısı sebebiyle davaya bakmaktan kaçınma ortadan kalkmıştır.

Yargı Kasıntısı Örneği: Irak 1990’lı yılların başında Kuveyt’i işgal etti ve bir Körfez Savaşı çıktı. Bu savaştan Türkiye de etkilendi. Körfez Savaşı sırasında Türkiyede konuşlandırılmak üzere NATO’dan askeri kuvvet istenmesine ilişkin bir Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmıştır. Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle bir dava açılıyor. Konu aslında siyasi bir konudur.

Geçmişte bir mahkeme buna bu bir siyasi konudur ve ben buna bakmam diyerek Yargı kısıntısının örneğini gösterirdi.

Ama somut olayda hakim, bu bir hükümet tasarrufudur, ben bu davaya bakmayacağım demiyor ve işin esasına girerek yapması gerekeni yapıp davaya bakıyor. Dava sonucunda hakim kararın hukuka uygunluğunu denetleyerek diyor ki, Bu karar Seferberlik ve Savaş hali kanununa, Anayasa’ya ve Kuzey Atlantik sözleşmesine uygundur. Buna istinaden iptal davasını reddediyor.

2-) Yasama Kısıntısı:

Yasama organı tarafından konulan kısıntılara denir. Yasama organı Anayasa veya kanunlarla bir idari işleme karşı yargıya gidilmesinin önü kapatılıyorsa buna yasama kısıntısı denir. Bu durum yargı organının insiyatifi dışında bir durumdur.

Örn, Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, HSYK’nın meslekten çıkarıma dışında verdiği disiplin cezaları veya TSK mensupları hakkında verilen disiplin cezaları, OHAL KHK’ları ile yargı yolunun kapatılması vb.

Yasama kısıntısı dendiğinde akla ilk gelmesi gereken kanunlardır ama bazı durumlarda Anayasa ile yargı yolunun kapatılması durumuna da yasama kısıntısı denir.

Türkiyede İdari Yargının Teşkilatlanması

İdari yargının günümüzdeki görünümü 1982 yılına dayanır. Ocak ayında şu andaki ilk derece mahkemeler kuruluyor ve Kasım ayında da Anayasa değişikliği yapılıyor.

  • Askeri İdari Yargı ( Askeri Yüksek İdare Mahkemesi)
  • İdari Yargı-Sivil İdari Yargı

İdari Yargı (Sivil İdari Yargı)

  • Danıştay
  • BİM (Bölge İdare Mahkemeleri)
  • İdare Mahkemeleri – Vergi Mahkemeleri (Bu iki mahkeme de ilk derece mahkemeleridir. Bu yüzden yanyana yazıldı.)

İlk derece mahkemeleri, davaların ilk defa açıldığı mahkemedir. İdari yargıda BİM hiçbir zaman ilk derece mahkemesi olarak görev yapmaz. Danıştayın ilk derece mahkemesi olarak baktığı davalar vardır. Dolayısıyla Danıştay hem ilk dereee hem de son derece mahkemesidir. Danıştay, ilk derece mahkeme olmasıyla birlikte aynı zamanda yüksek derece mahkemedir. Dolayısıyla bir temyiz yeridir. Temmuz ayından önce BİM de bir temyiz yeriydi. Biz ona temyiz yeri değil de itiraz yeri diyorduk. İtiraz kavramı kalktı ve şu an istinaf yeri oldu. Türkiyede 7 (yedi) tane BİM vardır.

Kural: İlk önce idare ve Vergi mahkemelerinde dava açılması ve daha sonra bu mahkemelerin kararları için BİM’e gidilmesi, BİM kararları için de Danıştay’a gidilmesidir.

İdari Yargı Sistemi (Sivil İdari Yargı) 3. derecelidir. Bu demek değildir ki tüm davalar üç derecelidir.

Bazı davalar BİM aşamasında kalır ve temyiz için Danıştay’a gidilmez. İdari yargıda temyiz’e gidilen dava sayısına baktığımızda oldukça azaltılmıştır. Bunun yapılma sebebi idari yargının hızlandırılması ve Danıştayın iş yükünün azaltılmasıdır. Danıştayın iş gücü azalmıştır. Bu açıdan olumlu bir düzenleme yapılmıştır. Ama yargılamanın hızlanıp hızlanmadığı henüz belli değildir.

Danıştayın ilk derece mahkemesi olarak baktığı davaların temyiz yeri de danıştaydır.

NOT: Sayıştay kesinlike idari yargı düzeninin içerisinde değildir.

Danıştay:

  • Danıştayın İdari Görevleri(İdari Daireler)
  • Danıştayın Yargısal Göreleri(Dava Daireleri)

a-) Danıştayın İdari Görevleri:

  • Kanun tasarı ve teklifleri hakkında Başbakana, Bakanlar Kuruluna görüşlerini bildirmek
  • Tüzük tasarılarını inceleme (Zorunlu bir görev)
  • İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmeleri hakkında görüş bildirme

Danıştayın idari görevlerinin bizim ders bu dönemki dersimiz için pek bir önemi yoktur. Bu dönem bizim için önemli olan Danıştay’ın Yargısal Görevleridir.

b-) Danıştayın Yargısal Görevleri

Danıştayın birden fazla yargısal görevi vardır.

1-) Danıştayın yüksek mahkeme olarak görevi temyiz yeri incelemesi yapmaktır. BİM’den gelen davaların temyiz yeridir.

2-) İlk derece mahkemesi olarak davalara bakar.

3-) Danıştay, içtihatı birleştirme kararları verir ve bu kararlar bağlayıcıdır.

4-) Ayrı yargı çevreleri içerisinde yer alan idare ve vergi mahkemeleri arasında ortaya çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını çözümler.

Danıştayın birden çok organı vardır. Danıştayın dairelerine bakalım.

Şu anda fiilen baktığımızda Danıştayın 17 dairesi vardır ve bunların iki tanesi idari dairedir. Temmuz ayında yapılan kanun değişikliğiyle dava sayısı 10’a düştü. On daireden bir tanesi de idari daire oldu. Yani bir idari daire ve dokuz tane dava dairesi vardır.

Temmuz ayında yapılan kanun değişikliğine göre üç yıl içerisinde daire sayısı 10’a düşürülecektir. Ama henüz düşürülmedi. Üç yıl içerisinde herhangi bir zamanda düşürülmesi gerekiyor.

Danıştayın yargısal organlarının görevlerine baktığımızda sadece dava dairelerini görmüyoruz. Hatta dava daireleri de ikiye ayrılıyor.

  • İdari Dava Daireleri
  • Vergi Dava Daireleri

Bunlar Danıştayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davaların görüldüğü dava daireleridir.

  • İdari Dava Daireleri Kurulu
  • Vergi Dava Daireleri Kurulu

Danıştayın ilk derece mahkeme sıfatıyla işlevlerini yürüttüğü Vergi Dava Daireleri ve İdari Dava Dairelerinin Danıştaydaki temyiz yeri ise Vergi Dava Daireleri Kurulu ve İdari Dava Daireleri Kuruludur.

Danıştay Kanunu Madde 17’ye göre, her bu kurulların oluşumu için dava dairelerinin başkanları ve her dava dairesinden seçilecek iki üyeden oluşur.

Not: Yargısal görevleri gören bir de İçtihatı Birleştirme Kurulu vardır.

Dava Dairelerinin İki Görevi Vardır.

  • İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla Görev Yapmak
  • Temyiz Yeri Olarak Görev Yapmak
  • Danıştay–> İlk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalar kanunda görevli olduğu davalar tek tek sayıldığı için yani sınırlı olduğu için ÖZEL GÖREVLİ
  • BİM (İlk derece mahkeme olmadığı için genel ya da özel görevli diye Bir şey söylenemez.)
  • Vergi Mahkemesi–> Özel Görevli
  • İdare Mahkemeleri–> Genel Görevli

Danıştay kanununun 24. maddesinde Danıştayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalar sayılmaktadır. Danıştay sadece bu davalar için ilk derece mahkemesi sıfatıyla görev yapar denmektedir. Özel kanunlarda bazen Danıştay ilk derece mahkemesi olarak görevlendirilmiş olabilir. Genel olarak bakıldığında Danıştayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalar Danıştay Kanununun 24. maddesinde sayılmaktadır.

Danıştayın İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla Baktığı Dava Örnekleri:

1-) Bakanlar Kurulu Kararları, Müşterek Kararnamelerle Yapılan Atamalar Tüzük, Ülke Çapında Uygulanan Düzenleyici İşlemler.

2-) Danıştayın İdari Dairelerinin, İdari İşler Kurulunun verdiği bir karara yönelik idare bir işlem yaparsa ona karşı yine Danıştayda dava açılır ve Danıştay bu davayı ilk derece mahkeme sıfatıyla görür.

3-)Farklı Bölge İdare mahkemelerinin yargı çevrelerinde bulunan birden çok idare ve vergi mahkemesinin yetki alanına giren bir iş sözkonusuysa buna da Danıştay ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakar.

4-) Tahkim yolu öngörülmeyen kamu hizmeti İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden doğan davalar,

5-) Belediyelerin ve il özel idarelerinin seçimle iş başına gelmiş organlarının organlık sıfatını kazanmalarına veya kaybetmlerine ilişkin itirazların çözümü, belediye meclisinin feshi, belediye başkanının başkanlıktan düşürülmesi, il özel idaresininin, il encümeninin feshi

27.03.2017

İdarenin Yargısal Görevlerini Yürüten Organları

  • Danıştay
  • Danıştay Daireleri
  • Danıştay Genel Kurulu
  • İdari Dava Daireleri Kurulu
  • Vergi Dava Daireleri Kurulu
  • İçtihatı Birleştirme Kurulu
  • İdari İşler Kurulu( İdari Daire ile Bağlantılı)
  • Başkanlar Kurulu
  • Başkanlık Kurulu(Daireler arasındaki iş bölümüne karar verir. Hangi dairenin hangi işlere bakacağını belirler.)
  • Yüksek Disiplin Kurulu ve Disiplin Kurulu

NOT: Danıştay Kanununun 24. maddesi önemlidir.

Danıştayın çeşitli organları vardır ve bu organlarda görev alanlar hakimlerdir. Danıştay Kanunuu madde 3’te Danıştay meslek mensuplarından bahseder.

Danıştay Meslek mensupları dendiğinde, yüksek mahkeme hakimleri anlaşılmalıdır(Danıştay Başkanı, Danıştay Başsavcısı, Danıştay Başkanvekili, Başkanlar ve Üyeler). Çünkü Danıştayda yüksek mahkeme hakimi olmayanlar da vardır(Tetkik Hakimleri, Danıştay Savcıları).

Danıştayın Üyeleri Nasıl Seçilir? Kimler Danıştay Üyesi Olabilir?

Üyelerin 3/4’ü idari yargı hakim ve savcılarından seçilirken 1/4’ü hiç yargıyla ilgisi olmayan kişilerden de olabilir. İdari yargı hakim ve savcılarından gelen ¾ oranındaki üyeleri HSYK seçerken ¼ oranındaki yani diğer görevlerden gelenleri Cumhurbaşkanı seçer. Dava dairelerinde görev yapacak olan üyelerin hukuk veya hukuk bilgisine programlarında yer veren siyasal bilimler, idari bilimler, iktisat veya maliye alanlarından mezun olmuş olmaları gerekir.

Farklı görevlerden atanmaya örnek verecek olursak, Danıştay Kanununun 8. maddesindeki görevler işaret edilmiştir(

Örn: Bakanlık, müsteşarlık, valilik, elçilik, generallik, amirallik vb. Hangi görevlilerden alındığı çok önemli değildir. Bilinmesi gereken, görevlerinin kamu görevi olduğudur. Yani kamu görevlileri doğrudan doğruya Cumhurbaşkanlığınca Danıştay üyeliğine atanabilir.

Tetkik Hakimleri ve Savcılar Ne İş Yapar?

Danıştay Dairelerindeki heyetlerin önüne dosyaları hazır bir şekilde getirenler Danıştay Tetkik Hakimleridir. Danıştayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda görüş bildiren Danıştay Savcıları vardır. Bu aslında kolay bir görev değildir. Bunu yapabilmek için dosyaya hakim olmayı gerektirir. Bunlar meslek mensupları olarak kabul edilmezler. Yüksek Mahkeme üyesi değillerdir ama Danıştayda görev yaparlar.

Tetkik Hakimi olabilmek için 5 (BEŞ) yıl meslekte hizmet etmiş ve olumlu bir sicile sahip olmak gerekir. Yani en azından beş yıllık idari yargı hakimliği yapmış olunması gerekir.

Danıştay İçtihatı Birleştirme Kurulu Ne İş Yapar ?

İçtihatı birleştirme kurulu, danıştay dava dairelerinin, idari dava daireleri kurullarının veya vergi dava daireleri kurullarının kendi kararları arasında çıkan çelişkili kararlar varsa ve bunlar kişilerin haklarını araması bakımından mağduriyet yaratıyorsa bu kararlar arasındaki ayrılığın giderilmesi için içtihatı birleştirme kararları verilir. İçtihatı birleştirme kararları verilirken bunu talep edecek olan ilgili daireler de olabilir, bundan mağduriyet yaşamış ilgili ilgililer de olabilir. İçtihatı birleştirme kararları resmi gazetede yayımlandığı andan itibaren idari yargı yerlerini, Danıştay daire ve kurullarını ve ayrıca idareyi de bağlar. İçtihatı birleştirme kararları bağlayıcıdır ve kaynak niteliği taşır.

2016 yılınınTemmuz ayında Danıştay daire sayıları değişti. En geç üç yıl içerisinde bu sayının 10’a düşürüleceği hükme bağlandı ama şu an daire sayısı 10’a düşürülmüş değildir.

  • İdari Dava Daireleri
  • Vergi Dava Daireleri

Dava daireleri Danıştayın ilk derece mahkeme sıfatını üstlendiği davalara bakar. BİM’lerin verdiği kararların temyiz incelemelerini yaparlar. Dava dairelerine baktığımızda başkanlık kurulu iş bölümü esasına göre dairelerin görevlerini belirler demiştik. Ama üçüncü, dördüncü, yedinci ve dokuzuncu dava daireleri Vergi Dava Dairelerine aittir ve bu sabittir yani değişmez. Ama bunun dışında hangi dairenin hangi konulara bakacağı konusu başkanlık kuruluna kalmıştır.

Danıştay Kanununun 27. maddesi Dava Dairelerinin Görevlerini belirtmiştir. Bu maddeye göre, iş bölümünün nasıl yapacağı başkanlık kurulu tarafından belirtilmiştir. İptal davaları idari sözleşmelerden doğan davalar yönünden daireler arasındaki iş bölümünün belirlenmesinde uyuşmazlığın kaynaklandığı mevzuat esas alınır. Nitekim dairelerin görevleri de buna göre dağılır. Mesela şu şu mevzuata ilişkin davalara şu daireler bakar. Örneğin Devlet memurları ile ilgili uyuşmazlıklara şu şu daireler bakar. Mevzuat esas alınarak iş birliği yapılması esastır ve başkanlık kurulu kararları resmi gazetede yayımlandığı andan itibaren yürürlüğe girer.

  • İdari Dava Daireleri Kurulu
  • Vergi Dava Daireleri Kurulu

İdari dava daireleri kurulunun kimlerden oluştuğu kanunda yazarken kanunun esas metninde yazan madde şu anda yürürlükte değildir. Danıştay Kanununun geçici 24. maddesine göre, 2019 yılının sonuna kadar Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna ilişkin olarak geçici 24. maddedeki düzenleme geçerlidir. Yani idari dava daireleri kurulunun yapısına bakılmak istendiğinde bakılacak yer Danıştay Kanununun geçici 24. maddesidir.

İdari ve Vergi Dava Daireleri Kurulunun Görevleri:

1-) Bölge İdare Mahkemelerinin(BİM) Israr Kararlarının İnceleme Yeri

BİM’lerin kararları için temyiz yeri olarak Danıştay’a gidilir. Temyiz yeri incelemesini dava daireleri yapar. BİM’ler dava dairelerinin kararlarına direnebilir. Buna direnme-ısrar kararı denir. BİM’ler ısrar kararı verirse, ısrar kararları için de temyiz’e gidilir. İşte bu noktada dosyanın inceleneceği yer idari veya vergi dava daireleri kuruludur.

2-) Dava dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararların temyiz incelemesi de bu kurullarda yapılır.

3-) Dava Dairelrinin yürütmeyi durdurma istemleri üzerine verdikleri kararlara itiraz edilen yerdir. Bu kurulların yürütmeyi durdurma kararına itiraz yeri de bu kurullardır ve bu kurulların itiraz üzerine verdikleri kararlar kesindir.

İdare Mahkemeleri, Vergi Mahkemeleri ve Bölge İdare Mahkemelerinin Teşkilatlanması:

İdare Mahkemeleri, Vergi Mahkemeleri ve Bölge İdare Mahkemelerinin Teşkilatlan ve görevlerini düzenleyen kanun 2576 sayılı kanundur.

Bölge İdare Mahkemeleri(BİM)

Şu anda istinaf mahkemesi olan BİM, daha önce temyiz yeriydi. Bazı davalara ilişkin olarak temyiz için BİM’e gidiliyordu, bazı davalar için ise temyiz yeri olarak doğrudan Danıştay’a gidiliyordu. Yani 2016 yılının Temmuz ayına kadar idari yargı iki dereceli sistem vardı. Temmuz ayından itibaren BİM’ler İstinaf Mahkemelerine dönüştü ve iki dereceli bir sistem oluşmuş oldu.

BİM’lere baktığımız zaman BİM’leri Danıştay’ın küçük hali gibi görebiliriz. Yani Danıştay’da olduğu gibi BİM’lerin içerisinde Başkanlar Kurulu, Daireler ve Başkanlık Makamı olduğunu görürüz. BİM’lerin içerisinde bir vergi dairesi bir idare dairesi olmak üzere mutlaka en az iki daire olması gerekir. Dairelerde üye sınırı yoktur. Kanun, bir başkan ve yeteri kadar üye bulunması gerekir der. Dolayısıyla belli bir sayıda olması koşulu yoktur. Ama tabi ki bir heyet oluşacağı için en az üç üye olması şarttır.

a-)Bölge İdare Mahkemelerinin Görevleri:

1-) İstinaf başvurularını incelerler. İdari yargı üç derecelidir diyoruz ama şu unutulmamalıdır ki bütün davalarda üç dereceli bir sistem yoktur. Bazı davalarda İstinaf Mahkemelerinin (BİM) verdiği kararlar kesinken bazı davalar için ise İstinaf Mahkemelerinin kararlarına itiraz olarak Danıştay’a gidilebilir.

2-) Yargı çevresi içerisindeki İdare ve Vergi Mahkemeleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını kesin karara bağlar. 2014 yılında BİM’ler İstinaf Mahkemeleri olarak Türkiye genelinde sekiz (8) tane olarak düzenlendi. 2014 yılında yürürlüğe giren kanuna göre, kanun değişikliği yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içerisinde bu mahkemeler kurulacak dendi ama kurulmadı ve 2016’nın Mart ayında yapılan yeni bir değişiklik ile o sayı sekizden (8) yediye (7) indirildi ve şu an 7 tane Bölge İdare Mahkemesi görevini sürdürmektedir. Yedi tane BİM olduğunu söyledik ama bunlar Türkiyenin yedi bölgesine göre ayrılmamıştır. Mesela İzmir Bölge İdare Mahkemesi yargı çevresinde hangi şehirler sayılmışsa, o şehirlerde görev yapan İdare ve Vergi Mahkemeleri arasındaki uyuşmazlıkları İzmir BİM karara bağlar. Ayrı BİM’lerinin yargı çevrelerindeki İdare ve Vergi mahkemeleri arasındaki görev ve yetki uyuşmazlıkları Danıştay’da çözümlenir. Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemelerinin yargı çevrelerini coğrafi durumlarına ve iş hacimlerine göre Adalet Bakanlığı tespit eder ve karara bağlar. Kaldırılmalarına veya değiştirilmelerine ilişkin kararı ise Adalet Bakanlığının önerisi üzerine HSYK tarafından verilir.

3-) Kendi yargı çevresi içerisinde bulunan İdare ve Vergi mahkemelerinin yürütmeyi durdurma istemleri üzerine verdikleri kararlara itiraz için de BİM’e gidilir.

b-)İdare Mahkemesinin Görevleri:

1-) İdare Mahkemeleri genel görevlidir ve kanunda tek tek görevleri sayılmamıştır. Danıştayın ilk derece mahkemesi olarak baktığı davalar ve Vergi Mahkemelerinin görevlerine giren davalar (BİM’ler ilk derece mahkemeleri olmadığı için onları burada saymaya gerek yoktur.) hariç tüm iptal ve tam yargı davaları İdare Mahkemelerinde görülür.

2-) İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç idari sözleşmelerden doğan davalara idare mahkemeleri bakar.

c-) Vergi Mahkemelerinin Görevleri:

Vergi mahkemeleri özel görevli mahkemeler olduğu için görevleri kanunda tek tek sayılmıştır.

1-)Genel bütçeye, il özel idareleri, belediyele ve köylere ait vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümlülükler ve bunların zam cezaları ile tariflere ilişkin davalara Vergi Mahkemeleri bakar.

2-) Bu alacakların tahsiline ilişkin davalara da Vergi Mahkemeleri bakar.

İdari Yargıda Tek Hakimle Bakılan Davalar:

Tek hakimle bakılan davalar idare mahkemelerinde olduğu gibi vergi mahkemelerinde de olabilir. Tek hakimle bakılan davada bir uyuşmazlık miktarı sınırı vardır. Dava konusu uyuşmazlık miktarı belli bir sınırın altındaysa o davaya tek hakim bakar. Peki uyuşmazlık miktarının sınırı nedir?

Bu sınır her yıl değişir. Maliye Bakanlığının her yıl yeniden belirlediği yeniden değerleme oranı diye bir oran vardır. O oran kapsamından bir önceki yılın meblağı üzerinden yeniden değerleme oranının yüzdesiyle çarpılarak bir meblağ belirlenir. Her yıl yapılan bu hesap sonucunda küsüratlı bir hesap çıktı diyelim. Kanun diyor ki 1.000 TL’ye kadar olan küsüratlar dikkate alınmaz. Örneğin, Bu oran 31.752 TL olarak hesaplanmışsa buradaki 752 TL dikkate alınmaz ve bu değer 31.000 TL olarak görülür. Geçen yıl 31.000 TL olan bu değer bu yıl 32.000 TL’dir. Dolayısıyla 32.000 TL’nin altındaki bir meblağ ile ilgili davalar tek hakimin baktığı davalardır. Uyuşmazlık konusu miktar, ister konusu belli bir para içeren idari işlemlere ilişkin iptal davası olsun isterse tam yargı davası olsun bu değerin altındaki davalar tek hakimin bakacağı davalardır.

İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri, tek hakimli davalar (32.000 TL’lik sınırın altındaki davalar) hariç kurul şeklinde karar verirler. Hiçbiri tek hakimle iş yapmaz. Bir başkan ve yeteri kadar üyeden oluşurlar ve bunlar birlikte karar verirler. Biz bunlara kurul ya da heyet diyoruz. Bunlar birlikte ve oy çokluğuyla karar verirler. Bu anlattıklarımız tamamen Sivil İdari Yargı diye nitelendirdiğimiz İdari Yargıya aitti.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi:

1971 yılındaki Anayasa değişikliyle hayatımıza giren Askeri Yüksek İdare Mahkemesi AYİM kanunu ile kurulmuştur. Anayasamızın 157. maddesinde görevleri sayılmıştır.

Anayasamızın 157. maddesine göre;

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, asker olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz.

Bu mahkeme ilk ve son derece mahkemedir yani bu mahkemenin altında başka bir mahkeme yoktur. Bu mahkemeler nicin kuruldu?

Askerlikle ilgili idari işleyiş sivil idareden farklı olduğu ve askeri idarenin asker kişileri ilgilendiren işlem ve eylemlerinden doğan uyuşmazlıklara bakmak bir uzmanlık gerektireceği için farklı bir yargı düzeni kurulması öngörülmüştür.

Anayasamızda yapılan yeni değişiklikle ilgili 16 Nisan Referandumunda EVET oyu çıkarsa bu yargı düzeni ortadan kalkmış olacak.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu (AYİM)’in asker kişi olarak nitelendirdiği kişiler arasında Subay, Askeri Memur, Astsubay, Askeri Öğrenci Sivil Memurlar bile Asker Kişi kavramının içerisine giriyor.

Askeri Yüksek İdare Mahkemelerine karşı gidilebilecek başka bir yargı yolu olmadığı için bu mahkeme ilk ve son derece mahkemesidir.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin Yargı Denetimi Dışında Olan Kararları:

1-) Anayasamızın 125. maddesinde istisna tutulanlar( Yüksek Askeri Şura (YAŞ) terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.) hariç Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararları

2-) Askeri Personel Hakkında Verilen Disiplin Cezaları

Bu kararlara karşı yargı yolu kapalıdır.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi de kurul halinde karar verir ve iki tane dairesi vardır. Üyelerin dört (4) tanesi hakimlik mesleğinden gelen kişilerden oluşan askeri hakim, iki (2) tanesi ise Kurmay Subaydır.

Bir yüksek mahkeme düşünün ve üyelerinden bazıları hakim statüsünde değil ve hakimlik mesleğinden de gelmiyor. Apaçık ordunun subaylarından oluşıuyor. Bu kişiler her ne kadar tarafsız karar vermeye çalışsa da ordu ile organik bir bağı olduğu için tarafsız karar vermesi mümkün değildir. Belki de üyeleri tamamen bağımsız hakimlerden oluşturulmuş olsaydı şu anda olduğu kadar eleştirilmezdi.

Sayıştay:

Sayıştay, bütçeye ilişkin mali denetim yapar. Yani idareye ilişkin bütçeleri denetler.

Anayasamızınn 160. maddesine göre;

Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlar.

Buradan Sayıştayın idari ve yargısal olmak üzere iki görevi olduğunu anlarız.

1-) TBMM adına idarenin bütçesine karşı yaptığı denetim (İdari)

2-) Sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak (Yargısal)

Sorumluların işlemlerini kesin hükme bağlamasını açıklayalım. Sayıştay, bütçe denetimiyle ilişkili olan memurların (sayman) hesaplarını inceler ve bu kişilerin bir yolsuzluk yaptığı tespit edilirse, kişilerin verdiği zararları tazminine karar verilir. Sayıştayın bu kararları kesindir ve gidilebilecek bir yargı yolu da yoktur.

Vergi benzeri mali yükümlülükler ve ödevler hakkında, Sayıştayın kararları ile Danıştayın kararları arasında uyuşmazlık olduğunda DANIŞTAY KARARLARI esas alınır.

28/02/2017

Sayıştayın bir mahkeme olup olmadığına dair büyük bir tartışma vardır.

Anayasa Mahkemesinin 1991 yılında verdiği karara göre Sayıştay bir mahkeme değilken, Anayasa Mahkemesinin 2012 yılında verdiği yeni kararla Sayıştayın bir mahkeme olduğunu hükme bağlamştır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi yeni bir karar vermediği sürece biz Anayasa Mahkemesinin 2012 yılında Sayıştayın bir mahkeme olduğu yönündeki kararını dikkate almak zorundayız. Çünkü Anayasa Mahkemesinin verdiği kararlar bağlayıcıdır.

İdari Yargının Görev Alanı:

Görev ve Yetki Nedir?

Görevli mahkeme ve yetkili mahkeme farklı kavramlardır.

Görev: Bir mahkemenin hangi konudaki davalara bakacağı göreve girer. Yani mahkemelerin konu bakımından yetkisi görev kavramıyla karşılanır.

Yetki: Mahkemelerin coğrafi bakımdan yetkileri ise yetki kavramıyla açıklanır.

Örn: İzmir İdare Mahkemesi mi yoksa İstanbul İdare Mahkemesi mi bu davaya bakacak sorusu görev konusu mudur yoksa yetki konusu mudur?

Yetki, aynı tür mahkemeler arasında ve farklı coğrafi bölgelerdeki mahkemeler arasında çıkacak uyuşmazlıktır.

Yetki konusudur, çünkü aynı tür mahkemeler olup farklı coğrafi bölgelerdedirler.

Örn: İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi ile Aydın İdare Mahkemesi arasında nasıl bir uyuşmazlık çıkar ve uyuşmazlığı neresi çözümler?

Ayrı yargı düzenleri arasındaki görev ve yetki uyuşmazlıklarını Uyuşmazlık Mahkemeleri Çözümler.

Yetki konusu sadece farklı coğrafi bölgelerdeki aynı mahkemeler arasında çıkacağı için bu bir yetki uyuşmazlığı değil görev uyuşmazlığıdır.

Görev Uyuşmazlığı hangi mahkemeler arasında çıkar?

Adli Yargı

İdari Yargı

Askeri Yüksek İdari Yargı

Askeri Ceza Yargısı

Görev uyuşmazlığı bu dört yargı düzeninde çıkacağı gibi bu yargı düzenlerinden birinin içerisindeki farklı görevlere sahip mahkemeler arasında da görev uyuşmazlığı çıkabilir.

Örneğin: İzmir Vergi Mahkemesi ile İzmir İdare Mahkemesi arasında çıkacak görev uyuşmazlığını çözümleyemeye yetkili merci neresidir?

Aynı yargı düzeni ve aynı yargı çevresi içerisinde yer alan İdare ve Vergi Mahkemeleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlığını çözümlemeye yetkili mercii o yargı çevresindeki Bölge İdare Mahkemesidir. Dolayısıyla somut olayda uyuşmazlığı İzmir Bölge İdare Mahkemesi çözümler.

Örn: Artvin Vergi Mahkemesi ile Hakkari İdare Mahkemesi arasında çıkacak görev uyuşmazlığını çözümleye yetkili mercii neresidir?

Aynı yargı düzeninde ve farklı yargı çevrelerinde yer alan İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri arasında çıkacak görev uyuşmazlığını çözümlemeye yetkili mercii Danıştaydır. Dolayısıyla somut olayımızda uyuşmazlığı Danıştay Çözer.

Örn: İzmir Ağır Ceza Mahkemesi ile Afyon İdare Mahkemesi arasında çıkacak görev uyuşmazlığını çözümlemeye yetkili mercii neresidir?

Ayrı yargı düzenleri arasında çıkacak görev uyuşmazlığını çözümlemeye yetkili mercii Uyuşmazlık Mahkemesidir. Dolayısıyla somut olaydaki uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesi çözümler.

Mahkemelerin görevlerini kim belirler?

Anayasa madde 142’ye göre, mahkemenin görevleri kanunla düzenlenir. Bu yüzden de mahkemelerin görevleri kamu düzenine ilişkindir. Kamu düzenine ilişkin olması, mahkemelerin bunu daima göz önünde bulundurmak zorunda olmaları, taraflar ileri sürmese de mahkeme görev konusunu re’sen dikkate almalıdır.

Taraflar, önceden oturup kendi aralarında görevli mahkemeyi kararlaştıramazlar ve mahkeme bunu kendiliğinden dikkate almak zorundadır.

Yetki konusuna baktığımızda, yargı düzenlerine göre yetki konusu değişiklik arz edebiliyor. İdari yargıda, yetki konusu da kamu düzenine ilişkindir, kanunla düzeninlenir ve taraflar bu konuda anlaşma yapamazlar. Hukuk davalarına bakacak olursak, bazı hukuk davalarında, taraflar önceden yetkili mahkemeyi belirleyebilirler.

Örn: Taraflar bir sözleşme imzalarken, bu sözleşmeden doğan uyuşmazlıkları çözümlemeye yetkili mahkeme, X ili hukuk mahkemesidir diyebilir.

Bu durum idari yargıda geçerli değildir. İdari yargıda görev ve yetki konusu kanunla düzenlenir ve taraflar bu konuda hiçbir şekilde anlaşma yapamazlar.

Mahkemelerin Görevsizliği:

Soru: Görevli mahkeme kanunla değiştirilirse o sırada bakılmakta olan olan davaya ne olur?

Göreve ilişkin değişikliklerde kural olarak kamu düzeni yararı olduğu için söz konusu kanun geçmişe de yürür.

Örn, Görülmekte olan bir davalar vardır. Bu davalar görülürken görevli mahkeme kanunla değişti diyelim. Bu durumda dava dosyaları yeni kanundaki ya da kanun değişikliğiyle görevli kılınan mahkemeye gönderilir. Kanun buna istisnada koyabilir. Kanun değşikliğinden sonraki açılan davalar için yürürlüğe yeni girmiş kanun hükümleri uygulanacağı için bir problem yoktur.

Görev konusu yasa koyucunun takdir yetkisindedir ve Anayasa madde 142’ye göre görev yetkisini kanun belirler diyoruz ama uygulamaya baktığımızda birçok konuda görev uyuşmazlığı olduğu görülmektedir. Demek ki mahkemelerin görev alanlarını belirlemek her zaman çok kolay olmayabilir.

İdari Yargının Görev Alanı:

İdari yargının görev alanının kapsamı nedir ve idari yargıda hangi davalar görülür?

Anayasa madde 155’e göre, idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii idari yargıdır. Danıştay, kanunla gösterilen belli davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.

Anayasa madde 125’e göre, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. (Yargı yolu açıktır deyip idari yargı yolu açıktır dememesi bir kafa karışıklığına sebep oluyor.)

Anayasa madde 157’ye göre, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargısal denetimini askeri idare mahkemesi bakar.(Bu hükmün tersinden sivil idari yargının varlığını da çıkarabiliriz.

Yani asker kişileri ilgilendirmeyen ve askeri hizmetlere ilişkin olmayan idari işlem ve eylemlerden doğan davalar idari yargıda çözümlenecektir diyebiliriz.)

2577 sayılı kanunun 2. maddesine göre, idari işlemler hakkında açılan iptal davalarından bahsederken idari işlem kavramını kullanıyor ve 2577/2-d ye göre İdari eylem ve işlemlerden doğan deyip tam yargı davalarını tanımlıyor. Bir sonraki bentte idari sözleşmelerden bahsediyor. Demek ki bu kanunda görev alanı kapsamı belirlenirken idari işlem, idari eylem ve idari sözleşme kavramları kullanılmıştır.

Türkiyede idari işlemlerin nasıl yapılacağını gösteren genel bir idari usül kanunu yoktur. Dolayısıyla bir idari işlem tanımı yapan kanun da yoktur. Ama diyoruz ki mahkemelerin görev alanlarını kanunlar belirler ama kanun idari işlem deyip geçiyor. Peki idari işlem ne demektir ve buna kim karar verir? Burada hemen doktirin devreye giriyor. Yargı organları, bilimsel eserlere atıf yapıyor ve bu şekilde idari işlem kavramı oturuyor. Ama yine de ortada somut bir tanım olmuyor. Bu yüzden de ortaya görev uyuşmazlığı çıkıyor. İdari işlem mi değil mi ? İdari Eylem mi değil mi ? Bu tartışmalar ortaya çıkıyor. Bu davalar özellikle tam yargı davalarıyla ilgili ortaya çıkıyor. Çünkü farkı en zor anlaşılan ayrım tam yaegı davalarında oluyor. Hukuk davalarında eda(edim) davaları vardır. Eda davaları ile idari yargıdaki tam yargı davaları birbirine çok benzer. Özellikle bu konuda görev uyuşmazlığı ortaya çıkıyor.

Mahkemeler değişiklik ölçütleri yıllar boyu kullandı. Yargı organı şöyle bir ölçüt geliştirdi; İdarinin kamu gücünü kullanarak yaptığı işlemler idari yargıda görülürken kamu gücü kullanmadan yaptığı işlemler adli yargıda görülür. Bir başka bir ölçüt ise kamu hizmeti ölçütü oldu. İdarenin kamu hizmeti görürken yaptığı işlemler idari yargıda görülürken kamu hizmetini yürütmediği işlemler için adli yargıyı işaret etti. Böyle net ölçütler konulması çok zordur. Çünkü yeri geldiğinde bunlardan sapan ama idari yargının görev alanına giren davalar da söz konusu olabilir. Yani böyle net ifadeler kullanılması kolay değildir. Çünkü kamu hizmeti kavramı da göreceli bir kavramdır. Kısacası, idari yargının görev alanının kapsamını belirlemek zor olduğuna göre şöyle bir yol izlemeliyiz. Hangi konular idari yargının görev alanına girmez? İdari yargının görev alanına girmeyen davaları tespit edersek geri kalanı idari yargının görev alanına girecektir. Yaani tersten gideceğiz. Öncelikle mutlaka ve mutlaka idari yargının görev alanına giren ne olabilir? İdari işlev ya da idari fonksiyon kavramına dahil olan işlemler mutlaka idari yargının görev alanındadır. İdari fonksiyon, idarenin idare olmaktan kaynaklanan faliyetleri yürütürken yerine getirdiği fonksiyona denir. İdari fonksiyona dahil işlemler idari işlemdir. Yasamanın ve yargının da idari fonksiyona dahil olan işlemleri vardır. Bunlar da idari yargının görev alanına girerler. Yasamaya Anayasa ile verilen yasama faaliyetlerinden kaynaklanan işlemleri hiçbir şekilde idari yargıya girmez. Örneğin, kanun yapma, KHK’ları onaylama, içtüzük çıkartma veya meclis kararları, milletvekili üyeliğinin düşürülmesi, yasama dokunulmazlığının kaldırılması vs. bu işlemler hiçbir şekilde idari yargıya konu olamaz. Ancak meclisin bazen farklı kararları olabilir.

Örneğin, RTÜK üyelerini seçmek, Sayıştay üyelerini seçmek vb. Bunlar idari faaliyetlerdir. Bu şekilde bir nevi kamu görevlisi atanmış oluyor. Bu yüzden saf yasama faaliyetleri ile bu durumu ayırmak gerekir. Yargı organının yargısal faaliyetlerinden doğan bir takım uyuşmazlıklar sözkonusu olursa bunlar için tabi ki de idari yargıya gidilmez. Çünkü bunlar yargısal faaliyetler olup idari faaliyet değildir. Yargı organının da idari işlem niteliğinde bazı işlemleri olabilir.

Örneğin, personel alımı, seçimi vs. gibi konular, yani bu konular istisna olup bunlar için idari yargıya gidilir. Peki sadece yargısal faaliyetlere ilişkin bir uyuşmazlık çıkarsa ne olacak? HMK’ya göre hakim ve savcıların verdiği kararlardan(yargısal faaliyet) bir zarar doğarsa idarenin sorumluluğu kavramı içerisinde idari yargıya gidilebilecek bir dava türü değildir. Yani bu tam yargı davası olarak değerlendirilemez. Çünkü ortada bir idari faaliyet, idari işlem, eylem veya bir sözleşme yoktur. Burada bir yargı kararı vardır. Yargı kararından dolayı bir kişi zarar görürse, kişi devlet aleyhine adli yargıda dava açar. Bu düzenleme hakimi ve savcıyı sürekli dava tehtidi altında bırakmaktan kaçınmak ve aynı zamanda kişinin uğradığı zararı daha kolay tazmin etmesini sağlamak için yapılan bir düzenlemedir. Bu adli yargıda bir eda(edim) davası olarak nitelendirilir. Böyle bir dava maliye bakanlığı aleyhine (hazine) açılır. Devlet bunu adli yargıda hakim ve savcıya rücü edebilecek.

Yürütmenin siyasal nitelikli işlemleri de idari yargının görev alanına girmez. Örneğin, Cumhurbaşkanının Başbakanı seçmesi, bu tamamen siyasi bir faaliyettir. Bakanların atanması,, görevlerine son verilmesi, Uluslararası antlaşmaların onaylanması vs. bunlar da tamamen yürütme faaliyetleri içerisinde değerlendirilen ve siyasi faaliyetler olduğundan idari yargının kapsamına girmez.

İdari Yargının Görev Alanı Dışında Kalan Uyuşmazlıklar:

1-) Kanunun Adli Yargıyı Açıkça Görevli Saydığı Durumlar:

Genel görev ilkesine göre, idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklar idari yargıda çözümlenir. Bunun için kanunda açık bir düzenlemeye ihtiyaç yoktur. Ancak böyle bir uyuşmazlığın adli yargıda çözümlenebilmesi için kanunda bunun açıkça düzenlenmesi gerekir. Çünkü aslolan bunun idari yargıda çözümlenmesidir

Kanunun adli yargıyı açıkça görevli saydığı uyuşmazlıklara birkaç örnek verelim.

Örn, İcra ve iflas kanununun 5. maddesine göre, icra ve iflas gayesi görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davaları ancak idare aleyhine açılır. Devletin, zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan personellerine rücu hakkı saklıdır. Bu davalar adli yargıda görülür.

Örn, Tapu sicili ile ilgili davalar, tapu sicilinde yapılan işlemler idari işlemlerdir. TMK 1027/1’e göre, ilgilinin yazılı rızası olmadıkça tapu memuru, tapu sicilindeki yanlışlığı ancak mahkeme kararıyla düzeltilir. Burada geçen mahkeme ifadesi hukuk mahkemelerini ifade eder çünkü Medeni kanunda gösteriliyor.

Nüfus sicilinin tutulmasındaki zarara ilişkin davalar da adli yargıda çözümlenir.

2-) Eğer ki uyuşmazlığın iki tarafı da özel hukuk kişisiyse bu uyuşmazlık asla idari yargıda görülmez. Çünkü idari yargıda çözümlenen uyuşmazlıkların bir tarafı mutlaka idare olmalıdır.

3-) İdare, kamu görevlisine veya bir üçüncü kişiye karşı doğrudan doğruya idari yargıda dava açamaz. Bu davaların görüleceği yer adli yargıdır.

Örn, İdare bir memura 6 ay maaş ödemesi olarak fazla ödeme yaptı ve bunu fark etti. Ben her ay senin maaşından bu kesintiyi yapacağım diyemez, çünkü böyle Bir şey mümkün olamaz. İdare, kamu görevlisine karşı adli yargıda dava açarak fazla ödemeyi geri alacaktır.

4-) Özel kişiler, doğrudan doğruya kamu görevlisine karşı idari yargıda dava açamaz. Bunun için de adli yargıya gidilmesi gerekir. İdari yargıda gerçek kişilere karşı dava açılamaz. Çünkü idari yargıdaki davalarda davalı taraflar idari makamlardır.

Örneğin, belediyenin bir eylem veya işlemiyle ilgili dava açılacağında bu dava belediye başkanına değil belediye başkanlığına karşı açılır. Bu yüzden idari yargıda gerçek kişilere karşı dava açılması sözkonusu değildir. İdari yargıda bir kamu personeline karşı dava açtınız diyelim. Mahkeme sen bu davayı yanlış yere karşı açtın. Aslında davayı kuruma karşı açman gerekirken sen o kurumdaki kamu görevlisine karşı açtın. Ben buradaki davalı tarafı değiştirip o kurumu davalı yapayım demez. Yani kamu görevlisine karşı idari yargıda dava açılmaz.

5-) İdarenin Özel Hukuk Sözleşmelerinden Doğan Davaları:

İdarenin özel hukuk sözleşmelerinden doğan davaları adli yargıda görülür. Ancak özel hukuk sözleşmesindeki imza aşamasına kadar olan süreç (İhale süreci) ile ilgili bir uyuşmazlık çıkarsa bu dava idari yargıda görülür. Ancak sözleşme imzalandıktan sonraki süreçteki uyuşmazlıklar adli yargının görev alanındadır.

6-) İşçi-İşveren Uyuşmazlıkları:

İdare, kamu görevlisi istihdam edebileceği gibi işçi de istihdam edebilir. İdare işçi istihdam ettiğinde idarenin işçi ile arasındaki ilişki özel hukuk ilişkisidir ve bu ilişkiden doğan uyuşmazlıklarda konusuna göre iş kanunu uygulanabilir ve bu davalar adli yargıda iş mahkemelerinde görülür.

7-) Fiili Yol:

Daha çok mülkiyet hakkına ilişkin olarak karşımıza çıkan bir kavramdır. İdarenin genellikle mülkiyet hakkına veya temel haklara hukuk dışı tutumlarla saldırmasına denir.

Örn: Mustafanın bir taşınmazı var ve idare hiçbir şekilde kamulaştırma yapmadan, bu sürece girmeden ve hiçbir hukuki dayanağı olmadan Mustafanın taşınmazına girip ondan izin almadan ağaçlarını keserek inşaata başlıyor.

Burada idarenin yaptığını idari eylem kavramıyla açıklamak mümkün değildir. Çünkü bu hukuki bir fiil olmadığı ve hiçbir dayanağı olmadığı için biz buna idari eylem diyemeyiz ve bu bir haksız fiil olarak değerlendirilir. Haksız fiil olarak değerlendirildiğinde de böyle bir uyuşmazlık çıktığında adli yargıda çözümlenir.

😎 Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Özel Hukuk Alanındaki Faailiyetlerinden Doğan Uyuşmazlıklar:

Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT), tüzel kişileridir ama diğer kamu kurum ve kuruluşlarından farklı olarak ticari faaliyet görürler. Ticari faaliyet görürken bir taraftan da bir hizmet sunarlar ve hizmetten yararlananlar ile aralarında bir uyuşmazlık çıktığında artık bu bir özel hukuk uyuşmazlığı olarak karşımıza çıkar.

Örneğin: TCDD’nın gördüğü faaliyet bir ulaştırma faaliyetidir yani kamu hizmetidir ama ticari bir yanı da vardır. TCDD’nin faaliyetleri özel hukuk faaliyeti olarak nitelendirilir. Ancak KİT’lerin kendi kamu personelleriyle aralarındaki ilişkisi tabi ki bir idari yani kamu hukuku ilişkisidir.

9-) Tahkim Yolu Öngörülmüş olan İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan Uyuşmazlıklar:

Tahkim öngörülmüşse mahkemelerin artık burada bir işi yoktur. Mahkeme böyle bir uyuşmazlığa bakamaz ve tahkim öngörüldüğü için hakem ya da hakem heyeti bu uyuşmazlığı çözüme kavuşturur.

10-) İdarenin Taşıtlarının Yaptığı Kazalar:

2011 yılında Kara Yolları Trafik Kanununda getirilen bir düzenlemeye göre, işleteni veya sahibi devlet veya diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin sorumluluk davaları adli yargıda çözülür.

İdarenin taşıtlarının karıştığı kazalarla ilgili davalar artık tamamen adli yargının görev alanındadır.

Zarar gören kamu görevlisi olsa da, o kişinin zarara uğramasından doğan uyuşmazlıklar da adli yargıda görülür.

Tren kazaları ya da hemzemin geçitte meydana gelen kazalarla ilgili davalarda da adli yargı görevlidir.

11-) Kabahatler Kanunundan Doğan İdari Para Cezaları:

Kabahatler kanunundan doğan idari para cezaları adli yargıda görülür. Ancak kanunda bu davanın idari yargıda görüleceğine dair açıkça bir düzenleme varsa bu dava idari yargıda görülür. Yani buradan görüyoruz ki kabahatler kanunu ile ilgili uyuşmazlıklarda genel görev ilkesinin tam tersi bir durum sözkonusudur. Genel görev ilkesine göre, idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıklar idari yargıda görülür ama kanunda bu uyuşmazlıkların adli yargıda görüleceğine dair açıkça düzenleme olması gerekir. Kabahatler kanununda bu durumun tam tersine döndüğünü görüyoruz.

Kabahatlar Kanunu, “Bu kanundan doğan idari para cezalarına ilişkin davalar adli yargıda görülür. Bu ceza ilgiliye tebliğ edildiği andan itibaren 15 gün içerisinde Sulh Ceza mahkemesine(Sulh Ceza Hakimliği oldu) başvurulabilir.” diyor. Kabahatler kanununa göre, eğer ki özel kanunda farklı bir hüküm varsa o uygulanır. Yani X kanunu derse ki şu para cezasına karşı idari yargıda dava açılır, o zaman bu dava idari yargıda görülür.

Örn, Çevre kanunundan kaynaklanan idari yaptırımlara, idari para cezasına karşı idari yargıya gidilir.

Örn, Gümrük kanunundan kaynaklanan idari para cezalarına karşı idari yargıya gidilir.

Örn, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortaları kanunundan kaynaklanan para cezaları için idari yargıya gidilir.

Örn, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanundan kaynaklanan para cezaları için idari yargıya gidilir.

Kabahatler Kanu 27/8 maddesine göre, örneğin Mehmet Akif alkollü araç kullanırken yakalandı. Mehmet Akif burada iki yaptırım ile karşı karşıya kalabilir. Bunlardan biri idari para cezasıdır, diğeri ise sürücü belgesinin geri alınmasıdır. Kabahatler Kanunu diyor ki normalde bu kanundan doğan idari para cezasına karşı adli yargıda dava açılırken sürücü belgesinin geri alınmasına karşın idari yargıda dava açılır. Ancak Kabahatler Kanunu 27/8 maddesine göre, sürücü belgesinin geri alınmasının iptalini idari yargıda isterken idari para cezasının iptalini de idari yargıda isteyip ikisi birlikte olduğunda bu iki işlemin iptalini aynı anda idari yargıdan isteyebilirsiniz. Bu durum sadece bitişik, aynı kişiye ilişkin, aynı konuda ve birbiriyle bağlantılı iki karar olduğunda istenebilir. Yani Kabahatler kanunundan doğan idari para cezasına karşı idari yargıda dava açabilmek için idari para cezasının yanında idari yargının görev alanına giren başka bir işlemin de yapılmış olması gerekir. Bu işlemin iptalini idari yargıda isterken idari para cezasının iptalini de idari yargıda isteyebiliriz. Akif bunları aynı anda istemezse sadece kabahatler kanunundan doğan idari para cezasına karşı idari yargıda dava açamaz.

Örn, Aynı konuda ve aynı kişiye ilişkin imar para cezası ve yıkım kararı verilmiştir. Kişi yıkım kararının iptali için idari yargıya başvurduğunda aynı anda para cezasının iptalini de idari yargıda isteyebilir.

Uyuşmazlık Mahkemesi:

Uyuşmazlık mahkemesi, Anayasamızda yüksek mahkemeler arasında sayılmaktadır. Uyuşmazlık mahkemesinde iki tip uyuşmazlık çözüme kavuşmaktadır.

  • Görev Uyuşmazlığı
  • Hüküm Uyuşmazlığı

Uyuşmazlık mahkemesi dört yargı düzeni arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarını çözümler

  • Adli Yargı
  • İdari Yargı
  • Askeri İdari Yargı
  • Askeri Ceza Yargısı

Uyuşmazlık mahkemesinin yapısına bakacak olursak, hukuk bölümü (hukuk davalarına ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarına bakan bölüm) ve ceza bölümü diye ikiye ayrılarak bu uyuşmazlıklara karar veriliyor. Bölümlerin her birinde başkan ve 6 üye vardır(çok ta önemli değil). Uyuşmazlık mahkemesi başkanı Anayasa mahkemesi üyesiyken diğer üyeler ise bu dört yargı düzeninindeki yüksek mahkemelerin üyelerinden oluşur.

1-) GÖREV UYUŞMAZLIĞI

Görev uyuşmazlığı da ikiye ayrılır.

  • Olumlu Görev Uyuşmazlığı
  • Olumsuz Görev Uyuşmazlığı

a-) Olumlu Görev Uyuşmazlığı:

Olumlu görev uyuşmazlığı, uyuşmazlık mahkemesine ilişkin kanunun 10. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, olumlu görev uyuşmazlığının çıkabilmesi için bazı koşulların bir araya gelmesi gerekir.

  • Dört yargı düzeninde yer alan mahkemelerden birinde bir dava açılmış olması gerekir. (Sadece bir dava varsa burada olumlu görev uyuşmazlığı vardır.)
  • Açılan davada görevsizlik itirazında bulunulmuş olması gerekir.(Olumlu görev uyuşmazlığında görevsizlik itirazını mantıken davalı talep eder. Dava sürerken davacı istemeyeceğine göre)
  • Mahkemenin görevsizlik itirazına red kararı verip ben bu davada görevliyim ve davaya bakacağım demesi gerekir.
  • Mahkemenin esas hakkında bir karar vermemiş olması gerekir.(Mahkeme, esas hakkında karar vermişse böyle bir uyuşmazlığın çıkarılması sözkonusu olamaz.)

Ortada bir görevsizlik itirazı var. Mahkeme görevsizlik itirazını reddetti ve red kararından itibaren 15 gün içerisinde görevsizlik kararını reddeden mahkemeye, Başsavcıya iletilmek üzere olumlu görev uyuşmazlığı çıkartmak istediğinize dair dilekçe sunuyorsunuz. Mahkeme, 7 gün içerisinde dilekçeye cevap vermesi için dilekçeyi davanın karşı tarafına tebliğ ediyor. Davanın karşı tarafı 7 gün içerisinde cevap verdikten sonra, dilekçeyi sunduğunuz mahkeme de bu üç metni (red kararı, olumlu görev uyuşmazlığı istemi dilekçesi ve davanın karşı tarafınının cevabı) görevli olduğunu düşündüğünüz mahkemenin bulunduğu yargı düzenindeki başsavcıya gönderiyor. Başsavcı bunu uygun görürse bu üç metni uyuşmazlık mahkemesine iletiyor. Başsavcı uygun görmezse uyuşmazlık çıkarılması olayı Uyuşmazlık mahkemesinin önüne gitmeden Başsavcılık aşamasında sona eriyor. Diyelim ki Başsavcı bu üç metni uyuşmazlık mahkemesine gönderdi. Davaya bakan mahkeme altı ay boyunca Uyuşmazlık Mahkemesi kararını beklemek zorunda ve dolayısıyla Uyuşmazlık Mahkemesi kararını altı ay içerisinde açıklamazsa, davaya bakan mahkeme altı ay boyunca beklemek zorundadır. Uyuşmazlık mahkemesi altı boyunca karar vermezse o altı ayın sonunda mahkeme davayı görmeye devam eder. Mahkeme esas hakkında karar vermeden Uyuşmazlık Mahkemesinin kararı gelirse, davaya bakan mahkeme Uyuşmazlık Mahkemesinin kararına uymak zorundadır. Mahkeme esas hakkında bir karar vermişse ve bu kadar temyiz aşamasında da kesinleşirse iş işten geçmiş olur. Temyiz aşaması sırasında Temyiz yeri kararını vermeden Uyuşmazlık Mahkemesini kararını verirse, Temyiz yeri de bu karara uymak zorundadır.

İYUK 17. madde de olumlu görev uyuşmazlığından bahsetmektedir ama 17. madde çok isitsnai ve uç bir durumdan bahsetmiştir ve bunun bizim için bir önemi yoktur.İYUK 17’yi bir örnekle açıklayalım. Örn, gidip adli yargıda bir dava açtık. Konusu, tarafları ve sebebi aynı olan davayı gidip aynı anda bir de idari yargıda açtık. Burada iki mahkeme de ben görevliyim diyecek. İşte bu düzenleme 17. maddeyi işaret ediyor ve biz İYUK 17. maddeyi dikkate almayacağız. Biz İYUK madde 10’u dikkate alacağız.

b-) Olumsuz Görev Uyuşmazlığı:

Olumsuz görev uyuşmazlığında iki ayrı yargı düzeninde aynı konuya ilişkin açılmış bir dava vardır. Her iki yargı düzeni de ben görevsizim ve ben görevsizim ve bu davaya bakmayacağım diyerek görevsizlik kararı vermekle birlikte ikisi de birbirini görevli olarak işaret ederler.

Not: Red kararı ve görevsizlik kararının hukuki niteliği nedir?

Red Kararı –> Ara Karar (Davayı sonuçlandırmayan ve dava süresince verilen kararlara ara karar denir.)

Görevsizlik Kararı –> Nihai Karar(mahkeme davaya bakmaktan imtina ediyor ve davayı sona erdiren bir karar olduğu için nihai karardır. Nihai karar her zaman esas hakkında olmayabilir. İki tip nihai karar vardır. Birinci, işin esasına hiç girmez ve usülden direkt davayı reddeder. İkincisi, mahkeme usüle girip daha sonra esası inceler. Esası inceledikten sonra ona göre davayı kabul eder ya da reddeder.

07/03/2017

Olumlu görev uyuşmazlığı çıkarabilmek için tek bir dava açılmış olması ve esasa girilmemiş olması gerekir demiştik. İki tane dava varsa orada olumlu görev uyuşmazlığıuı düşünmeyeceğiz.

Olumsuz Görev Uyuşmazlığı Çıkarabilmek İçin Neler Gerekir?

  • Olumsuz görev uyuşmazlığı ancak dört ayrı yargı düzeni arasında çıkabilir(Adli Yargı, İdari Yargı, Askeri Yüksek İdari Yargısı, Askeri Ceza Yargısı).
  • Olumsuz görev uyuşmazlığı için iki ayrı yargı düzeninde açılmış olan davanın tarafları, konusu sebebi aynı olmalıdır. Yani kısacası bir mahkemede dava açtıktan ve görevsizlik kararı aldıktan sonra, bir diğer yargı düzeninde açtığımız davanın konusu, sebebi ve tarafları aynı olmalıdır.
  • Bu dört yargı düzeninden birinde dava açılmış olması ve esasa girilmeden görevsizlik kararı verilerek başka bir yargı düzeninin işaret edilmiş olması gerekir. Mahkeme görevsizlik kararı verdikten sonra Kanun Yollarına(Temyiz, İstinaf vs.) gidebilirsiniz. Karar kesinleştiken sonra mahkemenin işaret ettiği diğer yargı düzenine gidilir. Diğer yargı düzeni de davada kendisini görevli görmezse yine aynı şekilde kanun yollarına başvurabiliriz. Buradada karar kesinleşmiş olsun. İki mahkemede de görevsizlik kararı verilmiş oluyor ve iki mahkeme de birbirini görevli görüyor.

Örn, Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtık ve mahkeme ben görevli değilim diyerek görevsizlik kararı verdi ve bu karar kesinleşti. Bu aşamadan sonra mahkeme görevsizlik kararının gerekçesini belirterek bir diğer yargı düzenini(Örn, İdari Yargı) işaret etti. Biz de gidip diğer yargı düzeninde dava açtık. İdare mahkemesi de ben görevli değilim diyerek Asliye Hukuk Mahkemesini işaret ederse burada olumsuz görev uyuşmazlığı için Uyuşmazlık Mahkemesine gidilebilir.

Örnek 2

Adli Yargı (Görevsizlik Kararı verdi) –> İdari Yargı

İdari Yargı (Görevsizlik kararı verdi) –> Adli Yargı

Burada ikisi de birbirini görevli gördüğü için burada Uyuşmazlık mahkemesine gitmek için gerekli olan birbirlerini işaret etme şartı oluşmuştur.

Ama diyelim ki böyle olmadı da mahkeme üçüncü bir yargı düzenini işaret etti.

Adli Yargı (Görevsizlik Kararı verdi) –> İdari Yargı

İdari Yargı (Görevsizlik kararı verdi) –> Askeri Yüksek İdari Yargısı

Burada olumsuz görev uyuşmazlığı için uyuşmazlık mahkemesine gidilemez. Çünkü olumsuz görev uyuşmazlığı çıkartabilmek için görevsizlik kararı verilen iki ayrı yargı düzeninin birbirini işaret etmesi gerekir.

Olumsuz görev uyuşmazlığı çıkarabilmek için davanın tarafları iki tane kesinleşmiş görevsizlik kararı aldıktan sonra, son görevsizlik kararı veren mahkemeye başvurarak “Bunu Uyuşmazlık Mahkemesine iletin” diyebilir.

Olumsuz Görev Uyuşmazlığını, davanın taraflarının Uyuşmazlık Mahkemesine gönderebileceği gibi davaya bakan mahkeme de dava dosyasını uyuşmazlık mahkemesine gönderebilir. Mahkemelerin olumsuz görev uyuşmazlığı çıkarma istemiyle Uyuşmazlık Mahkemesine başvurabilmek için kendisinden önce bir görevsizlik kararı verilmiş olması ve bu görevsizlik kararının kesinleşmiş olması gerekir. Mahkemenin uyuşmazlığı Uyuşmazlık mahkemesine taşıyabilmek için kendisinden önce bir görevsizlik kararı verilmiş olmakla birlikte kendisinin de görevsizlik kararı vermeden önce uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesine taşıması gerekir. Eğer ki o maheme görevsizlik kararı vermişse, artık uyuşmazlığı Uyuşmazlık mahkemesine taşıma yetkisi kalmamıştır.

Ceza davalarında istisnai bir durum sözkonusudur. Ceza davalarında mahkeme, ikinci görevsizlik kararı kesinleşmiş olsa dahi mahkeme, hiçbir talep olmadan kendiliğinden uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesine taşıyabilir.

İYUK’a göre olumsuz görev uyuşmazlığını taraflar çıkartabilir. Ama mantıklı olan olumsuz görev uyuşmazlığını davacının çıkarmasıdır. Çünkü dava dosyası bir mahkemeden başka bir mahkemeye gidiyor ve davacı davasını gördürecek mahkeme bulamıyor. Davacı, son törevsizlik kararının kesinleşip tebliğ edilmesinden itibaren, son görevsizlik kararının verildiği mahkemeye başvurarak Uyuşmazlık talebinde bulunabilir ve bir süreye tabi değildir. Dava dosyası Uyuşmazlık Mahkemesinin önüne geldi. Uyuşmazlık Mahkemesi, her iki yargı düzeninde bulunan Başsavcıdan görüş isteyebilir. Uyuşmazlık Mahkemesinin verebileceği kararlar;

  • Görevsizlik kararı veren iki yargı düzeninden birini görevli bulabilir. Uyuşmazlık Mahkemesi bu iki yargı düzeninden birnin görevli olduğu kanaatine varırsa davacının tekrar dava açmasına gerek kalmaz. Uyuşmazlık Mahkemesi hangi yargı düzenini işaret edip görevli olduğuna kanaat getirdiyse o yargı düzenindeki mahkeme bu davaya bakmaya başlayacaktır. Bunun için yeniden bir görevlilik kararı gibi bir şey alınmasına gerek yoktur.
  • İki yargı düzeni de görevli değildir deyip üçüncü bir yargı düzenini işaret edebilir. Uyuşmazlık mahkemesi üçüncü bir yargı düzenini öngörürse davacı, uyuşmazlık mahkemesinin işaret ettiği yargı düzeninde aynı konuya ilişkin yeni bir dava açmak durumunda kalır.

Temyiz Yeri Uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesine Götürebilir Mi?

Örn, Asliye Hukuk Mahkemesine dava açtık ve Asliye Hukuk Mahkemesi ben bu davaya bakamam bu benim görev alanımda değil diyerek görevsizlik kararı verdi. Biz kanun yollarını kullanım Temyiz’e başvurduk. Temyiz yeri burada uyuşmazlığı doğrudan Uyuşmazlık Mahkemesine taşıyabilir.

Yani kısacası Mahkemelerin uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesine taşıyabilmesi konusunda iki durum sözkonusudur.

1-) Mahkemelerin Uyuşmazlık Çıkarması: Tarafların istemi olmadan mahkemelerin ikinci görevsizlik kararını vermeden önce uyuşmazlığı kendiliğinden Uyuşmazlık Mahkemesine taşıması sözkonusudur(Ceza davalarında ikinci görevsizlik kararı verilmiş olsa dahi Ceza Mahkemesi uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesine taşıyabilir). Mahkemenin olumsuz görev uyuşmazlığı çıkarabilmesi için kendisinden önce kesinleşmiş bir görevsizlik kararı verilmiş olması gerekir.

2-) Temyiz Yerinin Uyuşmazlık Çıkarması: Diyelim ki Asliye Hukuk Mahkemesinde bir dava açtık ve mahkeme ben bu davaya bakmaya görevli değilim diyerek görevsizlik kararı verdi. Mahkemenin görevsizlik kararına itiraz için bir üst mahkemeye(Somut olay için bu üst mahkeme yargıtaydır) başvurduk. Temyiz Yeri de uyuşmazlığı direkt Uyuşmazlık Mahkemesine taşıyabilir.

Uyuşmazlık Mahkemesinin kararı gelene kadar neler olabilir?

Örn, Hukuk davalarında tedbir kararları, yürütmeyi durdurma kararları gibi kararlar verilmiş olabilir.

Örn, Bir taşınmazın için çıkarılmış yıkım kararına yönelik idari yargıya gidip yürütmeyi durdurma kararı aldınız. Dava dosyası yargı düzenleri arasında git-gel yapıyor ve dava dosyanıza bakacak mahkeme bulamıyorsunuz. İki tane görevsizlik kararıyla birlikte Uyuşmazlık Mahkemesine başvurdunuz. Uyuşmazlık Mahkemesi kararı gelene kadar o yürütmeyi durdurma kararı geçerliliğini korur. Görevsizlik kararı verilen mahkemeler tarafından alınan bütün tedbirler Uyuşmazlık Mahkemesi kararı gelene kadar geçerliliğini korur.

Örn, İdari yargıda dava açmıştınız, yürütmeyi durdurma kararını aldınız ve idari yargı görevsizlik kararı verip Adli yargıyı işaret etti. Adli yargı da görevsizlik kararı vererek İdari Yargıyı işaret etti. En son Uyuşmazlık Mahkemesine gitmeye karar verdiniz. Uyuşmazlık Mahkemesi dedi ki bu davada görevli mahkeme Adli yargı olacaktır. Dolayısıyla Adli yargı davayı görecektir. Adli yargının önüne dava gittiğinde ve mahkeme davaya bakmaya başladığında bu tedbir kararını kaldırmazsa tedbir kararı 60 gün daha geçerliliğini sürdürür. 60 gün sonra bu tedbir kararları kendiliğinden yürürlükten kalkar.

Anayasa Yargısı ile diğer yargı düzenleri arasında görev uyuşmazlığı çıkabilir mi ?

Örn, Bir idari işlem için Anayasa Mahkemesine başvurarak, hakkımda bir disiplin cezası verildi bunu iptal edildi diyelim. Anayasa Mahkemesi “ Bu konuda idari yargı görevlidir” diyerek idari yargıyı işaret etti. İdari Yargı da aynı şekilde Anayasa Mahkemesini işaret etti.

Örn, Bir kanunun iptali için idari yargıya gittik. İdari yargı “Ben burada görevli değiiim” diyerek Anayasa yargısını işaret etti. Anayasa Yargısı da İdari Yargıyı işaret etti.

Bu tarz şeyler mümkün değildir ancak Uyuşmazlık Mahkemesinin görevlerini düzenleyen Anayasanın 158. maddesinin son fıkrasına göre, diğer mahkemeler ile Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesinin kararları esas alınır.

Anayasa koyucu en küçük ihtimallere, en ince ayrıntıya kadar düşünerek ya çıkarsa diye tedbir almış olabilir.

Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır dediğine göre uygulamada karşımıza çıkan bazı ihtimaller olabilir.

Anayasa Mahkemesine kimler dava açabilir?

Soyut Norm Denetimi(İptal Davası): Berlirli makamlar bu yolla Anayasa Mahkemesine gidebilir(Cumhurbaşkanı vs.)

Somut Norm Denetimi(İtiraz): Açtığınız davada uygulanacak olan kanun maddesi Anayasaya aykırıysa siz bunu iddia ediyorsunuz ve mahkeme ciddi bulursa Anayasa Mahkemesine götürüyor. Böyle bir olasılıkta şöyle bir durum karşımıza çıkıyor;

Anayasa Mahkemesi daha esasa girmeden yani o kanun maddesi “Anayasaya aykırı mıdır? Anayasaya aykırı değil midir?” Diye bakmadan önce, “bu bana hangi mahkemeden gelmiş, İzmir İdare Mahkemesinden gelmiş ama İzmir İdare Mahkemesi buna bakamaz ki” deyip somut norm denetimi(itiraz davası) reddine karar verir. Tabi Anayasa Mahkemesi bunu bu şekilde reddedebilir mi o da ayrı bir tartışma konusudur. Anayasa Mahkemesi, ilgili kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olup olmadığına bakmakla yükümlüdür. Ama Anayasa Mahkemesi şunu ileri sürebilir; Anayasa Mahkemesi “Ben ancak dava açılan mahkemede uygulanacak olan kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı mıdır diye bakarım, ama o mahkeme görevli olmadığı için o kanun hükmünü uygulayamaz ki” diyerek esasa girmeden başvuruyu reddettiği örnekler vardır. Uyuşmazlık Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin bu kararlarına atıf yaparak “ Anayasa Mahkemesi zamanında şu dava ile ilgili somut norm denetiminde bu konuda X mahkemesinin görevli olmadığına bu konuda hükmetmişti ve ben de o yönde karar veriyorum diyebilir.”

Tüm bu anlattıklarımız, diğer mahkemeler ile Anayasa Mahkemesi arasında uyuşmazlık çıkar mı sorusunun cevabı değildir. Çünkü böyle bir uyuşmazlık çıkma olasılığı yoktur.

2-) HÜKÜM UYUŞMAZLIĞI

Hüküm uyuşmazlığı çözümlemede dört yargı düzeninde açılmış iki dava vardır. Diğer görev uyuşmazlıklarından farklı olarak burada görev konusu gündemde dahi değildir. Her iki davada da işin esasına girilmiş, kararlar verilmiş ve kararlar kesinleşmiştir. Her iki davada da davanın konusu ve sebebi aynı olmakla birlikte taraflardan en az biri aynıdır. Sonuç olarak iki mahkemede de karar verilmiş ve bu kararlar birbirleriyle çeliştiği için ilgilinin hakkı yerine getirilemiyor ve ilgili mağdur ediliyor. Bu mağduriyetin giderilmesi için de Uyuşmazlık Mahkemesine gidiliyor. Uyuşmazlık mahkemesinin verdiği karar esasa ilişkin olur ve o kararlar bağlayıcıdır. Olumlu-olumsuz görev uyuşmazlığı çözümleme yükü, hüküm uyuşmazlığına göre çok daha fazla şekilde Uyuşmazlık Mahkemelerinin önüne gelmektedir.

13/03/2017

İDARİ YARGILAMA HUKUKU

PRATİK ÇALIŞMASI

(13.03.2017)

OLAY: Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; davacının Van İl J. K.lığı 7’inci Trafik Timinde Uzm.J.V.Kad.Çvş. olarak görevliyken ve 25 Ocak 2010 günü saat 09:00 sıralarında Özalp Dorutay Köy içi mevkiinde sabit kontrol uygulaması görevini Tim olarak icra ederlerken. Trf Tim K. J. Bçvş M.Y.’a Tepedam Köprüsü Mevkiinde tek taraflı ve maddi hasarlın trafik kazası olduğunun bildirilmesi üzerine Özalp İlçe J. K.lığı sorumluluk bölgesinde bulunan Tepedam Bölgesine intikal etiklerini, trafik aracının yol kenarında bulunan banket kısma park etmesinin ardından davacının olay yerinde araçtan inerek başka trafik kazalarının önlenmesi, olay hakkında yapılacak soruşturmaya esas olacak işlemlerin yerine getirilmesi ve acele tedbirlerin alınması maksadıyla kaza yapan araca yaklaştığını, bu esnada Saray Özalp İstikametinde hareket halinde olan M.A/yönetimindeki 06 … … plakalı kamyonetin aşırı hız ve yolun karlı ve buzlu olmasından dolayı yol üzerinde kayarak karşı şeride geçtiğini ve karşı yönden gelen 06 … … plakalı araca çarptığını, daha sonra bankete parketmiş olan 06 … …plakalı araca ve Jandarma Trafik aracına çarpmış ve sonrasında da olay yerine henüz gelmiş olan Trafik Timinde görevli davacı Y.T. ile kaza yapan diğer şahıslara çarptığını, kaza neticesinde davacının yaralandığını, Van Asker Hastanesince yapılan müdahalede davacıya sol kalça eklem çıkığı ve kırığı tespiti konulduğunu ve tedavi altına alındığını; olaydan sonra devam eden tedavi neticesinde Çerkezköy Devlet Hastanesi tarafından 01.04.2011 tarih ve 363 sayılı özürlü sağlık kurulu raporu ile sol kalça osteoartrozu nedeniyle %15 oranında kas ve iskelet sisteminde fonksiyon kaybı tespit edildiğini, yine TSK GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Komutanlığı tarafından verilen 15.08.2011 tarih ve 3397 sayılı sağlık raporu ile “innzar ve uzun süre ayakta durmasını gerektiren görevlerden geri tutulması ve masa başı görev verilmesi uygun, olur” şerhiyle ve (59/A/I) kodunu içeren sımfı görevine devam eder raporu verildiğini, davacının bütün bu olaylar neticesinde günlük çalışma ortamında ve yaşantısında daha fazla efor sarfetmek zorunda kaldığını, ayrıca bu olay neticesinde, sürdürülen tedaviler ve vücutta meydana gelen kalıcı hasar ve hatta doktorların ifadesiyle ileride de artacağı bildirilen vücudunda meydana gelen fonksiyon kaybının davacıyı üzdüğünü, olayın meydana gelmesinde davacının kusurunun bulunmadığını; bu nedenlerle davacının uğradığı fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 1000.00 TL maddi ve 20.000 TL manevi zararın davalı idareden tazminine karar verilmesi istemi ile 16.03.2012 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi; 14.08.2012 gün ve 2012/148 Esas, 2012/337 Karar sayılı kararında aynen; “Davada davacının yaralanmasının idarenin kusurundan kaynaklandığı iddia edilmektedir. HMK.nun 3.maddesinde “Her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara Asliye Hukuk Mahkemeleri bakar..” denilmişse de bu madde yargılama sırasında Anayasa Mahkemesince iptal/edilmiştir. Uyuşmazlığın çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi görevli olduğundan, yargı yolu yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekmiştir.” şeklindeki gerekçe ile davanın yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; verilen karar, karara da şerh edildiği üzere taraflarca temyiz edilmeksizin 25.09.2012 tarihinde kesinleşmiştir.

Davacı vekili bu kez, aynı gerekçelerle 42.000 TL maddi, 10.000 TL manevi zararın davalı idareden tazminine karar verilmesi istemle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açmıştır.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 2. Dairesi Başkanlığı, davada adli yargının görevli olduğunu belirterek davanın görev nedeni ile reddine karar vermiş ve bu karar kesinleşmiştir.

SORULAR

Soru 1: Olayda davanın hangi tarafının görev uyuşmazlığı çıkarması beklenir?

Davacının görev uyuşmazlığı çıkarması gerekir. Çünkü davacının davası görülmediği için dava süreci uzamış olacağı için davacı mağduriyete düşmemek için görev uyuşmazlığı çıkarması beklenir.

Soru 2:Olayda ne tür bir görev uyuşmazlığının çıkarılması gerekir?

Olayda olumsuz görev uyuşmazlığı vardır. Çünkü olayda iki tane kesinleşmiş davanın görev uyuşmazlığından reddi kararı vardır.

Soru3: Burada görev uyuşmazlığının çıkarılması için gerekli koşullar nelerdir?

– İki ayrı yargı düzeninde açılmış iki dava olması gerekir.

– İki mahkemenin de görev yönünden davanın reddi kararı vermiş olması gerekir.

– İki davanın da konusu, sebepleri ve en az bir tarafının aynı olması gerekir.

– İki yargı düzenindeki mahkemelerin de karşılıklı olarak birbirlerini görevli olarak işaret etmeleri gerekir.

Somut olayda olumsuz görev uyuşmazlığı çıkarabilmek için tüm koşullar oluşmuştur.

Soru 4: Olumsuz görev uyuşmazlığı başvurusu ne zamandan itibaren yapılmalıdır?

İkinci görevsizlik kararı kesinleşip taraflara tebliğ edildiği andan itibaren olumsuz görev uyuşmazlığı başvurusu yapılabilir. Ne zamana kadar başvuru yapılmalıdırın bir cevabı yoktur ve doktirinde çeşitli görüşler vardır ama mevzuata bakıldığında herhangi bir süre sınırı yoktur.

Soru 5: Olumsuz görev uyuşmazlığı başvurusu nereye yapılmalıdır?

Olumsuz görev uyuşmazlığı talebinde bulunacak kişi, son görevsizlik kararını veren mahkemeye bir dilekçe (Uyuşmazlık Mahkemesine iletilmek üzere) verir. Mahkeme de bunu uyuşmazlık mahkemesine iletmek zorundadır.

Soru 6:Olumsuz görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ilişkin dilekçe Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılığına iletilirse, Başsavcılığın kararı ne yönde olmalıdır?

Olumsuz görev uyuşmazlığında Başsavcılığın görev uyuşmazlığının Uyuşmazlık Mahkemesine gidip gitmemesi konusunda bir yeri olmadığı için Başsavcılık yetkisiz olduğu için dilekçeyi mahkemeye geri gönderir ve mahkeme de dilekçeyi Uyuşmazlık Mahkemesine iletir.

Soru 7: Olayda Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, tarafların herhangi bir başvurusu olmadan kendiliğinden uyuşmazlık çıkarılması talebinde bulunabilir mi?

Olumsuz görev uyuşmazlığında ana kural ikinci görevsizlik kararı verilmeden önce mahkemelerin uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesine götürebileceğidir. Ancak bunun bir istisnası vardır. Ceza davalarında ikinci görevsizlik kararı verilip kesinleşmiş olsa dahi mahkeme görevsizlik kararı verildikten sonra da uyuşmazlığı kendiliğinden uyuşmazlık mahkemesine götürebilir. Ama Ceza davası dışındaki davalarda ikinci görevsizlik kararı verildikten sonra uyuşmazlığı Uyuşmazlık mahkemesine götüremez.

Somut olaya baktığımızda ikinci görevsizlik kararı da verilmiş olduğu için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi uyuşmazlığı Uyuşmazlık mahkemesine götüremez.

Soru 8: Olayda uyuşmazlığı hangi yargı yeri çözümler? Bu yargı yerinin kararı ne yönde olmalıdır? Bu karara karşı başvurabilecek başka bir hukuki yol var mıdır?

Olayda olumsuz görev uyışmazlığı vardır ve ayrı yargı çevreleri ve ayrı yargı düzenleri olduğu için uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesi çözümler.

Uyuşmazlık mahkemesinin önünde iki seçenek vardır.

  • Ya davayı görev uyuşmazlığı veren iki mahkemeden birini işaret ederek dava dosyasını re’sen görevli kıldığı mahkemeye gönderir ve dava orada devam eder.
  • Ya da yeni bir yargı düzenini işaret edip davanın yeni yargı düzeninde açılmasını isteyip uyuşmazlık kararını olumsuz görev uyuşmazlığını isteyen kişiye verip bu kararla kişinin o yargı düzeninde dava açmasını ister. Yani buradan anlıyoruz ki Uyuşmazlık Mahkemesi görevsizlik kararı veren iki mahkemeden birini işaret ederse kişinin yeniden dava açmasına gerek yoktur ve dava dosyası kendiliğinden Uyuşmazlık Mahkemesinin işaret ettiği mahkemeye gider. Ama yeni bir yargı düzeni işaret edilirse kişinin o yargı düzenindeki mahkemeye başvurup yeni dava açması gerekir.

Somut olayımızda Uyuşmazlık Mahkemesi, Karayolları Trafik Kanunu madde 110 “işleteni veya sahibi devlet veya diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları adli yargıya girer.” derken bu kanundan doğan sorumluluk davalarından kastı, Karayolları Trafik Kanununa tabi olan ve idarenin araçlarının karıştığı her türlü kazalardan doğan uyuşmazlıklar için adli yargıya gidilir demek istiyor. Kanun maddesinin devamında “Zarar görenin kamu görevlisi olması bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez.” diyerek zarar gören kamu görevlisi olsa da bu kanun maddesini uygula demek isitiyor. Bu yüzden de Uyuşmazlık Mahkemesi adli yargıyı işaret etmelidir ve dava adli yargıda açılmalıdır.

Uyuşmazlık mahkemesinin kararları kesin ve bağlayıcı olduğu için bu mahkemede verilecek kararlara yönelik herhangi bir yargı yolu yoktur.

Soru 9: Davacı Asliye Hukuk Mahkemesine dava açmıştı. Davaya bakan 23. Asliye Hukuk Mahkemesi görevsizlik kararı vererek görevli olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesini işaret etmişti. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi de görevsizlik kararı vererek Asliye hukuk mahkemesini görevli olarak işaret etmişti. Davacı’nın olumsuz görev uyuşmazlığı çıkarmakla uğraşıp vakit kaybetmek istemediği için Uyuşmazlık Mahkemesine gitmediğini ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin işaret ettiği Asliye Hukuk Mahkemesinde yeni bir dava açar ama bu defa davayı 23. Asliye Hukuk Mahkemesinde değil de 20. Asliye Hukuk Mahkemesinde açar. 20. Asliye Hukuk Mahkemesi dava dosyasını görevli yargı merciinin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine karar vermiş, dosya bu şekilde Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gelmiştir.

Böyle bir durumda Uyuşmazlık Mahkemesi ne yönde karar vermelidir? Asliye Hukuk

Mahkemesi uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesine götürebilir mi ?

Asliye Hukuk Mahkemesinin davayı Uyuşmazlık Mahkemesine taşıyabilmesi için kendisinden önce bir görevsizlik kararı verilmiş olması ve kendisinin de bu konuda görevsizlik kararı vermemiş olması yani görevsizlik kararı vermeden önce davayı Uyuşmazlık Mahkemesine taşıması gerekir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kararını birinci görevsizlik kararı olarak ele alırsak 20. Asliye Hukuk Mahkemesi kendisinden önce bir görevsizlik kararı verilmiş olduğu için davayı Uyuşmazlık Mahkemesine taşıyabilir.

İDARİ YARGIDA DAVA TÜRLERİ

İdari dava, idari yargıda görülen davalar demektir. Kural olarak idari işlem, idari eylem ve idari sözleşmelerden doğan davalar idari yargıda görülür. Diğer yargı düzenini gösteren özel kanun düzenlemeleri istisnadır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usülü Kanunu yürürlüğe girmeden önce şu anki davalardan farklı olarak yorum davası vardı ve temyiz’e temyiz davası deniyordu. Şu an temyiz davası değil de temyiz (kanun yolu) olarak ifade ediliyor. Biraz Yorum davasından bahsedelim.

Örn, Dava sırasında davaya konu olan işlem neyse onun anlamını ve kapsamını ortaya çıkarmak için adli yargı bunun bir idari işlem olacabileceğinden şüpheleniyor. Bunun için idari yargıda konunun yorumuna ilişkin dava açılıyordu. Buna da yorum davası deniyordu ama 1982 yılında bu kaldırıldı(Çok ta önemli bir bilgi değil).

İdari Yargılama Usülü Kanununun 2.maddesinde idari dava türleri anlatılmaktadır. Bu kanunun 2. maddesinin a,b ve c bentlerine bakıldığında idari yargıda üç dava türü olduğu algısına kapılıyor ama bu durum böyle değildir. Bu kanunun 2. fıkrasına bir göz atalım.

a-) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka akırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan İPTAL DAVALARI,

b-) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan TAM YARGI DAVALARI,

c-)Tahkim yolu öngörülen İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülebilmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar

C bendinde sanki üçüncü bir dava türü varmış gibi algılanıyor. Bu üçüncü bir dava türü müdür? Değil midir? Bu doktirinde de tartışılan bir konuydu.

İdari Sözleşmelerden nasıl davalar doğabilir?

– Sözleşmeden ayrılabilir işlemler sözkonusu olabilir ve bu işlemlerin iptali için dava açılabilir

Örn, İhale sürecinde sözleşme imzalanıncaya kadar geçen süreçte birbirini takip eden birçok ayrılabilir idari işlem vardır. Bunların iptalini istediğinizde bu yine idari yargıda iptal davasıyla mümkün olacaktır. Veya üçüncü bir kişi sözleşmenin iptalini isteyebilir. Bütün bunlar iptal davasının konusu olur. Ya da sözleşmenin uygulanmasından bazı zararlar meydana gelmiş olabilir. Zarar meydana geldiğinde ne yapılır? İdari yargıda tam yargı davası açılır.

Yani kısacası idari sözleşmelerden iptal davası da doğabilir, tam yargı davası da doğabilir. Yani idari yargıda, idari sözleşmeden doğan dava diye üçünci bir dava türü yoktur. Her iki dava da duruma göre idari sözleşmeye ilişkin olarak açılabilir. Bu yüzden de idar sözleşmelerden doğan davalar doktirinde ayrı bir dava türü olarak değerlendirilmemektedir. O halde kısacası idari yargıda iki dava vardır. Bunlar iptal davaları ve tam yargı davalarıdır.

a-)İptal Davası:

İptal Davasının Özellikleri:

1-)İptal davası, hukuk devleti ilkesinin yaşatılabilmesi için en önemli araçlardan biridir. Hatta bu dava türü, iptal davası olmasaydı hukuk devleti de olmaz da diyebileceğimiz kadar önemli davalardır. Çünkü iptal davaları, idarenin işlemlerinin hukuka aykırı olması halinde bu işlemlerin iptal edilmesini ve bu doğrultuda idarenin hukuka uygun olarak hareket etmesini sağlar.

2-)İptal davası idari işlemlere karşı açılır. Yani iptal davalarının konusu idari işlemlerdir. İdari İşlemden başka hiçbir şey için iptal davası açılamaz. İdari eyleme ve idari sözleşmeler karşı iptal davası açılamaz. Ancak idari sözleşmelerden ayrılabilir işlemlere karşı iptal davası açılabilir. Yani iptal davaları sadece idari işlemlere karşı açılabilir.

İdarenin her işlemi idari işlem midir?

İdarenin icrai (kesin ve yürütülebilir) nitelikteki işlemleri idari işlemdir. İcrai işlemler, ilgililer üzerinde doğrudan doğruya sonuç yaratan işlemlere denir. Ama ilgili üzerinde doğrudan doğruya sonuç yaaratmıyorsa o icrai bir işlem değildir(Danışma kararları, görüş bildirme)

3-) Hangi Taleple İptal Davası Açılır?

İptal davasında idari işlemin hukuka aykırı olduğu iddası üzerine o işlemin iptali talebiyle açılır. İptal davasıyla sadece idari işlemin iptali talep edilebilir. İptal davasıyla idari işlemden doğan zararı da talep edemeyiz. Sadece idari işlemin iptalini isteyebiliriz. idari işlemin beş unsurundan (yetki, şekil, sebep, konu ve amaç) herhangi birinin hukuka aykırı olduğunu idda ederek iptal davasını açabaliriz. Bu beş unsurdan birinin hukuka aykırı olması idari işlemin iptali için yeterlidir. İptal davasında sadece işlemin iptali talep edilebilir ve o idari işlemden doğan zarar için tam yargı davası açılır. Biz zararın karşılanmasını mahkemeden talep etmezsek mahkeme kendiliğinden böyle bir karar veremez.

4-) İptal davasında mahkemenin yetkisi işlemin hukuka uygunluğunu denetlemekle sınırlıdır ve işlemin yerindelik denetimini yapamaz. Sadece işlemin hukuka uygun olup olmadığına bakar ve bu işlem hukuka uygundur veya bu işlem hukuka aykırıdır deyip idarenin hukuka aykırı işlemini düzeltmesini ister. Ama hukuka aykırı olarak yapılmış o idari işlemin düzeltilmesini mahkeme kendisi yapmaz(Yerindelik denetimi) ve bu idareden talep edilir. Bu yüzden de iptal davaları objektif dava niteliğindedir. Tam yargı davaları ise subjektif dava niteliğindedir. Neden?

Tam yargı davasında kişi ya da kişinin malı zarar görmüştür. İdarenin kusuru, kusur oranı, kusur türü veya kusur yok ama zarar vardır ve zarar miktarı kişiden kişiye değişir ve hükmedilen tazminat miktarı da kişiden kişiye değişir. Bu yüzden tam yargı davalarına subjektif dava denir. Ama iptal davalarında işlem hukuka uygun veya hukuka aykırı denir yani kişiden kişiye değişemez ve objektiftir.

5-) İptal davalarında mahkeme idarenin yerine geçerek idari işlem niteliğinde işlemler yapamaz. Mahkeme işlemi iptal edip bırakır.

Örn: Vahap, idare tarafından memuriyetten çıkarılma cezasına tabi tutuldu ve bu idari işlemin iptali için idari yargıya başvurdu. Vahap, mahkemeye başvurup memuriyete atanmamı talep ediyorum diyemez ve mahkeme de memuriyete atıyorum diye bir karar veremez. Vahap mahkemeye başvurup memuriyetten çıkarılma cezası hukuka aykırıdır diyerek işlemin iptalini isteyebilir. Mahkemenin yapacağı şey işlemi iptal etmektir. Vahap göreve başlatılmadı diyelim, bu İdare ile Vahap’ın arasındaki problemdir ve idare mahkemenin kararını uygulayıp tekrar göreve başlatmak zorundadır. İdare mahkemenin kararını yerine getirmezse Vahap tekrar dava açıp işlemin yerine getirilmesini sağlar ama mahkeme tekrar atama işlemini yapamaz ve tek yapacağı şey işlemi iptal etmektir. İptal işleminin sonucu da o işlemi hukuk aleminden tamamen silmektir.

6-) Bir iptal davasında işlemin bir kısmı da iptal edilebilir, tümü de iptal edilebilir. Tabi bu her dava için geçerlidir.

Örn, Bir yönetmeliğin hukuka akırı olduğu talebiyle yönetmeliğin tamamının iptalini istedik. Mahkeme sadece 3,5 ve 7. hükümleri iptal ediyorum deyip yönetmeliğin geri kalan hükümlerini yürürlükte bırakıyorum diyebilir. Ya da biz yönetmeliğin bir maddesinin hukuka aykırılığından dolayı yönetmeliğin ilgili maddesinin iptali için dava açıyoruz. Diyelim ki yönetmeliğin tamamı hukuka aykırı ama biz sadece bir maddesinin hukuka aykırılığı sebebiyle sadece o maddenin iptalini istediğimiz için her ne kadar yönetmeliğin tamamı hukuka aykırı olsa da biz sadece bir maddesinin iptalini istediğimiz için sadece o maddesi iptal edilir ve yönetmeliğin geriye kalan kısmı yürürlükte kalır.

7-) İptal davalarında dava açabilmek için menfaat ihlali olması gerekir.

İdari Yargılama Usülü Kanunu 2/a’ya göre, İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka akırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalara iptal davaları denir.

Menfaat ihlali idari yargıya özgü olan teknik bir kavramdır. Bir de hak ihlali diye bir kavram vardır. İkisi birbirinden tamamen farklı kavramlardır. Hak ihlali tam yargı davalarında aranan bir koşulken menfaat ihlali iptal davalarında aranan bir koşuldur. Menfaat ihlali, hak ihlalinden çok daha hafif bir koşıldur çünkü ortada bir zarar olması koşulu gerekmez. İptal davası açabilmek için ortada bir zarara uğranmış olunmasına gerek yoktur. Ama hak ihlali dendiğinde kişisel hakları doğrudan ihlal edilen kişileri kast eder ve burada bir zarar olması gerekir. Bu yüzden tam yargı davalarında hak ihlali aranırken iptal davaları için böyle bir koşul yoktur ve menfaatimizin ihlal edilmiş olması yeterlidir.

😎 İptal davaları sonucunda örneğin mahkeme iptal kararı verdi, bazı durumlarda bu iptal kararından davanın tarafı olmayan 3. kişiler de faydalanabilir.

Örn, YÖK öğrenci disiplin yönetmeliğinin X hükmü öğrencilerin aleyhine bir hükümdür. Herhangi bir öğrenci bu hükmün hukuka aykırı olduğu talebiyle mahkemeye başvurarak işlemin iptali talebinde bulundu ve mahkeme bu hükmü iptal etti. Bu hükmün iptal edilmesiyle bütün öğrenciler iptal kararından faydalanabilir.

9-) İptal davaları kamu düzeniyle ilgilidir. Yani önceden idareyle masaya oturup hakkımda şu konuda yapacağın işlemlere ilişkin önceden bir söz verilmiş olsa da bu söz geçerli olmaz. Çünkü haklarımızdan vazgeçemeyiz veya dava açtık ve idari işlemin iptali kararı çıktı ve işlem iptal edildi. Bu karar, o işlemin hukuk aleminden silinmesi anlamına gelir. O karar çıktıktan sonra ben dava açmıştım ama ben davamdan vazgeçtim olsun bu işlemi bana uygulayın diyemeyiz çünkü o işlem hukuk aleminden silinmiştir.

Hukuk aleminde hukuka aykırı olduğu tespit edilmiş bir işlem uygulanmaya devam edebilir.

Örn, Hukuka aykırı bir idari işleme karşı dava açmadık ve 60 günlük dava açma süresini kaçırdık. İşlem hukuka aykırı olsa da uygulanmaya devam eder. Ama dava açıp iptal ettirdikten sonra bundan geriye dönüş yoktur ve iptal kararıyla birlikte işlem artık yok olmuş demektir ve geriye dönük olarak tüm sonuçlarıyla ortadan kalkmış demektir.

İptal Davasının Ön Koşulları:

Uygulamada buna ön koşullar değil de usül yönünden inceleme denir. Önüne dava dosyası geldikten sonra mahkeme başkanı veya görevlendireceği bir üye dosyayı alır ve öncelikle ilk incelemeyi yapar. Buna usül yönünden inceleme(İlk inceleme) denir. İlk inceleme yapılır ve eğer ki ilk inceleme aşamasında usül yönünden hukuka aykırı bir durum tespit edilirse belki davanın reddi de gerekebilir. Her usüle aykırılıkta bu durum sözkonusu değildir. Bu yüzden ilk inceleme çok önemlidir ve usül esastan önce gelir.

İlk inceleme, İdari Yargılama Usülü Kanununu 14/2’de düzenlenir.İlk incelemede mahkeme şu sırayı izler;

  • Mahkeme ilk olarak görevli mi diye bakar.
  • Yetkili mi diye bakar.
  • İdari Mercii tecavuzu var mı diye bakar(Dava açmadan önce gidilmesi gereken zorunlu başvuru yolları var mı diye bakar.)
  • Davacının davada taraf olma ehliyeti var mı diye bakar.
  • İdari davaya konu olacak kesin ve yürütelebilir bir işlem olup olmadığına bakar ve idari işlem değilse davayı reddeder.
  • Süresinde mi açılmış diye bakar.
  • Doğru davalıya karşı mı açılmış diye bakar.
  • İdari Yargılama Usülü Kanununun 3. ve 5. maddeleri dava dilekçesinde olması gereken unsurları belirler. Mahkeme dilekçenin bu koşulları uygun şekilde yazılıp yazılmadığına bakar.

Bunları başlıklar altında inceleyelim.

1-) Davacı–> Ehliyet

2-) Davalı–> Husumet – 14/c

3-) Görev–> 14/a görev ve yetkiyi düzenler.

4-) Konu 14/b ve 14/d

5-) Süre–> 14/e

6-) Şekil—> 14/g

Bu konuların bazıları davanın reddine sebep olur. Bu yüzden dava dosyası önüne gelen mahkeme üyesinin görevi de çok önemlidir ve ilk incelemeyi yaparken bunları atlamaması gerekir.

a-)Görev:

Mahkeme ilk incelemede görev konusuna bakar. Görev konusunda çeşitli olasılıklar karşımıza çıkabilir.

– Konu idari yargının görev alanına girmiyordur ama dava idari yargıda açılmıiştır. İdari yargı görevsizlik kararı verir ve bu karar nihai bir karardır. Bu karar sonucunda ister diğer yargı düzenlerinde dava açarsınız isterseniz de kanun yollarına başvurabilirsiniz(istinaf-temyiz)

– Dava idari yargının görev alanına giriyor. Örneğin dava idare mahkemesinde açılıyor ama idare mahkemesi konuyu idari yargının görev alanında görüyor ancak kendi görev alanına girmediğini düşünüyor. Burada mahkeme görevsizlik kararı verir ama bu görevsizlik kararı nihai bir karar değildir. Çünkü aynı yargı düzeni içerisinde olduğu için görevsizlik kararını vererek dava dosyasını aynı yargı düzeni içerisinde görevli olduğunu düşündüğü mahkemeye re’sen gönderiyor. Örneğin, dava dosyasını vergi mahkemesine yolluyor. Bu karar temyiz edilemeyen bir karardır. Vergi mahkemesi de dava dosyasının kendi görev alanına girmediğini düşünüp tekrar idare mahkemesini işaret ederse burada görev uyuşmazlığı çıkar ve bu uyuşmazlığı çözecek olan ise o yargı çevresine bakan bölge idare mahkemesidir. Aynı yargı çevresi içerisinde değillerse bu görev uyuşmazlığını Danıştay çözümler. Ama bu kararlar için kanun yollarına (Temyiz-İstinaf) gidilmiyor.

– Dava idari yargı düzeni dışında başka bir yargı düzeninde açılmış olup idari yargının görev alanına giren bir davadır. Dava açılan yargı düzeni örneğin, Adli yargı, bu dava dosyası idari yargının görev alanına girer deyip görevsizlik kararı vererek davayı reddediyor ve bu karar kesinleşiyor. Bu noktada, idari yargıda dava açacak olanlar için kanun 30 günlük ek bir süre veriyor.

Örneğin: 60 günlük dava açma süresinin 60. gününde idari yargının görev alanına giren bir konu hakkında adli yargıda dava açtık. Adli yargı da dedi ki bu dava dosyası idari yargının görev alanındadır ve ben bu davaya bakmaya yetkili olmadığım için görevsizlik kararı vererek bu davayı reddediyorum. İdari yargının görev alanına girdiği halde başka bir yargı düzeninde açılan bir davada görevsizlik kararı verilip ve bu görevsizlik kararı kesinleşince mahkeme diyor ki al sana 30 gün ek süre ve git bu süre içerisinde idari yargıda dava aç.

İdari Yargılama Usülü Kanunu 9/1’e göre, Danıştayın, idare mahkemelerinin ve vergi mahkemelerinin görev alanına girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, İdare mahkemelerine ve Vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir.

Bu kanun maddesini bir örnekle açıklayalım.

Örn, Kişi idari yargının görev alanına giren bir konuda dava açma süresinin 60. gününde Adli yargıda dava açar ve adli yargı görevsizlik kararını verip idari yargıyı işaret eder. Görevsizlik kararı kesinleşir ve kişiye 30 günlük ek dava açma süresi verilir. Kişi bu süreler içerisinde dava açtığında adli yargıya başvurduğu tarih kişinin idari yargıya başvuru tarihi olarak kabul edilir.

14/03/2017

b-) Konu:

İdari yargıda iptal davalarında konu her zaman idari işlemdir. İdari işlemlerde birel(bireysel) işlemler de davaya konu olabilir. Düzenleyici işlemler de davaya konu olabilir. Diğer taraftan bazı durumlarda idari işlemleri olumlu olumsuz işlem diye de ayırırız.

Olmsuz işlem, Örneğin idareye bir işlem için başvurdunuz ve idare başvurunuza açıkça reddetti veya idareye başvurdunuz ve idare 60 gün boyunca cevap vermedi ve Zimni Red işlemi oluşmuş oldu. Bunlar olumsuz işlemlerdir. Kısacası olumsuz işlemlere karşı da idari yargıda dava açılabilir. Bu ister açık red olsun ister zımni red olsun, red olumsuz işlemdir ve bu da idari yargıda davaya konu olabilir. Zımni red işlemlerine ilişkin bir durum sözkonusudur ve bu durum İdari Yargılama Usülü Kanunun 10. ve 11. maddesinde düzenlenmektedir ve bu iki madde iyi bilinmelidir.

İdareye bir işlem yapması için başvuruyoruz. Örneğin işyeri açmak istiyoruz ve idareye gidip işyeri açma ruhsatı talebinde bulunuyoruz. Bu bir başvurudur ama henüz ortada bir işlem yoktur. Bu başvurudan itibaren idare çeşitli şekillerde davranabilir.

1-)İdare 60 gün içerisinde bize bir cevap verir. Açıkça reddeder ve kabul eder. İdare açıkça reddettiğinde bu bir açık red olduğu için idareye dava açma süresi başlar.

2-) İdare cevap vermedi ve 60 gün sustu. 60. günü takip eden günden itibaren 60 gün içerisinde yani ikinci 60 gün içerisinde dava açma süremiz vardır. Bu dava, zımni red işleminin iptali şeklinde olur.

3-) İdare başvuruya kesin bir cevap vermedi ve ne olduğu belli olmayan bir cevap verdi. Başvurunuz incelemeye alınmıştır. vs. vs.

Kanun bize burada seçimlik bir hak tanıyor ve diyor ki;

İsterseniz bu kesin olmayan cevabı kesin red cevabı olarak kabul edip bu cevaptan itibaren 60 gün içerisinde dava açabilirsiniz.

İsterseniz de kesin cevabı bekleyebilirsiniz. Bu yolu seçerseniz, idareye başvurduğunuz andan itibaren 6 ay bekleyebilirsiniz diyor. 6. ayın bittiği andan itibaren 60 gün içerisinde dava açabilirsiniz diyor.

Örneğin:

01/03/2017 tarihinde idareye başvuru yapıldı.

14/03/2017 tarihinde idare bize kesin olmayan bir cevap verdi.

Biz istersek bunu kesin red cevabı olarak kabul edip 14/03/2017 tarihinden itibaren 60 gün içerisinde dava açabiliriz. İstersek te idarenin kesin cevabını beklemek için bize verilen süre olan 6 aylık süre boyunca kesin kararın verilmesini bekleriz.

01/09/2017 tarihine kadar idare kesin bir karar vermezse bu tarihten itibaren 60 gün içerisinde idari işlemin iptali için dava açabiliriz.

4-) Bir idari işlem ile ilgili idareye başvurduk idare 60 gün boyunca sustu ve 60. günden sonraki dava açma süresi olan 60 günlük süre içerisinde dava açmadık. Ya da süre geçti ve dava açmaya kalktık. Mahkeme sürenin geçmesinden dolayı davayı reddetti. Dava açamadık. Bütün bunlardan sonra idare idari işlemle ilgili suskunluğunu bozup cevap verdi. Bu cevabı yeniden bir dava açma süresinin başlangıcı olarak kabul edebiliriz ve yeni bir 60 günlük süremiz olmuş olur.

İdari Yargılama Usülü Kannunun 10/2. maddesin

İdari Yargılama Usülü Kanununun 10. maddesine göre,

Altmış gün içerisinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, İdare ve Vergi mahkemelerine dava açabilirler.

Altmış günlük süre içerisinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı, isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu taktirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden reddi haallerinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler.

Bu maddede ortada bir işlem yoktur ve kişi bir işlem yapmak için idareye başvuruyor ve 10. madde tamamen Zımni redde yani idarenin susmasına ilişkindir.

İdari Yargılama Usülü Kanununun 11. maddesi ise idarenin yaptığı bir işleme ilişkindir.

Örn, İşyerimiz var ve birgün idare işyeri ruhsatımı iptal ettiğine dair bir işlem yapıyor. Ya da hakkımda bir idari yaptırım kararı uyguladı. Bu kararı bana tebliğ ettiği andan itibaren dava açma süresi başlar. Ben dava açma süresi içerisinde istersem idareye başvurup bu işlemi ortadan kaldır yani idari işlemi geri al diyebilirim. İdareye başvurduğumuz anda dava açma süresi durur ve idare 60 gün içerisinde cevap vermek zorundadır. İdare 60 gün cevap verirse dava açma süresi idarenin cevanp verdiği anda kaldığı yerden devam eder, idare cevap vermezse 60. günü takip eden günden itibaren dava açma süresi kaldığı yerden işlemeye devam eder.

İptal davasına sadece işlemler konu olabilir, eylemler konu olamazken sözleşmeler ise doğrudan doğruya davanın konusu olamaz ve sözleşmeden ayrılabilir işlemlerin iptal davasının konusu olabileceğini söylemiştik. Sözleşme idarenin tek taraflı feshi ile sona erdi diyelim. Bu tek taraflı bir idari işlemdir ve iptal davasına konu olabilir.

İdari işleme karşı dava açabilmek için o işlemin kesinlik kazanması gerekir. Yani bir işleme karşı dava açacaksak, dava açmadan önce kanunda açıkça öngörülen zorunlu başvuru yolları varsa öncelikli olarak zorunlu başvuru yollarını tüketmek gerekir.

Diyelim ki zorunlu başvuru yollarını tüketmeden önce idari yargıda dava açtık. Bu aşamadan sonra mahkeme ne karar verir?

İdari Yargılama Usülü Kanununun 14. maddesinin B bendi idari yargı tecavüzünden söz etmektedir. İdari merci tecavüzü ne demektir?

Örneğin, kamu ihalelerinde ihaleye ilişkin dava açmadan önce kanunda öngörülen iki tane zorunlu başvuru yolu vardır. Birincisi, ihaleyi yapan idareye şikayet başvurusu, burada başvurumuz reddedilirse kamu ihale kuruluna şikayet başvurusu yapıyoruz. Bu iki zorunlu başvuru yolunu tüketmeden bu konuya ilişkin dava açamıyoruz. Dava açtığımız takdirde makheme davayı reddetmiyor ve dava dilekçesini ilgili idareye göderiyor. Davayı reddetmiyor ama dava açma koşulları henüz oluşmadığı için dava açılmış sayılmaz. Mahkeme dilekçeyi ilgili idare merciine yolluyor ve idari mercii kararı çıktıktan sonra kişiye idari yargıda dava açabilme yolu açılıyor.

Düzenleyici işlemlerde dava açma süresi diğer işlemlerde olduğu gibi 60 gündür. 60 günlük süre düzenleyici işlemin ilanından itibaren başlar. İşlemin ilanından itibaren 60 günlük süre doldu ve dolayısıyla dava açma süresi de sona erdi. Bu düzenleyici işlem bize 60 günden sonra da uygulanmaya devam etti(Örn, YÖK öğrenci disiplin yönetmeliği).

Diyelim ki YÖK öğrenci disiplin yönetmeliğinde yazılı bir hükümden dolayı disiplin cezası yedik ve bu düzenleyici işlem hukuka aykırı olmasına rağmen yönetmeliğin ilanından sonraki dava açma süresi geçip dava açma süresinden sonra bu disiplin cezası bize uygulandı diyelim. Bu aşamada yönetmeliğin iptalini isteyemeyecek miyiz?

Kanun diyor ki, düzenleyici işlemlere karşı dava açma süresi geçtikten sonra bu düzenleyici işlem size uygulanırsa, uygulama işlemine karşı dava açarken düzenleyici işlemin de iptalini isteyebilirsiniz.

İYUK 7/4’e göre, ilanı gereken düzenleyici ilemlerde dava süresi ilan tarihini izleyen günden itibaren başlar. Ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililer, düzenleyici işlem veya uygulanan işlem ya da her ikisi aleyhine birden dava açabilirler. Düzenleyici işlemin iptal edilmemiş olması bu düzenlemeye dayalı işlemin iptaline engel olmaz.

Yani kısaca düzenleyici işleme karşı dava açma süresi geçmiş olsa bile o düzenleyici işlem size karşı uygulandığı andan itibaren hem düzenleyici işleme karşı hem de size uygulanan idari işleme karşı iptal davası açabilirsiniz. Bu davayı açabilecek kişi ancak işlemin uygulandığı kişi olabilir.

İdari İşlemde Dava Konusuz Kalabilir Mi?

Davanın konusu zaten idari işlemdir. İdari işlem ortadan kalktığında dava konusuz kalır. Dava konusuz kalabilmesi için idarenin yaptığı işlemi geri alması gerekir. İdarenin o işlemi geri alması işlemi yapıldığı andan itibaren tüm sonuçlarının ortadan kalkmasına yol açar ve o işlemi hukuk aleminden sileceği için dava konusuz kalır.

Diyelim ki idari işlemle ilgili dava açtık ve idare de iptal davası sürerken davaya konu olan işlemi geri aldı. Bu aşamada dava konusu işlem ortada olmayacağı için mahkeme davayı reddeder.

c-) Dava Ehliyeti:

Dava ehliyetini ikiye ayırırız.

  • Objektif Dava Ehliyeti
  • Subjektif Dava Ehliyeti

1-) Objektif Dava Ehliyeti:

  • Davada Taraf Olma Ehliyeti
  • Dava Açma Ehliyeti

Davada Taraf Olma Ehliyeti: Canlı doğduğu andan itibaren herkes davada taraf olma ehliyetine sahiptir. Davada taraf olma ehliyeti dediğimiz zaman, tüm gerçek ve tüzel kişiler davada taraf olabilirler. Yani bir nevi davalı olabilirler. İdari yargıda bazı durumlarda tüzel kişiliği olmayan kamu kurum veya kuruluşları da davada taraf olabilirler(Örneğin, bakanlıklar kamu tüzel kişiliğine sahip olmasa da kendi görev alanlarını ilgilendiren konularda davada taraf olabilirler).

Dava Açma Ehliyeti: Fiil ehliyetine sahip kişiler dava açabilir(Ergin olma ve kısıtlı olmamak koşuluyla kişiler dava açabilir). Ergin olmayan ve kısıtlı olanlar vasi-veli aracılığıyla dava açabilir.

2-) Subjektif Dava Ehliyeti: Menfaati ihlal edilenler dava açabilir. İptal davası açabilmek için kişinin davaya konu olan işlemle bir ilişki ya da bağının olması yeterlidir. Peki bu ilişki bağı ne boyutta olmalıdır?

Örn, Tuba Adrasan’da deniz kenarında bir yazlığa sahiptir. Tuba Adrasan’da hızlı bir yapılaşma olduğunu görüyor ve her ne kadar bu yapılaşma Tuba’nın taşınmazı çevresinde gerçekleşmiyor olsa da Tuba bunun Adrasan’ı çirkinleştirdiğini düşünüyor. Burada olayın Tuba ile doğrudan doğruya bir ilgisi yoktur. Ama yargı kararları diyor ki, bir belde sakini olmak, o yörede ikamet etmek bile, o yöreyle ilgili bir takım kararlara karşı iptal davası açmak için yeterlidir.

MENFAAT İHLALİ DENEN ŞEY TAM DA BUDUR..!

Ortada Tuba’nın doğrudan doğruya somut, taşınmazının değerini düşüren bir zarar var mıdır?

– Hayır böyle bir zarar yoktur.

Tuba’nın taşınmazının önüne bir rezidans dikilmiş olsaydı bu durum değişirdi ve taşınmazın değeri düşerdi. Burada doğrudan doğruya somut bir zarar oluşurdu ve burada tam yargı davası devreye girmelidir.

Örn, Vahap’ın yaşadığı bölgede idare tarafından ağaçlar kesiliyor. Burada Vahap’ın doğrudan doğruya uğradığı bir zarar yoktur. Burada somut bir zarar tespit edilemese bile o yörenin çirkinleşmesi ya da çevrenin kirletilmesi bile Vahap’ın idareye karşı menfaat ihlalinden dolayı dava açması için yeterlidir.

Kısacası Menfaat İhlalinde Somut bir zarar aramamıza gerek yoktur.

Örn, Kiracının oturduğu taşınmaz hakkında yıkım kararı veriliyor. Burada kiracının menfaatinin ihlal edildiğine ilişkin yargı kararları vardır. Tersi yargı kararları da mevcuttur.

Örn, Bir kamu dairesinde çalışan Mustafa terfi ederek müdür oldu. Aynı kamu dairesinde çalışan ve müdür olabilme yeterliliğine sahip olan iş arkadaşı Sergen ”Ben de müdür olabilirdim, ben daha tecrübeliyim, benim müdür olmam gerekirken bana haksızlık yapıldı ve Mustafa müdür yapıldı.” diyerek menfaat ihlalini öne sürerek dava açtı. Yani burada zarar olmasa da Sergen İptal Davası açabilir. Ama bu somut olayda, olayla bağlantısı olmayan yani tamamen olaydan alakasız biri Mustafa’nın müdürlüğe atanması işleminin iptalini istemek için menfaat ihlali nedeniyle iptal davası açamaz.

Örn, Belediye sınırları içerisinde bir mahallenin köy haline getirilmesi isteğinin İçişleri Bakanlığı tarafından reddi, burada mahalle halkından her hangi bir kimsenin menfaat ihlali olduğu kabul edilebilir.

İptal Davasında niçin hak ihlali aranmaz?

İptal davası objektif bir dava türüdür. Bu davada asıl amaç, hukuka aykırı bir idari işlem varsa bunun tespit edilip hukuk aleminden silinmesi olduğu için burada çok ağır koşullarda bir Subjektif Dava Ehliyeti öngörülmemiştir. Yani kısacası Subjektif Dava ehliyetinde hak ihlali aranmaz.

Örn, Barolar, çevre kirliliğine ilişkin hukuka aykırı imar uygulamaları vb. Konularda dava açmıştır. Çeşitli Danıştay kararları dedi ki “ Sen Barosun, Baro’nun görevi meslek faaliyetlerini ilişkin düzenlemeler yapmak veya buna ilişkin davalar açmaktır. Bu yüzden sen sen dava açamazsın.” daha sonra bazı Danıştay kararları da “ Baro’nun görevi, toplumda hukuka uygun uygulamaları teşvik etmek ve korumaktır. O zaman Baro, hukuka aykırı bir uygulama gördüğü zaman buna müdahele edebilmelidir.” dedi.

Menfaat ihlali sınırları belli olmayan ve somut olmayan bir kavram olduğu için oldukça tartışmalı örneklerle karşılaşılabilir.

20/03/2017

En son davacı da kalmıştık. İptal davalarında davacıya özgün olarak şunu söyledik.

A) Objektif dava ehliyeti; genel olarak tüm davalar için geçerli olduğunu

B) Sübjektif dava ehliyeti; bizim için önemli olan, üzerinde durulması gereken sübjektif dava ehliyetinin ne olduğudur, içeriğinin anlamının ne olduğudur. Kanunda menfaatin ihlali olarak belirtiliyor. Bu açıdan bakıldığında, kanunda herhangi bir kriter de yok. Menfaat ihlalinin tanımı da yok, ölçütleri de yok. O zaman buna yargı organları karar verecek. Bugüne kadar verilen yargı kararları doğrultusunda bir takım ölçütler söyleyebiliyoruz. Kanunda yer almayan kesin ölçütler olmasa da, ortaklanan bazı kriterleri var;

1. Menfaatin meşru bir menfaat olması gerekiyor. Meşru menfaatten kastımız şu; hukuku bir dayanağı olması lazım. Eğer aykırı bir dayanağa sahipse, o zaman mahkeme davayı reddedecektir.

Örneğin; Hazine arazisine bir taşınmaz inşa ettiniz, ruhsatsız bir yapı ve bu yapıyı da kullanmaya başladınız. Bu sıra da imar planı değişikliği oldu. Siz dava açtınız. Bu değişikliğin iptali için. Mahkeme soracaktır ki; menfaatin ne? Mahkeme bunu reddeder çünkü evin ruhsatı yok.

2.Menfaatin kişisel olması belirtilir. Yargıtay kararlarında yani sizi ilgilendiren bir konusu olmalıdır. Doğrudan da olabilir, dolaylı da olabilir. Sizi maddi olarak da etkileyebilir, manevi olarak da etkileyebilir. Hiç zararınız olmasa bile etkileyebilir.

Örneğin; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, o dönemin cumhurbaşkanına onursal doktora ünvanı vermiş. Bir kişi de bu işlemin iptali için dava açıyor. Bu kişi de buradan mezun bir kişi. Kişi diyor ki, benim fakültem bu kişiye bu ünvanı veremez. Mahkeme de demiş ki, burada bir kişisel menfaat yok deyip davayı reddetmiş. Fakat yine bununla çelişen kararlar görebilirsiniz.

3.Menfaatin güncel olmasını arıyor mahkemeler. Güncelden kasıt şu, şuan da menfaat ihlali var mı, dava açıldığında var mı, dava süresince de varlığını koruyor mu? Örn, Dava açmadan önce idare bu işlemi geri aldı. Burada artık bir menfaat ihlalinden söz edilemez. Geri alınmış bir işlem ortada yok demektir zaten. Menfaat ileri de ihlal edilecek, edilme ihtimali var mahkeme bunu da dikkate almıyor.

Örneğin; Bir öğrenci hakkında yükseköğretim kurumunun uzaklaştırma kararı verilmiş olsun ve öğrenci buna karşı dava açmış olsun. Dava açtıktan sonra ya da dava daha yeni açıldığında üniversiteden kaydını sildirsin. Mahkeme diyor ki, artık bir menfaati yoktur. ( Öğrenciler hakkında verilen disiplin cezaları sicilden silinmiyor! Ömür boyu sizinle gelecek. Kanun da bu konu da açık var ve bu güncelliğini koruyacaktır. Ancak mahkeme her türlü kararı verebilir.) Bu menfaat konusu çok soyut olduğu için çok farklı yönlerde yargı kararı görebilirsiniz. Aynı konu da mahkeme kararları farklı olabiliyor.

Gelelim, güncellik ile ilgili dediğim ileri de doğma ihtimali olabilir diyerek mahkeme kabul etmiyor ancak bu söylediğim “düzenleyici işlemler “ için geçerli değil. Düzenleyici işlemler söz konusu olduğun da güncellik koşulu aranmayabilir. Neden? Çünkü düzenleyici işlem ilan edildi, yürürlüğe girdi, 60 günlük dava açma süresi var, 60 gün içerisin de menfaati ihlal etmeyebilir. Çünkü doğrudan doğruya size uygulanmayabilir. Uygulama işleminin ne zaman yapılacağını bilmiyoruz. Dolayısıyla, düzenleyici işlemler de bu güncellik aranmayabilir. Tabi ki dava açma süresi (60gün) geçtikten sonra, uygulama aşamasında dava açabilirsiniz.

4.Menfaat ciddi ve makul bir menfaat olmalıdır. Elle tutulur bir ihlal olduğu anlaşılmalıdır, maddi ve manevi de olabilir.

Bir belde de bir köy de bir mahalle de yaşamak o yöreye ilişkin verilen tüm kararlar için dava açma hakkı verir, menfaat ihlali kabul edilir. Yöreye ilişkin her türlü karar olabilir. Ör; imar, statü vs.

Ör; Taşınmaz sahibi olmasanız dahi kiracı olma sıfatıyla taşınmaz hakkında verilen bazı kararlara ilişkin dava açabilirsiniz. Ama tabi bununla da ilgili çelişkili yargı kararları var. Şimdi, kiracı olmak, taşınmaz hakkında bir yıkım kararı verilmiş, bu kararı doğrudan doğruya kiracının menfaatini ihlal eder mi? Peki şöyle sorayım o zaman, bu bir yıkım kararı olmasında, taşınmaz sahibi taşınmazından çıkmasını istesin. Mevzuata uygunsa çık demesi, çıkacaksınız. Tazminat davası açabilir misiniz? Zarar var mı ortada? O halde zarar var mı yok mu buna mı bakacağız biz kiracının menfaat ihlali olup olmadığını anlamak için. Burada demek istediğim zarar olmak zorunda değil. Burada zarar tespiti yapmaya çalışmayın, mahkemeler de bazen buna bakıyor. Buna gerek yok ki, zarara uğramasa dahi taşınmaktan dolayı yaşadığı, yaşayacağı her türlü sıkıntı menfaat ihlaline girer. Menfaat ile kişi arasında bağ bulunması yeterli.

*İptal davası açılırken kişi o işlemden zarar da görmüş olabilir ama illaki o davayı açmanın şartı zarara uğramak değil. Zarar olabilir de, olmayabilir de.

Hizmetten yararlanma da, hizmetten yararlananlar açısından menfaati sağlar, menfaat ihlalinin koşulunu sağlar. Örneğin; Belediyenin su tarifesine ilişkin kararı, bu hizmetten yararlanan kişi, bu karara karşı dava açabilir. Burada menfaat ihlalinden bahsedilebilir.

Örneğin; Çalışanların durumu. Bir kamu görevlisi, o kamu kuruluşunun tüm işlemlerine karşı dava açabilir mi? Orada menfaat ihlali var mıdır yok mudur? Burada yargı kararlarına baktığımız da ikiye ayırıyor. Diyor ki, çalışanı doğrudan doğruya ilgilendiren mesleki, özlük haklarına ilişkin işlemse tabi ki açacak. Peki, siz sizinle bir ilgisi olmayan başka bir kamu görevlisi hakkında verilen bir işleme karşı dava açabilir misiniz? Yargı kararları burada da diyor ki, sizin menfaatinizi etkiliyorsa o kişi hakkında verilen karar açabilirsiniz. Burada önemli olan doğrudan ya da dolaylı kararın sizi de etkilemesi ama tabi ki kurumdaki X kişisi hakkında verilen bir işlemin sizinle hiçbir ilgisi yok ve sizi hiçbir şekilde etkilemiyor, o zaman yine dava açamazsınız.

Bir de hizmetin işleyişine ilişkin işlemlere karşı o kurumda çalışan bir kişi dava açabilir mi? Yani, o kurumda yapılan eylem ve işlemlere karşı ben dava açabilir miyim? Benimle ilgili değil, özlük haklarıma ilişkin değil, kurumun işleyişine ilişkin.

Genel görüş şu şekilde; aynı kamu tüzel kişiliği içinde, ör; siz okulun bir parçasıysanız, okulun eylem ve işlemlerine karşı dava açamazsınız! Bir tek diyor ki, (istisnai durumlar) kurumun işleyişine ilişkin dava açamazsınız ama ör; çalışma hayatına ilişkin bir karar, genel bir düzenleyici işlem, çalışma şartlarını çok ağırlaştırdı. Kanuna aykırı olarak çok ağırlaştırıldı.(Ör; 8 saatti, 15 saate çıkardılar) Burada her ne kadar dava açılamaz desem de, burada sizi ilgilendirdiği için dava açabilirsiniz. Burada bakılacak olan şey kişiyi ilgilendiren yönünün olup olmadığı, yoksa durup dururken o kurumun işleyişine karşı dava açmanız mümkün değil.

Örneğin; Son yıllarda özelleştirme uygulamalarına ilişkin olarak milletvekilleri, dava açtı geçmişte, milletvekili olmak menfaat ihlali midir? Mahkemeler şöyle bakıyorlar buna, milletvekili olmak değil de, milletvekilinin bir vatandaş olmasından bağ kurarak, menfaat ihlali var diyor. Vatandaşlık üzerinden, milletvekilliği üzerinden değil. Çünkü milletvekili olma sıfatıyla bir bağlantısı yok bu işin ya da onlara verilen ayrıcalıklı bir dava hakkı falan da yok.

Yine vatandaşlık üzerinden devam edelim. Vatandaşlık sıfatı dava açmak için idari yargı da yeterli midir? Örneğin; Turgut Özal’ın mezarlık niteliğin de bulunmayan taşınmaza ilişkin bakanlar kurulu kararı. Vatandaşın biri buna dava açmış, bu konuda açılan dava da mahkeme menfaat ihlali yok demiş. Bir başka örneğe bakalım, Savarona yatı ile ilgili olarak. Danıştay diyor ki, devlete ait olan, kamuya mal edilmiş, tarihi değeri olan Savarona ile ilgili her türlü işlem TC vatandaşını ilgilendirir. Bir tarihi eser olarak da bakabiliriz buna, buna ilişkin yapılacak işlemler TC vatandaşlarını ilgilendirir diye de bir karar var. Burada, somut olarak bir kural koymak mümkün değil, yok çünkü kanun da açık.

Örnek; Irak’ın Küveyt’i işgali üzerine çıkan savaşta Türkiye de koğuşlandırılmak üzere NATO’dan askeri kuvvet istenmesine ilişkin bakanlar kurulu kararı. Burada, Türkiye de asker koğuşlandırmak demek savaşa da yakın olduğunuz, ilişkilendirilebilir ihtimali olduğunu gösterebilir. Buna ilişkin yine bir vatandaş dava açmış. O dönem de Danıştay menfaat ihlali vardır demiş. Dönemden döneme de mahkeme kararları değişebilir.

Vesayet makamlarının işlemlerine karşı, denetlenen kurum dava açabilir mi? Ör; dedik ki idari vesayette merkezden yönetimin, yerinden yönetime denetlemesi. Burada iki kurum birbirine karşı dava açabilir mi? Menfaat ihlali var mıdır? Ör; Belediye denetleniyor, merkezden yönetim tarafından, bakanlık tarafından, bakanlığın bir işlemine karşı dava açabilir mi? Açabilir, bir engel yok. Burada kurumun menfaatini ihlal ediyorsa açabilir bir sıkıntı yok.

Bir bakanlık, bir başka bakanlığın işlemine karşı dava açabilir mi? Burada bakacağınız şey şu, bakanlıkların kamu tüzel kişiliği yoktur dedik, devlet tüzel kişiliğini temsil ediyorlar. Burada olaya nasıl bakmak gerekir. Aynı tüzel kişilik içerisindelerse, zaten bu işlem hangi bakanlığın işlemi olursa olsun, aslında devlet tüzel kişiliğinin işlemi, her biri devlet tüzel kişiliğini temsil ediyor. Dolayısıyla, bir bakanlığın işlemine karşı, bir başka bakanlık dava açarsa şöyle bir görünü oluyor; baktığınız da farklı farklı kurumlarmış gibi algılanıyor ama kendi işlemine kendisi dava açıyormuş gibi oluyor. Hepsi aynı tüzel kişinin parçası, o yüzden aynı tüzel kişileri içerisindeki işlemleri kamu görevlisi dava açamaz diyoruz, çünkü aynı tüzel kişi içerisindeler. Ama farklı tüzel kişilikleri olsa tabi ki dava açabilirler. Yani, bir kamu tüzel kişinin işlemine karşı, başka kamu tüzel kişiliği dava açabilir. Buna bir engel yok. Yeter ki menfaat koşulu gerçekleşsin.

Dernekler, vakıflar, sendikalar ve meslek kuruluşları. Bu grup üyeleri adına davacı olabilir mi üyeleri adına. Oldukça tartışmalı bir konu, farklı farklı Yargıtay kararları var.

Dernekler ile başlayalım. Danıştayın kararlarına baktığımız da, menfaat ihlalini oldukça “dar” yorumladığını görürsünüz. Danıştay kararlarından örnekler; Derneğin faaliyet alanına giren bir kuruluş amacıyla ilgili işlemlere dava açabilir. Dernekler, doğrudan dernek tüzel kişiliğinin hak ve çıkarlarını ilgilendiren konular da dava açabilir diyor. Yani dediği şu, derneğin tüzel kişiliğinin menfaatini ihlal ederse dava açabilir. Ama üyelerinin menfaatini ihlal eden bir konuysa, isterse üyelerinin yarısını ilgilendirsin isterse tamamını ilgilendirsin açamaz diyor. Ama Fransız danıştayına baktığınız da, tam tersine bunları kabul ediyor. Örneğin; 2004-2005 yıllarında bir banka krizi oldu, bankalar battı, o dönemde çok sayıda vatandaş mağdur oldu. O dönemde de bir dernek kurulmuş, “banka mağdurları yardımlaşma ve dayanışma derneği” , karar diyor ki, bu derneğin banka mağdurları dernek üyeleri adına dava açamayacağını, dernek tüzüğünde belirtildiği gibi açılmış davalarda davanın takibine yardımcı olabileceğini ancak menfaat ihlali olmadığını söylemiştir. Yani diyor ki, davalarına dışarıda destek olabilirsiniz ama üye adına doğrudan doğruya dava açamazsınız. Oldukça da dar yoruma tabi tuttu dernekler ile ilgili kararlarında Danıştay.

Sendikalar. İkiye ayırarak değerlendirebiliriz. 1. İşçi- İşveren Sendikası 2. Kamu Görevlileri Sendikaları. İkisinin tabi oldukları kanunlarda farklı. Burada da kanundaki ifadelerden yola çıkarak mahkemeler yorum yapıyorlar. Baktığımız zaman 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu var, burada 26. Maddesin de diyor ki, ikiye ayırıyor;

1-Sendika kendiliğinden dava açabilir. İşçi ve işverenleri temsilen.

2- İşçinin veya işverenin yazılı talebi üzerine dava açabilir. Buna izin veriyor sendikalar. Kendiliğinden dava açması genellikle daha çok tüm işçileri ve ya işverenleri kendi üyelerini ilgilendiren konularda, genel bir düzenleme veyahut diyor ki, yazılı başvurular üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan haklar, sosyal güvenlik hakları hakkında üyeleri veya mirasçıları temsilen, yani doğrudan doğruya işçiyi ilgilendiren konularda. İşçinin, iş sözleşmesinden bir hakkı ihlal ediliyor veya sözleşmeden kaynaklanan veya sosyal güvenlik hakkına ilişkin bir ihlal var burada diyor artık üye veya mirasçısı talep ederse sendika fava açabilir. Bunda bir tartışma yok.

Asıl tartışma kamu görevlileri sendikalarına ilişkin olarak yaşandı. O da neden? 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu, bunun 19.maddesi T bendi var. Burada, ifadenin yorumlanmasından doğan bir sorun ortaya çıktı ve bu maddeyi farklı farklı yorumlamaktan dolayı Danıştay daireleri tam zıttı yönünde kararlar verdi. Bir yöndeki görüş şuydu, kamu görevlileri sendikaları üyeleri adına asla dava açamaz, üye hakkında bir bireysel işlem var kesinlikle bunun iptali için sendika dava açamaz, bir yöndeki kararlar böyleydi. Diğeri de, hayır açabilir. Uzun süre bu böyle gitti. İfade de şu, diyor ki kanun, üyelerin idare ile ilgili doğacak, ihtilahların da ortak hak ve menfaatlerin gizlenmesi veya hukuki yardım gerekliliğinin ortaya çıkması durumu üyeleri ve mirasçılarını her düzeyde ve derecedeki yönetim ve yargı organları önünde temsil etmek, ettirmek, dava açmak. Sadece ortak menfaat demiyor ama bunun yorumlanmasında sıkıntı doğdu ve bundan dolayı ortaya çıkan çelişki kararlar nedeniyle Danıştay içtihadı birleştirme kurulu karar vermek zorunda kaldı.(2006 yılında verildi.) Vardığı sonuç şu; Üyeleri ve bunların mirasçılarının temsil etme ve ettirme yetkisi vardır ve bu sebeple de bu üyeleri ve ya mirasçıları adına dava açabilir diyor. Sübjektif işlemleri nedeniyle bu işin tarafı olmayan sendika üst kuruluşa üyesinin isteğine bağlı olarak uyuşmazlığın çözümü taraf olarak kendisini temsil etme yetki ve sorumluluğunu vermelidir.

Ve artık buna son noktayı koydu. İçtihadı Birleştirme Kurulu kararları bağlayıcı, bağlayıcı olduğu için. Sonuç olarak diyebiliriz ki, kamu görevlileri sendikaları üyeleri hakkında verilen bireysel işlemlere karşı doğrudan doğruya üyelerini temsilen dava açabilirler ve burada davacı da sendika oluyor. İşlemin ilgilisi değil, sendikanın kendisi davacı oluyor dava da.

(2.DERS)

En çok yine tartışma konusu olan meslek kuruluşlarının menfaat ihlali olup/olmadığı davalar da. Meslek kuruluşlarının görevi, meslek kurallarını düzenlemek, o mesleğe ilişkin düzenlemeleri yapmak ve bazen sadece o mesleğe ilişkin olmayan idari işlemlere karşı da dava açabilir. Örnek; ( En çokta barolara ilişkin tartışma konusu olmuş bir mesele) Barolar, çevre konularında alınan konulara karşı dava açabilirler mi? Bu çok tartışıldı, Danıştay da bu konu da çok farklı kararlar verdi. Daha önce baktığımızda Danıştay daha çok reddetti. Özellikle bu, Bergama madeni falan konularında. Menfaat ihlali yoktur dediği çok oldu, bazı davalar da menfaat ihlali vardır dedi. Avukatlık Kanunu’ndan bir hüküm olan, baro yönetim kurulu görevleri madde madde sayıyor, görevlerinden bir tanesini şöyle ifade ediyor; hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak. Bu burada dururken, Danıştay buna rağmen hayır bu mesleki faaliyete ilişkin bir şey değildir, avukatlık mesleğinin hiç alakası yoktur bu konunun deyip çoğu zaman reddetti ama kabul ettikleri de var. Baroların özellikle böyle avukatlık mesleğinin konusu olmayan konular da dava açmalarının dayanağı bu ve buna dayanarak dava açıyorlar, bu da çok tartışmalı.

Vakıflar da da aynı, vakıflar da da dernekler gibi dar yoruma tabi tutuluyor.

Genellikle, davacıya ilişkin olarak söyleyeceklerim bu şekilde.

Gelelim koşullardan bir diğerine, DAVALI. İptal davaların da, davalı kimdir? Davalı daima diyoruz ki, İdaredir! Bir kamu ve ya kamu kuruluşu davalı olacak. Ama özel kurum ve kuruluşa karşı idari yargı da hiç dava açılamaz mı? Bir istisnası var* ; İmtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerin de diyoruz ki, bu bir idari sözleşmedir, idari sözleşmeden doğan uyuşmazlıklar, idari yargı da çözümlenir. Bu bir uyuşmazlıksa, uyuşmazlığın iki tarafı var, sadece özel hukuk kişisi mi idareye karşı dava açacak idari sözleşmeler de, idarenin talebi olmayacak mı özel hukuk kişisi üzerinde, idare özel hukuk kişisine dava açmak isterse bu da idari uyuşmazlıktan doğan bir uyuşmazlık değil mi, öyle. Dolayısıyla idare yargı da böyle bir durum söz konusu ise, idare de özel hukuk kişisine karşı dava açabilir ve davalı olarak özel hukuk kişisini gösterebilir. Danıştay ve idari yargı yerleri bunu kabul ediyor. İmtiyaz sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklar ilk derece mahkemesi olan Danıştay da görülüyor. Bu bir istisna! Bunun dışında bir örnek bulamazsınız, genellikle.*İdarenin imzaladığı özel hukuk sözleşmelerin de, imzalanmadan önceki aşamayı da idari yargıya veriyoruz, imzalandıktan sonra adli yargıya gönderiyoruz. İdari sözleşmeler de öncesi ve sonrası da idari yargıda, hazırlık süreci de idari yargıya tabi, imzalandıktan sonra uyuşmazlıklar da idari yargıya tabi (idarenin özel hukuk sözleşmeleri adli yargıya tabi).

Dedik ki, dava dilekçesi dedik, davacı kalemi alıyor, dava dilekçesinde aranacak bir takım unsurlar var, olmazsa olmaz dava dilekçesin de, bu da İdare Yargılama Usulü 3. ve 5. maddelerinde yazıyor, dilekçeler de olması gereken, nasıl dilekçe yazılır bunu açıklıyorlar. Burada dilekçeli olması gereken unsurlardan bir tanesi davalı, yani siz dava açarken davalıyı belirtmek zorundasınız ve bunu zorunlu unsurlardan tutup yetmiyor 14.madde de hani ilk inceleme mahkemelerin hangi noktalara bakacağını yazmıştık, ilk inceleme de husumet vardı, demek ki husumete de mahkemenin bakması gerekiyor, durum böyle olmakla birlikte, siz dava dilekçesin de davalıyı belirtmediniz ve ya yanlış belirttiniz, mahkeme şunu yapıyor, doğru davalıyı tespit ederek, dava dilekçesini doğru davalıya tebliğ ediyor, bu mahkemeye verilmiş bir yükümlülük. Şu konu da bir çelişki yaşamayın, dava dilekçesin de olması zorunlu unsurlardan, evet olması zorunlu, ama mahkemeye sadece davalıya ilişkin olarak böyle bir yükümlülük verilmiş. Aslında baktığınız da, iptal davaların da davalının kim olduğunun çok önemi yok, şöyle burada aslında dava konusu olan işlemin kendisi, bir işlem hukuka aykırı mı değil mi bunu tespit etmeye çalışıyoruz davalı kim olursa olsun, burada işlem söz konusu hukukun üstünlüğünün sağlanması, hukuk devletinin sağlanması için, hukuka uygun olup olmadığını tespit ediyoruz. Dolayısıyla burada davadan daha ziyade işlemin hukuka aykırılığının tespiti çok önemli. O yüzden de mahkemeye böyle bir düzeltme yükümlülüğü getiriyor. Çünkü esas olan hukuka aykırı olan işlemin tespit edilmesi. Ancak ben böyle söylüyorum ama yine de doğru davalının tespit edilmesi çok önemli, mahkemenin bu noktadaki yükümlülüğü ağır bir yükümlülük. Neden? Tutun ki mahkeme doğru davalıyı tespit edemedi ve yanlış davalı üzerinden dava sürdü. Ne olacak? Bir kere işlemi yapan idarenin savunması alınmamış olacak. İki, iptal kararı çıktı diyelim iptal kararı çıkınca idare ne yapmak zorunda kalacak? Kararın gereğini yerine getirmek zorunda, peki kim kararı yerine getirir, işlemi yapan idare, e davalı o idare değil, işlemin gereğini de yerine getiremeyecek, dolayısıyla bir hak ihlali doğacak. Buda istinaf ya da temyiz aşamasında bir bozma sebebi olur. İşte o yüzden, doğru davalının tespit edilmesi çok çok önemli!

Husumet kimlere yöneltilir ya da hangi idari makamlara yöneltilebilir? Kural olarak diyoruz ki, iptal davaların da davalı idari işlemi yapan idari merceğidir. Kim yaptıysa o idari işlemi, o idari merceği davalıdır ancak bazı durumlarda işlemi yapan ve yürüten merciiler farklıdır, eğer böyle bir farklılık varsa işlemi yürütmekle sorumlu olan idare mercii davalı olur. Örneğin; Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemlere karşı dava açamıyorum ancak cumhurbaşkanı başka birileriyle imzalayarak bir işlem yaptıysa (bakanlar kurulu kararları, müşterek kararnameler) bu işlemlere karşı dava açılabilir. Böyle bir durum da davalı kim olacak? Ör; Bakanlar Kurulu kararlarında kararı yürütmekle bir bakanlık sorumluysa davalı ilgili bakanlık olacak veya da kararı yürütmekle yükümlü olan makam bakanlar kurulu ise davalı başbakanlıktır. Müşterek kararnamelerde, ör; cumhurbaşkanı- başbakan ile bir müşterek kararname çıkardı, başbakanlık davalı olacak. Bir bakan, başbakan ve cumhurbaşkanının imzası var, bakan davalı olacak, o işleri yürütmekle yükümlü olduğu için. Başbakanlığın kamu tüzel kişiliği yok ama devlet tüzel kişiliğini temsil ettiği için davalar da davacı da olabiliyor davalı da olabiliyor. Dolayısıyla bu konu da bir tereddüt yok. Peki, başbakanlık içerisindeki birimlerden herhangi biri davalı olabilir mi? İşlemi yapan idari merceğinin hukuki niteliği, başbakanlık içerisinde başbakana bağlı kuruluşları var. Şöyle bir ayrım yapmıştık; Bağlı Kamu tüzel kişiliği bir kısmın da var. Yok kısmı başbakanlığın ya da bakanlığın hiyerarşisi içerisine giriyor. KTK varsa doğrudan doğruya dava açılabilir. KTK yoksa (başbakanlığın içerisinden 2 örnek; (bağlı kuruluş) Diyanet İşleri Başkanlığı (yok), MİT müsteşarlığı (yok), ama bunlar bağlı kuruluş olarak kendi görev alanlarına ilişkin kararlar alabiliyorlar ve KTK olmadığı halde davalı olabiliyorlar.) Zaten burada kriter davalı olmanın koşulu KTK ye sahip olmakta değil. KTK olmasa bile idari merciiler, davalı olabiliyorlar. Ama bunun haricin de, bağlı kuruluş değil de, başbakanlığın herhangi bir birimi, burada artık başbakanlık davalı olmalı diyebiliriz. Bu tablo bakanlıklar içinde geçerli. Karayolları Genel Müdürlüğü, ulaştırma bakanlığı ile bağlantılı burada karayolları genel müdürlüğüne karşı dava açılacak.

İlgili  Kamu tüzel kişiliği var.

İlişkili  Kamu tüzel kişiliği var, bağımsız idari otorite

Başbakanlık içinde söz konusu, tüm bakanlıklar içinde söz konusudur.

Gelelim, Taşra Teşkilatın da, Taşra Teşkilatı’nın aldığı kararlar hakkında kime başvurulacak. Örneğin; Valiliğin ya da kaymakamlığın aldığı kararlara karşı dava açılırken, davalı olarak kim ya da hangi mercii gösterilecek? Valilik ve ya kaymakamlığın kendi görev alanlarına ilişkin olarak aldıkları kararlara karşı valilik ve kaymakamlık davalı olarak gösterilebilir. (ör, İzmir Valiliği, Balçova Kaymakamlığı). Burada şuna dikkat etmek gerekir. Taşra Teşkilatı’nın içerisindeki ilin başındaki vali davalı olabilir, tüzel kişiliği yok. Bir de il özel idaresinin başındaki vali var (aynı kişi), il özel idaresinin bir işlemine karşı sava açarken de yine valiliğe karşı dava açıyorsunuz.* İdari yargı da gerçek kişiyi davalı olarak gösteremezsiniz!* Gösterdiniz diyelim mahkeme bunu düzeltir ancak düzeltir derken iptal davalarında işlem önemlidir, işlemin hukuka aykırılığın tespiti önemlidir. Bunu da tam yargı davaları için söyleyemiyorum. Tam yargı davaların da siz gerçek kişiyi davalı gösterirseniz, büyük bir ihtimalle mahkeme davanızı reddedecektir. Şöyle farklı, tam yargı davaları siz zararın tazminini talep ediyorsunuz, mahkeme kararları diyor ki, sen belki de gerçekten o kişiye karşı dava açmak istedin ben bunu bilemem. Belki ben X kamu görevlisine karşı belki de gerçekten kişisel kusur olduğunu düşünerek dava açtım, idari yargıyı düşünmedim, yanlış açtım git o zaman adli yargıya diyor, ben bilemem sen idari yargıya karşı mı açıyorsun, o kişiye mi karşı dava açıyorsun diyerek reddediyor. Tabi bu da tartışmalı, reddetmeli mi, düzeltmeli mi? O zaman diyor ki mahkeme ben amacımı aşıyorum. Böyle bir fark var. O yüzden iptal davaları için çok rahat söyleyebiliyorum, gerçek kişiyi bile gösterseniz bile onu düzeltir mahkeme.

Örnek; İl Özel İdarelerin de, dedik ki davalı valilik, belediyeler de davalı belediye başkanlığı, üniversiteler de rektörlüğü vs. olacak.

Gelelim, vesayet makamlarının işlemleri olunca ne olacak? Örneğin; Belediye meclisinin bir işleminin iç işleri bakanlığı tarafından onanması gerekiyor, iç işleri bakanlığı onadı ve bu işlemin iptaline ilişkin hangi idare makama karşı dava açılacak? Burada asıl işlem sahibi kimse ona karşı dava açılacak, burada bu belediyedir. Ancak, iç işleri bakanlığı onamayıp, onamama kararı verirse, o zaman da işlem yürürlüğe giremeyecek, onamama kararının iptaline ilişkin iç işleri bakanlığına dava açabilirsiniz.

Bir başka husus, birden çok kamu kuruluşu davalı olabilir mi? Bu daha çok tam yargı davaları için geçerli, yani bir zarar var ortada ve zarardan birden fazla kamu kurum ve kuruluşu sorumluysa o zaman aynı dava dilekçesiyle birden fazla kamu kuruluşuna karşı dava açılabilir.

İmtiyaz Sözleşmelerine dönelim, İmtiyaz sözleşmeleri için dedim ki, davalı idare de olabilir, özel hukuk kişisi de olabilir, ama bunlar hangi durum da, birbirlerine karşı sözleşmeden doğan uyuşmazlıklar da birbirlerine karşı dava açabilirler. Ancak, hizmetten yararlanan bir kişi, sözleşmeden kaynaklanan bir konu da idareye karşı dava açmak istiyorsa, dava idari yargı da görülür ama hizmetten yararlanan imtiyaz sahibine karşı dava açmak istiyorsa o zaman bu dava adli yargı da görülecek. Bir taraf idare falan değil. Özel hukuk kişisi ile hizmetten yararlanan arasında. İmtiyaz sahibine karşı adli yargı da dava açılacak.

Gelelim; SÜRE! Süre de ne olacak? İptal davaların da, dava açma süresi 60 gündür. Danıştay da ve İdare Mahkemelerin de dava açma süresi 60 gün. Vergi Mahkemelerinde ise 30 gündür.

Sürelere ilişkin düzenlemeleri idari yargılama usulü kanunun da 7. ve 8. maddeler de görebilirsiniz. Süre ne zaman başlar? Süre, idari işlemlerin tebliğinden itibaren başlar. Bugün ayın 20.günü bana tebliğ edildi, dava açma süresinin hesaplaması 21.gününden başlar, tebliğ günü sayılmaz. Süre hesaplaması çok önemli. Peki, süreler, kanunlar da nasıl ifade edilebilir? Gün olarak, hafta olarak ve ya ay olarak ifade edilebilir. Örneğin; 31 Mart’ta tebliğ edilmiş olsun, 1 ay süresi olsun dava açmasının, son günü 30 Nisan’ a denk gelir. Örneğin; Bugün pazartesi, hafta olarak 2 hafta ifade edilirse, 2 hafta sonra ki pazartesi son dava açma süresi olarak hesaplanır. (İdari Yargılama Usulü Kanun’un da iş günü yok)

2 ay ile 60 gün farklı. 2 ay derseniz, 31 Mart’ta tebliğ edilene 31 Mayıs’a denk gelir, ama tek tek 60 sayarsanız farklılık arz edebilir. (süre hesaplaması soracak galiba sınavda) süreleri sayarken resmi tatilin falan önemi yok hepsini sayacağız, sadece SON gün bunlardan birine denk gelirse (hafta sonu ya da resmi tatile) bu tatili izleyen ilk mesai gününün sonuna kadar bekleyeceğiz. Süreler önemli. Örneğin; 31 Ocak’ta tebliğ edildi, süre 1 ay. Ya 28 Şubat ya da yılına göre 29 Şubat olacak. Süreye ilişkin olarak önemli bir husus daha, sürenin sonu adli tatile denk geliyorsa, kanun buna adli tatil demez de çalışmaya ara verme der! 8.Maddenin 3.Fıkrası diyor ki, yazılı sürelerin bitmesi, çalışmaya ara verme süresine rastlarsa, bu süreler ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren 7 gün uzamış sayılır. Örneğin; Adli tatil, 20 Temmuz- 31 Ağustos arası 7 gün uzamış sayılır dediğine göre 7 Eylül dava açmanın son günü. Şu aralığa denk gelirse dava açmanın son günü sizi 7 günlük ek süre veriyor. *Bir başka husus, düzenleyici işlemler de dava açma süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlıyordu. Bir tek geçen hafta vermiştik örneğini, düzenleyici işlemin, uygulanması durumun da birel işlem ya da bireysel işleme karşı dava açma süresi içerisinde düzenleyici işleme karşı dava açılabilir. O halde,  20.03.2017 de size bir kınama cezası tebliğ edilsin, hangi düzenleyici işleme dayanıyor, yükseköğretim kurumları öğrenci disiplin yönetmeliği, buna dayanan bir işlem, bu uygulama işlemi, dava açma süresi ne zaman başladı 21’inden itibaren başlıyoruz saymaya, bizim seçeneğimiz ne, istersek sadece kınama cezasına ilişkin dava açabiliriz, 2.seçenek sadece yönetmeliğe karşı dava açabiliriz (60 gün içinde) ve ya ceza+yönetmelik her ikisine birden ceza açabiliriz. Yani, Kanun buna izin veriyor, ben uygulama işlemi var ama ona karşı dava açmadan da sadece yönetmeliğin iptali için de dava açabilirim. Hangi süre içerisin de tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde şu 3’ünden birini yapabilirim!

Sürelere ilişkin önemli bir konu daha var İYUK 11! (önemli) İYUK 11’de orta da bir işlem var dedik, işlem size tebliğ edildi. Siz bu işleme karşı, tebliğ edildiği andan itibaren dava açabilirsiniz doğrudan doğruya, 2 seçenek var doğrudan doğruya dava açmak ve ya da idareye itiraz etmek, başvurmak, işlemi geri al diye. Ancak idare başvurunuz dava açma süresini durduruyor, demek ki 1. Kural idareye yapılan başvuru dava açma süresi içerisin de yapılması, dava açma süresi geçtikten sonra yapsanız da hiçbir anlamı yok zaten, dava açma süresi içerisinde idareye başvuruyorsunuz, süre duruyor ama sürenin durması içinde koşul şu; işlemi yapan makama değil bir üst makama başvurmanı gerekiyor. Ör; dekanlığın bir işlemi için dava açma süresi başladı, işlem size tebliğ edildi, siz dava açmak yerine idari başvuru yolu kullanmak istiyorsunuz bu ihtiyari bir yol, zorunlu değil, dekanlığa başvurmaya kalkarsanız, başvuru süresi durmaz, geçmiş olsun, rektörlüğe başvuracaksınız, işlemin geri alınması için, bir üst makama diyor kanun, eğer başvurulabilecek bir üst makam yoksa işlemi yapan makama karşı başvuru yapacaksın ve bu şekilde dava açma süresi duruyor ve dava açma süresi durduğun da idareden cevap gelmesini bekliyorsunuz 60 gün, cevap gelirse, cevabın tebliğinden itibaren kaldığı yerden işlemeye devam ediyor ve ya cevap vermediğin de idare 60 gün sustu, 60. Günün sonunda dava açma süresi yine kaldığı yerden devam ediyor.

(21.03.2017)

(3.DERS)

Genel hatlarıyla davanın süresinden ve sonuçlarından bahsettik. Dedik ki dava açma süresi için de dava açılmazsa hak düşürücü sebep olması nedeniyle dava reddedilir. Süreyi etkileyen bir takım şeyler söyledik. Dedik ki, İYUK’nun 11.maddesin de dava açma süresini etkileyen bir durum söz konusu dedik. Örneğin, bugün ayın 21’i İYUK’nun uygulanabilmesi için orada bir idari işlem olması gerekir. İdari işlem yoksa İYUK 11’i unutun çünkü İYUK 11’in mantığı şu, dava açma süresi işleyeme başladı, bir işlem var, işlem size tebliğ edildi ve ya bu bir düzenleyici işlem, düzenleyici işlem ilan edildi ama bir işlem var ve dava açma süresi işlemeye başladı. O yüzden İYUK 11’e ilişkin bazı koşulları yaratabiliriz, şöyle diyebilir; 1- Ortada bir işlemin varlığı gerekir. 2- İşleme karşı dava açma süresi işlenmeye başlayacak. Ve başvuru yapılacak, nereye başvuru yapılacak? İşlemi yapan makamın üst makamına başvuru yapılacak. Bu şekilde yapılan başvuru süreyi durduracak. Bunlar sürenin durması için gerekli koşullar. Örneğin; bugün işlem size tebliğ edildi, dava açma süresinin son gününü nasıl hesaplıyoruz 21’i saymıyoruz, Marttan 10 gün kaldı, nisan zaten 30 gün, geriye de 20 kaldı, “20 Mayıs” son günüdür. * Bu aralıkta herhangi bir gün dava açmayı tercih edebilirsiniz. Bu bir seçimlik haktır. 1.Dava açabilirsiniz ya da 2.dava açmayı tercih etmeyip üst makama idareye başvurabilirsiniz ve ya üst makam yoksa işlem yapan makama. Bu ikisinden birini siz tercih edeceksiniz, ihtiyari bir başvuru yoludur. Siz dava açmayı tercih etmediniz, üst makama başvuruyu tercih ettiniz. Ör; dekanlığın işlemi için rektörlüğe gittiniz. Bu tarihler arasında bir yerde başvuracaksınız, bu başvuru 19.gün yapılsın, dava açma süresi durdu. Bu başvuru üzerine 2 ihtimal var, ya idare size bir cevap verecek ama bu cevabın 60 gün içerisinde verilmesi gerekiyor ve ya 60 gün susacak. 60 gün içerisinde cevap verdi. Cevap verdiği andan itibaren kaç günde dava açmamız gerekir? 41 gün içerisinde dava açmamız gerekir. Peki, susar 60 gün boyunca, 60 günün bitiminden itibaren 41 gün içinde dava açmanız gerekir. Süreyi durduran bir etkisi vardır dedik, ama bir tercih bu ama bunu tercih etmeyip doğrudan doğruya bu süre içerisinde dava da açabiliriz. Burada idare size 60 gün içinde cevap vermedi, 61.gün cevap verdi; artık idarenin verdiği cevabın hiçbir hükmü yok artık. 60 günden sonra gelen cevap o süreyi durdurmaz. Böyle bir şeye aldanmayın. O yüzden de susmayla artık o cevap verme süresi bitmiştir ve dava açma süresi işlemeye başlar bu noktadan sonra dava açma süresini durduran hiçbir şey yok.

*Bir önemli şey daha; İYUK 10 ile bu konunun hiçbir ilgisi yok. 21.03.2017 tarihini neden verdim çünkü burada bir işlem doğdu ve siz var olan bir işlemi geri alınması için idareye başvuruyorsunuz, zaten dava açma süresi başlamış, orta da bir işlem var ister dava açın ister idareye başvurun ortada bir işlem var. İYUK 10 söz konusu olduğunda daha orta da hiçbir işlem yok ve siz idareye başvuruyorsunuz. E niçin başvuruyorsunuz. Burada idareye işlem yap diye başvuruyorsunuz. İdare bu başvuru üzerine 60 gün sustuğunda buyurun size bir işlem, işlem şimdi doğdu, 60.günün sonunda doğdu İYUK 10 ile ilgili olarak. Diğer anlatılan ise İYUK 11. İYUK 10 da orta da bir işlem falan yok, idareye diyorsunuz ki hakkında bir işlem yap, ör; ruhsat ver, sürüsü belgesi ver vs. Herhangi bir işlemi yapması için başvuruyorsunuz, idare de 60 gün sustuğun da bir işlem o zaman doğuyor. İşte şimdi buradan itibaren dava açma süresi başladı. 10. ve 11.madde aynı değil! Tabi burada bir de bazı olasılıklar var, idarenin kesin cevap vermemesi durumunda zımni red sayabiliyorsunuz ve ya 6 ay kesin cevap vermesini bekleyebiliyorsunuz ya da idare red cevabı verebilir, kesin bir cevap verebilir, oradan itibaren dava açma süresi başlıyor. Şöyle bir şeyden bahsedilebilir,

İYUK 10’a dayanarak bir işlem yaptığımız da bu işlem zımni red ile kabul edilmezse, artık bu bir işlem olduğu için İYUK 11’e dayanarak işlem yapılabilir mi? Evet, yapılabilir ancak hiçbir mantığı olmaz…**(İYUK 10 ve 11 önemli oku, çalış!)**

Sürelere ilişkin olarak üzerinde durmak istediğim birkaç konu daha var. Bazı durumlar da kanun davacıya ek süreler verebiliyor. Ek süre nasıl işler? Bu ek süreler nerede bahsediliyor, İYUK 14’ten bahsetmiştik, 15.madde var onun devamı niteliğinde ilk inceleme üzerine verilecek kararlardan bahsediyor. Burada dilekçenin içermesi gereken bazı unsurları olduğundan bahsettik İYUK 3.madde de; bir dilekçe de neler olmalı diye bahsediyor. Dava açtınız, dava dilekçesin de bu 3.madde de yer alması gereken hususlardan bazıları eksik ve ya düzeltilmesi gereken hususlar. Mahkeme şöyle bir karar verecek; dilekçenin reddine karar verecek, gerekçe ne; eksiklik ve ya yanlışlık düzeltilmesi gereken herhangi bir şey. Dilekçenin reddine karar verdi, böyle bir karar üzerine, 1- Bu karardan itibaren 30 gün içerisinde bu eksiklikleri tamamlamak ve ya yanlışlıkları düzeltmek zorundasınız, 30 gün içinde (bu bir ek süredir) bunu yapmazsanız davanız reddedilir. 2- Bir konu da daha dilekçenin reddine karar verir mahkeme o da şu; avukat olmayan vekil tarafından dava açılabilir, yani davayı açan kişi avukat değildir, mahkeme de der ki, dilekçenin reddine karar verir der ki, 30 gün içinde ya bizzat kendin aç davayı ya da bir avukat açsın senin adına der ve dilekçeyi reddeder. 30 gün içerisin de dava dilekçesinin ya sizin tarafınızdan bizzat kaleme alınmış olması gerekir ya da bir avukat aracılığıyla dava açmanız gerekir. Eğer bunu yapmazsanız, aynı şekilde bu da davanın reddine sebep olmuş olur.

Bir başka husus, kural olarak, her idare işleme karşı ayrı ayrı dava açılır, siz ör; 2 tane işleme karşı dava açıyorsunuz ama aynı dilekçe ile dava açıyorsunuz. Mahkeme bunların ayrı ayrı dilekçe ile açılmasına karar verdiyse, ya da bunu fark ettiyse yine dilekçelerin reddine karar verir ve der ki; ayrı ayrı dilekçelerle davanı aç yine 30 gün süre verir ve bu süre içerisin de bunları ayrı dilekçeler ile açmanız gerekir. Aksi takdir de yine aynı şekilde davanın reddine karar verilecektir. Bu 30 günlük süre davacıya verilen ek bir süredir! Peki, dedim ki, ben kural, her işleme karşı ayrı ayrı dava açılmasıdır. Bu her zaman bu şekilde değildir. Bazı durumlarda idari işlemlere karşı aynı dilekçe ile de dava açılabilir. **Bunun istisnası ise, İYUK 5.maddesinde düzenleniyor. Bu maddeye göre iki olasılık ile karşılaşabiliriz. 1. Birden fazla idari işlem olabilir, buna aynı kişi tek dilekçe ile dava açabilir ancak koşulu; araların da maddi ve ya hukuki yönden bağlılık ya da sebep-sonuç ilişkisi bulunan birden fazla işleme karşı bir dilekçe ile dava açılabilir diyor. Örnek; düzenleyici işlem ve ona dayanılarak yapılan uygulama işlemi, siz ikisinin birden iptalini istediğiniz zaman zaten uygulama işleminin dayanağı düzenleyici işlem olduğundan araların da bir sebep-sonuç ilişkisi var. Dolayısıyla düzenleyici işlem+ uygulama işlemine karşı birlikte aynı dava dilekçesi ile dava açabilirsiniz. 2. Olasılık; farklı farkı şahıslar (A-B-C) tek dilekçe ile aynı işleme karşı dava açabilirler. Bunu yapabilmeleri için kanun da yine koşul var o da şu, birden fazla şahsın müşterek dilekçe ile dava açılabilmesi için davacıların hak ve ya menfaatlerin de iştirak bulunması ve davaya yol açan maddi olay ve ya hukuki sebeplerin aynı olması gerekir. Örneğin; belediye tarafından kamulaştırılan bir taşınmaz var davacılar buna iştirak halinde sahipler, burada artık hak ve menfaatte ortaklık var, bunlar artık tek bir dilekçe ile dava açabilirler. İYUK madde 5; “1. Her idari işlem aleyhine ayrı ayrı dava açılır. Ancak, aralarında maddi veya hukuki yönden bağlılık ya da sebep-sonuç ilişkisi bulunan birden fazla işleme karşı bir dilekçe ile de dava açılabilir.

2. Birden fazla şahsın müşterek dilekçe ile dava açabilmesi için davacıların hak veya menfaatlerinde iştirak bulunması ve davaya yol açan maddi olay veya hukuki sebeplerin aynı olması gerekir.”

Nitekim Kamulaştırma Kanunu’nu 14.maddesin de şöyle bir şey var; “…İştirak halinde veya müşterek mülkiyette, paydaşların tek başına dava hakları vardır…” Fark etmiyor, birlikte dava açabiliyorlar buna karşı. Dolayısıyla birden fazla kişi de bir idare işleme karşı dava açabilir.

Gelelim, İptal Davasın da bir “DİLEKÇE NASIL OLMALI? ŞEKİL konusu” Örneğin, İzmir İdare Mahkemesin de dava açacaksınız nasıl başlarsınız dilekçeye, 

İzmir İdare Mahkemesi “Başkanlığına” diye başlanır. Burada tabi hangi idare mahkemesinde görüleceğini bilmiyoruz, dolayısıyla numara yazmak önemli değil ama davacı olarak cevap dilekçesi cevaba cevap yazacağımız zaman tabi ki orda işte 2., 3., vs. İdare Mahkemesi diye belirtilecek. İdari davalar da tabi ki de işlemlere karşı iptal davaları için söylüyorum bunu, yürütmeyi durdurma talebimiz olabilir, önemli bir husus, yürütmeyi durdurmayı talep etmezseniz mahkeme yürütmeyi durdurmaya karar vermez bu 1. 2, kural olarak yargılama dosya üzerinden yürür, o yüzden de duruşma yapılması olağan değildir, duruşma yapılmasının koşulları var; siz talep edeceksiniz ve ya mahkeme bunu kendiliğinden hükmedecek koşulları varsa. Duruşma olağan bir şey değil, dolayısıyla duruşma da talep edebilirsiniz ama talep etmeniz gerek! Dolayısıyla  Dilekçenin sağ üst köşesine, “duruşma ve yürütmeyi durdurma istemlidir” demeniz gerekir.  Dilekçenin sol üst köşesine ise, “davacının isim, soy isim, TC kimlik no, adres, daha sonra davacı vekili aynı şekilde, isim, soy isim, TC kimlik no, adres, geldik davalı ya davalıya ne yazacağız; “İdari Makam” örneğin; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı, dediniz. Burada kilit nokta, “davanın konusu ne, idari işlemin iptali” … İşlemin iptaline karar verilmesi talebi diyebilirsiniz. **Bir önemli hususta, dava konusu işlemin tebliğ tarihi, bu çok önemli, en önemli vurgulanması gereken bu, çünkü dava açma süresi buna göre hesaplanıyor. O yüzden bunu mutlaka belirtmeniz gerekiyor. Geldik burada “maddi olay” yani neler geçti başınızdan, ne oldu bunun bir tarihçesini veriyorsunuz. Sonra dava sebepleri burada; hukuki gerekçelerinizi sunuyorsunuz, yani bu işlem neden hukuka aykırı bunu burada belirtiyorsunuz ve dayandığı deliller. Bunu farklı başlık altında da sunabilirsiniz ve ya tek bir başlık altında da sunabilirsiniz. Geldik, Sonuç ve Talep; burada artık bağlıyorsunuz ve diyorsunuz ki, şu şu şu işlemin iptalini ayrıca ( bunu demeniz lazım bunu demezseniz hükmetmez ) yargılama giderleri ve vekâlet ücretini davalı idareye (bunu demeniz lazım) yüklenmesini saygılarımla talep ederim vs. gibi noktalıyorsunuz. Bunu belirtmeniz gerekiyor aksi takdir de mahkeme buna hükmetmez. Sağ alt köşeye; eğer siz davacıysanız doğrudan doğruya sizin isminiz (vekil yazmanıza gerek yok) vekil varsa buraya ismini, imzasını, tarihi vs. atacak, ek bir şeyler sunacaksanız belgenin en altında ek olarak belirtmeniz gerekir. Burada, “tam yargı davaların da” bundan farklı bir durum var, çünkü tam yargı davalarında işlemden doğan zararında tazminini de isteyebilirsiniz ve ya idari bir eylemden doğan zararında tazminini talep edebilirsiniz. Tam yargı davaların da ayrıca şunu belirtmeniz gerekiyor, “uyuşmazlık konusu miktar” yani şunu demeniz lazım, ‘şu kadar maddi şu kadar manevi tazminata hükmedilmesi istemidir’ bunu belirtmeniz gerekiyor. Bunu belirttiğiniz oranda mahkeme buna hükmedebiliyor, bunu mutlaka belirtmeniz lazım çünkü mahkeme taleple bağlı. Siz ne kadar tazminat talep ederseniz, maksimum mahkemenin vereceği tazminat miktarı da odur, daha fazlasına hükmedemez. O yüzden mutlaka tam yargı davası da olsaydı, uyuşmazlık konusu miktarı da belirtmemiz gerekirdi. Bir de tabi eğer bir vergi davasıysa bu bir vergi ya da bir vergi cezasıysa konu o zamanda tabi umum yılı, tebliğ edilen kararnamenin tarih numarası, ülkedeki hesap numarası gibi bir takım bilgileri de, kanunda yazıyor bunlar da, bunların mutlaka belirtilmesi gerekiyor. Şekle ilişkin olarak da söylenecekler bunlar, genel hatları itibariyle idari yargı da, iptal davaların da ön koşulları görmüş olduk. Yani, şimdi bir dava açıldığın da mahkemelerin nelere dikkat etmesi gerektiğini davanın daha esasına girmeden önce nelere bakması gerektiğini öğrenmiş olduk…

27/03/2017

İDARİ YARGILAMA HUKUKU

PRATİK ÇALIŞMASI

(2016-2017, Bahar Dönemi)

OLAY: Türkiye Liman, Deniz, Tersane ve Depo İşçileri Sendikası (Liman-İş), Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı ile kabul edilen ve 21.06.2015 tarihinde Resmi Gazete’de ilan edilen Derince Limanı İmar Planı değişikliğinin iptali istemiyle, 02.09.2015 tarihinde, Ankara İdare Mahkemesi’nde Özelleştirme Yüksek Kurulu’na karşı dava açmıştır. Davada Sendika, Derince Limanı İmar Planı değişikliği ile söz konusu limanda sınırsız inşaat yüksekliği verildiğini, ayrıca plan değişikliği ile deniz alanlarının büyük bir bölümünün doldurulacağını, söz konusu imar planı değişikliği ile yalnızca dolgu yapılmayacağını, doldurulan yerin dış kısımlarının aynı zamanda derinleştirileceğini, yapılacak olan dip taraması ve kazık çakma işlemleri ile deniz flora ve faunasının etkileneceğini, yapılacak dolgunun olası bir depremin etkisinin daha da büyümesine neden olacağı, imar planı ile kurulması tasarlanan limanın kurulması halinde yaratacağı trafiğin gürültü ve çevre kirliliğine neden olacağını, ayrıca söz konusu liman içinde tarihi yapıların bulunduğu, kamuda telafisi mümkün olmayan zararlar yaratacağını ileri sürmüştür.

Türkiye Liman, Deniz, Tersane ve Depo İşçileri Sendikası ( Liman-İş ) Ana Tüzüğünün ”Sendikanın Amaçları” başlıklı 8. maddesinde, sendikanın kuruluş amaçları arasında, yaşanabilir ve sağlıklı bir toplum için, ekolojik dengeye sahip çıkmak ve ulusal ve uluslararası düzeyde çevre sağlığının geliştirilmesine ve dünya barışına katkıda bulunmak da yer almıştır.

İlgili Mevzuat:

4046 Sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun-Özelleştirme İdaresi Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri-m. 4 – Başbakana bağlı kamu tüzel kişiliğine sahip, özel bütçeli Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (İdare) kurulmuştur.

4046 Sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun-Özelleştirme Yüksek Kurulu ve Görevleri-m.3: Başbakanın başkanlığında, Başbakanın belirleyeceği dört bakandan oluşan Özelleştirme Yüksek Kurulu (Kurul) kurulmuştur. Kurul, üyelerin tamamının katılımı ile toplanır ve kararları oybirliği ile alır. Kurulun sekretarya hizmetleri Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca yürütülür.

4046 Sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun m.27/a: …Özelleştirme uygulamalarına ilişkin idari davalar, ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülür.

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu m.26/2: Kuruluşlar, çalışma hayatından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklarda işçi ve işverenleri temsilen; sendikalar, yazılı başvuruları üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan hakları ile sosyal güvenlik haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsilen dava açmak ve bu nedenle açılmış davada davayı takip yetkisine sahiptir.

SORULAR

  1. Mahkeme yapacağı ilk incelemede hangi hususları inceler? Bu incelemeyi belli bir sıra izleyerek yapmak zorunda mıdır?
  2. Mahkeme görev ve yetki yönünden yaptığı incelemede ne yönde karar vermelidir?
  3. İptal davalarında sübjektif ehliyet kavramını açıklayınız. Olayda, mahkeme ehliyet yönünden yaptığı incelemede ne yönde karar vermelidir? Tartışınız.
  4. Mahkeme husumet yönünden yaptığı incelemede ne yönde karar vermelidir? Tartışınız.
  5. Mahkeme konu yönünden yaptığı incelemede ne yönde karar vermelidir?
  6. Mahkeme süre yönünden yaptığı incelemede ne yönde karar vermelidir?

CEVAPLAR

1-) İYUK 14/3’te alt alta birkaç fıkra belirtilmiştir ve bu fıkraların en altında da

a-) Görev ve Yetki

b-) İdari Mervi Tecavüzü,

c-) Ehliyet

d-) İdari Davaya Konu Olacak Kesin ve Yürütülmesi Gereken Bir İşlem Olup Olmadığı

e-) Süre Aşımı

f-) Husumet

g-) 3. ve 5. Maddeye Uygun Olup Olmadıkları

yönlerinden sırasıyla incelenir.

2-) İdare mahkemeleri genel görevli mahkemelerdir. İdare mahkemelerinin genel görevli olduğunu nasıl anlarız? Danıştay veya Vergi Mahkemelerinin görev alanına girdiği konular dışındaki tüm uyuşmazlıklar idare mahkemelerinde çözümlenir. Eğer ki kanunda Danıştay veya Vergi Mahkemesi görevlidir diye belirtilmişse oraya gidilir ama böyle bir düzenleme yoksa uyuşmazlıklar idare mahkemesinde çözümlenir. Somut olayımızda, mevzuata baktığımızda, mevzuat “Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki Kanunda, özelleştirme uygulamalarına ilişkin idari davalar, ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülür.” dediği için davaya bakmakla görevli mahkeme Danıştay’dır.

-3-) Subjektif Dava Ehliyeti, iptal davalarına özgü bir ehliyet türüdür. Bu davalarda hak ihlali ve zarar aramaya gerek yoktur. Menfaat ihlali olması yeterlidir. Menfaat ihlali, kişinin o işlemle ilgili, ilişkili ya da bağlantılı olması bizim için yeterlidir. Yani olayda doğrudan doğruya etkilenmiş olunasına gerek yoktur.

Burada menfaat ihlalinde aranan koşullar arasında olan güncellik konusunu inceleyelim.

Düzenleyici işlemlerde güncellik konusu aranmayabilir, çünkü düzenleyici işlem, o an için bizi doğrudan doğruya etkilemiyor olabilir ama bir gün gelip bizi etkileme ihtimali varsa güncellik aranmaz. Dolayısıyla somut olayda İmar Planına İlişkin Düzenleme’nin o an için bizi etkilememiş olsa da ileride bizi etkileyebileceğini düşünerek onu güncel olarak kabul ediyoruz.

Ehliyet yönünden yapılacak incelemeye bakacak olursak;

Ehliyet, dava açma ehliyetini yani davacıyı ifade eder.

Burada İşçi-İşveren Sendikaları ile Kamu Sendikaları arasında bir ayrım vardı.

İşçi-İşveren Sendikaları;

1-) İşçi veya İşvereni temsilen Sendika kendiliğinden dava açabilir.

2-) Sendikalar İşçi veya işverenin yazılı talebi üzerine dava açabilir. Kendiliğinden dava açması genellikle daha çok tüm işçileri ve ya işverenleri kendi üyelerini ilgilendiren konularda, genel bir düzenleme veyahut diyor ki, yazılı başvurular üzerine iş sözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan haklar, sosyal güvenlik hakları hakkında üyeleri veya mirasçıları temsilen, yani doğrudan doğruya işçiyi ilgilendiren konularda. İşçinin, iş sözleşmesinden bir hakkı ihlal ediliyor veya sözleşmeden kaynaklanan veya sosyal güvenlik hakkına ilişkin bir ihlal var burada diyor artık üye veya mirasçısı talep ederse, sendika dava açabilir.

Kamu Görevlileri Sendikaları:

Kamu görevlileri sendikaları, üyeleri hakkında verilen bireysel işlemlere karşı doğrudan doğruya üyelerini temsilen dava açabilirler ve burada davacı da sendika oluyor. İşlemin ilgilisi değil, sendikanın kendisi davacı oluyor davada.

İşçi-İşveren Sendikaları

İşçi ve İşveren Sendikalarına ilişkin 6356 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 26. maddesine göre, Tüzüklerinde yer alan konularda serbestçe faaliyetlerde bulunabilecekleri, çalışma hayatlarından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklarda işçi ve işvereni temsilen, yani bu konularda talep olmaksızın sendika olarak dava açabiliyor. Genel düzenlemeleri kast etmektedir.

Diğer konularda, üyelerin yazılı başvurusu üzerine iş sözleşmesinden, çalışma ilişkisinden doğan hakları, sosyal güvenlik hakları veya üyelerin mirasçılarını temsilen sendikalar dava açabilirler. Bir üyeyi doğrudan doğruya ilgilendiren bireysel bir durum sözkonusuysa üyesinin ya da üyenin mirasçısının yazılı başvuru talebi üzerine sendikalar onları temsilen dava açabilirler.

Kamu Görevlileri Sendikaları:

Kamu görevlileri sendikaları, üyeleri adına yapılan bireysel işlemler için üyelerinin yazılı başvuru talebi olması şartıyla dava açabiliyor.

Somut olaya bakacak olursak, burada doğrudan doğruya bir üyeyi ilgilendiren bir durum yoktur. Burada direkt sendikanın amacını ilgilendiren bir durum vardır.

Senika bu olayda limana ilişkin imar planı değişikliğinin iptali için dava açıyor. Somut olayda, çevrenin kirleneceği, çevrenin olumsuz yönde etkileneceğine ilişkin iddialar vardır. Tüzükte sendikanın amacı tanımlanırken, sendikanın kuruluş amaçları arasında “yaşanabilir ve sağlıklı bir toplum için ekolojik dengeye sahip çıkmak, ulusal ve Uluslar arası düzeyde çevre sağlığının geliştirilmesi ve dünya barışına katkıda bulunmaktır.” diyerek sendikanın amacları sayılmıştır.

Daha önce Barolarla ilgili bir örnek vermiştik. Barolar Çevreye ilişkin konularda çok dava açtı demiştik. Avukatlık Kanunu, Baro Yönetim Kurulunun görevleri arasında “ hukukun üstünlüğünü korumak, insan haklarını savunmak ve buna işlerlik kazandırmak” diyerek görevlerini saymıştır. Barolar bunlara dayanarak dava açtılar. Çünkü kanun, Barolara böyle bir görev veriyor. Ama sendikalara ilişkin olarak kanunda böyle bir görev tanımı yoktur. Somut olayda, kendi tüzüklerinde kendilerine bu görevi vermişler. Dolayısıyla Kanunda Sendikalara verilen görevler arasında böyle bir hak olmadığı için somut olayda mahkeme davayı ehliyet yönünden reddeder.

4-) Somut olayda davalı taraf, Özelleştirme Yüksek Kuruludur. Özelleştirme İdaresi Başkanlığının kamu tüzel kişiliği vardır ama Özelleştirme Yüksek Kurulunun kamu tüzel kişiliği yoktur. Özelleştirme Yüksek Kurulu, Başbakanın başkanlığında, Başkanın belirleyeceği dört bakandan oluşur. Kamu tüzel kişiliği olmamasına rağmen icrai kararlar verebilen bir kuruldur.

Eğer ki burada davalı olarak Özelleştirme Yüksek Kurulu değil de Başbakanlık davalı olarak gösterilseydi veya X bakanlığı davalı olarak gösterilseydi mahkeme doğru davalıyı tespit ederek dava dilekçesini doğru davalıya tebliğ eder.

5-) İptal davalarında konu idari işlemdir. İdari işlemin en önemli özelliği de icrai olmasıdır. Mahkeme ilk incelemede İYUK 14/3-f’ye göre, mahkeme idari davaya konu olacak kesin ve yürütülebilir bir işlem olup olmadığına bakmalıdır. Somut olayda dava konusu, imar planı değişikliğinin iptali istenmektedir. İmar planının değişikliği düzenleyici icrai bir işlemdir. Dolayısıyla ilgililer üzerine bir hukuki sonuç doğuran, icrai nitelikte bir işlemdir. Yani İmar Planı Değişikliği yürürlüğe girdiği andan itibaren hukuki sonuçlarını doğuracaktır.

İdari Merci Tecavüzü konusuna değinecek olursakta, kanunda öngörülmüş olan zorunlu bir başvuru yolu var mıdır yok mudur diye bakmak gerekir. Eğer ki zorunlu başvuru yolu varsa ve bu zorunlu başvuru yolu varsa ve ona başvurulmadan dava açılmışsa mahkeme dava dilekçesinin ilgili idareye tebliğine karar verir.

6-) Olayın içerisinde belirtilmesi unutlmuş. Özelleştirme Uygulamalarına ilişkin davalarda İYUK’a göre İvedi Yargılama Usülü Kanunu uygulanır. İvedi Yargılama Usülü Kanununun kapsamına giren konularda dava açma süresi 30 gündür. Düzenleyici işlem 21/06/2015 tarihinde ilan ediliyor. Dava açma süresinin son günü adli tatile denk geliyor(20 Temmuz-31 Ağustos). Dava açma süresi adli tatil’e denk gelirse dava açma süresi 7 gün uzar. Yani dava açma süresinin son günü 07 Eylül olur. Somut olayda kişi 02/09/2017 tarihinde dava açtığına göre mahkemenin süre yönünden davayı reddetmesini gerektirecek bir durum yoktur.

Tam Yargı Davaları:

Tam yargı davalarının konusu, idari işlemler, idari eylemler ve idari sözleşmeler olabilir. İYUK 2-b’ye göre, idari işlem ve eylemlerden kişisel hakları doğrudan muhtel (ihlal edilen) olanlar tarafından açılan davalara tam yargı davaları denir.

İYUK 2-c, tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davaları işaret etmektedir. Burada demiştik ki, sözleşmeden ayrılabilir işlemler veya sözleşmelerin uygulanmasından doğan zarara ilişkin açılacak olan davalar da tam yargı davalarıdır.

İptal Tavası ile Tam Yargı Davası Arasındaki Farklar:

  • Davanın konusu (İptal davalarında sadece idari işlemler davanın konusu olurken, tam yargı davalarında idari işlem, idari eylem ve idari sözleşme davanın konusu olabilir.)
  • Ehliyet (İptal davalarında, dava açabilmek için herhangi bir zarara uğranmış olması şartı yokken, tam yargı davalarında mutlaka hak ihlali, zarara uğrama koşulu aranır.
  • Talepler (İptal davalarında, işlemin iptali talep edilirken, tam yargı davalarında ise doğan zararın tazmini talep edilir.)
  • Dava Sonucu (İptal davasının sonucunda iptal kararı verildiğinde davayı açanla birlikte eğer ki bir düzenleyici işlem iptal edilmişse ilgili olan herkes bundan etkilenebilir. Birel işlemler iptal edildiğinde davayı açanlarla birlikte bazen üçüncü kişiler de etkilenebilir. Örn, Görevden alınma işlemi iptal edildiğinde, onun yerine yapılan atama geri alınıp ilgili kişi görevine geri dönünce atanmış olan kişi de etkilenmiş oluyor.

Ancak tam yargı davalarında davanın sonucunda bir tazminat kararı çıktığında, bu karardan sadece ve sadece davanın tarafları etkilenmiş olacaktır.

Tam Yargı Davasının Türleri:

Tam yargı davasına bazı kitaplar tazminat davaları, geri alma davaları, vergi davaları, idari sözleşmelerden doğan davalar olmak üzere dört sınıfa ayırıyorlar.

Tazminat davası denilen dava tam yargı davasının kendisidir. Çünkü tam yargı davalarının sonucunda başka bir karar verilmez.

Geri alma davaları, idare haklı bir neden olmadan hukuka aykırı olarak bir vergi adı altında veya başka bir isim altında ilgililerden bir para tahsil ettiğinde sebepsiz zenginleşmiş olur. İdare, haksız yere mal varlığına geçmiş olan bu parayı gerçek sahibine iade etmesi gerekir. İlgili kişi, idareye dava açarak idarenin mal varlığına haksız olarak geçen bu parayı talep edebilir. Bu da tam yargı davası kapsamında değerlendirilen bir dava türürdür.

Vergi davaları da tam yargı davası kapsamında sayılmaktadır. Vergi’ye ilişkin idari işlemlerden de dava doğabilir. Vergiye ilişkin idari işlemlerden dolayı kişi zarara da uğrayabilir. Burada kişi, verginin kaldırılmasını isteyebilir, vergi miktarınınhn indirilmesini isteyebilir, fazla alınan verginin kendisine geri ödenmesini isteyebilir. Burada ortada bir zarar varsa bu davanın adı zaten tam yargı davasıdır. Eğer ki vergiye ilişkin bir işlemin iptalini istiyorsa o da iptal davası olacaktır. Yani vergi davası diye bir dava türü yaratmanın bir anlamı yoktur.

İdari sözleşmelerde, sözleşmelerden ayrılabilir bir işlem varsa iptal davasına konu olabilir, ortada bir zarar varsa tam yargı davasına konu olabilir.

Böyle bir sınıflandırma yapmanın aslında hiçbir anlamı yoktur. O yüzden kitaplarda tam yargı davalarının türleri diye bir başlık varsa bunu dikkate almayın.

Tam yargı davalarındaki ilk incelemelerdeki koşullar da iptal davalarındaki gibidir.

Tam Yargı Davaları il İptal Davaları Arasındaki İlk İnceleme Farkları:

Tam yargı davalarında her zaman idari davaya konu olacak kesin ve yürütülebilir bir işlem olmak zorunda değildir.

Tam yargı davalarında görev yönünden bir fark yoktur. İdari yargıda görevli mahkeme hangisiyse o mahkemede dava açılır. Yani özel görevli bir mahkeme belirtilmiyorsa (Danıştay,vergi mahkemesi gibi) genel görevli mahkemeler olan idare mahkemelerinde görülür.

Tam yargı davalarında, idari işlem, eylem ve idari sözleşmeler konu olabilir. Bir işleme karşı tam yargı davası açabilmenin koşulu nedir? Ortada bir zararın olması gerekir. İptal davalarında ise zarar olmasına gerek yoktur. İptal davalarında menfaat ihlali yeterliyken tam yargı davalarında hak ihlaili gerekir ve işlemden kişinin zarar uğraması gerekir.

Hangi durumlarda hangi işlemlere karşı tam yargı davası açılabilir?

1-) Dileyen davacı olarak tek dilekçeyle hem iptal davası hem de tam yargı davası açabilir. Bu durumda kişi, hem işlemin iptalini talep eder hem de işlemden doğan zararının karşılanmasını talep eder.

Örn, Memur olan Mustafa’nın görevine son verildi. Mustafa tek dilekçeyle hem oluşan zararının tazmin edilmesini talep edebilir hem de özlük haklarının iadesini, mesleğe geri dönüşünü talep edebilir.

2-) Önce iptal davası açarsınız. İptal davası sonuçlandıktan sonra tam yargı davası açabilirsiniz. İptal davası sonuçlandıktan sonra belki de tam yargı davası açmaya gerek duymayacaksınız. İptal davası olumsuz sonuçlandı diye tam yargı davası açılamayacak diye Bir şey yoktur.

3-) İşleme karşı iptal davası açmıyorsunuz ama zararınız var. Doğrudan doğruya işleme karşı tam yargı davası açabilirsiniz. Bunu niçin yaparsınız? İşlemin iptal edilmesinde bir menfaatiniz kalmamış olabilir, bu yüzden de sadece zararınızın tazminini istiyor olabilirsiniz. Bunların hepsi seçimlik haklardır.

4-) İdari işlemin uygulanmasından doğan zararlara karşı dava açabilirsiniz. İdari işlemin uygulanması dendiğinde iptali istemeden sadece uygulanmasından doğan zararı isteyebilirsiniz.

Örn, Yıkım kararı icrai bir işlemdir. Bu işlemin iptalini isteyebilirsiniz. Diyelim ki bu işlemin iptalini istemediniz ve işlem uygulandı ve taşınmazınız yıkıldı. Bu işlemin uygulanmasından doğan zararın tazminini isteyebilirsiniz. Her zaman işlem yapılır yapılmaz etkilerini göstermeyebilir.

Örn, Baro tarafından İldeniz’in avukatlık ruhsatı iptal edildi. Burada ruhsat iptal edildiği andan itibaren doğrudan doğruya bütün sonuçlarını gösterir ve İldeniz o andan itibaren avukatlık yapamaz. Burada işlem yürürlüğe girdikten sonra ayrıca bir uygulama işlemine gerek yoktur ve doğrudan doğruya sonuçlarını ortaya koyar. Böyle bir durumda İldeniz, avukatlık ruhsatının iptal edildiğinin tebliğinden itibaren dava açabilir. Zarar, işlem ile eş zamanlı da olabilir ama diğer örneğimizde yıkım kararı tebliğ edildiği anda taşınmaz anında yıkılmış olmaz ve onun için ayrıca bir uygulama işlemi gerektiğinden uygulama işleminden itibaren de zararın tazmini için dava açılabilir.

Örn, İmar planları yürürlüğe girer. Sonra imar planlarının uygulanmasına başlanır. İmar planları karma işlem olarak nitelendirilir ama düzenleyici işlemdir. İmar planları yürürlüğe girdiğinde sizin taşınmazınızı doğrudan etkilemeyebilir ama günü gelip sizin taşınmazınızı da etkileyecek şekilde size uygulandığında, imar planının uygulanmasından doğan zarara karşı tam yargı davası açabilirsiniz. Zarar her zaman bir işlemin yürürlüğe girmesiyle doğmayabilir. Zararın doğabilmesi için işlemin uygulanması gerekir.

İdari Eylemlerden Doğan Tam Yargı Davaları:

İdari eylem denilen kavramın içerisinde idari işlem yoktur. Yani idari işlemin uygulanması niteliğindeki eylemlere idari eylem denmez. Yıkım kararının uygulanması niteliğindeki yıkma eylemi idari eylem değildir.

İdari işleme veya idari sözleşmeye dayanmayan, bunların uygulanması niteliğinde olmayan idarenin her türlü faaliyeti, hareketsiz kalması dahi, araç-gereçlerinden doğan durumlar, taşınır-taşınmazlarından doğan zararlar, hatta idarenin hayvanlarından doğan zararlar bile idari eylem kapsamında değerlendirilir. O halde idari eylem dendiğinde ne anlaşılmalıdır?

Genellikle kamu hizmetinin gündelik ve rutin olarak yürütülmesinden doğan faaliyetlere idari eylem deriz.

Örn, Hastanede sunulan hizmetler, burada yapılan idari işlem dışındaki faaliyetler birer idari eylemdir.

Örn, Doktorların yaptığı ameliyat, yürüttüğü tedavi vs. bunlar birer idari eylemdir.

Örn, Emniyet teşkilatında yürütülen faaliyetler, yaptıkları rutin denetimler gibi emniyetin, jandarmaların yürüttüğü kolluk faaliyetleri de idari eylem kavramı içerisinde değerlendirilebilir.

Örn, Belediyelerin sundukları hizmetler, ulaşım, çöp toplama gibi hizmetlerin tümü idari eylemdir.

Örn, Karayolları genel müdürlüğünün yaptığı yol bakım çalışmaları idari eylemdir.

İdarenin hareketsiz kalması dahi bir eylemdir.

Örn, Çok işlek bir kavşak vardır ve bu kavşakta trafik ışıkları yoktur. Burada bir kaza meydana geldiğinde trafik ışıklarının o kavşağa konulmamış olması idari bir eylemdir. O kazaya çağrılan ambulans geç geldi veya gelmedi, bunlar da birer idari eylemdir.

İdari Eyleme Karşı Nasıl Dava Açarız? İdari Eyleme Karşı Ne Zaman Dava Açılır?

İşte bu belirsizlikleri gidermek için kanun, idari eylemlerden doğan zararların karşılanması için tam yargı davası açacak olanlara zorunlu bir başvuru yolu getiriyor. Kanun “Bir idari eylemden doğan zararın tazminini talep etmeden önce idareye başvurmak zorundasın. Bir eylem yapıldı ve zarar doğdu. Bu zarar doğduktan sonra idareye başvurmak için bir ve beş yıllık sürelere tabiyiz. İdareye başvuruyorsunuz ve diyorsunuz ki zararımı tazmin et. Diyelim ki idare zararın tazminini reddetti. İdarenin istemi reddettiğini tebliğ ettiği günü takip eden günden itibaren bu red kararıyla birlikte 60 günlük dava açma süresi içerisinde mahkemeye başvurarak dava açabilirsiniz.

Zorunlu başvuru yoluna gitmeden doğrudan mahkemeye başvurup tam yargı davası açıldığında idari merci tecavüzü olduğu gerekçesiyle mahkeme, dava dilekçeesini ilgili idari merciine tebliği edilmesi yönünde karar verir.

Bu süreler geçtikten sonr idareye başvurulduğunda ne olur?

İdari eylemin öğrenildiği andan itibaren bir yıllık ve herhalde beş yıllık bir idareye başvurma süresi vardır. İdare, kendisine başvurulduğu andan itibaren 60 gün içerisinde geri dönüş olarak bir cevap verecek ve 60 gün sonunda idare geri dönüş yapmazsa 60. günden sonraki günden itibaren 60 günlük bir dava açma süresi başlar.

Diyelim ki bir ve beş yıllık idareye başvurma süreleri geçti ve altıncı yılda idareye başvurdunuz. İdare başvurunuzu reddetti ya da direkt mahkemeye başvurdunuz ve mahkeme de sürelerden dolayı davayı reddeder.

28/03/2017

DAVACI:

Kişisel hak ihlali olunca iş somutlaşıyor çünkü kişi zarar gördüyse bu davayı açabilir görmezse açamaz. Bu ihlal zararla doğru orantılıdır.

Tam yargı davasını kimler açabilir -> zarara uğramış herkes (iptal davasından farklı olarak)

İptal davasında dava açabilmek için menfaat ihlali yeterliyken, yani doğrudan olmasa da dolaylı yoldan o olaydan etkilenilmiş olsa dahi dava açılabilirken, tam yargı davalarında kişisel hak ihlali koşulu arandığı için bu davayı zarara uğrayanlar açabilir.

DAVALI:

Dava bir işlemden doğduysa işlemi yapmış olan idareye karşı dava açılır.

Bir eylemden doğduysa Danıştay’a göre, hizmet kusuruna sebebiyet veren idareye açılır. Birden fazla idare davalı olarak gösterilebilir.

Sözleşmeden doğduysa sözleşmenin tarafı olan idare davalı olarak kabul edilecektir.

Örn; İldeniz tıbbi müdahele gerektiren bir hastalığa yakalanmıştır. ve ameliyat olması gerekir. Ameliyatı yapan doktor Ege’nin kusurundan ortaya bir zarar çıktı. İldeniz, kusurlu olarak Doktor Ege’yi gösterdi ve davayı ona karşı açtı. Burada Yargıtay’ın İdari Yargılama Usulü Kanununa göre verdiği kararda “Sen davayı gerçek kişi olan Doktor Ege’ye karşı açtın. Davayı Ege’nin doktorluk yaptığı ilgili idareye karşı açıp açmayacağını bilemem. Senin amacın bu davayı gerçek kişiye karşı açmaksa ben bunu burda düzeltmem. Davayı ilgili idareye açarsan düzeltirim” diyor.

Sonuç; idareye karşı mı gerçek kişiye karşı mı dava açılıyor?

Davacı gerçek kişiyi yanlışlıkla göstermiş olabilir böyle bir durumda idare düzeltmeli.

TAM YARGI DAVALARINDA SÜRE NASIL İŞLER?

Dava Açma Süresi Nasıl Başlar?

Tam yargı davası, doğrudan doğruya idari işleme karşı açılıyorsa, dava açma süresi, idari işlemin tebliğ tarihini veya düzenleyici işlemin ilan tarihini takip eden günden itibaren 60 gündür. Zarar, bir idari işlemin uygulanmasından doğduysa, dava açma süresi idari işlemin uygulanmasını takip eden günden itibaren 60 gündür.

İptal davası açık o sonuçlandıktan sonra tam yargı davası açılabilir. İptal davasında nihai karar tebliğ edilir edilmez 60 gün içinde açılır. Kararın kesinleşmesi beklenemez

İdari eylemlerde 1 ve 5 yıllık çok önemli süreler vardır. İdari eylemin öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıl ve herhalde eylemin gerçekleştiği tarihten itibaren 5 yıl içerisinde idareye başvurulması gerekir. Ancak bazı durumlarda eylemin öğrenilmesiyle zarar aynı anda olmayabilir. Öyle bir durumda Danıştay, zararın öğrenildiği tarih önemli diyor. Bu süreler dava açma süresi kadar dikkat edilmesi gereken sürelerdir.

İDARİ SÖZLEŞME buna ilişkin bir dava açılacak buna ilişkin süre karşılıklı talepler üzerine gelen cevaptan sonra 60 gün içinde açılabilir.

İdari eylemlerde 1 ve 5 yıllık süreler olduğundan bahsettik.

1 yıl -> Eylemin öğrenildiği tarihten itibaren idareye

5 yıl -> eylem tarihinden itibaren başvuru

Ancak bazı durumlarda eylemin öğrenilmesiyle zararın öğrenilmesi zamanı farklı olabilir. Danıştay kararlarına baktığımızda, böyle durumlarda zararın öğrenildiği tarihi dikkate aldığını görürüz.

Örn: Bir kadın sezaryen ile doğum yapıyor. Doğumdan 5-6 ay geçiyor. Kadın karın ağrısı çekerek doktora gidiyor. İçinde gazlı bez unutulmuş. Enfeksiyon kapmış ve bunun sonucunda ölüyor. Burada eylem tarihi doğumun yapıldığı tarih ama zararın öğrenmesi 6-7ay sonra gerçekleşiyor. Danıştay böyle durumlarda zararın öğrenildiği tarihi dikkate almak gerekiyor.

NOT: Sınavda böyle bir soru gelirse dikkat etmemiz gereken eylemin öğrenildiği tarih. Çünkü kanun eylemin öğrenildiği tarih diyor. Bunu hoca ekstra verdi.

NOT: İdari yargılama hukuku kitaplarında bir de tam yargı davalarının esasına ilişkin konular anlatılıyor. Esasa ilişkin konular aslında idarenin mali sorumluluğu konusudur. Kusurlu ve kusursuz sorumluğu. Biz 1. Dönem bu konuları gördük. Burada bizi ne ilgilendiriyor?

İdarede iki tür sorumluluk vardır : kusurlu ve kusursuz

Kusurlu sorumlulukta: hizmet kusuru(anonim bir kavram, kusuru kimin işlediğinin önemi yok. Ortada idareye atfedilen bir kusur varsa, idare sorumludur ve bu zararı tazmin etmekle yükümlüdür. Davacı olarak, dava açtığınızda kusurlu kamu görevlisinin kim olduğunu ispat etmek zorunda değilsin. Davalı-> idare, Nerede-> idari yargıda) , görev kusuru(kusuru işleyen belli olduğu anda buna görev kusuru denir ama kim olduğu da belli olsa gene de idareye karşı idari yargıda dava açılır. İdari yargıda açılan tam yargı davasında idare tazminat ödedikten sonra kusurlu kamu görevlisine karşı adli yargıda rücu davası açacak. İdare rücu davasını açmak zorunda.) , kişisel kusur (hala bir görüş birliği yok. Tartışmalı. Kamu görevlisinin kişisel kin, nefret, garezle işlediği kusurlar. Son zamanlarda verilen yargı kararlarında bunu çok geniş yorumluyorlar, yetkilerini kullanırken dendiği için neredeyse kişisel kusuru bile bu kapsamda değerlendirerek hizmet kusuru kapsamına alıyorlar.)

Tam Yargı Davasının Sonuçları:

  • Bu dava usulden veya esastan reddedilebilir.
  • Kabul edildiyse, idare tazminat ödemeye mahkum edilir. Bu karar tarafları bağlar, üçüncü kişilerle hiçbir ilgisi yoktur. Böyle bir karar sonucunda taraflar aynı sebebe bağlı olarak bir daha dava açamazlar.
  • Yargı kararları ne kadar süre içinde yerine getirilmelidir?

İYUK 28’de bunu açıkça anlatıyor. Derhal yerine getirilmelidir. İdare kararın kesinleşmesini bekleyemez. Kararı yerine getirmek zaman alacaksa bu da en fazla 30 gün olabilir. Maksimum 30 gün içinde idari yargı kararının gereğini idare yerine getirmekle yükümlüdür.

Davalarda hükmedilen tazminat, vekalet ücreti ve yargılama giderleri için davacı veya vekili idareye bir hesap numarası versin, bu banka hesap numarasına, idare doğrudan parayı yatırsın. Hesap numarası verildikten sonra 30 gün içinde idare bunları ödemek zorundadır.

İdari Yargıda Yetki:

İdari davalarda yetki, kamu düzeninden olduğu için davanın her aşamasında mahkemenin bunu kendiliğinden göz önünde bulundurması gerekir. Yetki, kamu düzeninden kaynaklandığı için taraflar hukuk davalarından farklı olarak idari davalarda yetki konusunda herhangi bir anlaşma yapamazlar. İdari yargıda yetki konusu İYUK’ta düzenlenir.

İdari Yargıda Genel Yetki Kuralı:

İdari Yargıda Yetkili Mahkeme Neresidir?

Bunun için öncelikle genel yetki kurallarını bilmemiz gerekmektedir. Genel yetki kuralı da özel yetki kuralları da İYUK’ta düzenlenmiştir.

İYUK/32 idari davalarda genel yetkiyi düzenlemektedir. İYUK/32’ye göre, Göreve ilişkin hükümler saklı kalmak şartıyla, bu kanunda veya özel kanunlarda yetkili idare mahkemesinin gösterilmemiş olması halinde yetkili idare mahkemesi, dava konusu olan idari işlemi veya idari sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir.

Öncelikle özel kanunda, ilgili konuya ilişkin özel bir yetki kuralı var mıdır? ya da İYUK’ta bir özel yetki kuralı var mı? diye bakacağız. Bunlar varsa genel yetki kuralına hiç gitmiyoruz. Yani idari yargıda özel yetki varsa genel yetki yoktur. İkisi bir arada olamaz.

İdari Yargıda Özel Yetki Kuralları:

Kamu Görevlileri İle İlgili Davalarda Yetki:

İYUK/33-1’e göre, Kamu görevlilerin atanması veya nakilleriyle ilgili davalarda yetkili mahkeme, kamu görevlilerin yeni veya eski görev yeri mahkemesidir.

Eylül kamu görevlisi olarak çalışmaktadır. İzmir’den Mardin’e ataması yapılmıştır. Eylül bu konuyla ilgili dava açacağı zaman, ya eski görev yeri olan İzmir’de ya da yeni görev yeri olan Mardin’de dava açabilir. Kanun seçimlik bir hak tanımıştır.

Bu olayda şuna da dikkat etmek gerekir. Eylül bir Bakanlık memurudur. Normalde İYUK/33 (özel yetki kuralı) olmasaydı biz İYUK/32’ye gidip genel yetki kuralına uyarak işlemi yapan yer olan Bakanlığa Ankarada dava açacaktık. Ama özel yetki konusunda bir hüküm varken genel yetkiye gidemeyeceğimiz için özel yetki hükmünü esas alırız.

İYUK/33-2’ye göre, kamu görevlilerinin görevlerine son verilmesi, emekliye sevk edilmesi veya görevden uzaklaştırma kararlarına karşın yetkili mahkeme, son görev yaptığı yer idare mahkemesidir.

İYUK/33-3’e göre, kamu görevlilerinin görevle ilişkisinin kesilmesi sonucunu doğurmayan disiplin cezaları ile ilerleme, yükselme, sicil, intibak ve diğer özlük ve parasal hakları ve mahalli idarelerin organları ile bu organların üyelerinin geçici bir tedbir olarak görevden uzaklaştırılmalarıyla ilgili davalarda yetkili mahkeme ilgilinin görevli bulunduğu yer idare mahkemesidir.

Yani kısacası, kamu görevlisinin görevlerinin kendilerini ilgilendiren özlük haklarına ilişkin yapılan işlemlere karşı yetkili mahkeme, görev yeri idare mahkemesidir.

Taşınmaz mallara ilişkin davalarda yetki,

Dava konusu işlem bir taşınmaz mala ilişkinse özel yetkiye göre burada yetkili mahkeme, taşınmaz malın bulunduğu yer idare mahkemesidir. İYUK/34 , İmar, kamulaştırma, yıkım, işgal, tahsis, ruhsat ve iskan gibi taşınmaz mallarla ilgili mevzuatın uygulanmasından doğan davalr diyor. Gibi dediğine göre bunlarla sınırlı olmadığını anlıyoruz. Bunlar sadece örnek olarak verilmiştir. Dolayısıyla taşınmazlarla ilgili herhangi bir mevzuattan doğan uyuşmazlıklarda, konu taşınmaz mallarsa yetkili mahkeme, taşınmaz malın bulunduğu yer idare mahkemesi olacaktır. Taşınır mallara ilişkin olan bir dava sözkonusuysa burada yetkili mahkeme, taşınır malın bulunduğu yer idare mahkemesidir.

Tam Yargı Davalarında Yetkili Mahkeme:

İYUK/36-a’ya göre, zararı doğuran idari uyuşmazlığı (idari eylem, idari işlem, idari sözleşme) çözümlemeye yetkili idare mahkmesi yetklidir

İYUK/36-b’ye göre, zarar, bayındırlık ve ulaştırma gibi hizmetten veya idarenin herhangi bir eyleminden doğmuş ise, hizmetin görüldüğü veya eylemin yapıldığı yer idare makhemesi yetkilidir.

İYUK/36-c’ye göre, diğer hallerde davacının ikametgahının bulunduğu yer idare mahkemesi yetkilidir.

İYUK/36-b direkt idari eylemleri düzenlediği için İYUK/36-a’nın kapsamına idari eylemler girmez ve İYUK/36-a sadece idari işlem ve idari sözleşmeleri kapsar. İYUK/36-a, yetkili mahkemeyi işaret ederken zararı doğuran idari uyuşmazlığın bulunduğu yer idare mahkemesini işaret etmiştir. Burada genel yetki kuralına bakacağız. Diyelim ki idari işleme karşı tam yargı davası açacağız. Bunun için yetkili mahkeme neresidir? Genel yetki kuralı diyor ki, idari işlemi ya da idari sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yer idare mahkemesi davaya bakmaya yetkili mahkemedir. Burada aslında genel yetki ile özel yetki kesişmiş oluyor. O halde bir idari işleme karşı iptal davası açacaksak genel yetki kuralı nedir? İdari işlemi yapan idari merciinin bulunduğu yer idare mahkemesi, davaya bakmakta yetkili mahkemedir.

Yani kısacası idari işlem ve idari sözleşmeler için yetkili mahkeme konusunda iptal davası ile tam yargı davası arasında bir farklılık yoktur. İkisinde de, idari işlemi veya idari eylemi yapan idari merciinin bulunduğu yer idare mahkemesi davaya bakmakta yetkili mahkemedir.

İYUK/36’ya göre, bir idari eylemden zarar doğuyorsa, idari eylemin yapıldığı yer idare mahkemesi davaya bakmaya yetkili mahkemedir.

Merkezi Ankara veya İstanbulda olan birçok Kamu Kurumu vardır. Bunlar faaliyetlerini yürütürken tüm Türkiye çapında da faaliyet yürütebilirler. Bu faaliyetler yürütülürken bir idari işlem yapılabilir.

Örn: Karayolları Genel Müdürlüğünün merkezi Ankaradadır ama tüm Türkiye’de faaliyet yürüttükleri için diyelim ki İzmir’de hizmet yürütürken bir zarar meydana geldiyse, ilgilinin dava açmak için Genel Müdürlüğün olduğu yer olan Ankara’ya gitmesine gerek yoktur. Eylem nerede gerçekleşmişse oradaki idare mahkemesinde dava açabilir, dolayısıyla somut olayda İzmir’de gerçekleştiği için davayı İzmir İdare Mahkemesinde açar.

Vergi Uyuşmazlıklarında, uyuşmazlık konusu vergi, resim, harç, benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren, zam ve cezaları kesen idari merciinin bulunduğu yer idare mahkemesi davaya bakmaya yetkili mahkemedir. Yani bu işlemi hangi idare yapmışsa, o idareye bakan vergi dairesinin bulunduğu yer idare mahkemesi yetkili mahkemedir.

İdari yargının görev alanına giren bir konuda idari yargıda dava açıldığında mahkeme diyor ki ben yetkisizim. Mahkeme burada yetkisizlik kararı verip ne yapar?

Mahkeme yetkisizlik kararı verdikten sonra dava dosyasını yetkili mahkemeye gönderir. Bu yetkisizlik kararı bir nihai karardır ama buna karşı kanun yollarına (istinaf) başvurulamaz. Dava dosyasını yetkili gördüğü idare mahkemesine gönderdi ve o mahkeme de kendisini yetkisiz görüp yetkisizlik kararı verirse, burada bir yetki uyuşmazlığı çıkacağı için yargı çevresine göre uyuşmazlık ya BİM’lerde ya da Danıştay’da çözümlenecektir.

İdari yargının görev alanına giren bir konuda idari yargıda bir dava açılıyor. Davalı mahkemeye başvurup “Sen yetkili değilsin.” diyerek yetki itirazında bulunuyor ve mahkeme yetki itirazını reddediyor(Yetki itirazının reddi=Ara Karar). Bu bir ara karar olmakla birlikte, esas hakkında bir karar verildikten sonra kanun yollarına gidildiğinde bu ara kararın hukuka aykırılığı iddia edilebilir. Çünkü idari yargıda yetki, kamu düzeninden olup bu her aşamada ileri sürülebilir. Dolayısıyla istinaf ya da temyiz aşamasında bu ileri sürülebilir. Dolayısıyla kamu düzeni olduğuna göre, yetkili mahkemede görülmeyen bir dava için kanun yollarına gidildiğinde bu bir bozma sebebi olur.

Mahkemenin Tazminata Karar Vermesi:

(17/04/2017)

İdari yargıda tam yargı davasında, zararın giderilme biçimi sadece tazminata hükmetmesidir. Mahkeme tazminatı belirlerken, davacının dava dilekçesinde istediği tazminat bedeliyle bağlıdır. Yani her ne kadar mevzuatta bu konuda düzenleme olmasa da bugune kadar ki yargı kararlarına göre mahkeme, dava dilekçesinde davalının belirttiği tazminat miktarından daha fazla bir tazminata hükmedemez.

Örn, Eylül idareye karşı tam yargı davası açıp 50.000 TL’lik bir tazminat talep etti. Dava devam ederken bilirkişi raporu geliyor ve bilirkişi diyor ki ortadaki zarar 80.000 TL’dir. Ama Eylül dava dilekçesinde 50.000 TL istediği ve mahkeme de dilekçedeki miktarın fazlasına hükmedemediği için Eylül, talep ettiği 50.000 TL ile yetinmek zorunda kalırdı.

AİHM Okçu Kararı:

Bir polis memuru silahlı bir soyguna müdahele ederken elinden yaralanıyor ve eli felç oluyor. Elinin felç olması nedeniyle emekliliğe sevk ediliyor ve 1991 yılında emekliye sevk ediliyor ve bunun üzerine dava açıyor. Dava dilekçesinde talep ettiği tazminat miktarı 115.000 TL oluyor ve bu paranın o dönemki euro karşılığı 19.000 euro’dur. Bu dava 16 yıl sürüyor ve 2007 yılında sonuçlanıyor. Mahkeme 2007 yılında mahkemenin hükmettiği tazminat miktarının o dönemki euro karşılığı 373 euro’dur. Kişi 2009 yılında AİHM’e gidiyor ve AİHM diyor ki Türkiyede tazminat miktarında ıslah olmaması nedeniyle bu durum AİHS’nin 6. maddesindeki adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir. Islah müessesesi olsaydı kişi istediği tazminat miktarını arttırıp değiştirebilirdi ve bu mağduriyetler yaşanmazdı.

Bu olay sonrası 2013 yılında İYUK’ta değişikliğe gidiliyor ve ıslah müessesesi (Herhangi bir konuda yapılan düzenleme, iyileştirme) ortaya çıkıyor. İYUK madde 16’ya eklenen bir fıkra ile bu mağduriyetler ortadan kalkmış oldu.

İYUK 16/4’e göre;

Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Ancak tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usül kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.

Yani İYUK 16/4 diyor ki, dava devam ederken tazminat miktarında artış talep etmek isterseniz, nihai karar verilmeden ve bir defaya mahsus olmak üzere böyle bir talepte bulunabilirsiniz.

Mahkeme Tazminata Hükmederken Nelere Dikkat Eder?

Mahkeme tazminata hükmederken, zararın gerçek ve belirli bir zarar olmasına dikkat eder. Yani olasılıklar üzerinden konuşmaz. Bu zarar doğmuş mudur yani gerçek bir zarar mıdır diye bakar. Ama her zaman zarar tam olarak olay anında doğmamış olabilir.

Örn, Bir kimsenin vücut sakatlığı nedeniyle gelecekte uğrayacağı zarar şu anda bellidir. İş gücü kaybı vardır ve bu hasar kalıcı bir hasar ise bu doğmuş bir zarar olarak kabul edilir.

Zarar maddi ve manevi olabilir.

Tüzel Kişiler Manevi Tazminat Talep Edebilir Mi?

İdari yargı kararlarına bakıldığında tüzel kişilerin manevi tazminat talep edebilecekleri yönünde karar verdikleri görülür. Çünkü Tüzel Kişiliğin de itibarı zedelenmiş olabilir.

Zarar gerçek olmalıdır, peki hangi tarihten itibaren mahkemeler zararı hesaplar?

Mahkemeler genellikle zararın doğduğu tarihi esas alarak hesap yapar. Eğer ki bir işlemden dolayı zarar doğuyorsa yani zarar işlemin uygulanmasıyla ortaya çıkıyorsa, bu sefer uygulama tarihi yani hesaplamalarda genellikle zararın doğduğu tarih esas alınır. Mahkeme bu hesaplamaları yaparken bilirkişilere de başvurabilir.

Mahkeme Kendiliğinden Faiz’e Hükmedebilir Mi?

Mahkeme kendiliğinden faize hükmedemez. Bunun için davacınınn dilekçesinde faiz de talep etmiş olması gerekiyor. Faiz talep edildiğinde zararın doğduğu andan itibaren faize hükmedilmesi gerekir. Bazı yargı kararları, işlem ya da eylemin gerçekleştiği andan faiz işletilir derken genellikle kabul edilen ise zararın doğduğu tarihten itibaren faize hükmedilmesidir. Danıştay kararlarında mahkemeler genellikle manevi zararlara faiz işletmiyorlar. Ama aslında olması gereken maddi tazminatta nasıl faiz işletiliyorsa manevi tazminatta da faiz işletiliyor olmalıdır. Ama mahkeme kararları bu yönde değildir ve manevi tazminatta faiz işletilmez.

Tam yargı davasında 2012 yılında gelen bir düzenlemeyle, İYUK/28’e göre, tazminat kararı davacıya tebliğ edilir edilmez davacı, banka hesap numarasını idareye bildirirse idare bu tazminatı bu hesap numarasına yatırır. Bu olumlu bir gelişmedir. 2012 yılında gelen bu düzenlemeden önce karar çıktıktan sonra davacı bu tazminatı icra takibi yoluyla tahsil ediyordu. Bunun üç tane olumsuz yönü vardı.

1-) Davacı, icra takibiyle uğraşıyordu.

2-) İcra dairelerinin iş yükü artıyordu.

3-) Davalı, icra masraflarını da ödemek zorunda kalıyordu.

Bütün bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için davacı kararı tebliğ alır almaz hesap numarasını ilgili idareye bildirir ve idare 30 gün içerisinde tazminat bedelini davacının hesap numarasına yatırır. İdare, 30 gün boyunca bu tazminat bedelini davacının hesap numarasına yatırmazsa, davacı icra yoluna başvurarak tazminat bedelini bu yolla tahsil edebilir.

İYUK/28’deki bir diğer değişikliğe göre, 2012’den önceki İYUK’ta kanuni gecikme faizi(%9 civarında) yürütülüyordu. 2012’de gelen düzenleme ile bunun tecil faizi(%16 civarında) olarak değiştirildi. Bu da zarar gören yani davacı için olumlu bir gelişme oldu ve faiz miktarında bir artışa gidilmiş oldu. Yani sonuç olarak yeni düzenlemeye göre idare bu tazminatı ödemekte gecikirse, tecil faizi (%16 civarında) işletilecektir.

Bazı durumlarda, işlem ve eylemlerden doğan zararın tazmini için dava açmadan önce idareye sulh yoluyla başvuru yapılabilir. Yani idareye uzlaşma için başvurulabilir. Bu düzenleme de 2011 yılında yayımlanan 659 Sayılı KHK’nın 12. maddesine göre, eğer ki kişi idari işlemden dolayı bir zarara uğradıysa, dava açmadan önce idareyle masaya oturup uzlaşmayı talep edebilir. Eğer ki kişi masaya oturup idareyle uzlaşmışsa, o andan itibaren kişi idareyle anlaştığı için artık idareye karşı dava açamaz. Uzlaşmaya gitme yolu zorunlu bir yol değildir.

İdari eylemlerde dava açmadan idareye başvurma meselesi zaten zorunlu bir yoldur. İdareye başvurup zararın tazmini konusunda anlaşılmışsa o andan itibaren anlaşma yapıldığı için dava açma imkanı ortadan kalkar.

İdari İşlemlerde sulh istemine ilişkin idareye başvurulduğunda işlemeye başlayan dava açma süresini durdurur. İdari eylemlerde bu şekilde dava açma süresinin durması gibi bir durum söz konusu olamaz. İdari eylemlerde idareye başvurma zaten zorunlu bir yol olduğu için idareye başvurup idarenin cevabından sonra dava açma üresi başladığı için idari işlemlerdeki dava açma süresinin durması idari eylemlerde sözkonusu olamaz..

İdare, sulh başvurusunu 60 gün içerisinde sonuçlandırmak zorundadır 60 gün içerisinde sonuçlandırılmamış başvuru, zımni red olarak kabul edilir ve 60. günü takip eden gün dava açma süresinin başladığı gün olarak kabul edilir.

659 Sayılı KHK kapsamında, her idareye sulh başvurusunda bulunamaz. 659 Sayılı KHK’ya göre, 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunundaki ekli cetvelde birinci ve ikinci sayılı cetvellerde belirtilen kamu idarelerine karşı sulh başvurusu yapılabilir. Başvru kapsamına üç ve dördüncü sayılı cetveller dahil dehildir. Bunlara bir kaç örnek verecek olursak, düzenleyeci ve denetleyici kurumlar yani bağımsız idari otoritelerle böyle bir uzlaşma yapılamaz. Dördüncü sayılı cetveldeki SGK veya Türkiye İşKur Genel Müdürlüğü veya Mahalli İdarelerle bu yapılmaz. Çünkü tüm bunlar sulh başvurusunu belirleyen bu KHK kapsamında değildir. Demek ki her idareye sulh başvurulması yapılması mümkün değildir.

İdari Yargılama Usülünün Tüm Davalar İçin Ortak Özellikleri

a-) Usul kurallarının 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunundan alınması İdari Yargılamanın temel özelliğidir. Peki İYUK’ta düzenlenmeyen durumlarda ne olacak?

Eğerki İYUK’ta uygulanabilecek bir hüküm yoksa, hüküm bulunmayan durumlarda Hukuk Muhakemeleri Kanunu uygulanır.

İYUK/31’e göre;

1. Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin

sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygunlanır.

2. Bu Kanun ve yukarıdaki fıkra uyarınca Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa atıfta bulunulan haller saklı kalmak

üzere, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde Vergi Usul Kanununun ilgili hükümleri uygulanır.

İYUK/31-1’de tartışmalı bir durum söz konusudur. Kanun koyucu, bu kanunda hüküm bulunmayan hususlarda deyip işlemleri sıralamıştır. Burada kanun koyucu örnek mi vermiş yoksa sınırlı sayıda olduğunu mu belirtmiş yönünde ciddi bir tartışma söz konusudur. Yargı kararlarına bakıldığında Danıştay “Bunlar örnek olarak verilmemiştir, sadece bunlara ilişkin olarak HMK hükümleri uygulanır.” diyerek sınırlı sayıda olduğunu kabul etmektedir. Danıştayın bu yorumu bir dönemde davacının aleyhine olmuştur. Kanun, davacının lehine yorumlanacak olursa bunun sınırlı sayıda olmaması gerekir. Çünkü herhangi bir boşluk olduğunda davanın çözüme kavuşturulamaması davacının aleyhine olur. Bir süre sınırlı sayıda şeklinde yorumlanmıştır. Somut bir örnek verelim.

Örn, 2013 yılına kadar İdari yargıda tazminat miktarını ıslah edilemezken, hukuk davalarında tazminat miktarı ıslah edilebiliyordu. Buna ilişkin olarak Anayasa mahkemesine gidildi ve Anayasa mahkemesi “İdari yargılama Usulü ve Hukuk yargılama usulü birbirinden farklıdır ve birbirinden farklı kurallar içerebilir ve bu da eşitlik ilkesine aykırı değildir. İYUK madde 31 sınırlı sayıdadır ve burada sayılanlar arasında ıslah yoktur. Islah olmadığına göre İdari yargılamada bunu uygulayamazsın.” diyerek başvuruyu reddetmiştir. Eğerki İYUK madde 31, geniş ve lehe yorumlanmış olsaydı, yani sınırlı sayıda değildir ve her boşlukta HMK uygulanabilir denseydi tazminatın ıslahını da bunların içerisine sokabilecektik. Bu şekilde yıllarca davacılar mağdur olmayacaktı. Ama sınırlı sayıda olduğu için ıslah müessesesi hiçbir zaman HMK’ya bakarak İdari yargıda uygulanamadı. 2013 yılında İYUK’un 16. maddesine eklenen bir fıkra ile bu mağduriyet giderilmiş oluyor. İYUK madde 16/4 bu konuyu düzenlemektedir.

İYUK 16/4’e göre,

Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Ancak tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usül kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.

Vergi davalarına bakıldığında, öncelikle İYUK’a bakılır ve İYUK’ta hüküm bulunmayan hallerde Vergi Usulü Kanununa gidilir.

b-) Türkiyede İdari Yargılama Usulü yazılıdır ve tüm yazışmalar dosya üzerinden yazılı olarak yapılır.

İdari yargıda sözlü yargılama yapılabilmesi için bunun kanunda açıkça düzenlenmiş olması gerekir.

İdari Yargılama Usulünde duruşma, olağan, rutin bir durum değildir ve kural olarak duruşma yapılmaz. Ancak kanunda belirtilen durumlardaki koşullar mevcutsa duruşma yapılabilir. Çünkü aslolan yazılı yargılamadır.

İdari yargılamada tanık dinlenmez. İdari yargıda sözlü yargılama usulü olmadığı için tanık delili idari yargıda kabul edilmez.

İdari Yargılama Hukukunda Hangi Hallerde Duruşma Yapılabilir?

Bu durum İYUK madde 17’de düzenlenmektedir.

İYUK Madde 17’ye göre;

1. Danıştay ile idare ve vergi mahkemelerinde açılan iptal ve

yirmibeşbin TL’yi aşan tam yargı davaları ile tarh edilen vergi, resim ve harçlarla benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları toplamı yirmibeşbin Türk Lirasını aşan vergi davalarında, taraflardan birinin isteği üzerine duruşma yapılır. (Güncel tutar 32.000 TL’dir ve bunu aşan davalarda taraflar talepte bulunabilir.)

2. Temyiz ve istinaflarda duruşma yapılması tarafların istemine ve Danıştay veya ilgili bölge idare mahkemesi kararına bağlıdır. (3)

3. Duruşma talebi, dava dilekçesi ile cevap ve savunmalarda yapılabilir.

4. (Değişik: 5/4/1990 – 3622/7 md.) 1 ve 2 nci fıkralarda yer alan kayıtlara bağlı olmaksızın Danıştay, mahkeme ve hakim kendiliğinden duruşma yapılmasına karar verebilir.

5. Duruşma davetiyeleri duruşma gününden en az otuz gün önce taraflara gönderilir.

Bu kanunu yorumlayalarak olasılıkları sıralayalım.

1- Taraflar hiç duruşma talep etmemiştir ve mahkeme dilerse, hiçbir koşula bağlı kalmadan ve tarafların talebi olmadan kendiliğinden duruşma yapılmasını uygun bulup duruşma yapabilirler.

2- Mahkeme, istinaf veya temyiz aşamasında mahkeme uygun görürse hiçbir talep olmadan ve hiçbir koşula bağlı olmadan duruşma yapılmasını isteyebilir.

İlk derece mahkemesinde;

  • Eğer ki dava iptal davasıysa ve taraflardan biri de duruşma talep ediyorsa mahkemenin takdir yetkisi yoktur ve duruşmayı yapmak zorundadır.
  • Tam yargı davalarında 32.000 TL’yi (ÖNEMLİ) aşan tam yargı davalarında taraflar duruşma yapılmasını talep edebilir ve taraflar duruşma yapılmasını talep edebilir.

İstinaf ve Temyiz yeri;

  • Taraflar duruşma yapılmasını talep ederse, duruşma yapılmasını mahkemenin uygun bulması gerekir. Yani burada kanun koyucu mahkemeye takdir yetkisi veriyor.

Kısacası, istinaf ve temyiz yerinde duruşma yapılabilmesi için tarafların talebi ve mahkemenin bu talebi uygun bulması gerekir.

  • İstinaf ve temyiz aşamasında mahkemeler gerekli görürse hiçbir talep olmadan ve hiçbir koşula bağlı kalmadan duruşma yapabilir.

Duruşmada Ne Yapılır?

Duruşmada yeni bir takım unsurlar, olgular ileri sürülemez. Duruşmada yapılabilecek tek şey, sunulan dilekçede belirtilenleri tek tek açıklamaktır.

Sunulan dilekçeler yani dilekçe evresi;

  • Davacının Dava Dilekçesi
  • İdarenin Davaya Cevabı
  • Davacının İdareye Cevabı
  • İdarenin Davacıya Cevabı

Her iki taraf ikişer dilekçe sunar ve buna da dilekçe evresi denir. Dilekçe evresi tamamlanıncaya kadar duruşma talep edilebilir. Duruşmada, dilekçede belirtilenlerin dışına çıkılamaz. Ancak konu kamu düzenine ilişkinse, örneğin mahkemenin görevli olup olmadığına yönelik bir konu olduğu için, kamu düzenine ilişkin konular nasıl ki davanın her aşamasında ileri sürülebilecek bir konuysa, duruşmada bu durum açıklanabilir. Yani kısacası kamu düzenine ilişkin konular haricinde dilekçede belirtilenlerin dışına çıkmak mümkün değildir.

Tüm bunlardan anlıyoruz ki İdari yargıda duruşmanın pek te önemi yoktur. Duruşmada yapılabilecek şey, dilekçede belirttiğimiz şeyleri hakim karşısında hakimi ikna edebilecek şekilde dile getirmemiz olabilir.

c-) İdari Yargılama Usulünde re’sen araştırma ilkesi (ÖNEMLİ) geçerlidir.

Re’sen araştırma ilkesi önemli bir ilkedir. Bu bakımdan idari yargıdaki davalar ceza davalarına çok benzer. Bu noktada hukuk davalarından oldukça farklıdır. Bakıldığında hukuk davalarında yargılamayı taraflar yönetir. Tarafların sunduğu delillerle hakim bağlıdır ve hakim gerçeği araştırmak için ekstra bir uğraş içine giremez. Çünkü hukuk yargılaması tarafların getirdikleriyle bağlıdır. Ama idari yargıya bakıldığında, hakim tarafların getirdikleriyle tatmin olmazsa, kendisi ekstra bir takım bilgi ve belgeleri araştırıp bulabilir, re’sen araştırma ilkesi gereğince gerçeği bulmak için uğraşmak zorundadır. Yani idari yargıda davayı hakim yönetir. İdari yargıda davacı ve davalı tabi ki delil sunabilir. Ama mahkeme bunlarla yetinmezse taraflardan veya başka kişilerden ek bilgi ve belge isteyebilir. Mahkeme bu noktada ek bilgi ve belge istediğinde idare bunları vermekle yükümlüdür.

İYUK Madde 20’ye göre,

1. Danıştay, bölge idare mahkemeleri ile idare ve

vergi mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her türlü incelemeyi kendiliğinden yapar. Mahkemeler belirlenen süre içinde lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden

isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.

2. Taraflardan biri ara kararının icaplarını yerine getirmediği takdirde, bu durumun verilecek karar üzerindeki etkisi mahkemece önceden takdir edilir ve arakararında bu husus ayrıca belirtilir.

3. Ancak, istenen bilgi ve belgeler Devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlerine veya Devletin güvenliği ve yüksek menfaatleriyle birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan veya ilgili bakan, gerekçesini bildirmek suretiyle,

söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir. (Ek Cümle: 10/6/1994 – 4001/10 md.) Verilmeyen bilgi ve belgelere dayanılarak ileri sürülen savunmaya göre karar verilemez.

4. (Mülga: 10/6/1994 – 4001/10 md.)

5. Danıştay, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde dosyalar, bu Kanun ve

diğer kanunlarda belirtilen öncelik veya ivedilik durumları ile Danıştay için Başkanlar Kurulunca; (1) diğer mahkemeler için

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca konu itibariyle tespit edilip Resmi Gazete’de ilan edilecek öncelikli işler gözönünde

bulundurulmak suretiyle geliş tarihlerine göre incelenir ve tekemmül ettikleri sıra dahilinde bir karara bağlanır. Bunların

dışında kalan dosyalar ise tekemmül ettikleri sıraya göre ve tekemmül tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır.

6. İdare ve vergi mahkemelerinde heyet halinde görülen davalarda, birinci fıkrada

belirtilen bilgi ve belgelerin istenmesine ve ek süre verilmesine ilişkin ara kararları, mahkeme başkanı veya dosyanın havale

edildiği üye tarafından da verilebilir.

Bu kanun maddesini yorumlayacak olursak,

Mahkeme, her türlü incelemeyi kendiliğinden yapar ve belirlenen sürelerde ek bilgiler isteyebilirler. Bu ek bilgilerin mahkemeye sunulması zorunludur. İYUK 20/3 bu durumun istisnasından bahsediyor. Yani idare bazı durumlarda mahkemenin istediği bilgi ve belgeleri vermeyebilir. İYUK madde 20/3’e göre;

İstenen bilgi ve belgeler Devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlerine veya Devletin güvenliği ve yüksek menfaatleriyle birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan veya ilgili bakan, gerekçesini bildirmek suretiyle,

söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir. Verilmeyen bilgi ve belgelere dayanılarak ileri sürülen savunmaya göre karar verilemez.

Bu bilgi ve belgelere dayanılarak savunma yapmaya kalkışılırsa, mahkeme bunu reddeder Verilmeyen bilgi ve belgelere dayanılarak ileri sürülen savunmaya göre karar verilemez(Bu son cümle de davacıyı koruyan bir cümledir.) İdare olarak, devlet sırrı diye bu bilgi ve belgeleri mahkemeye sunmuyorsan ve paylaşmıyorsan o zaman bunlara dayanarak savunma da yapamazsın.

Mahkeme gerekli görürse re’sen araştırma ilkesi gereğince keşif yapabilir ve bilirkişiye de başvurabilir.

Bilirkişi ve keşif uygulamaları İdari yargıda fazla olmadığı için o açıdan idari yargılama usulü az masraflıdır denir. Tam yargı davaları için “az masraflı” kavramı her zaman için söylenemeyebilir.

Tam yargı davası açarken tazminat talep ediyorsunuz ve bu tazminatın, tazminat miktarı oranınca (nisbi harç) bir harç ödüyorsunuz.

Örn, 100.000 TL’lik bir tazminat talebinde bulunuyorsunuz ve bu miktar üzerinden nisbi harç hesaplanıyor. Nisbi harcın ¼ ‘ünü davanın başında peşin olarak ödemeniz gerekmektedir. Geri kalan ¾ ‘lük kısmı ise dava sonuçlandıktan sonra ödeniyor. Davayı kaybeden taraf iki tarafın da nisbi harç masraflarını karşılamak durumunda kalır.

Ölüm ve bedensel zarar durumlarında ¼ ‘lük oran 1/20’ye indiriliyor. Bu davacı açısından daha olumlu Bir şey oluyor. 1/20’si dava açılırken ödenirken kalanı ise mahkeme sonuçlandıktan sonra ödenir ve kaybeden taraf bu harçları ödemekle yükümlü olur.

Nisbi harç 68/1000 şeklinde hesaplanır.

Örn, 50.000 TL tazminat talep ettiniz. Ödemeniz gereken 3.400 küsür TL’dir.

100.000 TL tazminat talep ettiniz. Ödemeniz gereken 6.800 TL’dir.

Bu hesap işlemleri çok ta önemli değildir.

Buradan da görüyoruz ki aslında idari yargıdaki her dava için az masraflı diyemeyiz ve tam yargı davaları az masraf diye Bir şey söz konusu değildir. Burada ıslah müessesesi davacı için çok olumlu olmuştur.

Örn, 33.000 TL’lik tazminat talebinde bulundunuz. Bunun 68/1000’ini nisbi harç olarak ödemek durumundasınız ve bu nisbi harcın ¼ ‘ünü dava başında ödemek durumundasınız. 33.000 TL’lik bir tazminat talebiyle tam yargı davası açtık diyelim. Dava sürecinde davayı kazanacağımıza dair ciddi bir durum oluştuğunu görürsek yani haklılığımız yönünde ciddi bulgular varsa tazminat miktarında bir defaya mahsus bir artırım talebinde bulunabiliyoruz(ıslah müessesesi). Normalde 100.000 TL’lik bir talepte bulunacağımızı farz edelim. Ama nisbi harçtan kaçınmak için 33.000 TL’lik tazminat talep edip sonrasında ıslah yoluna gidebiliriz.

Bu durum davacının lehine olan bir durumdur.

İdari yargılamanın son özelliğine geçelim.

d-) Savcılık Müessesesi:

İdari yargılamadaki savcılık müessesesi ceza yargısında savcılık müessesesi ile aynı değildir. Ceza davalarında, savcı iddia makamı yani iddiayı ortaya atan kişidir. Ama idari yargıda bu durum böyle değildir. Danıştayda savcılar ve başsavcılar vardır. Önceki kanunlarda Danıştayda savcıların ismi kanun sözcüsüydü. Aslında kanun sözcüsü deyimi Danıştay savcıları için daha doğru bir söylemdi. 2012 yılına kadar Danıştay Savcılarının görevleri çok ağırdı. 2012 yılından sonra savcıların iş yükü azaltıldı ve yargılamaların hızlandırılması bakımından bu durum oldukça yararlı oldu. Danıştaydaki Savcılar 2012 yılından sonra sadece Danıştayın ilk derece mahkemesi olarak baktığı davalarda görevlidirler. Savcılar bu davalarda esas hakkındaki düşüncelerini bildiriyorlar ve düşüncelerini bir ay içerisinde gerekçeli olarak sunuyorlar. Savcıların davanın esası hakkındaki görüşü taraflara tebliğ edilir ve taraflar da 10 gün içerisinde bu görüşe cevap vermek durumundadır.

Yürütmenin Durdurulması(ÖNEMLİ)

Yürütmenin durdurulması, hak arama özgürlüğünün yaşama geçirilmesi bakımından çok önemlidir. İdari işlemler, hukuka uygunluk karinesinden yararlanır ve dava sonuçlanıncaya kadar ve o karar iptal edilinceye kadar o idari işlem hukuka uygun kabul edilir. Bu yüzden davacının yürütmeyi durdurma talebinde bulunması gerekir. Kanunda öngörülen koşullar oluştuysa mahkeme yürütmeyi durdurmaya karar verir. Mahkeme hiçbir zaman kendiliğinden yürütmenin durdurulmasına karar vermez. Mutlaka bu yönde bir talep olması gerekir.

(18/04/2017)

Yürütmenin Durduruması:

Yürütmenin durdurulması idari yargıya özgü bir kavramdır. Öncelikle hangi kararlar için verildiğini görelim, ondan sonra hukuki niteliğine bakalım. Yürütmeyi durdurma iki tür durumda belirlenir.

1-) İdari işlemlerin yürütülmesinin durdurulmasına karşı verilir, idari yargı da.

2-) Yargı kararlarının yürütülmesinin durdurulmasına karşı verilir. 2 durum var.

Bizim burada bahsedeceğimiz öncelikle, idari işlemlerin yürütülmesinin durdurulmasına ilişkin konular olacak. İYUK’nun 27.maddesi idari işlemlerin yürütülmesinin durdurulmasından bahseder. Bir diğeri ise, yargı kararlarının yürütülmesi de durur, bu da 52.madde de yer alır. Bu 2 durum birbirlerinden farklıdır. Benim burada anlatacağım idari işlemlerin yürütülmesinin durdurulması dolayısıyla biz bunun için 27.maddeyi inceleyeceğiz. İdari yargı da dedik ki, davanın açılması otomatikman idari işlemlerin yürütülmesini durdurmaz. Bir tek istisna var bunun için, “vergi uyuşmazlıkları”. Vergi uyuşmazlıkların da, yürütmeyi durdurma otomatik olarak vardır ama diğer davalar da otomatik olarak yürütmeyi durdurma yoktur. Bu her idari yargıyı benimsemiş ülkeler de farklılık arz eder.

Örn, Almanya’ da idari işlemlere karşı dava açıldığında, yürütmeyi durdurma otomatik olarak gerçekleşir, bunun için davacının talep etmesine gerek yoktur, otomatik olarak durur. Tabi bu tartışılır. Yani, idare hukukunun sürekliliği ilkesi gereğince her dava açıldığın da idarenin yürütülmesi durursa, idare hukukunun sürekliliğine bir zarar gelir mi? Buna tabi ki uygulama da bakmak lazım. Her işlem için otomatik olarak dersek, burada zarar meydana gelebilir. O yüzden Türkiye de uygulanan sistem uygun aslında.

Peki, yürütmeyi durdurma kavramının hukuki niteliği ne? Nasıl bir karar yürütmeyi durdurma. Genellikle bu bazı kavramlarla karşılaştırılır, genellikle de karşılaştırılan kavramlardan 1 tanesi; İhtiyati Tedbir’dir. İhtiyati Tedbir kararı, hukuk yargılamasın da hukuki olarak verilen bir karardır. Yani baktığımız da farklı alanlar da verilen kararlardır. İhtiyati Tedbir dediğimiz de dava konusu bir şeyin, tedbir altına alınmasıdır. Ör; bir menkul mal, taşınır malın yetkililere teslim edilmesidir, dava sonuçlanıncaya kadar. Yürütmeyi durdurmaysa bambaşka bir şey, yürütmeyi durdurma da dava konusu idari işlemi geçici olarak askıya almadır. İkisi farklı kavramlardır, o yüzden ikisinin karşılaştırılmasının mantığı yok.

Bir diğer karşılaştırılan kavram; İptal Kararı’dır. Ör; İdari yargı da bir idari işleme karşı dava açtınız ve işlem iptal edildi, iptal kararı. Neden karşılaştırılırlar; iptal karanının sonucu nedir? İşlemin hukuk âleminden silinmesidir ama fark şu; iptal konusu işlemi hukuk âleminden sonsuza dek silerken yürütmeyi durdurma da sanki o işlem hiç yapılmamış gibi sonuçlar doğurmakla olmakla birlikte bu tedbirle bu sonuç geçerlidir. Ne zaman kadar? Dava sonuçlanıncaya kadar ve dava sonuçlandığın da idarenin önüne çıkarsa karar, yani iptal talebi reddedilirse, işlem iptal edilmezse o zaman yürütmeyi durdurma kararı kendiliğinden kalkacaktır. Yani yürütmeyi durdurma geçicidir, iptal kararı ise kalıcıdır. Aralarında böyle bir fark vardır ama sonuçları bakımından benzerdir. İptal kararı en başa dönerek işlemi ortadan kaldırır, yürütmeyi durdurma da en başa dönerek sanki o işlem hiç yapılmamış gibi olur ama geçicidir. Aradaki fark budur, birinin kalıcı birinin geçici olması.

Bir başka tartışma konusu yürütmeyi durdurma kararı bir ara karar mıdır, değil midir? Ara kararlar davayı ilerleten kararlardır, her adım da dava ilerler ama yürütmeyi durdurma ilerletmez. Çünkü yürütmeyi durdurma bir tedbirdir, davacıyı korumak için alınmış bir tedbirdir. Bu açıdan da ara karar mıdır, değil midir tartışmalıdır ama nihai karar hiç değildir. Dolayısıyla bu kendine özgü bir olağanüstü tedbir kararıdır.

Bir başka soru; tam yargı davalarının yürütmeyi durdurmasına karar verilebilir mi? Verilemez. Tam yargı davaları için öngörülmüş bir kavram değildir bu, yürütmeyi durdurma sadece iptal davalarında mümkün olabilir.

Tam yargı davaların da, dava idari işleme karşı açılsa dahi, yürütmeyi durdurma istenemez. Evet, orda da bir idari işlem konu olabilir davaya ancak orada konu işlemden daha zararlıdır, orada derdiniz sizin işlemi iptal ettirmek değil, doğan zararı tazmin ettirmek o yüzden, orada yürütmeyi durdurma kararı verilmez, istenemez de zaten tam yargı davaların da. Ancak ne olur? İşleme karşı hem iptal hem tam yargı davasını aynı dilekçeyle açıyor olabiliriz orada yürütmeyi durdurmayı talep edebilirsiniz, dava aynı zaman da iptal davası sonuç olarak.

Evet, baktığımız zaten, yürütmeyi durdurma hem Anayasa’nın 125.maddesin de düzenlenmiştir, anayasal dayanağı bu maddedir. Aynı zamanda İYUK madde 27’dedir.

Yürütmeyi durdurma kararı verilebilmesi için bazı koşulların gerçekleşmiş olması gerekiyor. Bunları da 2’ye ayırıyoruz; Usul ve Esas yönünden olmak üzere.

1.Usul Yönünden; öncelikle mahkemenin buna bakması gerekir, usul yönünden olan koşullara bakması gerekiyor. Öncelikle şunu belirtelim, idari yargı yürütmeyi durdurma verebilmesi için mutlaka ve mutlaka davanın açılmış olması gerekir, 1- davanın açılmış olması gerekir. Açılan dava, iptal davası olacak. Yani, “açılmış bir iptal davasının varlığı gerekir.”

2- Bu dava da mutlaka ve mutlaka davacının talebi gerekir. Neden davacı diyorum, çünkü davalı böyle bir şey talep etmez. Bu yüzden, davacının bunu mutlaka talep etmesi gerekir. Talep ile bağlıdır mahkeme. Eğer, talep olmazsa mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermeyecektir. Peki, bu talep hangi süreç için de yerine getirilmelidir? Burada bir süre sınırı yok, süre sınırı olmadığı için diyebiliriz ki, nihai karar verilinceye kadar, yürütmeyi durdurma talep edilebilir ancak mantıklı olan dava açılır açılmaz bunu talep etmektir. İlla dava dilekçesin de bu talep yapılmalıdır diye bir kural yok ama tabi ki bir an önce dava ilerlemeden bu talebin yapılması daha faydalıdır.

Bir başka husus (3), teminat hususu. Kanun diyor ki, yürütmeyi durdurma talebi yapıldığında teminat aranır diyor. Davacının teminat göstermesi gerekir ancak buna da bir istisna getiriyor kanun diyor ki, idariden ve adli yargıdan yararlananlardan teminat istenmez. İdareden neden teminat istensin ki zaten?

Bundan dolayı, adli yargıdan yararlananlar da, adli yargıdan yararlanma ne demek; maddi durumunuz iyi değil, bu kişilerin başvurabileceği bir adli yargı müessesesi var, yani barodan avukat verilmesini talep edebiliyorsunuz, ücretsiz olarak adli yargıdan yararlanabiliyorsunuz. İdareden de teminat aranmıyor. Neden aranmaz, hangi durum da aranmaz? Burada idare davacıysa, idare de idareye dava açabilir diyoruz, idare de idareden yürütmenin durdurulmasını isteyebilir, böyle bir durumda idareden teminat aranmaz.

Bir başka husus (3), teminat hususu. Kanun diyor ki, yürütmeyi durdurma talebi yapıldığında teminat aranır diyor. Davacının teminat göstermesi gerekir ancak buna da bir istisna getiriyor kanun diyor ki, idariden ve adli yargıdan yararlananlardan teminat istenmez. İdareden neden teminat istensin ki zaten? Şundan ötürü, adli yargıdan yararlananlar da, adli yargıdan yararlanma ne demek; maddi durumunuz iyi değil, bu kişilerin başvurabileceği bir adli yargı müessesesi var, yani barodan avukat verilmesini talep edebiliyorsunuz, ücretsiz olarak adli yargıdan yararlanabiliyorsunuz. İdareden de teminat aranmıyor. Neden aranmaz, hangi durum da aranmaz? Burada idare davacıysa, idare de idareye dava açabilir diyoruz, idare de idareden yürütmenin durdurulmasını isteyebilir, böyle bir durumda idareden teminat aranmaz.

Bir başka husus (3), teminat hususu. Kanun diyor ki, yürütmeyi durdurma talebi yapıldığında teminat aranır diyor. Davacının teminat göstermesi gerekir ancak buna da bir istisna getiriyor kanun diyor ki, idariden ve adli yargıdan yararlananlardan teminat istenmez. İdareden neden teminat istensin ki zaten? Şundan ötürü, adli yargıdan yararlananlar da, adli yargıdan yararlanma ne demek; maddi durumunuz iyi değil, bu kişilerin başvurabileceği bir adli yargı müessesesi var, yani barodan avukat verilmesini talep edebiliyorsunuz, ücretsiz olarak adli yargıdan yararlanabiliyorsunuz. İdareden de teminat aranmıyor. Neden aranmaz, hangi durum da aranmaz? Burada idare davacıysa, idare de idareye dava açabilir diyoruz, idare de idareden yürütmenin durdurulmasını isteyebilir, böyle bir durumda idareden teminat aranmaz.

Kanundaki ifadeye baktığımızda 27.madde 6.fıkra; “Yürütmenin durdurulması kararları teminat karşılığında verilir; ancak, durumun gereklerine göre teminat aranmayabilir. Taraflar arasında teminata ilişkin olarak çıkan anlaşmazlıklar, yürütmenin durdurulması hakkında karar veren daire, mahkeme veya hâkim tarafından çözümlenir. İdareden ve adli yardımdan faydalanan kimselerden teminat alınmaz. ” İlk cümleden şunu anlıyoruz; teminat istenir ancak mahkeme bunu istemeye de bilir. Bu da demek oluyor ki, teminat isteyip istememe mahkemenin takdir yetkisindedir. Buna da bir ölçüt kural koymamış. Böyle olunca uygulamaya da baktığımızda, mahkemelerin teminat aramadığını görüyoruz. Çünkü aramak zorunluluğu yok kanuna göre, aramayabilir diyor. Teminat yine de usul bakımından koşullar arasında belirtiliyor, kanun bunu böyle öngördüğü için.

Bir diğer husus (4), yürütmeyi durdurma kararı verilebilmesi için idarenin savunmasının alınması gerekir. İdarenin savunması hangi süreç içerisinde alınır. Dava dilekçesi idareye tebliğ edilir, 30 gün içinde idarenin savunması verilmesi beklenilir. Şimdi bu arada, idare icrai işlerin gereğini yerine getirebilir. Kanun diyor ki, 2.fıkra da, …davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.

Ancak öyle bazı durumlar olabilir ki, 30 gün bile beklemeyebilir mahkeme, işte bunu öngördüğü için yasa koyucu, 2012 yılında bir cümle ekledi ve dedi ki, “Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir. ” şimdi yeni bir kavram girdi literatüre, uygulanmakla etkisi tükenecek idari işlem ne demek? Hiçbir tanımı yok bu kavramın, bu kavram tartışılmaya başlandı. Burada bu kavramın içinin doldurulması mahkeme bırakılıyor, mahkemenin takdir yetkisine bırakılıyor. Verilebilecek en tipik örneklerden bir tanesi, yıkım kararı. 30 günlük süre var çünkü idarenin savunması için, idare bu süre içinde taşınmazı yıkarsa işlem uygulanmakla etkisi zaten tükendi, bitti. Fazla da bir örneği yok zaten, bunu mahkemeye bıraktı, mahkeme her türlü olayın özelliğine göre bu işlem niteliğinde görürse işlemin yürütmesini savunma almadan da idareden yürütmeyi durdurabilir. 2014 yılında bir cümle daha geldi, bu kavram içinde istisna getirildi.

Bazı işlemler için sen doldurma dedi mahkemeye, bazı işlemler için ben bunu teşhis edeyim dedi. Ve dedi ki, “Ancak, kamu görevlileri hakkında tesis edilen atama, naklen atama, görev ve unvan değişikliği, geçici veya sürekli görevlendirmelere ilişkin idari işlemler, uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerden sayılmaz.” Bu ne demek, bu konulara ilişkin bir dava söz konusu olduğunda, sen idarenin savunmasını almak zorundasın, idarenin savunmasını almadan yürütmenin durdurulmasına karar veremezsin, demektir. Sadece bu işlemler için. Neden sadece bunlar? Yasa koyucu neden bunları uygulanmakla etkisi tükenecek idari işlemlerden çıkardı? Bunun gerekçesine baktığımda tatmin edici bir gerekçe görmedim. Ama bu işlemler için dedi ki, idarenin savunması alınacak.

Örneğin, görev-unvan değişikliğine gidildi kişi atandı, yürütmeyi durdurma alamazsa, yeni görevine devam ederken, dava sürebilir. Yürütme durdurulursa ne olacak? Kişi eski görevine geri döndürülecek, dava sonuçlanıncaya kadar yerinden oynatılamayacak. Burada, bu tip davalar da 30 gün içinde, idare savunma verinceye kadar, o kadro da doldurulabilir. Doldurduktan sonra savunmayı verip de yürütmeyi durdurma kararı çıkarsa tekrar o kadroları atadığı kişiden alıp bu davacı olan kişiyi yerine koyabilir. Tabi bunlar hep sıkıntı. Bunlar da mahkemenin takdir yetkisine bırakılsa olurdu ama kanun koyucu bunu açıkça öngördüğü için bu davalar için mutlaka idarenin savunmasının alınması gerekir. Buna ilişkin olarak, yani 2014 yılında eklenen bu ifade için AYM’ ye gidildi. AYM dedi ki, bu yasa koyucunun takdir yetkisindedir, anayasaya aykırı bir durum yoktur, diyerek iptal talebini reddetti.

Bir başka koşul (5), yürütmeyi durdurma kararı verebilmek için, kanun diyor ki, yürütmeyi durdurma kararının gerekçeli olarak kaleme alınması gerekiyor. 2.fıkra da, “…gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.” Bu da 2012 yılında gelen bir kavram. Şimdi, yürütmeyi durdurma kararı verilirken, mahkemenin gerekçe göstermesi gerekiyor da, yürütmeyi durdurma talebinizi reddederken gerekçe göstermesi gerekmiyor. Yani, yürütmeyi durdurma talep ediyorsunuz, mahkeme bu talebinizi kabul etti ve gerekçesini de söyledi.

Örn, 27.maddenin şu şu şu durumları oluştuğundan yürütmenin durdurulmasına ya da reddine karar verildi, hiçbir gerekçe yok başka. Somut gerekçeyi de koymamız gerekiyor olaya ilişkin. Peki, mahkeme reddetti yürütmeyi durdurma talebimizi, o da şöyle oluyor, İYUK’ un şu maddeleri gereğince reddedilmiştir. Gerekçe yok. Bu madde de zorunlu değil. Ama tabi şuradan yola çıkabilirsiniz, mahkeme kararlarının idari yargı da gerekçeli olması gerekir, diyebilirsiniz ve oradan yola çıkabilirsiniz ama normal şartlarda 27.maddeye baktığınız da, yürütmeyi durdurma talebinin reddinin de gerekçeli olacağına dair bir şey yok.

Bir başka koşul demeyelim de buna, artık belki özelliğe doğru gidiyoruz.

Yürütmeyi durdurma talepli dosyalar önceliklidir. Yani bir dava dilekçesin de veya dosya da yürütmeyi durdurma talebi varsa normal şartlar da mahkeme ne yapar, dava açılma sırasına göre dosyaları inceler. Ama yürütmeyi durdurma kararı varsa onu öncelikli dosyalar arasına alarak o hal sırasına istisna koyarak öncelikli olarak bu davaları inceler.

(24/04/2017 1. Ders)

Yürütmeyi durdurma kararı iki konuda verilebilir.

  • İdari İşlemler
  • Yargı Kararları

Bu iki konuda yürütmeyi durdurma kararı verilebilir. Yargı kararları dendiğinde anlaşılması gereken idari yargıda ilk derece mahkemesi tarafından verilen nihai kararlardır.

Üzerinde durulması gereken diğer bir husus, yargı kararlarının yürütmesinin nasıl durdurulacağıdır. İlk derece mahkemesinde dava açıldı ve nihai karar verildi. Nihai karar verildikten sonra eğer ki kanun yolları açıksa istinaf ve temyize gidilebilir. Bu aşamada taraflar neleri talep edebilir?

Örneğin, İlk derece mahkemesinde idari işleme karşı iptal davası açıldı ve davacının davası kabul edildi. Burada davanın kabul edilmesi demek uygulanan idari işlemin iptal edilmesi demektir. İşlem iptal edildiğine göre burada davacının istinaf+temyiz yoluna gitmesine gerek kalmamıştır. Burada davalı idare eğer ki kanun yolları açıksa istinaf+temyize gidebilir. Davalı idare, istinaf veya temyize gittiğinde, istinaf ya da temyize başvurmanın kuralı ilk derece mahkemesinin verdiği idari işlemin iptali kararının yürütmesinin durdurulmamasıdır.

İYUK madde 52’ye göre; Temyiz veya istinaf yoluna başvurulmuş olması, hakim, mahkeme veya Danıştay kararlarının yürütülmesini durdurmaz.

Davalı idare, ilk derece mahkemesinin idari işlemin iptali yönündeki kararı üzerine istinaf veya temyize gidiyorsa yürütmenin durdurulması ancak tarafların istemi üzerine değerlendirilir. Yani mahkeme kendiliğinden ilk derece mahkemesinin kararının yürütmesinin durdurulmasına karar vermez. Burada davalı idarenin talebi gerekir. Bu aşamada, yargı kararının yürütülmesinin hangi koşullarda durdurulacağına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. İYUK madde 27’de idari işlemlerin yürütülmesinin nasıl durdurulacağına ilişkin konular bellidir ancak yargı kararlarının yürütülmesinin durdurulmasına ilişkin olan İYUK madde 52’de, yürütmenin hangi koşullarda durdurulacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır. Burada genel kabul gören, nasıl ki idari işlemlerin yürütülmesinin durdurulması için telafisi güç veya imkansız zararların varlığı ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartı aranıyorsa, yargı kararlarının yürütmesi durdurulurken de bu koşulların aranacağı görüşü hakimdir. Yani kısacası yargı kararlarının yürütmesinin durdurulabilmesi telafisi güç veya imkansız zararların varlığı ve hukuka ykırılık söz konusu olmalıdır.

İlgili maddede koşul beliritlmez ama teminat’ta koşullar arasında vardır. Burada bir fark vardır. Kanun, iptal davalrında teminat istenmeyebilir deniyor. Buradan çıkan sonuç, iptal davalarında teminat istenmeyebilir dediğine göre burada mahkemenin bir takdir yetkisi vardır. Aynı şekilde 27. maddede olduğu gibi, idareden ve adli yargıdan yararlananlardan teminat alınmaz.

Bir diğer olasılığa gelecek olursak, diyelim ki iptal davası açtık ve açtığımız davada işlemin yürütülmesinin de durdurulmasını istedik. Mahkeme yürütmeyi durdurdu ve dava sonuçlanıncaya kadar mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı devam etti. Dava reddedildi ve dava reddedilince yürütmeyi durdurma kararı otomatik olarak kalkar. Ama biz istinaf ve temyize de gitmek istiyoruz. Ama burada işlem icrailik özelliğini tekrar kazandı. İstinafa başvurduk diyelim. Burada yürütmenin durdurulması için tekrar talepte bulunmamız gerekir. Talepte bulunduğumuz şey, dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulması olacaktır. Peki bu durumda hangi koşullar aranır?

Burada artık 27. maddeki koşullar aranır. Nitekim 52. maddede şöyle bir cümle vardır. “Davanın reddine ilişkin kararlara karşı temyiz ya da istinafa başvurulması halinde, dava konusu işlem hakkında yürütmenin durdurulması kararının verilmesi 27. maddede öngörülen koşulun varlığına bağlıdır. Nedense kanun burada koşulların demiyor da koşulun diyor. Burada kanunun kast ettiği her ne kadar net olmasa da kast ettiği şey esasa ilişkin olan koşuldur(idari işlemlerin yürütülmesinin durdurulması için telafisi güç veya imkansız zararların varlığı ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartı .). Ama biz bu kanun maddesindeki “koşulun” kelimesini geniş anlamda değerlendirmeliyiz ve 27. maddede aranan koşulları aramalıyız.

İstinaf veya temyiz aşamasında yürütmenin durdurulması talebi varsa, bu dosyalar öncelikli olarak değerlendirilecek dosyalar arasındadır.

Kanun koyucu yürütmenin durdurulması müessesesini belirli işlemlere yönelik tamamen kaldırabilir mi? Bunu cevaplandırabilmek çin öncelikli olarak bakmamız gereken yer Anayasa’dır. Çünkü yürütmenin durdurulması müessesesi Anayasal bir müessesedir ve Anayasa’dan kaynaklanır.

Anayasa madde 125/5’e göre; idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir. Aslında yürütmeyi durdurma, Anayasa’ya dayanan bir müessese olduğu için İYUK’ta yer almasaydı dahi kullanılması gereken bir mekanızmadır.

Anayasa madde 125/6’ya göre; kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde, ayrıca milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararını sınırlayabilir.

Bu maddeyi yorumlayalım. Kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde ayrıca milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık nedenleri demiş. Buradan anlaşılması gereken olağanüstü hallerde, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde yürütmenin durdurulması sınırlandırılabilir. Buna ek olarak, olağan dönemlerde de milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık nedenleri ile de yürütmenin durdurulması sınırlandırılabilir. Olağan dönemde yürütmenin durdurulmasının sınırlandırılabileceği kavramlara baktığımız zaman, milli güvenlik, kamu düzen, ve genel sağlık nedenleri gibi kavramlar oldukça geniş kapsamlı kavramlar olduğu için yani yoruma açık olduğu için buraya herşey sokulabilir. Çünkü bu kavramları tanımlamak kolay değil. Bu yüzden burada kanun koyucunun takdir yetkisi devreye giriyor. Bu hükme dayanarak;

Bir işlemin yürütmesinin durdurulması kararı verilmesi ancak sınırlandırılabilir. Bu hükme dayanarak belli bir işleme ilişkin olarak yürütmeyi durdurma tamamen ortadan kaldırılırsa burada Anayasa aykırılık olur mu ?

Anayasa madde 36’ya göre;

Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

Bu maddede herhangi bir sınırlandırma sebebi yoktur.

Bir temel hak ve özgürlük Anayasa’ya göre hangi sebeplerle sınırlandırılabilir?

Anayasa’nın ilgili hükümlerinde yer alan özel sınırlandırma sebeplerine dayanılarak bir temel hak ve özgürlük sınırlandırılabilir.

Anayasa madde 13’e göre, temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunmadan yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlandırılabilir.

Anayasa’nın 36. maddesindeki hak arama hürriyeti ile ilgili düzenlemede herhangi bir sınırlandırma sebebi olmadığı için bu hak sınırlandırılamaz.

Durum her ne kadar böyle olsa da, Anayasa mahkemesi kararlarının bazılarında ve doktrine göre,”Her ne kadar kanunda yazmasa da, kanunda yazmıyor diye hiç sınırlandırılamaz anlamını çıkarmamalıyız. Anayasanın başka maddelerine gidip oralarda sınırlandırma sebebi görürsek onlara dayanarakta sınırlandırılabilir.” görüşü hakimdir.

Örneğin, Anayasanın 141. maddesi “Mümkün olan süratle davalar sonuçlandırılır.” diyor. Mümkün olan süratle deyince bu da bir sınırlandırma nedeni olarak kabul edilebilir. Madde 36’daki hak arama hürriyeti hızlı işleyecek şekilde sınırlandırılabilir diyen görüşler de vardır. Bu maddeden dolayı sınırlandırılabileceğini söyleyen Anayasa Mahkemesi kararları da vardır, sınırlandırılamayacağını söyleyen Anayasa Mahkemesi kararları da vardır.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, uygulamada yürütmeyi durdurma müessesesini kanunla ortadan kaldıran düzenlemeler vardır. Bunlardan bir tanesi, 6306 sayılı afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkında kanun(kentsel dönüşüm kanunu), bu kanundaki bir hükme göre, bu kanun uyarınca tesis edilen bir işleme karşı dava açılınca yürütmenin durdurulmasına karar verilemez. Ancak bu kanun koyucunun takdir yetkisinde midir? Anayasa bunun sınırlandırılabileceğini söylüyor peki sınırlandırma nedir? Tamamen ortadan kaldırmak mıdır yoksa daha ağır koşullar koyarak zorlaştırmak mıdır? Bunu ortadan kaldırmak olarak anlayamayacağımıza göre sınırlandırma, daha ağır koşullar koyarak zorlaştırmak demektir. Ancak kentsel dönüşüm kanunu bunu sınırlandırmıyor, direkt ortadan kaldırıyor. Yürütmeyi durdurmayı ortadan kaldırırsak hak arama özgürlüğünü de sınırlandırmış oluruz. Ama Anayasamızın 36. maddesinde düzenlen hak arama hürriyetine ilişkin düzenlemede herhangi bir sınırlandırma sebebi bulunmuyor. Yürütmeyi durdurma, hak arama özgürlüğünü sağlayan önemli araçlardan biri diyoruz ama kanun bu hakkımızı elimizden almış oluyor.

Örn, Kentsel dönüşüm kapsamında bir taşınmazımız var ve bu bina yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kentsel dönüşüm kanununa göre, yaşam hakkı, yani can güvenliği haklar yarıştığında çok daha değerlidir. Yaşam hakkı söz konusu olduğunda yürütmeyi durdurma beklenmez ve bina yıkılır. Peki ya bu karar hukuka aykırıysa? İdare yanlış kararlar da verilebilir.

Böyle bir karar karşısında yürütmeyi durdurma talebinde bulunamıyorsak dava açmanın bir anlamı kalmaz ki, sonuçta yürütmeyi durdurma talep edemediğimiz ve bina yıkıldığı için iptal davası açmanın hiçbir anlamı kalmıyor. Geriye dönülmesi de mümkün olmayan bir konudur. Kanun burada haklar arasında bir değerlendirme yapıp yaşam hakkının, diğer haklardan daha önemli olduğunu söylerek bu yola başvurmuştur. Bu konuya ilişkin Anayasa Mahkemesine gidilmiştir. Anayasa mahkemesi ise bu hükmü, yürütmenin durdurulmasının sınırlandırılması değildir bu direkt sınırlandırılmanın ortadan kaldırılmasıdır diyerek kentsel dönüşüm kanunundaki yürütmenin durdurulmasının sınırlandırılmasını ortadan kaldıran hükmü iptal etmiştir.

Tüm bu anlatılanra baktığımızda sonuç olarak, olağan dönemlerde de yürütmeyi durdurma kanunla sınırlandırılabiliyor ancak ortadan kaldırılamıyor.

Olağanüstü dönemlerde ise karşımıza Anayasamızın 15. maddesi çıkıyor. Anayasa madde 15’e göre, çekirdek haklara dokunulmamak koşuluyla haklar durdurulabilir. Yani buradan anlıyoruz ki çekirdek haklar dışındaki haklara olağanüstü dönemlerde müdahele edilebileceği anlamı çıkıyor ve yürütmeyi durdurmayı da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Yani kısacası olağanüstü hallerde de yürütmenin durdurulmasının sınırlandırılması mümkündür ancak tamamen ortadan kaldırılamaz. KHK içindeki bir maddeyle, Ancak KHK döneminde şu şu konularda idari işlemlere karşı yürütmeyi durdurma kararı verilmez dendiğinde bu konuda yapabilecek hiçbir şey yoktur.

Yürütmeyi durdurma talebi üzerine verilen kararlara ilişkin olarak gidilebilecek bir yol var mıdır?

Evet, yürütmeyi durdurma talebinde bulundunuz kabul veya reddedildi. Bu kararlara yönelik itiraz edilebilir. ama bu bir kanun yolu olarak kabul edilemez. Çünkü kanun yolu, ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarına karşı veya istinaf yerinin kararlarına karşı kanun yoluna gidilebilir. Bu yol özel bir itiraz yoludur. Çünkü yürütmeyi durdurma kararının ara karar olduğu da tartışmalı bir karardır. Bu karar davayı ilerletmiyor ama dava konusu işlemi askıya alan çok özel bir karardır ve nihai karar da değildir. Bu yola yönelik bir itiraz yolu vardır ve bu itiraz yolu üzerine bir karar verildiğinde bu karara karşı gidilebilecek başka bir yol kalmıyor ve karar kesinleşmiş oluyor.

Bu kararın hukuka aykırılığını temyiz ya da istinaf aşamasında ileri sürmemiz de mümkün değildir. Bu itiraz nasıl yapılır?

Bu itiraz, yürütmeyi durdurma ile ilgili talep üzerine verilen karar taraflara tebliğ edildiği andan itibaren yedi (7) gün içerisinde yapılır.

Hangi mahkemelerin kararları için bu konuda nereye başvurulur?

  • Konu bir idare veya vergi mahkemesinde verilen bir kararsa, o mahkeme hangi BİM’in yargı çevresinde bulunuyorsa, itiraza ilişkin talebi karara bağlayacak yer o BİM’dir.
  • Yürütmeyi durdurma talebi reddedilirse itiraz yoluna gidecek taraf davacı, yürütmeyi durdurma talebi kabul edilirse itiraz edecek olan taraf davalı (idare) olur.
  • Eğer ki dava, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi olarak bakmakta olduğu bir dava ise, itirazı karara bağlayacak yer, Danıştay idari veya vergi dava daireleri kuruludur.
  • BİM’ler ilk derece mahkemesi olarak karar vermezler ancak BİM’lerin istinaf aşamasında talep üzerine verecekleri yürütmeyi durdurma kararlarına itiraz yeri, kararı veren BİM’e en yakın olan BİM’dir.

Bu durum İYUK madde 27/7’de düzenleniyor. Buna göre, BİM kararlarının vereceği yürütmeyi durdurma talebi hakkındaki kararlara karşı, itiraz talebini değerlendirecek yer, yürütmeyi durdurma kararı veren BİM’e en yakın BİM’dir.

İtiraz süresi yedi (7) gündür. Yani bu merciiler yürütmeyi durdurma talebi hakkındaki kararın itirazı üzerine kendilerine gelen itiraz başvurusunu yedi (7) gün içerisinde karara bağlamak durumundadır. Bu merciilerin itiraz üzerine verdikleri kararlara yönelik gidilebilecek hiçbir hukuki yol yoktur.

Diyelim ki yürütmeyi durdurma talebiniz reddedildi ve siz itiraz yoluna gittiniz. İtiraz başvurusunu alan mercii itirazınızı haklı bulursa, bu kararı mahkemeye göndermesine gerek yoktur ve kendisi yürütmeyi durdurma kararı verebilir.

Yürütmeyi Durdurma Kararlarının Sonuçları:

Yargı kararlarının gerekleri gecikmeden, derhal yerine getirilmelidir. Buna yürütmeyi durdurmaya ilişkin kararlar da dahildir.

İYUK madde 28’e göre; Danıştay ve BİM’leri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına(gereklerine) göre idare, gecikmeden işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz (30) günü geçemez.

Yani bu kararın gereğini derhal yapacaksın ama bu kararın gereğini yerine getirirken zamana ihtiyacın varsa ek olarak bir takım işlemler yapıyorsan bu işlemleri otuz (30) gün içerisinde yapmalısın ve bu süreyi aşamazsın. İdare bu otuz (30) günlük süreyi keyfi olarak kullanamaz ve gerekçelendirmelidir. Bir işlemin yürütülmesi durdurulursa idare bu işlemi derhal yerine getirecektir. İYUK madde 28/1’e 2-3 yıl önce yeni eklemeler olmuştur.Bu ek cümlede “Kamu görevlilerine ilişkin bazı işlemler(naklen atama, geçici veya sürekli görev ve ünvan değişikliği vs.) bu işlemlerden doğan zararlar telafisi güç veya imksansız zararlardan sayılmaz.” diyerek burada bize anlatmak istediği, bu işlemlerle ilgili yürütmenin durdurulması kararı verilemeyeceğidir. Ek cümledeki işlemlere karşı dava açıldı ve davacıın bu idari işlemlerin iptali istemiyle ilgili açtığı iptal davası kabul edilip davacı haklı bulundu. Bu kanun maddesi “Mahkemeden iptal kararı çıktığında idare bunu iki yıl içerisinde yerine getirebilir.” diyordu. Yani idare, idari işlemin iptalini iki yıl bekletebiliyordu. Mahkemenin iptal kararının gereği nasıl yerine getiriliyordu?

Örneğin, kişi görevinden alındı ve konuda kişi idari yargıda iptal davası açtı ve bu başvuru haklı bulundu. İptal kararının gereği nasıl yerine getirilirdi?

Kişi o görevine geri getirilmesi gerekirken, kanun “Kazanışmış hak aylık derecesine uygun başka bir kadroya atanır.” diyordu. Niye başka bir kadroya atansın ki?

Yürütmeyi durdurma ile ilgili 28. maddedeki kamu görevlileriyle ilgili ek cümlede belirtilen “kamu görevlilerinin naklen atama, geçici veya sürekli görev ve Unvan değişikliği vb. İşlemlerden doğan zararlar, telafisi güç veya imkansız zararlardan sayılmaz.(bu konuda yürütmeyi durdurma kararı verilemez)”, hükmü ile “Eğer ki bu konuda kamu görevlisi iptal davası açarsa ve istemi haklı bulunup işlem iptal edilirse, idare bu iptalin gereğini 2 yıl içerisinde yerine getirebilir.” ve “Kazanışmış hak aylık derecesine uygun başka bir kadroya atanır.” hükümleri anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Yani artık bu konularla ilgili yürütmeyi durdurma talebinde bulunamaz diye Bir şey yoktur.

(24/04/2017 2. Ders)

İdari Yargıda Delil

İdari Yargıda delil konusu bazı noktalarda tartışmalı olabiliyor. Bu konu için İYUK madde 31’e göz atalım.

İYUK madde 31’e göre;

Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygunlanır.

Bu maddeyi yorumlayacak olursak, İYUK madde 31 diyor ki, idari yargıda hüküm bulunmayan hususlarda bu maddede sayılan konular için HMK hükümleri uygulanır diyerek HMK’ya gidilebilecek konuları saymıştır ve bunlar sınırlı sayıdadır(hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul(ikrar), teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde).

İdari yargılamada deliller konusunda tartışmalı bir durum söz konusudur. Hangi deliller idari yargıda kullanılır?

İYUK’ta bilirkişi ve keşif ile ilgili bir düzenleme olmadığı için bu konuda HMK hükümleri uygulanır.

Bilirkişi: Bilirkişi delilinde, mahkeme gerekli görürse kendiliğinden bilirkişiye başburabilir. Bunun dışında taraflardan biri de bilirkişi atanmasını talep edebilir. Bilirkişi bir kişi de olabilir, üç kişi de olabilir, beş kişi de olabilir ama oy çokluğuyla karar alabilmek için bu sayılar tek sayı olarak ilerler(1-3-5-7-9)

Bilirkişi raporları düzenlendiğinde, mahkemeler bu bilirkişi raporlarıyla tatmin olmuyorsa raporlara bağlı kalmayabilir. Yani bilirkişi raporları bağlayıcı değildir. Yani bilirkişi raporları bağlayıcı değildir ve bilirkişi raporlarına takdiri delil denir.

Hukuki meselelere ilişkin olarak bilirkişilere başvurulabilir mi?

Bir dava açılıyor ve hakim hukuki bir konuda bilirkişiye danışıyor diyelim. Konunun marka-patrent olduğunu varsayalım. Ama hakmin bu konuda tecrübesi yok ve bu alanda hukukçu bilirkişiye başvuruyor. Bu mümkün müdür?

2011 yılındaki HMK’dan önce bu durum mümkündü ancak 2011 yılından sonra bu durum ortadan kalkmış oldu. Artık hukukçuların bilirkişi olma devri kapandı. Çünkü zaten davaya bakan kişi bir hukukçu ve hukukçu, hukukçu bir bilirkişiye danışmamalıdır ve konuya hakim olmalıdır diyerek hukuk bilirkişiliği ortadann kaldırıldı. Ancak bunun yerine uzman görüşü diye yeni bir müessese ortaya çıktı.

Örn, Mahkeme, bir akademisyene, bir öğretim görevlisine bu konu hakkında mütala ver diyebiliyor. İlgili makamlar bu işlemi dava olmasa da isteyebiliyor. Mütala diye nitelendirilen şey uzman görüşüdür. Bu bilirkişi raporu gibi bir delil değildir ve sadece görüş olarak desyaya ekleniyor. Yani kısacası 2011 yılındaki HMK değişikliği sonrası hukuk bilirkişi diye bir şey kalmadı ve bunun yerine uzman görüşü getirildi. Bilirkişi raporları delil olarak kabul edilirken uzman görüşleri ise delil olarak kabul edilmez ve sadece görüş olarak kalır.

Hukuk bilirkişisi müessesesinin ortadan kalkması hukukçuların bilirkişi olamayacağı anlamına gelmez.

Örn, GALATASARAY üniversitesi hukuk fakültesi öğrencisi olan Mustafa, okulda girdiği sınavın iptaline ilişkin bir dava açıyor. GALATASARAY hukuk fakültesinde yapılan bu sınava ilişkin olarak okulun öğretim görevlileri olan Duygun YARSUVAT, Mehmet HELVACI gibi hocalar bilirkişi olarak çağrılabilirler.

Yani kısacası konu hukuki olursa ancak uzman görüşü alınır ama bilirkişi görüşü verilemez.

Bilirkişi raporları bağlayıcı değildir dedik ancak mahkeme de niçin bilirkişi raporlarına bağlı kalmayarak bilirkişi raporundan bağımsız bir şekilde karar verdiğini açıklamak durumundadır.

Keşif: Davaya konu olan şeyin olay yerinde incelenmesi anlamına gelmektedir. Mahkeme, buna ilişkin tespitlerini raporlayarak delil olarak kabul ediyor. Keşif raporları da takdiri deliller arasındadır.

Tanık ve yemin, idari yargıda delil olarak kabul edilmez. 10-15 sene öncesine kadar doktirin ve yargı kararları çok katıydı ve asla tanık dinlenmez denirdi. Son zamanlarda doktirindeki görüşler yavaş yavaş değişmeye başlamıştır ve tanık dinlenebileceği görüşlerine rastlanmaktadır. Tanık asla dinlenemez görüşü hakim olduğundan avukatlar tanığın ifadesini noter huzunda alıyor ve böylelikle noter onaylı şekilde mahkemeye yazılı olarak sunuyorlar. Aslında olması gereken idari yargılama usulünde de tanık müessesesinin düzenlenmesidir.

Yemin de idari yargıda delil olarak kabul edilmez.

Belgeler ve Senetler: Belgeler ve senetler idari yargıda kesin delil olarak kabul edilirler. İdari Yargılama Usulünün özünde re’sen araştırma yetkisi olduğu için taraflar bunu ileri sürmeseler bile mahkeme her türlü bilgi ve belgeye ulaşabilir. Taraflar bu belge ve bilgileri dava dosyasına koymamış olsalar da idare, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarından ve davanın tarafı olmayan üçüncü kişilerden de bu bilgi ve belgeleri talep edebilir. Bunlar idari yargıda kesin delil olarak kabul edilir.

İdari Yargıda İvedi Yargılama Usülü

İvedi yargılama usulü İYUK madde 20/A’da düzenlenmektedir. İvedi yargılama usulü öyle bir usul ki, yargılamayı hızlandıran ve süreleri hemen hemen yarı yarıya indiren bir usuldür. İYUK madde 20/A’ya göre;

1-) İvedi yargılama usulü aşağıda sayılan işlemlerden doğan uyuşmazlıklar (İşlemlerden doğan uyuşmazlıklar dediği için bu kanun kapsamına iptal davaları ve tam yargı davaları girer. İşlemlerden doğan dediği için de buna idari eylemler girmiyor.) hakkında uygulanır:

a-) İhaleden Yasaklanma Kararları Hariç İhale İşlemleri

b-) Acele Kamulaştırma İşlemleri

c-) Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararları

d-) Turizmi Teşvik Kanunu Uyarınca Yapılan Satış, Tahsis ve Kiralama İşlemleri

e-) Çevre Kanunu Uyarınca, İdari Yaptırım Kararları Hariç Çevresel Etki Değerlendirme Sonucu Alınan Kararlar

f-) Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Uyarınca Alınan Bakanlar Kurulu Kararları(Kentsel Dönüşüm)

Yukarıdaki işlemlerden doğan iptal ve tam yargı davaları ivedi yargılama usulüne tabidir. İYUK 20/A maddesinin gerekçesine bakıldığında “Bu kanun maddesi, davacı için telafisi güç veya imkansız zararların doğması ihtimali olduğundan yargılaması hızla tamamlanması gereken durumlar için konmuştur.” deniyor.

Aslında bu kanun maddesi davacının lehine olması için getirilmiş olan bir maddeyken, 20/A maddesinin fıkralarına baktığımız zaman aslında bunun pek te davacının lehine olmadığını görüyoruz.

İvedi Yargılama Usulünde Neler Vardır ve Süreler Nasıl Kısaltılmıştır?

  • Dava açma süresi normalde 60 günken ivedi yargılama usulünde bu süre 30 güne indirilmiştir(Bu durum davacının aleyhine bir durumdur). Yargılama sürecinin kısaltılması anlaşılabilir birşeydir ama dava açma süresinin kısaltılması tamamen davacının aleyhine olan bir durumdur.
  • İvedi Yargılama Usulünde İYUK madde 11(idari işlemlere ilişkin olarak dava açma süresi işlemeye başladığı andan itibaren idareye başvurulabilir ve bu başvuru dava açma süresini durdurur.) uygulanmaz. Bu işlem ivedi yargılama usulünü yavaşlatır. Lakin bu yola gidecek olan da zaten davacıdır. Bırakalım davacı istiyorsa görülmekte olan davasnı yavaşlatsın. Davacı sonuçta buna başvurmak zorunda değil. Bu zorunlu bir başvuru yolu değilse niçin davacının bu yola başvurmasına engel olalım ki, belki de davacı idareye başvurup uzlaşma yoluna giderek davayı açmaya gerek kalmayacak. Yani ivedi yargılama usulü idareyle uzlaşma yolunu da ortadan kaldırır.
  • Normal şartlarda idari yargıda ilk inceleme 15 gün içerisinde yapılırken ivedi yargılama usulünde ise 7 gün içerisinde yapılır. Mahkeme aslında bu süreyle bağlı kalmak zorunda değildir. Bu süre düzenleme niteliğinde bir süredir ve mahkeme bu süreye uymadığı takdirde hiçbir şey olmayacaktır.
  • Savunma süresi 30 günden 15 güne indirilmiştir. İdari Yargıdadava açıldığında davacı dava dilekçesini sunuyor. İdare 30 gün içerisinde bu dilekçeye cevap veriyor. Davacı da 30 gün içerisinde idarenin cevabına cevap veriyor. İdare de son olarak 30 gün içerisinde davacıının cevabına cevap veriyor ve bu dilekçe evresi 90 gün içerisinde tamamlanmak durumundadır. İvedi yargılama usulünde ise kanun maddesi ki “Savunma süresi ivedi yargılama usulünde 15 güne indirilmiştir ve iki taraf savunmasını verdikten sonra dosya tamamlanmış sayılır.” diyor. Bu da demek oluyor ki normalde dilekçe evresindeki dört dilekçe verilirken bu sayı ivedi yargılama usulünde iki dilekçeye indirilip 15 gün içerisinde dilekçe evresinin tamamlanması isteniyor. İdare, savunmasında ortaya yeni olgular sunduğunda davacı cevap veremiyor ve bu da davacının aleyhine olan bir durumdur.
  • İvedi yargılama usulünde 15 günlük dilekçe evresi tamamlandıktan sonra mahkemenin bir ay içerisinde karar vermesi gerekir. Normalde altı ay olan bu süre ivedi yargılama usulünde bir aya indiriliyor. İvedi yargılama usulünde mahkeme bir ay içerisinde karar vermek durumundadır. Bu sürede düzenleyici bir süre olup mahkemenin bu süreye uymaması durumunda yapılabilecek bir şey yoktur.
  • İvedi yargılama usulünde nihai karar verildiğinde, bu karara ilişkin temyiz süresi 15 güne indirilmiştir. Normalde idari yargılama usulünde bu süre 30 gündür.
  • İvedi yargılama usulünde ilk derece mahkemesinin kararından sonra direkt temyize gidilir ve istinaf aşaması ivedi yargılama usulünde ortadan kaldırılmıştır. Buna da sıçramalı temyiz denir.
  • Temyiz dilekçeleri üç gün içerisinde incelenir.
  • Temyiz dilekçelerine cevap verme ise normalde idari yargılama usulünde 30 günken burada 15 güne indiriliyor.
  • Normalde temyiz yeri mahkemenin kararını inceleyip bozma kararına hükmettiği zaman kararı ilk derece mahkemesine geri gönderir ve ilk derece mahkemesi buna ısrar edebilir. İvedi Yargılama usulünde ise temyiz yeri kararı bozarsa kararı ilk derece mahkemesine göndermiyor ve esas hakkındaki kararı kendisi veriyor. Temyiz yerinin kararı bozup ilk derece mahkemesine gönderebileceği tek durum, temyiz aşamasına gelen davanın ilk inceleme konularına ilişkin olup temyiz yeri bozma kararı verirse kararı ilk derece mahkemesine geri gönderir.

Örn, ilk derece mahkemesi, davaya bakıp ilk inceleme aşamasında davayı (göreve,süreye, konuya ilişkin) reddetti. Kişi temyiz yoluna başvurdu. Bu aşamada temyiz yeri bozma kararı verirse olayı esasa ilişkin karara bağlamayıp ilk derece mahkemesine geri gönderir. Yani kısacası dava usulden reddedilip temyiz yerine gelmişse ve temyiz yeri bozma kararı vermişse bu kararı ilk derece mahkemesine gönderir.

Aslında ivedi yargılama usulü davacının lehine olması gerekirken tüm bunlardan anlıyoruz ki ivedi yargılama usulündeki bazı aşamalar davacının aleyhinedir.

İYUK madde 20/B’de 20/A maddesiyle birlikte eklenmiş olan bir kanun maddesidir.

İYUK madde 20/B’ de ivedi yargılamayla ilgilidir. İYUK madde 20/B’ye göre;

1-) Milli Eğitim Bakanlığı ile ÖSYM tarafından yapılan merkezi ve ortak snavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin yargılama usulünde;

Burada tartışma konusu olan husus, merkezi ve ortak sınav nedir?

Örneğin, TEOG ve YGS ortak ve merkezi sınav olarak kabul edilir ama Danıştay kararına göre Hakimlik sınavı herkes girmediği ve bu sınav belli bir mesleki alana ilişkin yapılıyorsa bu bir merkezi ve ortak sınav değildir.

a-) Genel Dava Açma Süresi Altmış Günken Burada On Gündür.(Bu pek te davacının lehine olan bir düzenleme değildir.)

b-) İYUK madde 11 Hükümleri Burada Uygulanmaz.

c-) Yedi Gün İçerisinde İlk İnceleme Yapılır ve Dava Dilekçesi ile Ekleri Tebliğe Çıkarılır.

25/04/2017

İvedi Yargılama Usulünde sürelerin neredeyse yarı yarıya indirildiğinden bahsetmiştik. İYUK madde 20/A (ivedi yargılama usulü) ve 20/B(merkezi ve ortak sınavlara ilişkin ivedi yargılama usulü)’den söz etmiştik. Bu iki usul açısından sıçramalı temyiz söz konusudur. İlk derece mahkemesi kararı sonrası İstinafa gitmeden doğrudan temyiz yoluna gidilmesine sıçramalı temyiz denir.

İYUK madde 20/B(merkezi ve ortak sınavlara ilişkin düzenleme)’de Milli Eğitim Bakanlığı veya ÖSYM’nin yaptığı merkezi ve ortak sınavlara ilişkin davalar söz konusudur. İYUK madde 20/B’ye göre,

1-) MEB ile ÖSYM tarafından yapılan merkezi ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin yargılama usulünde;

  1. – Dava açma süresi on (10) gündür.
  2. – İYUK madde 11 hükümlere burada uygulanmaz.
  3. – Yedi gün içerisinde ilk inceleme yapılır ve dava dilekçesi ile ekleri tebliğe çıkarılır.
  4. – İdareye verilen savunma süresi üç gündü
  5. – Yürütmenin durdurulması talebi üzerine verilecek kararlara itiraz edilemez.
  6. – Normalde otuz (30) gün olan temyiz süresi burada beş güne düşürülüyor.
  7. – Yargılamanın kısaltılması anlaşılabilir Bir şey ama dava açma süresinin kısaltılması davacının aleyhine olan bir durumdur.
      1. Burada da ivedi yargılamada olduğu gibi Danıştay, kararı bozduğunda kendisi esas hakkında karar verir. Yani Danıştay kararı bozduktan sonra ilk derece mahkemesine göndermiyor ve kendisi esas hakkında karar veriyor. Burada da ilk inceleme aşaması hariçtir. İlk derece aşamasında bir temyiz söz konusuysa temyiz yeri bunu bozup ilk derece mahkemesine geri gönderir.
  8. Burada merkezi ve ortak sınav kavramı da çok tartışmalıdır. Örneğin, Danıştay hakimlik ve savcılık sınavını belirli bir mesleğe yönelik olduğu için ortak sınav olarak kabul etmemiştir. O zaman ÖSYM’nin yaptığı bazı sınavları 20/B’ye sokamayız. TUS sınavını, kaymakamlık sınavını sokamayız mesela.

İYUK madde 20/B-2’ye göre, Milli Eğitim Bakanlığı ile ÖSYM tarafından yapılan merkezi ve ortak sınavlar, bu sınava ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalarda verilen yürütmenin durdurulması ve iptal kararları, söz konusu sınava katılan kişilerin lehine sonuç doğuracak şekilde uygulanır.

Bu kanun hükmüne göre, bu davalarda verilen yürütmenin durdurulması kararları veya dava sonunda verilen iptal kararları, sınava katılan kişinin lehine sonuç doğuracak şekilde uygulanır diyor. Sınava katılan kişilerden kasıt davayı açan kişiler mi? Yoksa hem davacı hem de diğerleri mi ?

Yürütmeyi durdurma kararının sonucu nedir? O işlem hiç yapılmamış gibi askıya alınır. İptal kararı sonunda ise, o işlemin hiç yapılmamış gibi en baştan hukuk aleminden silinmesini sağlar. İdarenin yapabileceği nedir? Yargı kararlarının gereğini yerine getirmektir. Kanun diyor ki, idare, yargı kararlarınının gereğini gecikmeden derhal yerine getirmelidir. İptal kararı, o işlemi hükmen ortadan kaldırır. İdare, bunu nasıl sınava katılan kişinin lehine sonuç doğuracak şekilde uygulayabilir ki? Bu kanun maddesini anlamak pek mümkün değildir.

Örn, YGS sınavına giren bir kimse sınavın hukuka aykırılığı gerekçesiyle YGS sınavının iptali istemiyle idari yargıya başvurdu. Mahkeme kişiyi haklı bulup sınavın hukuka aykırı şekilde yapıldığına hükmederek sınavın iptali şeklinde karar verdi. İdare, bu kararın gereği olarak sınavı iptal edip hiç yapılmamış gibi saymalıdır. Ancak İYUK madde 20/B-2 diyor ki, iptal kararları, sınava katılan kişilerin lehine sonuç doğuracak şekilde uygulanır. İdare, bu kararı sınava katılanların lehine nasıl uygulayabilir ki? Bu hüküm tamamen anlamsızdır. Lehine sonuç doğuracak denemez.

Çünkü o sınavın iptali o sınava girenlerin bazılarının lehine bazılarının da aleyhine olacaktır. Onun lehine şunun aleyhine sonuç doğursun diye Bir şey söylenmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak İYUK madde 20/A ve 20/B olmak üzere Türkiyede iki tür ivedi yargılama usulü vardır.

Kanun Yolları:

Mahkeme kararlarıın bir üst mahkeme tarafından incelenmesi yoluna denir. Ancak geçen derslerde yürütmeyi durdurma kararına itirazdan bahsetmiştik, bu kanun yolu değildir. Kanun yollarını biraz daha açalım.

  • İlk derece mahkemelerinin nihai kararlarına karşı gidilebilir.
  • Ara derece mahkemelerinin kararlarına karşı da kanun yollarına gidilebilir.

Ara kararlar bu bahsettiğimiz kanun yollarına dahil değildir. Ara kararlar için doğrudan doğruya kanun yollarına gidilmez. Ama tabi ki ara kararların hukuka aykırılığını temyiz aşamasında ileri sürebiliriz. Ancak doğrudan doğruya sadece ara karar için bir kanun yoluna başvurulamaz. Kanun yolunu ikiye ayırarak inceleyelim.

  • Olağan Kanun Yolları
  • Olağanüstü Kanun Yolları

Olağan kanun yolu dendiğinde, mahkeme kararlarının kesinleşmesini önleyen yani kesinleşmeyen kararlara karşı gidilen kanun yollarıdır.

Olağanüstü kanun yolları ise, kesinleşmiş olan mahkeme kararlarına karşı gidilebilen bir yoldur.

Kesinleşmiş karar ile nihai karar aynı şey midir?

Nihai karar, ilk derece mahkemesinin davanın sonuçlanmasına ilişkin verdiği karardır. Her nihai karar kesinleşmiş değildir. Nihai kararların kesinleşmesi için ya kanun yollarına başvurulup o yolların tüketilmesi gerekir, ya da kanun yollarına başvuru için öngörülen sürelerin geçmiş olması gerekir. Yani karar için gidilebilecek hiçbir yolun kalmaması üzerine o karar kesinleşmiş karar olur. İşte olağanüstü kanun yolları, kesinleşmiş yargı kararlarına karşı gidilebilen bir yoldur.

Olağan Kanun yollarını iki başlık halinde inceleyeceğiz.

  • İstinaf
  • Temyiz

Geçen yıl(2016) temmuz ayına kadar istinaf yoktu. 2016 yılında BİM’ler fiilen göreve başlamışlardır. İstinaf gelmeden önce istinaf yerine itiraz ve karar düzeltme aşamaları vardı. Bu aşamalardan sonra da temyiz yolu vardı. İstinafın getirilmesiyle itiraz ve karar düzeltme ortadan kaldırılmış ve sadece istinaf ve temyiz şeklinde bir düzenleme yapılmıştır. BİM aslında hep vardı. 2016 yılından önce bunlar istinaf yeri değildi ve birer temyiz mahkemesiydi. BİM de Danıştay gibi bir temyiz yeriydi. 2016 öncesindeki itiraz kavramı aslında bildiğimiz anlamda bir yere itiraz gibi Bir şey değildi. Temyizden hiçbir farkı yoktu. İYUK’taki belli davalar için BİM’e itiraz’a gidiliyordu, diğer davalar için de Danıştay’a gidiliyordu. Ama bu itiraz bir ara derece değildi. BİM kararları kesindi yani bunun temyizden bir farkı yoktu.

Karar düzeltme ise temyizden sonra temyiz kararlarına karşı gidilebilen bir yoldu. 2016 yılında BİM’lerin fiilen göreve başlamasıyla bütün bunlar ortadan kaldırılmış oldu. (2016 öncesi itiraz ve karar düzeltme gibi aşamalar bizim içinn önemli değildir. Sadece tarihçesi anlatılmıştır).

Diğer kanun yollarına bakıldığında, yargılamanın yenilenmesi, kanun yararına temyiz veya kanun yararına bozma (olağanüstü kanun yolları), bunlar kesinleşmiş yargı kararlarına karşı gidilebilen kanun yollarıdır.

Her zaman her koşulda İdari yargıda üç aşama (ilk derece mahkemesi –> İsinaf- Temyiz) vardır diyemeyiz. Kimi davalarda istinaf son derece mahkemesidir.

İstinaf Nedir?

Bir mahkeme kararının, bir üst mahkemeye götürülmesine istinaf nedir.

İdari yargıda;

  • Bir dereceli
  • İki dereceli
  • Üç Dereceli

Davaları bu şekilde sınıflandırabiliriz.

Bir dereceli dendiğinde, ilk derece mahkemesi kararı verildikten sonra bu karara karşı gidilebilecek başka bir yolun olmadığı anlamına gelir.

Örn, Uyuşmazlık konusu miktar 5.000 TL’nin altındaysa, bunun için istinaf’a da temyiz’e de gidilemez. Bu yüzden buna bir dereceli denir ve bu karar kesin olup hiçbir kanun yolu açık değildir.

Temyiz ile İstinaf Arasındaki Fark Nedir?

İstinaf’ta istinaf yeri, hem maddi hem de hukuki inceleme yapar. Bu da bir nevi yeniden yargılama yapmak demektir. Dosyayı yeniden açıp, tekrar delil toplayabilme, ara kararlar verebilme, olayı yeniden aydınlatmaya çalışma, yani istinaf yeri ilk derece mahkemesinin kararı hukuka uygun mudur? diye bakarken maddi olarakta bir inceleme yapar. Yani istinaf yeri, yeniden yargılama yapıyor gibi işin esasına girer.

Temyiz yerinde ise yeniden yargılanma yapılmaz. Temyiz yeri, gerçekleri araştırmak için yeniden ara kararlar vs. vererek deliller toplamaya çalışmaz. Mevcut dosyadaki malzeme neyse, sadece o dosya üzerinden ilk derece mahkemesinin yaptıklarını incelemekle yetinir. İlk derece mahkemesinde hukuka aykırılık var mıdır? Sürelere uyulmuş mu? Diğer koşullar oluşmuş mu? Gibisinden sadece dosya üzerinde incelemesini yapar ve bu sadece hukuki bir incelemedir ve yeniden yargılama yapılmaz.

İki dereceli dendiğinde, kanun “İlk derece mahkemesi olan idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı istinaf’a gidilir.” diyor. Yani istinaf sadece idare ve vergi mahkemelerinin verdikleri kararlara ilişkin gidilebilecek bir kanun yoludur. Danıştay’ın ilk derece mahkemesi olarak verdiği kararlara karşı istinafa gidilemez. Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalara kanun yolu olarak BİM’lere gidilmesi söz konusu olamayacağı için Danıştay’ın ilk derece mahkemesi olarak verdiği kararların temyiz yeri de Danıştay’ın İdare ve Vergi Dava Daireleri Kuruludur.

Kanun diyor ki, idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı başka kanunda aksi bir hükümler olsa dahi (eskiden kalma kanunlardır muhtemelen) mahkemenin yargı çevresinde bulunan BİM’e otuz (30) gün içerisinde başvuruda bulunur. Ancak konusu 5.000 TL’nin altında olan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları hakkında idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup bunlar için istinafa başvurulamaz.

Konusu 120.000 TL’yi aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalar için temyize gidilebilir.

Demek ki iki derece dendiğinde, dava konusu uyuşmazlık 5.000 TL ve üstü olup 120.000 TL altında bir miktar olduğunda istinaf yolu açıktır ve iki dereceli bir dava vardır. Uyuşmazlık konusu miktar 120.000 TL’nin üstünde olursa istinaftan sonra temyiz yolu da açılmış oluyor.

5.000 TL’nin altındaki vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları –> bir dereceli (ilk derece)

5.000 TL ve üstünde olup 120.000 TL ve altındaki vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan iptal davaları –> iki dereceli(ilk derece–>istinaf)

120.000 TL’nin üstündeki vergi davalar, tam yargı davaları ve idari işşlemlere karşı açılan tam iptal davaları –> üç dereceli(ilk derece–>istinaf–>temyiz)

32.000 TL’nin üstündeki tam yargı davalarında ilk derece mahkemesinde taraflar duruşma talep edilebilir, taraflar duruşma talep ederse mahkeme duruşma yapmak zorundadır.

32.000 TL’nin altındaki tam yargı davaları tek hakimle görülen davalardır. 32.000 TL’nin üstündeki tam yargı davaları ise heyet halinde görülen davalardır.

Bazı davalar için ilk derece mahkemesi son derecedir(Örneğin, dava konusu 5.000 TL’nin altında olan uyuşmazlıklar). Bazı davalar ise iki derecelidir ve istinaf yeri son derecedir(Örneğin, uyuşmazlık miktarı 5.000 TL ve 120.000 TL arasındaki davalar). Bazı davalarda ise istinaf yoktur ve temyiz yeri ikinci derece ve son derece karar mercii olur. Bunlara örnek verecek olursak;

  • Danıştayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalar
  • İvedi yargılama usulü kapsamında olan davalar(sıçramalı temyiz)

Bu iki durumda sadece temyiz söz konusudur ve istinafa gidilemez. Böyle bir durumda da iki dereceli yargılama söz konusu olur.

Bazı davalar için ise hem istinaf hem de temyiz söz konusudur. Bu davalarda ilk derece mahkemesi kararı üzerine önce istinafa gidilir, oradan da sonuç alınamazsa temyize başvurulur. Böylelikle temyiz yeri üçüncü derece ve son derece mahkemesi olur.

İYUK madde 46’da temyize gidilebilecek konular bentler halinde sayılmaktadır. Bu maddedeki konular için ilk derece mahkemesinin verdiği kararlar üzerine istinafa ardından temyize başvurulur. Ancak Danıştay’ın ilk derece mahkemesi olarak bakmakta olduğu davalarda iki derece söz konusudur ve bu kararlara ilişkin temyiz yeri de Danıştay’ın İdare ve Vergi Dava Daireleri Kuruludur. İvedi Yargılamada da istinaf olmadığı için orada da ilk derece mahkemesinin kararları üzerine direkt olarak temyize gidilir ve böylelikle ivedi yargılama usulünde de iki dereceli bir yargılama söz konusudur.

Türkiye’de şu anda uygulamaya bakıldığında, istinaf genel bir kanun yolu olarak karşımıza çıkarken temyiz ise istisnai bir kanun yolu olarak karşımıza çıkar.

(02/05/2017)

İSTİNAF:

İstinaf, her zaman ara derece mahkemesi olmayabilir. Bazı davalarda istinaf yeri, gidilebilecek son yoldur. İstinaf, temyizden ayrı bir kanun yoludur ve birebir aynı değillerdir. İstinaf, neredeyse davaya yeniden bakılması sonucunu doğuracak bir kanun türüdür. Temyiz ile istinaf yeri arasındaki en büyük fark, temyiz sadece hukuki denetim yaparken, istinaf maddi ve hukuki denetim yapar.yani istinafta maddi vakalar da yeniden incelenir ama bu maddi vakaların incelenmesi temyiz yerinde yapılmaz. Temyiz yerinde sadece dosya üzerindeki mevcut veriler üzerinden hukuki denetim yapılır. Ama istinaf yerinde ise maddi vakanın incelemesi yapılır.

İstinaf aşamasında, ilk derece mahkemesine sunulan deliller ve iddialar dışında başka iddialar ileri sürülebilir mi, mahkeme yeni deliller toplayabilir mi? Bu konu oldukça tartışmalı bir konudur. Kanundaki ifadeye bakıldığında sanki istinaf yerinin bunları yapabileceği anlamı çıkarılıyor. Kanundaki ifade çok net olmasa da esasa istinaf yerinin esasa ilişkin incelme yapması dahi, istinaf yerini temyiz yerinden ayırıyor ve istinaf maddi vakaları inceleyip davanın esasına girebildiğine göre re’sen araştırma ilkesi gereği olarak her türlü bilgi ve belgeyi talep edebilmesi gerekir.

İstinaf İYUK madde 45’te düzenlenmektedir. İYUK madde 45’e göre;

1-) İdare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde istinaf yoluna başvurulabilir. Ancak, konusu beş bin Türk lirasını geçmeyen vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemlere karşı açılan

iptal davaları hakkında idare ve vergi mahkemelerince verilen kararlar kesin olup, bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz.İstinaf, temyizin şekil ve usullerine tabidir. İstinaf başvurusuna konu olacak kararlara karşı yapılan kanun yolu başvurularında dilekçelerdeki hitap ve istekle bağlı kalınmaksızın dosyalar bölge idare mahkemesine gönderilir.

2-)Bölge idare mahkemesi, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar verir. Karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı verir.

3-)Bölge idare mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verir. Bu hâlde bölge idare mahkemesi işin esası hakkında yeniden bir karar verir. İnceleme sırasında ihtiyaç duyulması hâlinde kararı veren mahkeme veya başka bir yer idare ya da vergi mahkemesi istinabe olunabilir. İstinabe olunan mahkeme gerekli işlemleri öncelikle ve ivedilikle yerine getirir.

4-) Bölge idare mahkemesi, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde, istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vererek dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. Bölge idare mahkemesinin bu fıkra uyarınca verilen kararları kesindir.

5-) Bölge idare mahkemelerinin 46 ncı maddeye göre temyize açık olmayan kararları kesindir.

6-) İstinaf başvurusuna konu edilen kararı veren ya da karara katılan hâkim, aynı davanın istinaf yoluyla bölge idare mahkemesince incelenmesinde bulunamaz.

7-) İvedi yargılama usulüne tabi olan davalarda istinaf yoluna başvurulamaz.

İYUK madde 45/4’e göre, Bölge idare mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verir. Bu hâlde bölge idare mahkemesi işin esası hakkında yeniden bir karar verir. İnceleme sırasında ihtiyaç duyulması hâlinde kararı veren mahkeme veya başka bir yer idare ya da vergi mahkemesi istinabe yoluyla yardım alınabilir.

Tartışmalı olmakla birlikte esas hakkında yeniden karar verme, diğer mahkeme kararlarını kaldırma gibi kavramları bir arada değerlendirdiğimizde re’sen araştırma ilkesi gereğince yeni delillerin de ileri sürülmesinin mümkün olacağını söyleyebiliriz.

İsinaf yolu oldukça farklı bir yoldur. İstinaftan sonra her zaman temyiz gelmeyebilir. Bir çok durumda da istinaf yeri son derece olduğu için bu davalarda istinaf başvuruları üzerine verilen kararlar kesin karar olup bu kararlara karşı herhangi bir kanun yoluna başvurulamaz.

İstinaf başvurusunu taraflar yapar. Taraflar bu başvuruyu yaparken istinaf dilekçesi, BİM’e iletilmek üzere kararı veren mahkemeye verilir.

Örn, Tuba, idari işleme karşı İzmir idare Mahkemesinde iptal davası açılıyor. İlk derece mahkemesi idari işlemin iptaline ilişkin başvuruyu olumsuz sonuçlandırıyor. Tuba, ilk derece mahkemesinin nihai kararına ilişkin kanun yollarına başvurarak istinafa gitmek istiyor. İstinaf dilekçesi izmir İdare mahkemesine sunulur ve dilekçenin başlığı “İzmir Bölge İdare Mahkemesine Sunulmak Üzere İzmir İdare Mahkemesine” şeklinde olur.

İstinaf dilekçesi ilk derece mahkemesine sunuldu. İlk derece mahkemesi;

1-) İstinaf başvurusunun süresinde yapılıp yapılmadığını inceler.

2-) İstinaf başvurusu için gerekli harcın yatırılıp yatırılmadığına bakar.

İstinaf başvurusu, istinaf süresi (30 gün) içerisinde yapılmadığı takdirde ilk derece mahkemesi, istinaf başvurusunun süreden reddine karar verir.

Başvuruya ilişkin yatırılması gereken harç yatırılmadı diyelim, mahkeme başvuruyu yapana harcı yatırması için ek süre verir. Bu süre içerisinde harç yine yatırılmazsa istinaf başvurusunda bulunulmamış sayılmasına karar verir.

Eğer ki bunlarda sorun yoksa, İzmir İdare Mahkemesi, istinaf dilekçesini davalı idareye iletir ve karşı taraf cevap verir. İzmir İdare Mahkemesi, istinaf dilekçesini, davalı idarenin savunma dilekçesini ve dava dosyasını BİM’e iletir. İlk derece mahkemesi, istinaf başvurusuna ilişkin süreler ve harçlar ile ilgili incelemeyi yapmadan, istinaf dilekçesini ilgili idareye iletip davalı idareden cevap dilekçesini almadan dava dosyasını BİM’e gönderirse, BİM bu dava dosyasını ilk derece mahkemesine geri gönderip “Sen bu aşamaları tamamlayıp dosyayı ondan sonra bana gönder.” diyecektir.

Bunların bir istisnası vardır. İstinaf dilekçesinde yürütmeyi durdurma talebi varsa, o halde İzmir İdare Mahkemesi, davalı idarenin cevabını beklemeden dosyayı BİM’e gönderir. BİM, yürütmeyi durdurma kararı verdikten sonra davalı idarenin cevabını alır. Bu durum bir istisnadır.

Diyelim ki istinaf başvurusu, İzmir İdare Mahkemesi tarafından süresinde başvurmama nedeniyle reddedildi. Davacı isterse istinaf başvurusunun reddi kararını da yedi (7) gün içerisinde istinafa götürebilir. Red kararı için istinafa gidileceği zaman bu başvuru BİM’de yapılır.

Diyelim ki İzmir İdare Mahkemesi, davacının başvuru harcını yatırmaması nedeniyle istinaf başvurusunda bulunulmamış sayılmasına ilişkin de istinafa gidilir. Burada da başvuru istinaf başvurusu yedi (7= gün içerisinde BİM’de yapılır.

İYUK madde 45/2’nin ilk cümlesi “İstinaf, temyizin şekil ve usüllerine tabidir.” demektedir. Yani istinaf da, temyizin usul kurallarına tabidir. İYUK madde 45’te belirtilmeyen konularda temyize ilişkin diğer hükümler istinaf için de geçerlidir.

Yukarıda anlatılan harç ve sürelerle ilgili inceleme meselesi İYUK’ta istinafın düzenlendiği madde 45’te yer almaz ve temyizin düzenlendiği madde 46’da yer alır. Ama “İstinaf, temyizin şekil ve usullerine tabidir.” dendiği için bu hükümler istinaf için de uygulanır.

İstinaf başvurusu artık UYAP sistemi üzerinden de yapılabilir. Bir gerçek kişi veya bir tüzel kişinin UYAP’ta güvenli elektronik imzası mevcutsa UYAP üzerinden bu istinaf başvurusu yapılabilir. Aynı şekilde vekiller de eğer ki UYAP’ta güvenli elektronik imzası varsa bu başvuruyu yapabilir.

İstinaf Yolu Kapalı Olan Kararlar

1-) Beşbin TL ve altı uyuşmazlık konusu miktarın olduğu davalarda kanun yolu kapalıdır.

2-) İvedi yargılama usulüne tabi olan davalarda istinaf yolu kapalıdır ama ivedi yargılama usulunde temyiz yolu vardır.

3-) Danıştayın ilk derece mahkemesi olarak baktığı davalarda, Danıştay dava dairelerinin verdiği kararlara karşı istinaf yolu kapalıdı ve burada da temyiz yoluna gidilebilir ama istinafa gidilemez.

5.000 TL üstü ve 120.000 TL arasında bir miktarın sözkonusu olduğu uyuşmazlıklarda sadece istinaf yolu açıktır. Dava konusu uyuşmazlık 120.000 TL’nin üzerindeyse burada önce istinafa gidilir ve istinaf aşamasındaki kanun yolu tüketildikten sonra temyize gidilebilir. Yani burada istinaf+Temyiz sözkonusudur.

İstinaf, temyizin şekil ve usullerine tabi olduğundan temyiz sebepleri, istinaf için de geçerlidir. Yani temyizde geçen bütün sebepler istinaf sebepleri olarakta kabul edilir.

İstinaf’ta görevli mercii, ilk derece mahkemesi idare veya vergi mahkemesiyse, bu mahkemeler hangi bölge idare mahkemesinin yargı çevresindeyse görevli mahkeme o mahkemenin yargı çevresine bakan Bölge İdare Mahkemesidir.

Hangi Kararlara Karşı İstinafa Gidilebilir?

Sadece İdare ve Vergi Mahkemelerinin ilk derece mahkemesi olarak baktığı davalarda verdikleri nihai kararlara ilişkin istinafa gidilebilir.

İstinaf İncelemesi Sırasında İstinaf Yeri Nasıl Kararlar Verebilir?

1-) İstinaf başvurusunu reddedebilir. BİM, istinaf başvurusunu reddederse ve o reddettiği başvuru için temyiz yolu kapalıysa, istinaf yeri burada son karar mercii olur ve bu kararlara ilişkin başka bir kanun yoluna gidilemeyeceği için bu kesin bir karardır.

Yargı kararlarının yürütülmesi durdurulur. İstinafa başvurma ilk derece mahkemesinin kararlarının yürütülmesini otomatik olarak durdurmaz. Bunun için bir talep gerekir.

2-) İstinaf, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı düzelterek karar verebilir. Buradaki düzeltmeden kasıt maddi hatalardır. Yani davanın esasını etkilemeyen madedi hatalardır. Örneğin, davanın taraflarının ünvanında bir hata yapılmış olabilir, ufak hesaplamalarda hata yapılmış olabilir ama bunların esası etkilemeyecek kararlar olması gerekir.

3-) İstinaf yeri, tüm maddi vakaları yeniden inceleyerek, yeniden bir yargılama yapar gibi davayı ele alıp ilk derece mahkemesinin kararını kaldırır ve esas hakkında kararı kendisi verebilir. Böyle bir durumda istinaf yeri, dosyayı ilk derece mahkemesine göndermez. Temyiz yeri ise bozma kararı verip dosyayı ilk derece mahkemesine gönderir. Hatta temyiz yerinin dosyayı ilk derece mahkemesine göndermesi üzerine ilk derece mahkemesinin buna ısrar etmesi mümkündür ama istinaf yeri dosyayı ilk derece mahkemesine göndermeden kendisi esas hakkında karar verir.

4-) İlk derece mahkemesinin kararı ilk inceleme aşamasına ilişkinse(görevden red vb,) böyle bir durumda istinaf yeri bunu ilk derece mahkemesine geri gönderir. Ancak bu durum ilk inceleme aşamasındaki tüm konuları kapsamaz.

Örneğin, İlk derece mahkemesi “Bu dava adli yargının görev alanına girer ve görevsizlik kararı verip görev yönünden reddine karar veriyorum.” dedi.

Bu ilk inceleme aşamasıdır ve esasa daha girilmemiştir. Bu görevsizlik kararı istinafa götürüldü. İstinaf yeri iki konuda bozma kararı verirse bunu ilk derece mahkmesine gönderir;

a-) Mahkemenin görevli ve yetkili olmadığının tespit edilmesi durumunda bu bozma kararını ilk derece mahkemesine geri gönderir.

b-) Hakimin davaya bakmakla yasaklı olduğu bir durum sözkonusuysa ve bu tespit edilmişse bu kararı da bozarak dava dosyasını ilk derece mahkemesine gönderir.

İstinaf yeri sadece bu iki konuda bozma kararı vererek dava dosyasını ilk derece mahkemesine gönderebilir. Bunların dışında ilk derece mahkemesinin kararı ilk inceleme konularına ilişkin olsa dahi istinaf başvurusu yapıldıysa bu konuya ilişkin kararı istinaf yeri verir.

İvedi yargılama usulünde istinafa gidilmeden, sıçramalı temyiz denilen doğrudan temyize gitme durumu sözkonusudur. Orada Danıştay, kararı bozarsa dosyayı geri göndermeyip esas hakkında kararı veriyordu. Ancak temyiz konusu uyuşmazlık, ilk inceleme konularına ilişkin ise Danıştay bozma kararını direkt ilk derece mahkemesine geri gönderiyordu. Ama istinaf yerinde bu durum böyle değildir ve ilk inceleme konularına ilişkin uyuşmazlıklarda sadece iki konuda dosyayı ilk derece mahkemesine geri gönderebiliyor.

TEMYİZ

Temyizdeki şekil ve usul kuralları ile İstinaftaki şekil ve usul kuralları aynıdır.

Temyize Gidilebilecek Konular:

1-) BİM’lerin istinaf yeri olarak baktığı ve verdiği kararlar(46. Maddede belirtilen konular içerisinde temyiz yoluna açık olan kararlar)

2-)İvedi yargılama usulü kapsamında idare ve vergi mahkemelerinin ya da Danıştayın ilk derece mahkemesi olarak gördüğü davalar

3-) Danıştay dava dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararlarda da doğrudan temyize gidilir.

Temyiz, 46. madde ve ivedi yargılama ile sınırlıdır. İYUK madde 46’ya göre;

Danıştay dava dairelerinin nihai kararları ile bölge idare mahkemelerinin aşağıda sayılan davalar hakkında verdikleri kararlar, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştayda, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir:

a) Düzenleyici işlemlere karşı açılan iptal davaları

b) Konusu 120.000 Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalar.

c) Belli bir meslekten, kamu görevinden veya öğrencilik statüsünden çıkarılma sonucunu doğuran işlemlere karşı açılan iptal davaları.

d) Belli bir ticari faaliyetin icrasını süresiz veya otuz gün yahut daha uzun süreyle engelleyen işlemlere karşı açılan iptal davaları.

e) Müşterek kararnameyle yapılan atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri ile daire başkanı ve daha üst düzey kamu görevlilerinin atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri hakkında açılan iptal davaları.

f) İmar planları, parselasyon işlemlerinden kaynaklanan davalar.

g) Tabiat Varlıklarını Koruma Merkez Komisyonu ve Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunca itiraz üzerine verilen kararlar ile 18/11/1983 tarihli ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanununun uygulanmasından doğan davalar.

h) Maden, taşocakları, orman, jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sular ile ilgili mevzuatın uygulanmasına ilişkin işlemlere karşı açılan davalar.

ı) Ülke çapında uygulanan öğrenim ya da bir meslek veya sanatın icrası veyahut kamu hizmetine giriş amacıyla yapılan sınavlar hakkında açılan davalar.

i) Liman, kruvaziyer limanı, yat limanı, marina, iskele, rıhtım, akaryakıt ve sıvılaştırılmış petrol gazı boru hattı gibi kıyı tesislerine işletme izni verilmesine ilişkin mevzuatın uygulanmasından doğan davalar.

j) 8/6/1994 tarihli ve 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanunun uygulanmasından ve 16/7/1997 tarihli ve 4283 syılı Yap-İşlet Modeli ile Elektrik Enerjisi Üretim Tesislerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışının Düzenlenmesi Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan davalar.

k) tarihli ve 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanununun uygulanmasından doğan davalar.

l) 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununun uygulanmasından doğan davalar.

m) Düzenleyici ve denetleyici kurullar tarafından görevli oldukları piyasa veya sektörle ilgili olarak alınan kararlara karşı açılan davalar.

Bunlar dışında İvedi Yargılama ile ilgili İYUK madde 20/A ve 20/B maddelerinde temyize gidilebileceğinden bahsedilir. İvedi Yargılama usulüne ilişkin istinafa gidilemezken temyize gidilebilir.

Sadece İYUK madde 46’da belirtilen durumlarda ve ivedi yargılamada temyize gidilebilir dediğimize göre artık temyizin istisnai bir yol olduğunu, istinafın ise genel bir kanun yolu olduğunu söyleyebiliriz.

İYUK madde 46’da belirtilen konulara ilişkin temyiz süresi otuz (30) gündür. Ancak İYUK madde 20/A’da bu süre onbeş (15) güne, 20/B’de(ortak sınavlara ilişkin) ise bu süre beş (5) (bu iki madde ivedi yargılama usulüne ilişkindir) güne indirilmiştir. Demek ki temyiz süreleri konuya göre değşkenlik gösterebiliyor. Ama İYUK madde 46’da sayılan konular için temyiz süresi 30 gündür. Yani genel temyiz süresi otuz (30) gündür.

Önemli Not: Temyiz ile ilgili olan İYUK madde 46’daki konular kesinlikle bilinmelidir.

İYUK madde 46

a-) Düzenleyici işlemlere karşı açılan iptal davaları(Bunun Danıştay Kanunundaki 24. maddeyle karıştırılmaması gerekir. Danıştay Kanunun 24. maddesi, ülke çapında uygulanan düzenleyici işlemlere karşı Danıştay’da ilk derece mahkemesi olarak dava açılmasını düzenler. Burada ise herhangi bir düzenleyici işleme karşı iptal davası açılacaksa ülke çapında olmasına gerek yoktur. Bu düzenleyici işlem için hem istinaf hem de temyiz yolu açıktır. Yani önce istinafa başvurulur, orada bir sonuç alınamazsa ardından temyize başvurulur.). A bendi düzenleyici işlemlere karşı açılan iptal davaları dediği için düzenleyici işlemlere karşı açılacak olan tam yargı davalarının tümünün temyize tabi olduğu anlamına gelmez. Temyize tabi olan tam yargı davaları ise B bendinde düzenleniyor.

b) Konusu 120.000 Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalar.

Düzenleyici işlemlerle ilgili sadece konusu 120.000 TL’yi aşan davalarda istinaf + temyiz yolu açıktır.

Uyuşmazlık konusu miktarı 120.000 TL’nin üstünde olan iptal davaları da istinaf + temyize tabidir.

Örn, Akif, idari yargının görev alanına giren bir konuda 125.000 TL idari para cezası yaptırımıyla karşı karşıya kalmıştır.

Akif burada 125.000 TL’lik para cezasının iptali için önce istinafa, oradan bir sonuç alamazsa da temyize başvurabillir.

c-) Belli bir meslekten, kamu görevinden veya öğrencilik statüsünden çıkarılma sonucunu doğuran işlemlere karşı açılan iptal davaları.

O halde, belli bir statüden çıkarılma sonucunu doğuran işlemlere karşı açılan davalara örnek verelim.

Örn, Vahap ve Abdullah aynı üniversiteden çok yakın arkadaşlardır. Aralarında kız muhabbeti nedeniyle tartışma çıkmıştır ve bu tartışma büyüyüp derste hocanın önünde kavga etmişlerdir. Kavga ettikleri esnada Vahap, kavgayı ayırmaya çalışan Cem hocasına yanlışlıkla yumruk atmıştır. Olay büyümüştür ve Abdullah ve Vahap hakkında disiplin soruşturması açılmıştır. YÖK disiplin yönetmeliği gereğince Vahap, öğrencilikten çıkarılma cezasyla karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine Vahap bu idari işlemin iptali için idare mahkemesinden sonuç alamayınca önce istinafa başvurmuş ve oradan da sonuç alamayıp temyize başvurmak zorunda kalmıştır.

Bu olayda öğrencilikten çıkarılma cezası yerine başka bir ceza verilmiş olsaydı, örneğin bir ay uzaklaştırma vs. Vahap bunun için temyiz yoluna gidemeyecekti. Bu madde sadece o statüden çıkarılmayı kapsmaktadır.

Bu işlemlerden zarar doğarsa ve bu yüzden tam yargı davası açılırsa istinaf+temyiz yolu mümkün değildir. Tam yargı davalarında temyiz yoluna gidebilmek için davanın konusu miktarın 120.000 TL’nin üstünde olması gerekir.

d-) Belli bir ticari faaliyetin icrasını süresiz veya otuz gün yahut daha uzun süreyle engelleyen işlemlere karşı açılan iptal davaları.

Aslında buradan süreyle ilgili anlaşıması gereken, belli bir ticari faaliyetin icrasını 30 gün ya da daha fazla süreyle engelleyen işlemlere karşı açılan iptal davalarıdır.

B bendi de iptal davaları demektedir. Yani bu konuyla ilgili tam yargı davası açarsak bu bende dayanarak istinaf+temyize gidemeyiz. Tam yargı davalarında temyize gidebilmek için ancak ve ancak dava konusu miktarın 120.000 TL’nin üstünde olması lazım.

Örn, Bir işyeri sahibi işyerinin faaliyetten men cezası almasıyla ilgili idari işlemin iptali için idare mahkemesine iptal davası açtık diyelim. İYUK madde 46-d bendine dayanarak istinaf+temyize başvurabilmek için işyerinin en az 30 gün faaliyetten men edilmiş olması gerekir.

e) Müşterek kararnameyle yapılan atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri ile daire başkanı ve daha üst düzey kamu görevlilerinin atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri hakkında açılan iptal davaları.

Üst düzey kamu görevlilerine örnek verecek olursak, kaymakam, vali vs. bunların atanması, naklen atanması ve görevden alma işlemleri için açılan iptal davalarında istinaf+temyiz mümkündür.

(08/05/2017 1. Ders)

Kanun yollarında kalmıştık. Geçen hafta temyizde kalmıştık. Temyize giriş yaptık ama bitirmedik. Temyiz için demiştik ki istisnai bir yola dönüşmüştür ve 46.madde kapsamındaki konularla sınırlıdır. 1. 46.madde kapsamındaki konular 2. Buna ek olarak ivedi yargılama. İkisi dışında temyiz artık mümkün değil. Sadece bu yollarla sınırlı dolayısıyla istisnai bir yol olduğunu söylemiştik. Temyiz de gidebileceğiz konular, hangi kararlardı? 1. İdari ve vergi mahkemelerinin ivedi yargılama usulü kapsamında verdikleri kararlar, 2. Bölge idare mahkemelerinin kararları, 3. Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla çözümlediği davalarda verilen kararlar. 3 mahkeme kararına ilişkin olarak temyiz başvurusunda bulunulabilir. Geçen hafta, hangi konular üzerinden temyize gidilebilir de kalmıştık, buradan devam edelim.

Geçen hafta A, B ve C bentlerini incelemiştik. Demiştik ki, düzenleyici işlem dediğimiz de bunu ülke çapında olarak anlamamak gerekir. Tüm düzenleyici işlemler için istinaf + temyiz mümkündür. Ancak iptal davaların da mümkündür. Biz düzenleyici işleme karşı iptal davası açıldığın da tümü için istinaf + temyizin mümkün olduğunu söylemiştik. Tam yargı davası olduğunda da uyuşmazlık miktarı karara bakılacağını belirtmiştik.

B) Konusu yüz bin Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalar.”

B bendi genel olarak tüm davalar için geçerli olan bir bend, burada mutlaka ve mutlaka uyuşmazlık konusu miktara bakıyoruz. Yani ister iptal davası olsun ister tam yargı davası olsun hiç fark etmez, uyuşmazlık konusu miktar söz konusu olduğunda, iptal davalarında da söz konusu olabiliyor, ör; idari para cezasının böyle bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu da genel bir hükümdür. Burada tam yargı demiyor sadece iptali de belirtiyor, örtülü olarak.

C) Belli bir meslekten, kamu görevinden veya öğrencilik statüsünden çıkarılma sonucunu doğuran işlemlere karşı açılan iptal davaları.”

C bendin de belli bir statüden çıkarılma sonucunu doğuran işlemlerden bahsetmiştik. Burada sadece iptal davaları söz konusuydu, istinaf + temyiz, tam yargı davalarında yine uyuşmazlık konusu miktara bakacağız.

D) Belli bir ticari faaliyetin icrasını süresiz veya otuz gün yahut daha uzun süreyle engelleyen işlemlere karşı açılan iptal davaları”

D bendin de bahsettik sanıyorum. Burada sadece şunu dedik, en az 30 gün süre ile faaliyetin icrasının durdurulması, ticari faaliyetinin durdurulması söz konusuydu. Burada ifadelere dikkat edin, iptal davası mı diyor, tam yargı davası mı diyor yoksa sadece dava ifadesini mi kullanıyor, buna göre farklı anlamlar çıkabiliyor. Ör; bu D bendinde sadece iptal davaları için istinaf + temyiz demeyeceğiz aynı zamanda tam yargı davası da açıldıysa buna ilişkin olarak, ör; bir durdurma faaliyeti var bunun iptali için dava açıldı, reddedildi istinaf + temyiz mümkün, bir de bundan doğan zararımızın tazminini istiyorsak o zamanda uyuşmazlık konusu miktara bakarak, 120.000 liranın üzerindeyse istinaf + temyiz yoluna gidebiliriz. Aynı şey C bendi içinde geçerli.

Şu şekilde basitleştirelim, eğer herhangi bir konuda tam yargı davası görürseniz sınavda, konu sınırlaması olmaksızın, herhangi bir konu da uyuşmazlık konusu miktara bakacaksınız, 120.000 liranın üzerindeyse istinaf + temyiz istisnasız, tam yargı davasını bu şekilde çok net teşhis edebilirsiniz. İptal davası söz konusu olduğunda işler biraz zorlaşıyor çünkü o zaman bu maddeyi bilmeniz gerekiyor. Şunu da belirteyim; iptal davası konusu içerisinde bir uyuşmazlık konusu miktar var ise, ör; idari para cezasında olduğu gibi aslında talep tazminat değil iptal davasında işlemin iptali ama işlem bir parasal meblağ ile ölçülebilen bir işlemse orada da yine uyuşmazlık konusu miktara bakarak orada da yine istinaf + temyiz diyebilirsiniz. Geriye kaldı 120.000 liranın altında uyuşmazlık konusu miktarı altında kalan iptal davaları ve diğer iptal davaları onda da 46.maddeyi bilmeniz gerekiyor.

E) Müşterek kararnameyle yapılan atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri ile daire başkanı ve daha üst düzey kamu görevlilerinin atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri hakkında açılan iptal davaları.”

Bunlar çok önemli kararlar, burada da vali, kaymakam gibi üst düzey kamu görevlileri ayrıca daire başkanı ve daha üst düzey kamu görevlileri için yukarıda sayılan işlemlere karşı açılan iptal davalarında istinaf + temyiz yine mümkündür. Tam yargıyı anlatmıyorum çünkü tam yargı 120.000’in üzerinde mümkündür.

F) İmar planları, parselasyon işlemlerinden kaynaklanan davalar.”

Burada ifadelere lütfen dikkat edin, dava diyor, iptal demiyor, tam yargı demiyor. O halde buradan şunu anlayacağız, bu bentten kaynaklanan iptal davalarında istinaf + temyiz mümkün, ayrıca tam yargı davalarında da uyuşmazlık konusu miktara bakmayacağız. Yani bunlara ilişkin tüm davalar da iptal davası da olsa, tam yargı davası da olsa uyuşmazlık konusu miktara da bakmıyorum istinaf + temyiz mümkündür. Çünkü ifade böyledir.

G) Tabiat Varlıklarını Koruma Merkez Komisyonu ve Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunca itiraz üzerine verilen kararlar ile 18/11/1983 tarihli ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’nun uygulanmasından doğan davalar.”

Çok spesifik kararlar, dedim ya temyiz çok istisnai bir kanun yoluna dönüştü, çok spesifik özellikleri var artık. Burada yine davalar diyor, iptal veya tam yargı davası açabilir.

H) Maden, taşocakları, orman, jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sular ile ilgili mevzuatın uygulanmasına ilişkin işlemlere karşı açılan davalar.”

Burada yine anlayacağımız işleme karşı açılan iptal ve tam yargı davas, işlemlere karşı açılan davalar diyor. Demek ki bu mevzuatta uygulanmasından doğan işlemlere karşı açılan iptal ve tam yargı davaların da istinaf + temyiz mümkündür. İfadeler önemlidir.

I) Ülke çapında uygulanan öğrenim ya da bir meslek veya sanatın icrası veyahut kamu hizmetine giriş amacıyla yapılan sınavlar hakkında açılan davalar.”

Burada ivedi yargılama konusu da vardı, şöyle bir bağlantı kuracağız o zaman; ivedi yargılama da İYUK 20/b maddesi uyarınca MEB ve ÖSYM’nin yaptığı sınavlar eğer merkezi ve ortak sınavlarsa ivedi yargılamaya dahildi ve bunlar için temyize gidiliyordu, burada bahsedilen de bir temyiz yolu. Burada kesişen ne? Ülke çapında uygulanmasıdır. Hem ülke çapında uygulanması diyor, ivedi yargılama da ne diyordu? Merkezi diyordu, aslında oda ülke çapında demektir. O anlamda kesişiyor. Burada, KPSS de olur, TEOG da olur, mesleki sınavlar da olur. … yapılan sınavlar hakkında açılan davalar, bunu burada demeseydi bile ivedi yargılama usulü bunu söylüyor. Temyiz yolu açıktır diye. Burada tabi şu nokta var, ivedi yargılama MEB ve ÖSYM’nin yaptığı sınavlar diyor, burada kurum belirtmemiş, acaba ülke çapında yapılan ama MEB ve ÖSYM’nin yapmadığı başka sınavlar var mı? Eğer varsa ivedi yargılama ile kesişmediği nokta bu olabilir. Eğer MEB ve ÖSYM’nin yapmadığı başka bir kurumun yaptığı sınavsa o zaman üstüne başka bir temyiz yürütülür. Yani, ÖSYM veya MEB dışında bir kurum tarafında yapılan, ülke çapında, sınav söz konusuysa burada istinaf + temyiz yürütülebilir, diyebiliriz. Çünkü orada ivedi yargılama olmamalıdır. İvedi yargılama olması için ve istinaf + temyiz yolunun açık olması için MEB veya ÖSYM’nin yaptığı bir sınav olacak.

İ) Liman, kruvaziyer limanı, yat limanı, marina, iskele, rıhtım, akaryakıt ve sıvılaştırılmış petrol gazı boru hattı gibi kıyı tesislerine işletme izni verilmesine ilişkin mevzuatın uygulanmasından doğan davalar.”

Burada yine iptal ve tam yargı dahil diyebiliriz.

J) 8/6/1994 tarihli ve 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanunun uygulanmasından ve 16/7/1997 tarihli ve 4283 sayılı Yap-İşlet Modeli ile Elektrik Enerjisi Üretim Tesislerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışının Düzenlenmesi Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan davalar.”

Yap-İşlet-Devret modelin de yapılan sözleşmelere ilişkin uygulamalardan doğan davalar ister iptal ister tam yargı davası olsun istinaf + temyiz mümkündür.

K) 6/6/1985 tarihli ve 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanununun uygulanmasından doğan davalar.”

L) 3/7/2005 tarihli ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununun uygulanmasından doğan davalar.”

İlk bentlerden sonra dikkat ettiyseniz davalar diyor. Asıl üzerinde durmak istediğim M bendi;

M) Düzenleyici ve denetleyici kurullar tarafından görevli oldukları piyasa veya sektörle ilgili olarak alınan kararlara karşı açılan davalar.”

Burada düzenleyici ve denetleyici kurul dediğimiz, bizim bildiğimiz bağımsız idari otoriteler ör; kamu ihale kurumu, enerji piyasası kurumu, banka denetleme kurumu vs. bu kurumların verdikleri kararlara ilişkin davalar, burada piyasa veya sektörle ilgili olarak alınan kararlar demek ile birlikte düzenleyici işlem demiyor. Yani, burada bu kurumların verdikleri kararlar içerisinde bireysel kararlar da olabiliyor bunları da dahil edeceğiz, nerdeyse bu kurumların aldıkları bütün kararların istinaf + temyize dahil olduğunu söyleyebiliyoruz. Ancak bazıları için, kurumların bazı kararlarında Danıştay’a doğrudan görev verdiyse ilk derece mahkemesi olarak o zaman zaten istinafla işi olmaz. Sonuç olarak, bu maddeyi genel hatlarıyla bilmemiz de fayda var.

Şimdi geliyoruz temyiz de usule, istinafta aslında bir kısmını gördük. Dedik ki, ikisinin usul kuralları birdir, istinaf ve temyizin, tabi ki ayrılan yönler var, nedir o ayrılan yönler, süre. Sürede tamamen ayrılmıyor ama yine de farklılıkları var. Temyiz de temyiz süresi neydi 30 gün, istinafta da bir fark yok bu anlamda ama kanunda bir de özel temyiz süreleri vardı. Bir tanesi 15 gün bir tanesi 5 gün olmak üzere. Genel temyiz süremiz 30 gün. 15 günlük süre 20/a da yer alıyor, diğeri de 5 gün olan 20/b de yer alıyor, yani merkezi ve ortak sınavlar olan. 20/a ivedi yargılama usulü, 20/b de bu da ivedi yargılamadır mesela, 7 gün ise geçen hafta da anlatmıştık. 3 durum da açılan bir davadır. 1. Temyizin ya da istinaf başvurusunun süreden reddi, 2. harç yatırılmaması durumu

Örn, istinaf ya da temyize harç yatırmadan başvurursanız mahkeme diyor ki 7 gün için de bu harcı yatır, buna rağmen yatırmazsa, temyiz ve istinaf başvurusunda bulunmadığı sayılma kararı, 3. 3. ve 5.maddelere uygunluk vardı ya hani ilk inceleme de, iptal ve tam yargı davalarında yine bu ilişkin ilk inceleme yapılıyor temyiz incelemelerin de bu dilekçelerde bir eksiklik varsa, dilekçe ret, 15 gün içinde eksiklikleri tamamla diyor mahkeme, 15 gün içinde eksiklikler tamamlanmazsa yine temyiz istemin de bulunulmamıştır sayılma kararı veriliyor. Şimdi bu 3’üne ilişkin olarak, istinaf veya temyiz başvurusunda bulunan 7 gün içerisinde bu kararları temyiz edebiliyor. Bu bir özel temyiz süresidir. Böyle bir durumda bu 3’üne ilişkin olarak başvuruyu yine esas hakkında karar veren mahkemeye yapıyorsunuz, mahkeme artık burada inceleme falan yapmıyor, doğrudan dilekçeyi temyiz veya istinafa doğrudan gönderiyor. Artık burada dilekçe üzerinde falan bir inceleme yapmıyor. Ama normal şartlarda temyiz de mahkeme ne yapıyordu? İlk incelemeyi kendisi yapıyordu, yani esas hakkında kararı veren mahkeme ilk incelemeyi yapıyordu. Daha sonra temyiz dilekçesini karşı tarafa gönderiyor, karşı taraftan cevap alıyor 30 gün için de ve dava dosyasına 3’ünü temyiz yerine gönderiyor. Dilekçedeki eksiklikleri tespit ederken 15 günlük bir süre veriyor, 15 günlük süre de dilekçedeki eksiklikler tamamlanmazsa temyiz isteminde bulunulmamasına karar veriliyor. 7 günlük süre harçta var. 3’ü ayrı ayrı kararlar bu 3’ünün temyizi de 7 gündür. Bütün bu süreler de hiçbir sıkıntı yok, her şey düzgün. O zaman mahkemenin yani ilk derece mahkemesinin yapacakları şunlar; temyiz dilekçesi, cevap dilekçesi, dava dosyasını temyiz yerine gönderir. İstinafta da bunlar yapılıyor. Bir tek ne dedik? Yürütülmenin durdurulması talebi varsa, temyiz dilekçesin de cevabı beklemez, temyiz dilekçesi ve dava dosyasını hemen gönderir. Temyiz de istinafla paraleldir. Bir de dedik ki katılma yolu ile temyiz de mümkündür. Şurada 30 günlük cevap süresi var ya, ör; siz 30.gün de başvurdunuz temyize, karşı taraf için süre artık geçmiş oldu başvurması için ama karşı taraf cevap dilekçesi içinde katılma yolu ile temyiz talebinde bulunabilir. Çünkü dedik ki davalar da eğer tüm istedikleriniz karşılandıysa hiçbir kanuna başvuramazsınız. Kısmen kabul ya da kısmen ret olursa da iki tarafta buna başvurabilir. Siz 30. Gün başvurdunuz, karşı taraf için bu süre bitmiş oluyor, karşı tarafta cevap dilekçesiyle yeni bir süre kazanmış gibi temyiz talebinde bulunabilir. Buna katılma yolu ile temyiz denir.

Ancak ilk başvuran temyiz başvurusundan vazgeçerse katılma yoluyla temyize başvuranında temyiz talebi ortadan kalkar. Yani, katılma yolu ile temyiz de ilk başvuran vazgeçerse ikincinin talebi ortadan kalkar. Ör, bir taraf idare zaten bir tarafta sizsiniz, davacı, siz bir tam yargı davası açtınız ve bir tazminat talep ettiniz, istediğiniz tazminata hükmedilmedi, 100.000 istediniz, 50.000 hükmedildi. Burada isteğiniz tam karşılanmamış oluyor ama idare de davayı aslında kaybetmiş oluyor kısmen, böyle bir durum da benim 30 günlük temyize başvurma sürem var, 30.gün bunu yaptım, idare ne zaman yapacak, idare de 30 günlük cevap süresi içerisinde bende temyiz ediyorum diyebilir. Biz buna katılma yolu ile temyiz diyoruz ama siz ben temyize başvurmuştum ama vazgeçiyorum derseniz idarenin de temyiz talebi kalmaz çünkü o katılma yoluyla geldi. Onunki de ortadan kalkar. Şimdi temyiz de temyiz sürecinin başlangıcı da yine hangi karar temyiz ediliyorsa o kararın tebliğinden itibaren başlar. Neden hangi karar olduğunu söylemedim, çünkü istinaf dersem sadece yanlış olur. İdare veya vergi mahkemelerinin kararları da doğrudan doğruya temyize gidebilir, istinaf mahkemeleri kararları da temyize gidebilir, Danıştay’ın dava dairelerinin kararları da temyize gidilebilir. Dolayısıyla üçünden biri hangisi temyiz edilecekse, bunlardan birinin taraflara tebliğiyle temyiz süresi de başlamış olur.

Kural olarak dedik ki, taraflar temyiz talebinde bulunur ancak davaya müdahale (asli değil), fer’i müdahil olan kişiler yani davanın taraflarının yanında davaya katılan kişilerin kural olarak aslında davacı veya davalının istemi üzerine onlardan bağımsız olarak temyiz isteminde bulunması kabul edilmez genellikle ama yine de bunun aksi yönünde Danıştay kararları da vardır. Çünkü yanında katıldığıyla birlikte hareket etmesi gerekir, fer’i (asli değil, ikinci, yan anlamına gelir.) müdahil olan kişinin.

Temyiz için talep şart dedik. Mahkeme kendiliğinden temyiz incelemesi yapamaz. Temyiz başvurundan sonra temyiz yeri de bir ilk inceleme yapar. Hani dedik ya ilk derece mahkemesi zaten bir ilk inceleme yapıyor ondan sonra karşı taraftan cevabını alıp onu temyiz yerine göndermiyor mu? Gönderiyor. Buna rağmen temyiz yeri de ilk inceleme yapar, yapmalıdır da ilk derece mahkemesi belki süreye dikkat etmedi süresi geçtiği halde temyiz talebini aldı temyiz yerine gönderdi. Temyiz yeri bunu fark ederse temyiz talebini reddedebilir. Bununla ilgili iki ilk inceleme yapılıyor gibi düşünebilirsiniz. Temyiz yeri de temyiz talebini daha ilk aldığında reddedebilir.

Gelelim, temyiz mercilerine, temyiz merci hangileridir? 2 farklı temyiz merci var, 1. İvedi yargılama da idare veya vergi mahkemeleri kararları doğrudan doğruya temyize gittiğin de bunu inceleyecek olan merci dava daireleredir. Dava daireleri inceler. 2. Bölge idare mahkemelerinin kararları için temyize gidiliyor. Bölge idare mahkemelerinin kararlarını temyiz yeri olarak inceleyen de yine dava daireleridir. Şimdi, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalar da ilk derece mahkemesi olarak dava daireleri davaya baktığı için temyiz inceleme kurulları vardır. Dava dairelerinin kararlarına temyize de kurullar bakıyor, idari dava daireleri kurulu veya vergi dava daireleri kurulu temyiz incelemesini yapıyor.

Gelelim, temyiz sebepleri konusuna, temyiz sebepleri istinaf sebepleri ile aynı 49.madde, 2.fıkrasında 3 tane temyiz sebebi var. Burada dikkatinizi çekmek istediğim konu şu siz temyiz eden olarak bu sebeplerden herhangi birini ileri sürebilirsiniz ancak mahkeme sizin ileri sürdüğünüz temyiz sebepleri ile bağlı değildir. Tabi ki siz ilk derece mahkemesine sunduğunuz iddialarla ve delillerle bağlısınız yani genişletemezsiniz çünkü temyiz yeri hukukilik denetimi yapabilir sadece tek istisnası ivedi yargılama. İvedi yargılama da temyiz yeri istinaf yeri gibi davrandığından ve yeniden yargılayarak esas hakkında karar verdiğinden orada genişletilebilir ama onun dışında temyiz yerinde hukuki denetim yapıldığı için yeni deliller getiremezsiniz yeni deliller ortaya süremezsiniz. Gelelim temyiz sebeplerine, bu 3’ünden birini ortaya sürebilirsiniz ki; Madde-49 fıkra 2;

2. Temyiz incelemesi sonunda Danıştay;

a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,

b) Hukuka aykırı karar verilmesi,

c) Usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması, sebeplerinden dolayı incelenen kararı bozar.”

Siz bunlardan birini dediniz, mesela görev ve yetki dışında bir işe bakılmış dediniz ama mahkeme gitti, dedi ki, hayır orada bir sorun yok ama usul kurallarında bir aykırılık var. Mahkeme sizin sunduğunuz temyiz sebepleri ile bağlı değil, başka bir yönden hukuka aykırılık olsa da yine temyiz aşamasında kararı bozabilir. Bu 3’ünden biri üzerinden bozabilir. Bir mahkeme görev ve yetkisi dışında davaya baktıysa burada artık temyiz yeri bunu bozabilir ama bunun tersi de mümkün. Ör; görev ve yetkisiz olduğu halde bir davaya bakmaktan kaçınmış olabilir. Bütün bunlar temyiz sebebidir.

Hukuka aykırı karar verilmesi nasıl mümkün olabilir? Maddi vakıalarda yanlış tespit yapılmış olabilir, yanlış hukuki tespitler ve yorumlar yapılmış olabilir mahkeme ve bu da davanın esasını etkilemiş olabilir. 3. Usul hükümlerine aykırılık, şimdi burada usul hükümlerine uyulmaması konusunda kanunun bir kriteri var, diyor ki, kararı etkileyebilecek nitelikte bir usule aykırılık olması gerekir yani kararı etkileyecek derecede ağır bir usul kuralına aykırılık olması lazım, hafif aykırılıklar yani kararın esasını etkileyemeyecek aykırılıklar önemli değil, demek istiyor. Esaslı aykırılıkların olması gerekiyor. Neler olabilir usul kurallarına uymama? Ör, taraflar birtakım iddialar ortaya sürdüler ve bu iddiaları da belirli belgeler üzerinden yaptılar ama bu belgeleri dava dosyasına koymadılar ve dava dosyasına konmayan belgeler üzerinden mahkemenin karar vermesi lazım işte bu bir esaslı usul kuralına aykırılıktır ve davanın esasını etkileyebilir. Ör, duruşma talep ettiniz, iptal davalarında talep edersiniz örneğin duruşma yapılması zorunlu mudur? Evet, zorunludur. İlk derece mahkemesi iptal davaların da siz duruşma talep ederseniz mahkeme yapmak zorundadır. Siz bu duruşmayı talep ettiğiniz halde mahkeme duruşmayı yapmadan karar verirse bu esaslı bir usul kuralı ihlalidir. Siz duruşma talep etmediniz mahkeme taraflardan birini çağırdı kafasına göre ve dinledi. Bu da bir aykırılıktır ve bozma sebebi olabilir veyahut tazminata karar verdi mahkeme ama tazminat miktarını karar metninde belirtmedi gibi usul kurallarına aykırılıklar eğer esaslıysa ve kararı etkileyecek boyuttaysa bozma sebebi olabilecektir. Yargılama giderlerinin kime yükletildiği belirtilmediyse kararda, orada da bunların belirtilmesi gerekir.

Gelelim, temyiz sonucun da hangi kararlar verilebilir. Temyiz incelemesi sonucunda 1. Onama kararı verilebilir. Mahkeme ilk derece mahkemesinin kararını onayabilir. 2. Gerekçesini değiştirerek onayabilir. Burada, gerekçesini değiştirerek onama da mahkeme bunu kendiliğinden yapar ancak siz şunu yapamazsınız taraflar olarak tüm talepleriniz karşılandı, sadece gerekçeyi beğenmedim gerekçeyi hukuki bulmadım veya başka bir şekilde gerekçe yazılmalıydı diyerek bir kanun yoluna başvurursanız mahkeme bunu reddedecektir. Tüm talepleriniz karşılandığı için. Ama kendisi kendiliğinden gerekçeyi değiştirerek mahkeme kararını onayabilir veyahut maddi hatalar varsa, ilk derece mahkemesinin kararlarında ve bu maddi hatalar esaslı maddi hatalar değilse bunları da düzelterek kararı onayabilir, geldik son seçeneğe bunu bozabilir.

Şimdi bozma da mutlaka ve mutlaka geri gönderme var, ilk derece mahkemesine geri gönderme var. Ama istinafla arasındaki en büyük farkında bu olduğunu söylemiştik. İstinafta asla ve asla iki konu haricinde asla geri gönderme yoktu. Ve mahkeme yeniden yargılayarak esas hakkında karar verirdi. Danıştay esas hakkında asla karar vermeyip, bozma kararı verip bunu gönderiyor ilk derece mahkemesine. Şimdi, ilk derece mahkemesinin iki seçeneği var, ya buna uyacak, uyma da aynen uyma olacak veya buna uymayacak ve ısrar edecek hangi konu da ilk verdiği karar da yeni karar çıkarmıyor aynı kararında ısrar ediyor. Yine 3 olasılık üzerinden gidelim, 1- ivedi yargılama usulü kapsamında idari veya vergi mahkemelerinin verdiği kararlarına ilişkin temyize gidildiğin de ilk derece mahkemesinin bozma kararı üzerinde ısrar etmesi mümkün değildir. Zaten bozma kararı değil o esas hakkında karar vermiyorum, yeniden yargılayarak esas hakkında karar veriyorum, ivedi de doğrudan temyize gidiliyor mahkeme esas hakkında yeniden yargılayarak karar veriyor, burada artık bozma ve geriye gönderme olmadığı için direnme de mümkün değildir. 2- bölge idare mahkemesinin kararları temyiz edilebilir. Burada ısrar vardır. Bölge idare mahkemeleri ısrar edebilirler. Israr ettikleri zaman bu yeni bir karardır ve bunun da temyizi mümkündür. Israr kararı da temyiz edilebilir. Israr kararının temyiz incelemesini de işte kurullar yapar. Bölge idare mahkemelerinin temyiz incelemesini neresi yapıyordu? Dava daireleri yapıyordu. Israr kararlarına ise kurullar bakıyordu. Bölge idare mahkemeleri ısrar edebiliyor. 3- Danıştay dava dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdikleri kararlar üzerine de temyize gidildiğinde bunun incelemesini kurullar yapıyor zaten kanunda bu yolu kapatıyor ve ısrar edemiyor. Yani, dava dairelerinin ısrar etmeleri mümkün değildir. İlk derece mahkemesi olarak baktıkları davalar da dava dairelerinin kararlarını kurullar incelediği için genel olarak onların verdikleri kararları dava daireleri kararları üzerine ısrar edemiyor. Yani ısrar edebilen sadece Bölge İdare Mahkemeleridir.

(08/05/2017 2. Ders)

Olağanüstü Kanun Yolları:

– Kanun Yararına Temyiz

– Yargılamanın Yenilenmesi

İdari yargılama hukuku kitaplarında kanun yararına temyiz genellikle sayılmaz çünkü kanun yararına temyize taraflar başvuramazlar. Normalde olağanüstü kanun yolları dendiğinde anlaşılması gereken tarafların başvurabildiği bir yol olmasıdır ama kanun yararına temyiz tarafların başvurabildiği bir yol olmadığı için de bildiğimiz anlamda bir kanun yolu değildir. Kullanılma amacı daha sonra verilecek kararlara yol gösterici olması için başvurulan bir yoldur. Bu yüzden tarafların başvurabildiği olağanüstü kanun yolu sadece yargılanmanın yenilenmesidir.

a-)Kanun yararına temyiz:

İYUK madde 51’de düzenlenmektedir. İYUK madde 51’e göre,

İdare ve vergi mahkemeleri ile bölge idare mahkemelerinin kesin olarak verdiği kararlar ile istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenler, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden. Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabilir.

Bu kanun maddesini yorumlayacak olursak, hangi kararlara ilişkin olarak kanun yararına temyize gidilebilir?

Temyiz veya İstinaf Yolu Hiç Açık Olmayan Kararlar

Örn, 5.000 TL altında uyuşmazlık konusu bir miktar için dava açıldığında burada temyiz ve istinaf gibi kanun yolları açık olmadığı için bu kararlara ilişkin olarak kanun yararına temyize gidilebilir.

– İstinaf veya Temyize Hiç Başvurmadan Kararın Kesinleşmiş Olması

Eğer kanun yollarına başvurulursa bu yola gidilemez. Karar hiçbir kanun yolunun incelemesinden geçmeden kesinleşmiş olmalıdır. Böyle bir incelemeden geçmediği için öyle bir kararın hukuka uygun olup olmadığı denetlenememiş olacaktır.

Bu kanun yoluna idari yargı için sadece Danıştay Cumhuriyet Başsavcısı başvurabilir. Danıştay Cumhuriyet Başsavcısı bu yola ya re’sen (kendiliğinden) ya da ilgili bakanlığın( söz konusu dava ile ilgisi olan bakanlık) talebi üzerine başvurabilir. Sadece Adalet Bakanlığı için bütün davalarda ilgili olduğu kabul edilir. Diğer bütün bakanlıklar sadece ilgi alanına giren davalarda kanun yararına temyizi talep edebilir.

Örn, Mahalli idarelerle ilgili İç İşleri Bakanlığı, kamu harcamalarına ilişkin bir konuda Maliye Bakanlığı, imar ile ilgili konularda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vs. bunlar Başsavcıdan kanun yararına temyizi talep edebilir.

Bu yola başvurmak için herhangi bir süre öngörülmemiştir ama yine de bu yola başvurabilmek için kamusal alanda güncel olan hukuki bir fayda sağlamak amaçlanmıştır. Bu yola başvurmanın sonuçları nelerdir?

Bu yola başvurulması davadaki tarafları hiç etkilemez. Mahkeme de bu karar üzerine yeniden yargılama, bozmaya uyma, yürütmeyi durdurma vs. gibi hiçbirşey yapmıyor.Bu karar bundan sonraki aynı konuya ilişkin olan davalara yol göstericidir. Bir nevi hukuki olarak gelişmeyi sağlayan bir yoldur ama hukuk dışı alınmış karar olduğu gibi kalıyor yani bu kararın alınmış olması taraflar için hiçbir şey değiştirmiyor. Bu yola gitmek yol gösterici bir niteliğe sahiptir. Bu yüzden de gerçek anlamda bir kanun yolu değildir.

b-) Yargılamanın Yenilenmesi:

Yargılamanın yenilenmesinde kesinleşmiş kararlardan bahsedilir. Yani yargı kararları ancak kesinleştikten sonra bu yola başvurulabilir. Yargı kararları ister istinaf ve temyize hiç başvurmadan kesinleşmiş olsun, isterlerse de istinaf ve temyize başvurulup kesinleşmiş olsun hiçbir şey fark etmez, yani kararın kesinleşmiş olması lazım ki bu yola başvurulabilsin. İstinaf ve temyize başvurmadan kararın kesinleşmiş olmasına, istinaf ve temyiz başvuruları ile ilgili sürelerin kaçırılmış olmasıyla kararın kesinleşmesini örnek verebiliriz.

1-) Kesinleşmiş kararlara karşı bu yola başvurulabilir.

2-) Sadece esas hakkında verilen kararlara ilişkin bu yola başvurulabilir.

Örn, Karar ilk incelme aşamasına ilişkin olsun, mesela görev yönünden reddedilmiş olsun ve bu karar da kesinleşmiştir. Bunun için yargılamanın yenilenmesine gidilemez çünkü bu karar usule ilişkindir. Usule ilişkin kararlarda yargılamanın yenilenmesi yoluna başvurulamaz. Bu yola başvurmak için, esasa girilmiş olması ve esas hakkında bir karar verilmiş olması gerekir.

3-) Bu başvuru, esas hakkında kararı veren mahkemeye yapılır. Bu başvuruyu inceleyecek makam da esas hakkında incelemeyi yapan mahkemedir.

Örn, İzmir İdare mahkemesinin bir kararı temyiz-istinaftan geçip kesinleşti veya bu yola gidilmeden kesinleşti. Yargılamanın yenilenmesine ilişkin incelemeyi aynı makam yapacaktır. Yani kısacası mahkeme kendi kararı üzerinde yeniden yargılama yapıp yeni bir karar verir.

4-) Bu başvuruyu sadece davanın tarafları yapabilir.

Yargılamanın Yenilenmesinde Süre

Yargılamanın yenilenmesinde üç ayrı süre öngörülmüştür.

– 60 Gün

– 1 Yıl

– 10 Yıl

Yargılamanın yenilenmesi İYUK madde 53’te düzenlenmektedir. İYUK madde 53’e göre;

1-) Danıştay ile bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinden verilen kararlar hakkında, aşağıda yazılı sebepler dolayısıyla yargılamanın yenilenmesi istenebilir.

a) Zorlayıcı sebepler dolayısıyla veya lehine karar verilen tarafın eyleminden doğan bir sebeple elde edilemeyen bir belgenin kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması,

b) Karara esas olarak alınan belgenin, sahteliğine hükmedilmiş veya sahte olduğu mahkeme veya resmi bir makam huzurunda ikrar olunmuş veya sahtelik hakkındaki hüküm karardan evvel verilmiş olup da, yargılamanın yenilenmesini isteyen kimsenin karar zamanında bundan haberi bulunmamış olması,

c) Karara esas olarak alınan bir ilam hükmünün, kesinleşen bir mahkeme kararıyla bozularak ortadan kalkması,

d) Bilirkişinin kasıtla gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun mahkeme kararıyla belirlenmesi,

e) Lehine karar verilen tarafın, karara etkisi olan bir hile kullanmış olması,

f) Vekil veya kanuni temsilci olmayan kimseler ile davanın görülüp karara bağlanmış bulunması,

g) Çekinmeye mecbur olan başkan, üye veya hakimin katılmasıyla karar verilmiş olması,

h) Tarafları, konusu ve sebebi aynı olan bir dava hakkında verilen karara aykırı yeni bir kararın verilmesine neden olabilecek kanuni bir dayanak yokken, aynı mahkeme yahut başka bir mahkeme tarafından önceki ilamın hükmüne aykırı bir karar verilmiş bulunması.

ı) Hükmün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması.

2-) Yargılamanın yenilenmesi istekleri esas kararı vermiş olan mahkemece karara bağlanır.

3-) Yargılamanın yenilenmesi süresi, (1) numaralı fıkranın (h) bendinde yazılı sebep için on yıl, (1) numaralı fıkranın (ı) bendinde yazılı sebep için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl ve diğer sebepler için altmış gündür. Bu süreler, dayanılan sebebin istemde bulunan yönünden gerçekleştiği tarihi izleyen günden başlatılarak hesaplanır.

Bu kanun maddesinde sürelerle ilgili bilmemiz gereken, 53/1’de belirtilen konulardan (h) bendinde belirtilen, “Tarafları, konusu ve sebebi aynı olan bir dava hakkında verilen karara aykırı yeni bir kararın verilmesine neden olabilecek kanuni bir dayanak yokken, aynı mahkeme yahut başka bir mahkeme tarafından önceki ilamın hükmüne aykırı bir karar verilmiş bulunması” konu için başvuru süresinin on (10) yıl olduğu, (ı) bendinde belirtilen, “ Hükmün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması.” konu için başvuru süresinin AİHM kararının kesinleştiği andan itibaren bir yıl olduğu diğer bütün hallerde altmış (60) gün olmasıdır.

İYUK madde 53/1-h bendine hüküm uyuşmazlığı ile karıştırılabilir. Arasındaki fark ise, hüküm uyuşmazlığında farklı yargı düzenlerinde verilmiş iki karar varken burada ise aynı yargı düzeni içerisinde aynı mahkeme ya da o yargı düzenindeki iki farklı mahkeme kararı vardır. Hüküm uyuşmazlığını Uyuşmazlık Mahkemesi çözümlerken, yargılamanın yenilenmesi konusundaki başvuruyu ise son kararı(ikinci) veren mahkeme başvuruyu inceler. Başvuru süresine bakacak olursak, başvuru süresi, ikinci kararın kesinleştiği tarihten itibaren başlayıp on (10) yıldır.

İYUK madde 53/1-ı bendi ise AİHM kararı üzerine yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilmesi düzenlenmiştir. Herhangi bir mahkeme kararına ilişkin olarak AİHM’nin verdiği bir ihlal kararı olmalıdır ve AİHM, yerel mahkemelerin kararını AİHS’e aykırı bulup ihlal kararı verirse, AİHM kararının kesinleştiği tarihten başlayarak bir (1) yıl içerisinde aynı mahkemeye başvurularak yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulabilir.

İYUK madde 53/1’deki diğer bentlerin tamamında yargılamanın yenilenmesine başvuru süresi 60 gündür.

a-) Burada ya mücbir bir sebep yüzünden bir dava sırasında var olan bir belge ele geçirilemeyecek ya da lehine karar verilen taraflardan birinin hilesi sonucunda bir belge ele geçirilememiş olacak ve bu belge de dava sırasında var olan bir belge olup karar kesinleştikten sonra ortaya çıkan bir belge olacak. Bu belgenin varlığından haberdar olunduğu andan itibaren 60 gün içerisinde yargılamanın yenilenmesi başvurusu yapılabilir.

b-) Karara esas olarak alınan belgenin mahkeme kararıyla sahteliğine hükmedilmiş olması ya da o belgenin sahte olduğu bir mahkeme veya resmi bir makam önünde kabul edilmiş olması gerekir. Buradaki durum öğrenildiği andan itibaren 60 gün içerisinde başvuru yapılabilir.

c-)Karara esas olarak alınan ilan hükmünün, kesinleşen bir mahkeme kararıyla bozularak ortadan kalkması,

Örn, Vahap, bir devlet memurudur ve memuriyetten çıkarılma cezasına çarptırılmıştır ve bu bir idari yaptırımdır. Bu cezanın sebebi ise Vahap’ın bir ceza yargılaması sonucu hapis cezasına mahkum edilmiş olmasıdır. Vahap hakkında memuriyete ilişkin bir disiplin soruşturması açıldı. Vahap, memuriyetten çıkarılma cezası aldı ve bu cezanın iptali için idari yargıya başvurdu. Ceza yargısındaki mahkumiyet kararı nedeniyle Vahap’ın İdari Yargıdaki Başvurusu reddedildi. Vahap, ceza davasındaki mahkumiyet kararına ilişkin kanun yollarına başvurdu ve mahkumiyet kararı bozulup Vahap beraat etti. İdari Yargılamadaki karar da kesinleştiği için 60 gün içerisinde yargılamanın yenilenmesi başvuru yapılabilir.

d) Bilirkişinin kasıtla gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun mahkeme kararıyla belirlenmesi,

d) Bilirkişinin kasıtla gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun mahkeme kararıyla belirlenmesi,

e) Lehine karar verilen tarafın, karara etkisi olan bir hile kullanmış olması,

f) Vekil veya kanuni temsilci olmayan kimseler ile davanın görülüp karara bağlanmış bulunması,

Normalde vekil veya kanuni temsilci olmayan kimselerce açılan davada mahkeme 30 günlük ek süre veriyordu. Burada mahkemenin gözünden kaçmıştır ve vekil olmayan bir kişiyle dava sonuçlandı. Burada davanın nasıl sonuçlandığının hiçbir önemi yoktur. Sadece vekil olmayan kişiler tarafından davanın yürütülmesi dahi yargılamanın yenilenmesi için yeterlidir.

g-)Davaya bakmaktan yasaklı olan bir hakimin davayı yürütmesi de yargılanmanın yenilenmesi sebebidir.

Tüm bu durumlarda başvuru süresi olayın öğrenilme tarihinden itibaren altmış (60) gündür.

Yargılamanın yenilenmesi yoluna gidildi diyelim. Burada mahkemeden ne yapması beklenir?

Mahkeme yeniden yargılama yapıp, yeni deliller toplayıp yeni bir yargılama yapılıyor gibi tekrardan tarafların iddalarını alacaktır. Mahkeme vereceği kararı tek metin olarak daha önce vermiş olduğu kararın altına yazacaktır.

Hangi kararlar için yargılamanın yenilenmesi yoluna başvurulamaz?

– Temyiz üzerine verilen kararlar için yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilemez.

– Yürütmenin durdurulması kararları için yargılanmanın yenilenmesi yoluna gidilemez.

– Davanın açılmamış sayılması gibi kararlar ve ara kararlar için yargılanmanın yenilenmesi yoluna gidilemez.

Yargılanmanın yenilenmesi için ilk derece mahkemesi veya istinaf aşamasında verilen nihai bir karar olması gerekir.

Yargılamanın yenilenmesi sonunda verilen karar hangi tarihten itibaren hüküm ifade eder?

Bu konuda iki farklı görüş bulunmaktadır.

1-)En baştan itibaren ilk mahkeme kararının tümüyle hüküm ve sonuçlarının ortadan kalkması

2-) Kararın ileriye dönük olarak sonuçlarını doğurması

Hocanın katıldığı görüş ise hukuka aykırı olarak verilen bir kararın en baştan itibaren ortadan kalkmasıdır. Sahte belgelerin kaç yıl sonra ortaya çıkacağını bilmiyoruz veya diğer tarafta da 1 ve 10 yıllık süreler var. Bu kadar süre geçtikten sonra o yargı kararına dayanarak idare bir sürü işlem yapmış olabilir. Burada üçüncü kişilerin de menfaatleri vardır. Burada hukuksuz olarak verilmiş olan mahkeme kararının tamamen ortadan kaldırılması pek kolay olmaz. Bu yüzden de üçüncü kişilerin menfaatlerinin korunabildiği ölçüde ilk derece mahkemesinin verdiği kararın ortadan kaldırılması gerekir.

Davaya Müdahele:

Davaya müdahele dendiğinde iki tip müdahele söz konusudur.

1-) Asli Müdahele

2-) Fer’i Müdahele

Bu iki kavram birbirinden oldukça farklı kavramlardır ve İYUK’ta bu konular düzenlenmediği için İYUK madde 31’e göre bu konulara ilişkin HMK hükümleri uygulanır.

HMK’da davanın ihbarı ve müdahele konularını görüyoruz.

1-) Asli Müdahele:Bir yargılamanın konusu olan hak veya şey üzerinde kısmen ya da tamamen hak iddia eden üçüncü kişi, hüküm verilinceye kadar bu durumu ileri sürerek yargılamanın taraflarına karşı aynı mahkemede dava açabilir. Müdahele veya davaya katılma dendiğinde aklımıza ilk gelen, davanın taraflarının yanında davaya katılmadır. Ama asli müdahelenin bununla hiçbir alakası yoktur.

Örn, İzmir İdare mahkemesinde açılmış olan X davasında İldeniz, Y isimli idareye karşı dava açmıştır. Asli müdahele şu demektir. Yine İzmir İdare mahkemesinde üçüncü bir kişi olan Dilay Y davasını açsın. Dilay’ın davalı olarak gösterdikleri ise X davasındaki davacı olan İldeniz ve davalı Y idaresidir.

İdari yargıda asli müdahele pek işlemez. Çünkü İdari yargıda gerçek kişiler, gerçek kişilere karşı dava açamaz. Dolayısıyla örneğimizde de Dilay, İldeniz’e karşı idari yargıda dava açamayacağı için HMK’ya bakılarak uygulanan bu olay için idari yargıda asli müdahele söz konusu olamaz. Somut olayda Dilay, İldeniz’e karşı dava açamayacağı için sadece Y idaresine karşı dava açabilir bu da asli müdahele olmaz ve yeni bir dava olmuş olur. Bu yüzden de idari yargıda asli müdahelenin pek işlemediğini söyleyebiliriz.

İdari yargıda asli müdaheleye şöyle bir örnek verebiliriz.

Örn, X idaresi, Y idaresine karşı A davasını açmıştır. Ecem gelip bu iki idareyi davalı olarak gösterebilir ama bunun yerine iki idareye karşı ayrı ayrı da dava açabilir. Niye asli müdahele talebinde bulunsun ki? Herhalde asli müdahele idari yargıda pek uygulanması mümkün olmayan bir yoldur.

2-) Fer’i Müdahele:İdari Yargıda asıl mümkün olan fer’i müdaheledir. Fer’i müdahele HMK madde 66’da düzenlenmektedir. HMK madde 66’ya göre,

1-) Müdahale talebinde bulunan üçüncü kişi, yanında katılmak istediği tarafı, müdahale sebebini ve bunun dayanaklarını belirten bir dilekçeyle mahkemeye başvurur.

2-)Müdahale dilekçesi, davanın taraflarına tebliğ edilir. Mahkeme, gerekirse taraflarla birlikte üçüncü kişiyi de dinlemek üzere davet eder, gelmeseler dahi müdahale talebi hakkında karar verir

Fer’i müdahelede;

Açılmış bir dava olması gerekri.Davaya katılanın hukuki bir menfaati olması ve bu menfaati mahkemenin kabu etmesi gerekir. Davaya katılan kişi davanın taraflarından birine yardımcı olmak ve onun yanında olmak için davaya katılacak olanlar davanın tarafıyla birlikte hareket ediyor olması gerekir ve ondan bağımsız hareket edemez. Davaya katılan kimse delil sunma süresi geçmiş ise yeni bir olgu, yeni bir belge öne süremez. Ayrıca hüküm verildiğinde bu hüküm sadece tarafları etkiler. Yani hüküm verildiğinde taraflar hakkında hüküm verilir ve fer’i müdahele hakkında hüküm verilmez. Yani davaya katılma tamamen davanın taraflarına yardımcı olmak için yapılır.

Davanın İhbarı:

Davanın İhbarı HMK madde 61’de düzenlenmektedir. HMK madde 61’e göre;

1-) Taraflardan biri davayı kaybettiği takdirde, üçüncü kişiye veya üçüncü kişinin kendisine rücu edeceğini düşünüyorsa, tahkikat sonuçlanıncaya kadar davayı üçüncü kişiye ihbar edebilir.

2-) Dava kendisine ihbar edilen kişinin de aynı şartlarda bir başkasına ihbarda bulunması mümkündür ve bu şekilde ihbar tevali

ettirilebilir.

Taraflardan biri davayı kaybettiği takdirde, üçüncü kişiye veya üçüncü kişinin kendisine rücu edeceğini düşünüyorsa tahkikat sonuçlanıncaya kadar davayı üçüncü kişi ihbar edebilir.

Bu kanun maddesini bir örnek üzerinden açıklayalım.

Örn, Bir tam yargı davası açılmış olsun. Normalde A idaresi ve B idaresi davalı taraflar olması gerekirken bu durum mahkemenin gözünden kaçıyor ve dava sadece A idaresi üzerinden yürüyor. Davayı A idaresinin kaybedeceği seçeneği üzerinden gidecek olursak, A idaresi dava sonuçlanmadan B idaresini ihbar edip bu davada B idaresinin de olması gerekir diyerek bir nevi üzerindeki sorumluluğun bir ksımını da haklı olarak B idaresine atmış oluyor. Eğer ki A idaresi dava sonuçlanmadan B idaresini ihbar etmemiş olsaydı, dava sonuçlandıktan sonra B idaresi “Sen bu olayı bilmene rağmen bana davayı bildirmemiştin benim de davaya katılmam gerekiyordu.” diyerek üzerine düşen tazminatı A idaresinden rücu edebileceği için A idaresi bu iki seçeneği düşünerek B idaresini ihbar etmek durumundadır.

Davaların Birleştirilmesi

Davaların birleştirilmesi için gerekli koşullar İYUK madde 5’te düzenlenmektedir. İYUK madde 5’e göre;

1-) Her idari işlem aleyhine ayrı ayrı dava açılır. Ancak, aralarında maddi veya hukuki yönde bağlılık ya da sebep-sonuç ilişkisi bulunan birden fazla işleme karşı bir dilekçe ile de dava açılabilir.

Davaların birleştirilebilmesi için;

Aralarında sebep-sonuç ilişkisi, maddi veya hukuki bağlılık olması gerekir.

Örn, İldeniz, birden fazla işleme karşı ayrı ayrı davalar açmıştır. İldeniz, dava açtıktan sonra ayrı ayrı açtığı davaların birlikte görülmesi gerektiğini fark edip davaların birleştirilmesini talep ediyor.

Diyelim ki ildeniz, hem ülke çapındaki bir düzenleyici işlemin iptali hem de düzenleyici işlemin uygulanması niteliğindeki bireysel işlemin iptali için ayrı ayrı dava açmış olsun. İldeniz, bireysel işlemin iptali için idari yargıda, ülke çapındaki düzenleyici işlemin iptali için ise Danıştay’da iptal davaası açmıştır. Bunların arasında bir bağlantı olduğu için aslında birleştirilmesi gereken davalardır. Çünkü ülke çapındaki düzenleyici işlem, somut olaydaki bireysel işlemin uygulanması niteliğinde olup arlarında bir bağlantı vardır. Eğer ki düzenleyici işlem hukuka aykırıysa bireysel işlem de iptal edilecektir. Bu yüxden davaların birleştirlmesi söz konusudur.

Davalar Nasıl Birleştirilir?

  • Mahkem, koşullar oluşmuşsa gelen talep üzerine davaları birleştirebilir.
  • Mahkeme, gerek görürse kendiliğinden de davaların birleştirilmesine ilişkin girişimde bulunabilir.

Yani kısacası mahkeme ya kendiliğinden ya da talep üzerine bu davaları birleştirebilir. Peki ya talebiniz reddedilirse?

Bağlantılı davaların birleştirilmesi talebinde bulundunuz ve davaların birleştirilmesi reddedildi. Bu aşamada, 15 gün içerisinde mahkemeye bu yönde itiraz edilebiliyor ve mahkemenin, verdiği red kararı bir ara karardır.

Bağlantılı Davaları Hangi Mahkeme Birleştirir?

Bağlantılı davaların birleştirilmesi için davaların aynı aşamada olması gerekir. Yani diyelim ki bağlantılı iki dava var. Bunların birleştirilmesi için ikisin de ilk derece aşamasında olması gerekir. Yani biri ilk derece mahkemesinde görülürken diğerinde mahkeme süreci istinaf ya da temyiz aşamasına gelmişse bu davalar birleştirilemez. Yani kısacası iki dava aynı anda ya ilk derece mahkemesinde olacak, ya istinaf aşamasında olacak ya da temyiz aşamasında olacaktır. Aksi halde bu davalar birleştirilemez.

  • Eğer ki bağlantılı davalardan biri ilk derece mahkemesi olarak idare veya vergi mahkemelerinde, diğeri ise ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülüyorsa bu davaların birleştirilmesine ve görülmesine karar verecek makam Danıştaydır ve birleştirme kararı kesinn bir karar olup buna karşı gidilebilecek hiçbir hukuki yol yoktur.
  • Davaların her ikisi de aynı BİM yargı çevresindeki farklı mahkemelerde görülüyorsa, davaların birleştirilmesi kararını ilgili kararı ilgili mahkemelerin bulunduğu BİM verir.
  • Bağlantılı davalar farklı BİM’lerin yargı çevresinde bulunuyorsa davaların birleştirilmesi kararını Danıştay verir.
  • İki davanın da ilk derece mahkemesi olarak Danıştayın farklı dava dairelerinde görülmesi ve bu davaların bağlantılı olması nedeniyle birleştirilmesine karar verecek makam ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır. Böyle bir hüküm bulunmamasına rağmen bu kararı verecek olan Danıştayın Kurulları ya da Danıştay Başkanlar kurulu olablir. Bu konu tartışmalı olduğu için kesin Bir şey yoktur.

Danıştay ve BİM, davanın birleştirilip hangi mahkemede görülmesine karar verdiyse dava o mahkemede görülür ve diğer mahkeme de dosyayı davanın görüleceği mahkemeye gönderir.

(09/05/2017)

İDARİ YARGILAMA HUKUKU

PRATİK ÇALIŞMASI

2016-2017

OLAY I: “Dava dosyasının incelenmesinden; davacıların yakını olan 1987 doğumlu……., 28.3.2010 günü Şişli İlçesi Ortaklar Caddesi’nde bulunan ……. adlı işyerinde meydana gelen silahlı soygunda, adı geçen şahsın olay anında kullanılan silahın, bere ve çalınan paraların ikametinde bulunması üzerine, 29.03.2010 tarihinde şüpheli olarak göz altına alınarak Şişli Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği’nin 7. katında yer alan nezarethaneye götürüldüğü, bir süre sonra ilgilinin lavaboya gitmek istediğini nezarethane görevlisi polis memuru ……….. söylemesi üzerine anılan memurca lavaboya götürüldüğü, tekrar nezarethaneye doğru dönmekte iken görevli memurun kendisinden uzakta olmasından faydalanarak koridorda açık bulunan pencereye tırmandığı ve görevli polis memuru …….. kendisini sakinleştirip inmesini sağlamak amacıyla konuşup telkinde bulunmak istediği, konuşarak yaklaşıp yakasından tuttuğu, ancak şahsın ayakları vücudu pencerenin dış kısmında olduğu için şahsı içeri çekmesi mümkün olmadığı ve 7. katta bulunan pencereden atlayarak hayatını kaybettiği, akabinde ilgili polis memuru hakkında görevi ihmalden adli ve idari kovuşturma başlatıldığı ve ilgilinin hayatını kaybetmesinde davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğranıldığı ileri sürülen zarar karşılığı 50.000 TL maddi, 25.000 TL manevi tazminatın ödenmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı, ilgiliden sorumlu nezarethanede görevli polis memurları hakkında yürütülen soruşturma sonucu adı geçenlerin 20.01.2011 gün ve 2011/32 Sayılı Emniyet Genel Müdürlüğü Merkez Disiplin Kurulu kararı ile uyarma cezası ile tecziye edildikleri, öte yandan nezarethane sorumlusu ………… hakkında açılan kamu davası sonucunda Şişli 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 19.04.2011 gün ve E:2010/2334, K:2011/510 Sayılı kararı ile 5 ay hapis cezası ile cezalandırıldığı ve hükmün açıklanmasının geriye bırakıldığı anlaşılmaktadır.” D.10.D., E.2013/5175, K.2016/1543, T. 21.3.2016

SORULAR:

  • Ölenin yakınları hangi gerekçelerle, hangi davayı açmalıdır? Bu davanın özellikleri nelerdir?
  • Ölenin yakınlarının dava açmadan önce başvurmak zorunda oldukları hukuki bir yol var mıdır? Açıklayınız. Varsa, bu yola başvurulmadan dava açılması durumunda, davaya bakan mahkemenin kararı ne yönde olmalıdır?
  • Ölenin yakınları bu davayı hangi görevli ve yetkili mahkemede açmalıdır?
  • Bu davayı husumet ve ehliyet konuları açısından inceleyiniz.
  • Ölenin yakınları bu davayı hangi sürede açmalıdır?
  • Bu davada tanık dinlenebilir mi? Gerekçeli olarak açıklayınız.
  • Bu davada duruşma yapılması mümkün müdür? Gerekçeli olarak açıklayınız.
  • Sizce davalı idare ne yönde savunma yapmalıdır?
  • Ölenin yakınları zararın tazminini talep ederken dava dilekçesinde nelere dikkat etmelidir?
  • Davaya bakan mahkeme tarafından olay nedeniyle uğranılan maddi zararın gerçek miktarının hesaplaması için görevlendirilen Bilirkişi (B), uğranılan maddi zararın 150.000 TL olarak tespit edildiğine ilişkin bir rapor hazırlamış ve bu raporunu yargı yerine sunmuştur. Ölenin yakınlarının bu rapor üzerine başvurabilecekleri hukuki bir yol var mıdır? Açıklayınız.
  • Sizce görevli ve yetkili mahkeme ne yönde karar vermelidir?
  • İdari yargıda kanun yollarını açıklayınız. Mahkeme açılan davayı esastan reddederse, ölenin yakınları hangi kanun yoluna, hangi süre içinde başvurmalıdır? Başvurulacak kanun yolunda görevli yargı yeri hangisidir? Kanun yolu başvurusu hangi mercie yapılmalıdır?
  • Ölenin yakınları bu davayı adli yargıda açmış olsaydı ve adli yargıda açılmış olan bu davada mahkeme görevsizlik kararı verseydi, böyle bir karar üzerine ne yapılabilirdi?

CEVAPLAR

1-) Olayda İdarenin hareketsizliği ve ihmali söz konusudur ve bu yüzden olayda idari eyleme karşı tam yargı davası açılır. Ölenin ölümünden dolayı zarara uğradıkları gerekçesiyle bu zararın tazmini talebiyle ölenin yakınları tam yargı davası açar. Tam yargı davasının özelliklerine gelecek olursak,

– Tam yargı davasında zararın doğması koşulunu ararız ve bu da kişisel hak ihlali olarak karşımıza çıkar.

– 60 günlük süre bu davalarda da geçerlidir.

– Bu davalarda sadece tazminat talep edebilir ve bu davalarda mahkeme sadece tazminata hükmedebilir.

– Bu davanın sonuçlarından sadece taraflar etkilenir.

– Tam yargı davası, zarar görenin kusurunun olup olmadığı, idarenin kusurunun olup olmadığı, kusurun oranı, tazminatın oranı gibi birçok etken dava sonucunu etkilediği için tam yargı davalarının subjektif dava olduğunu kabul ederiz.

2-) İdari eylemlerden doğan zararın tazmini için açılan tam yargı davalarında, idari eyleme karşı dava açmadan önce zarar görenin(davacı) idari eylemi yapan idareye, zararın tazmini için başvurması gerekir. Bu başvuru idari eylemlerden doğan zararın tazmini için açılan tam yargı davalarında zorunlu bir başvuru yoludur. İdari eylemi yapan idarenin bu başvuru için vereceği karar üzerine dava açılabilir.

Kişi bu başvuru yolunu tüketmeden doğrudan dava açma yoluna giderse mahkeme, idari mercii tecavüzü nedeniyle dava dilekçesini, idari eylemi yapan idareye tevdi eder(gönderir).

3-) Ölenin yakınları, burada Danıştay veya vergi mahkemesi özel yetkili olarak görevlendirilmediği için idari yargıda genel yetki kuralına dayanarak idare mahkemesinde dava açarlar. Yani görevli mahkeme idare mahkemesidir.

Yetki kamu düzeninden olup kanunla belirlenir ve taraflar yetki konusunda anlamaz ve sözleşme imzalayamazlar. Genel ve özel yetki aynı anda olamaz. Özel yetki genel yetkiyi kaldırır.

İdari yargıdaki genel yetki kuralı İYUK Madde 32’ye göre;

1-) Göreve ilişkin hükümler saklı kalmak şartıyla bu Kanunda veya özel kanunlarda yetkili idare mahkemesinin gösterilmemiş olması halinde, yetkili idare mahkemesi, dava konusu olan idari işlemi veya idari sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir.

2-) Bu Kanunun uygulanmasında yetki kamu düzenindendir.

Somut olayımızda idari eylem söz konusu olduğu ve tam yargı davalarında idari eylemlerle ilgili İYUK’ta özel yetki kuralı bulunduğu için genel yetki kuralı uygulanmaz ve özel yetki kuralına gidilir.

Dolayısıyla burada İYUK’taki tam yargı davalarıyla ilgili olan maddeye bakarız. İYUK/36’ya göre;

İdari sözleşmelerden doğanlar dışında kalan tam yargı davalarında yetkili mahkeme, sırasıyla:

a) Zararı doğuran idari uyuşmazlığı çözümlemeye yetkili,

b) Zarar, bayındırlık ve ulaştırma gibi bir hizmetten veya idarenin herhangi bir eyleminden doğmuş ise, hizmetin görüldüğü veya eylemin yapıldığı yer,

c) Diğer hallerde davacının ikametgahının bulunduğu yer. İdari mahkemesidir.

İYUK madde 36’nın a bendine baktığımızda, Zararı doğuran idari uyuşmazlığı çözümlemeye yetkili, burada idari uyuşmazlık derken idari işlem ya da idari sözleşmeleri kast etmektedir. İdari işlem veya sözleşmeden bir zarar doğmuşsa genel yetki kuralının aynısı uygulanır. İdari işlem ve sözleşmelerde genel yetki kuralı, işlemi veya sözleşmeyi yapan yer idare mahkemesidir. Yani idari işlem veya sözleşmelerle ilgili iptal davası da açılsa tam yargı davası da açılmış olsa yetkili mahkeme işlem veya sözleşmeyi yapan yer idare mahkemesidir.

İYUK madde 36-b’de ise Zarar bir eylemden doğmuşsa, eylemin yapıldığı yer idare mahkemesidir.

Somut olayımız İstanbulda gerçekleştiği için görevli ve yetkili mahkeme İstanbul İdare Mahkemesidir.

4-) Husumet davalı demektir. Şişli il emniyet müdürlüğü asayiş büro amirliği İçişleri bakanlığına bağlı olduğu için dava dilekçesinde davalı olarak İçişleri bakanlığı gösterilir. Davacı dava dilekçesinde davalı olarak İçişleri bakanlığı değil de başka bir idareyi gösterseydi mahkeme, doğru davalıyı bulup dava dilekçesini kendisine iletirdi. Bu davada davacı davasını polis memuruna açsaydı Danıştay’ın görüşünü(Tam yargı davalarında tazminat için gerçek kişi gösterilmişse belki de davacı gerçek kişiye karşı tazminat talebinde bulunuyordur diyerek, idari yargı makamları burada gerçek kişi yerine ilgili idareyi bulmaya kalkarsa amacını aşmış olur diyerek bunun düzeltilmemesi gerektiğini belirtiyor. Gerçek kişi değil de yanlış idareye karşı açılmışsa doğru idare bulunur.) yerine getirip davayı reddeder.

5-) Ölenin yakınlarının tam yargı davası açabilmeleri için menfaat ihlaline değil de kişisel hak ihlaline dayanmaları lazım. Somut olaydı ölenin yakınları ölenin desteğinden yoksun kalacakları ve ölümün getirdiği manevi zarardan dolayı tam yargı davasını açabilirler.

Ölenin yakınları bu davayı açmadan önce, eylemin öğrenilme tarihinden itibaren bir yıl içerisinde ve olayın gerçekleştiği andan itibaren herhalde beş yıl içerisinde zararın tazmini istemiyle ilgili idareye başvurması ve bu başvuruya karşı idarenin susması(zımni red) ya da olumsuz cevap vermesini takip eden günden başlayarak 60 gün içerisinde bu davayı açmaları gerekir.

6-) İdari yargıda, yargılama yazılı olduğu için ve idari yargılamada tanık konusuna ilişkin hiçbir hüküm olmadığı için, İYUK madde 31’e göre HMK’ya atıf yapılan konular arasında da tanık olmadığı için ve buradaki konular sınırlı sayıda olduğu için idari yargılamada tanık, delil olarak kabul edilmez. İdari yargıda delil olarak kabul edilenler, belge ya da senet denilen yazılı deliller(kesin delil) idari yargıda kullanılabilir. Bilirkişi ve keşifte(takdiri delil) delil olarak kabul edilir ancak bunlar kesin delil olarak kabul edilmez. İdari yargıda yemin, tanık ve ikrar delil olarak kabul edilemez. Avukatlar tanıklarının ifadesini noter huzurunda alıp mahkeme belki kabul eder diye yazılı bir şekilde mahkemeye sunabliyorlardır. Sonuç olarak, idari yargıda tanık, delil olarak kabul edilemez.

7-) Bu da yada duruşma yapılmasının gerekçeleri nelerdir?

İdari yargıda duruşma yapılmasını iki aşamada inceleyelim.

  • İster ilk derece mahkemesinde olsun, ister istinafta olsun ve isterse de temyiz aşamasında olsun, mahkeme kendiliğinden ve hiçbir koşula bağlı kalmadan duruşma yapabilir.
  • İlk derece aşamasında iptal davası söz konusuysa tüm iptal davalarında talep var ise mahkeme duruşma yapmak zorundadır. Yani burada mahkemenin takdir yetkisi yoktur ve duruşma yapmak zorundadır.
  • Tam yargı davalarında, 32.000 TL’yi aşan tazminat davalarında talep varsa mahkeme duruşma yapmak zorundadır.
    • İstinaf ve temyizde mahkeme hiçbir koşula bağlı kalmadan kendiliğinden duruşma yapılmasına karar verebildiği gibi, tarafların talebi varsa bunun takdir yetkisi de mahkemelerdedir. Mahkemeler istinaf ve temyiz aşamasında talep geldiğinde duruşma yapmak istemezlerse bu talebi reddedebilirler.

😎 Davalı İdare Ne Yönde Savunma Yapmalıdır?

Somut olayda ölenin oradan atlaması öngörülemez vb. gibi savunmalar yapılabilir. Neticede davalı idare tazminat ödememek ya da tazminatın düşürülmesi için zarar görenin kusuru olduğunu ileri sürebilir.

9-) Ölenin Yakınları Zararın Tazminini Talep Ederken Dava Dilekçesinde Nelere Dikkat Etmelidir?

Kısacası tam yargı davalarında tazminat talebinde nelere dikkat edilmelidir?

  • Dava dilekçesinde tazminat miktarı belirtmek zorunludur.
  • Faiz isteniyorsa onun da mutlaka dava dilekçesinde belirtilmesi gerekir. Faiz istenmiyorsa, hakim kendiliğinden faiz’e hükmedemez(faiz, dava sonuçlanıncaya kadar geçen süreç için faiz istenebilir.)

10-) Davaya bakan mahkeme tarafından olay nedeniyle uğranılan maddi zararın gerçek miktarının hesaplaması için görevlendirilen Bilirkişi (B), uğranılan maddi zararın 150.000 TL olarak tespit edildiğine ilişkin bir rapor hazırlamış ve bu raporunu yargı yerine sunmuştur.

Ölenin yakınlarının bu rapor üzerine başvurabilecekleri hukuki bir yol var mıdır?

Somut olayda, dava dilekçesinde bilirkişinin belirlediği tazminattan daha az bir miktar talep edilmiş olsa dahi mahkeme nihai kararı vermeden önce bir kereye mahsus ıslah müessesesi devreye girerek tazminat miktarında artırıma gidilebilir. Tazminat miktarında artışa gidilince artan miktarın harcı da ödenir ve bu artış talebi davanın karşı tarafına da iletilir. Karşı tarafın cevabı geldikten sonra mahkeme kararını verir. Islah müessesesi İYUK madde 16/4’te düzenlenmiştir.

Islahın Koşulları:

  • Dava süresince bir kereye mahsus olmak üzere talep edilebilir.
  • Nihai karar verilinceye kadar talepte bulunulabilir.
  • Islah miktarının harcının ödenmesi gerekir.
  • Islah talebine ilişkin karşı tarafın cevabı beklenip mahkeme cevaptan sonra karar verir.

11-) Görevli ve Yetkili Mahkeme Esasa İlişkin Ne Yönde Karar Vermelidir?

Bu soru aslında idarenin kusuru var mıdı? Yani Hizmet Kusuru Var Mıdır? Sorusunun cevabıdır.

İdare, gerekli tedbirleri alsaydı bu kişi oraya kadar ulaşamazdı ve atlamaya teşebbüs edemezdi. Dolayısıyla somut olayda hizmet kusuru vardır ve idarenin tazminat ödemesine hükmedilmesi mümkündür.

12-) İdari yargıda kanun yollarını açıklayınız. Mahkeme açılan davayı esastan reddederse, ölenin yakınları hangi kanun yoluna, hangi süre içinde başvurmalıdır? Başvurulacak kanun yolunda görevli yargı yeri hangisidir? Kanun yolu başvurusu hangi mercie yapılmalıdır?

  • Ölenin yakınları bu davayı adli yargıda açmış olsaydı ve adli yargıda asçılmış olan bu davada mahkeme görevsizlik kararı verseydi, böyle bir karar üzerine ne yapılabilirdi?

İdari yargıda iki tür kanun yolu vardır.

  • Olağan kanun yolları (Temyiz-istinaf)

İstinaf ve Temyiz, karar kesinleşmeden önce başvurulan kanun yolları olduğu için bu kanun yollarına olağan kanun yolları denir.

  • Olağanüstü kanun yolları (Yargılamanın yenilenmesi, kanun yararına temyiz)

Mahkeme açılan davayı esastan reddederse, ölenin yakınları hangi kanun yoluna/yollarına hangi süreler içerisinde başvurması gerekir?

Bunu somut olayımız üzerinden tazminatın ıslah edilmesi ve edilmemesi üzerine iki seçenek üzerinden cevaplayalım.

  • Eğer ki tazminat miktarı ıslah edilmemişse, 30 gün içerisinde istinaf’a başvurulabilir.
  • Eğer ki tazminat miktarı ıslah edilmişe, 30 gün içerisinde istinaf’a o da reddederse 30 gün içerisinde temyize başvurulabilir.

Başvurulacak kanun yolu/yollarında görevli yargı yeri hangisidir?

  • İstinaf başvurusunda olayın gerçekleştiği yargı çevresindeki Bölge İdare Mahkemesi görevlidir. Somut olayımızda da İstanbul BİM yetkilidir.
  • Temyiz’e gidilecekse de görevli mahkeme Danıştaydır.

Kanu yolları başvuruları hangi mercii’ye yapılmalıdır?

Bu başvurular, nihai kararı veren mahkemeye yani ilk derecedeki mahkemeye yapılmalıdır.

Ölenin yakınları bu davayı adli yargıda açmış olsaydı ve adli yargıda açılmış olan davada mahkeme görevsizlik kararı verseydi, böyle bir karar üzerine ne yapılabilirdi?

Mahkeme idari yargıyı işaret eder ve idari yargıda dava açılır. İdari yargıda dava açılır ama İYUK madde 9’da buna ilişkin bir düzenleme vardır. İYUK madde 9’a göre;

İdari Yargının (Danıştay, vergi ve idare mahkemelerinden birinin) görev alanına girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerinde açılmış bulunan davaların görev yönünden reddi halinde, bu husustaki nihai kararın kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içerisinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir.

Bu kanun maddesini özetleyecek olursak, diyelim ki Eylül Şafak, idari yargının görev alanına giren bir konuda gidip adli yargıda dava açtı ve mahkeme görevsizlik kararı verip idari yargıyı işaret etti. İYUK madde 9’a göre Eylül Şafak, kesinleşmiş görevsizlik kararını takip eden günden başlayarak otuz (30) gün içerisinde görevli olan idari yargı mahkemesinde dava açabilir. Eylül Şafak’ın adli yargıda dava açtığı tarih, idari yargıda dava açtığı tarih olarak kabul edilir. Buradaki otuz (30) günlük süre ek bir süre olarak verilir ve adli yargıya başvurmamız gereken 60 günlük sürenin içerisinde dava açıp ardından o 60 gün geçtikten sonra görevsizlik kararı verilip bir de bunun üstüne bu otuz (30) günlük ek süre kaçırılırsa mahkeme süreden dolayı davayı reddeder.

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir