İnsan Haklarına İlişkin Temel Kavramlar

  1. İNSAN HAKLARINA İLİŞKİN TEMEL KAVRAMLAR
  • İnsan Hakları
      • “İnsan hakları; “modern devletin ve modern piyasaların insan onuruna yönelttiği standart tehditlere karşı bireyleri korumak için zorunlu olan sosyal ve siyasal güvenceler” olarak tanımlanmıştır.[1]
      • İnsan hakları tarihi, felsefi, sosyolojik, psikolojik, antropolojik ve hukuki olmak üzere değişik açılardan yaklaşılabilir. Bu yaklaşımlar, normların oluşması, yorumlanması, anlamlandırılması ve eleştirilmesi için hayati öneme sahiptir[2]. Hukuki yaklaşım içerisinde değerlendiren iki müessese bulunur bunlar genel teori ve hukuk dogmatiğidir. Hukuk dogmatiği, incelenmesi istenilen konunun belirli bir devletin pozitif hukuk kuralları çerçevesinde ele alınmasını ifade eder. Örneğin, insan haklarının sınırlandırılması sorunu, 1982 Anayasasının 13. Maddesine göre incelenirse bir Türk insan hakları hukuku dogmatiği çalışması yapılmış olur. Hukukun genel teorisinde ise konu kurallardan bağımsız olarak genel biçimde ele alınır. İnsan hakları sorununa genel soyut düzeyde yaklaşım söz konusu ise bu da hukukun genel teorisi kapsamındadır. Bu iki yaklaşım, İnsan Haklarının hukuki şeklini almasında iki temel kurumdur.
      • İnsan hakları; tüm insanların hiçbir ayrım gözetmeksizin yalnızca insan oluşlarından dolayı eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkına sahip olmasıdır.
      • T.C.’de bireysel başvuru, İHAM’a dava yığılması olmadan sorunları çözmeyi hedefler. İnsan hakları 3’lü ayrıma tabidir ve bu ayrım Anayasa’ya dayanır:
  1. Kişi hakları
  2. Ekonomik ve sosyal haklar
  3. Siyasi haklar

Bu ayrım Birleşmiş Milletler sözleşmesinde de böyledir. Tarihsel gelişim, bu ayrımı doğurmuştur. Genel görüş, insan hakları için “insanın insan olmaktan kaynaklanan hakları” der. Ama düşünüldüğünde bu çok tatminkâr bir ifade değildir. İnsan hakları, kendiliğinden “inherent” sahip olunan haklardır. Bunun zıddı, devlet tarafından verilen haklardır. Bu hakları kanun verir Law giver. Ancak burada doğal hukuk- pozitif hukuk tartışması gündeme gelecektir.

  • Doğal hukuk: Bazı haklar kanunda yazılmasa da vardır. Doğal hukukta, hakları devlet vermez. Hak, insanın tabiatındadır. Doğal hukukta, doğal haklar vardır ve bu aynı zamanda natüralist bir yaklaşımın da ürünüdür.
  • Pozitivizm ise hukukun devletin yarattığı bir şey olduğunu ve insanın durup dururken hak sahibi olamayacağını söyler. Pozitif hukuk, “kamu özgürlüklerinden” bahseder. Bunlar Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da “Kamu özgürlükleri” olarak karşımıza çıkmış; Amerikan İhtilali’nden sonra Amerika’da “Individual-Civil Rights- Medeni ve Bireysel Haklar” olarak karşımıza çıkmış; Alman terminolojisinde ise Temel haklar olarak oluşmuştur.

Doğal hukuka ve Pozitif hukuka ilişkin bu kadim tartışma insanın toplumsallaşma süreci ile ilgili tartışmayı da içerir:

  • Alman-İngiliz düşüncesinde Thomas Hobbes – Leviathan ve Jean Jacques Roussesau- Toplum Sözleşmesi önemlidir. Buna göre, doğal olarak insan haklara sahiptir.
  • İnsan topluma geçmeden önce doğal hakları vardır. Ancak bu haklar, onun doğadaki gücüne göredir. Güçlü olanın fazla; zayıfın az hakkı vardır. Buna ilişkin 2 yaklaşım vardır. Bu durumu vahşet olarak tanımlayanlar olduğu gibi; tatminkâr olduğunu söyleyenler de vardır. Doğal kaynaklar sınırlı olduğu için toplumsal yaşamda tatminsizlik doğmuştur. Güçsüz olanın, güçlü karşısında korunması için toplumsal yaşam vardır.
  • Biçimsel insan hakları tanımı: Biçimsel olarak anayasada ve hukuk kaynaklarında bu ad altında düzenlenen kurallara insan hakları kuralları diyoruz.
  • Özüne bakarak tanım: İnsan değerini korumak, insanın maddi ve manevi varlığını geliştirmeyi amaçlayan kurallar insan hakları kurallarıdır. Hukukun insanı araç olarak tanımlanmasını önlemek için olan kurallara insan hakları kuralları denir. Toplum içindeki güç odakları ve alt sistemlerin insanı köle olarak kullanması ve insanı araç olarak yönlendirilmesini koruyacak kurallara denir. Devlet- birey- toplum ayrımlarını gözetmeyen integrist-bütüncü-totaliter sistemler yüzünden 1. Ve 2. Dünya Savaşları ortaya çıkmıştır. Bu toplumlar insanı araç ve köle haline getirmiştir. Bireyin korunmasını temel alan anlayışın ortaya çıkardığı kurallara insan hakları kuralları denir
  • İnsan Hakları Kurallarının Özellikleri: Doğal hukuktan kaynaklanan özellikler
  • Evrensellik: Evrensellik, hiç değişmemiş ve değişmeyecek kural iddiasıdır. İnsan hakları kuralları devletlerce konur ve devletler aralarında anlaşma yaparak bu kuralları koyarlar. Devletlerin müdahalesi ile ortaya çıkmış şeyler evrensel değildir. İlahi bildirimden gelen izler bu kurallarda vardır. Evrensellik iddiası günümüzde küresellik olarak anlaşılmaktadır.
  • Bireysellik: Bir kişi toplum kadar önemlidir. Yorumda bireysel hakların diğerlerinden önce uygulanması gibi sonuçlar doğabilir. Kişisellik gelmektedir. Anayasa’da koruyucu haklar vardır. Kişi haklarına müdahale edilmemelidir. Vücut dokunulmazdır. Kimsenin vücuduna dokunamazsınız. Somut olandan devletin dokunmamasına gelinmiştir
  • Kişisellik
  • Dokunulmazlık
  • Devredilmezlik/ Vazgeçilmezlik: Dava açma hakkı temel haktır. Dava açma hakkından feragat edilemez. Ancak dava açan kimse davasından vazgeçebilir. Ancak İHAS buna da sınır getirir. İHAM’a yapılan başvuru sahibi, başvurusundan vazgeçtiğini beyan edince, mahkeme bu davanın sözleşme yorumu için önemli olduğu kanaatine varırsa, davaya devam edebilir.
  • İç hukuktan doğan özellikler: Temel hakların bağlayıcılığı: Herkes bunların gereğini yerine getirmek ödevi altındadır. Uluslararası hukukta yeni bir anlayış vardır. Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay artık İHAM içtihadını uygulamaktadır. Uluslararası hukuk, Türk hukukunu dönüştürmektedir. İHAS kendine özgü bir anlaşmadır. İHAS hem anayasal değerdedir hem de bazı yönleriyle anayasa üstü değer taşır. Uluslararası hukuka yeni ilkeler getirmiştir. Uluslararası örgütlere üye olacak devletin insan haklarına saygı gösterme ödevi ve nihayet birden çok anlaşma uygulama imkânı varsa elverişli hükmü uygulama görüşü ve karşılılık aranmama koşulu vardır. Sivil Toplum Kuruluşları da önemlidir.
  • Hürriyetler
      • Hürriyet, bir şeyi yapma veya yapmama, belli bir şekilde davranıp davranmama erkidir. Hürriyet serbest hareket etme gücüdür[3]. Hürriyet iki unsur barındırır, insan fiili ve “serbest” insan fiili.
      • Zorlama yokluğu vardır; hürriyet belirli bir kişinin belirli bir zorlamaya tabi olmamasından başka bir şey değildir.
      • Oto-determinasyondur; hürriyet, kendi belirlemesine göre davranma iktidarıdır. Bu yönüyle hürriyet bir otonomi/özerklik alanı olarak da tanımlanır.
      • Hukuki açıdan hürriyet ise, hukuk düzeni tarafından yasaklanmamış her çeşit insan fiilidir. Zira hukuk, bazı insan fiillerine sınırlamalar koyar.
      • Özgürlükler
      • Dar anlamda özgürlük: Kişinin tutuklu olmamasıdır. Tutuklu olmadan gezip dolaşmaya dar anlamda kişi hürriyeti denir.
      • Geniş anlamda hürriyet: Kanunun yasaklamadığı her şeyin yapılabilmesidir
  • Temel Ödevler
      • Ödev, belli bir kural gereğince yapılması veya yapılmaması zorunlu olan şey demektir. Kuralın kaynağında göre ödev dini, ahlaki, teamüli veya hukuki olabilir. Hukuk açısından ödev, bir kural gerği yapılması veya yapılmaması zorunlu olan insan fiilidir. Bu açıdan insan fiili ve zorunluluk olmak üzere iki unsur barındırır.
      • Ödev ve hak simetrik kavramlardır, bir hukuki ilişkide bir tarafın hakkı bir tarafın ödevi vardır. Ödevin olmadığı yerde hak da yoktur. Bu konu ilk çalışmamda açıklanmıştı.
      • Anayasalar, hakları düzenlerken ödevleri de düzenler. Bunlardan çoğunluğu vergi ödevi, vatana hizmet ödevi gibi karşılığında bir hak barındırmaz. Yani bu ödevlere ilişkin olarak devletin bir hakka sahip olduğu söylenmez. Bu nedenle bu ödevler hak kavramının simetriği değildir, bu nedenle bağımsız ödevlerdir. Buna “temel ödevler” de denilmektedir.
      • Anayasa, temel haklar ve ödevler başlıklı ikinci kısmında genel olarak şu hak ve ödevleri düzenlemiştir:
          • Kişinin hakları ve ödevleri
          • Sosyal ve ekonomik ödevler
          • Siyasi haklar ve ödevler
  • İnsan Haklarına Dayalı/ İnsan Haklarına Saygılı Olmak
      • 1961 anayasasının, “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2. Maddesi “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir. Maddede, sıralama olarak İnsan Haklarının en başa alınmış olması, İnsan Haklarının her şeyin önünde olduğu, devletin varlık sebebinin, bu olduğu sonucunu doğurmaktadır. 1982 anayasasının, “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2. Maddesi ise “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklindedir.

        1982 anayasasının, 2. Maddesinde “dayalı” olduğu ilkeler, “başlangıçta belirtilen ilkeler” olarak belirlenmiş ve “insan haklarına” ise saygılı olduğu ifade edilmiştir. Bu durumda, önceliğin başlangıçta belirlenen ilkeler olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanında saygılı ifadesi dayalı ifadesine nazaran daha mesafeli bir tavra yol açabilecektir.

      • Doktrinde ise bu ifadelerin sonuç açısından büyük farklar yaratmayacağını söylenmektedir. Önemli olan pozitif hukukun, insan haklarını ne kadar tanıdığı ve bunları nasıl düzenlediğidir.“Bu açıdan bakıldığında 1982 anayasası, 1961 anayasasına göre daha az güvenceli değildir.” denilmektedir[4].
      • Ancak Anayasanın dayandığı üst değer, devletin varlık sebebini oluşturur. Tüm normların bu varlık sebebinden türemesi beklenir. Bu durumda “İnsan haklarına dayanmayan, fakat saygılı bir anayasanın olduğu bir devlette, pozitif hukuk her ne kadar koruyucu bir refleks ile türetilse de, (temeli sağlam olmayan bir bina gibi) koruma refleksini yitirmemesi açısından, yeterli bir güvencesi olmayacaktır.”
  • Toplum Sözleşmesi
      • John Locke’un ürettiği bir teoridir. Bireylerin karşılıklı uzlaşma, bazı kurallara uymak üzerinde anlaşma ve birbirlerini şiddet, sahtekarlık veya dikkatsizlikten korumak için birleştirdiğini varsayan bir kavramdır.
      • Locke, Sözleşme öncesi evrede insanların haklarından tümüyle yararlandıklarını ancak yararlanmanın tehlikeye düşmesi üzerine bir sözleşme yapıldığını kabul etmektedir[5]. Bu sözleşmeye her bir birey iradeleri ile katılmıştır. Bu Sözleşmenin konusu, toplum üyelerinin hayat, hürriyet ve mülkiyet haklarını koruyabilmek için katlanmaları gereken fedakarlıklardır. Herkesin eşit şekilde korunması amaçlanır, koruma da en büyük toplumsal örgüt yani devlet tarafından üstlenilmelidir. Devlet aynı zamanda kendi oluşum nedeni olan kişisel haklara ( hayat, hürriyet ve mülkiyet) saygı göstermelidir. Locke aynı zamanda bir direnme hakkını da kabul etmiş çünkü kaçınılmaz ihlalleri hesaba katmıştır.
      • Bize göre, Locke’un bu görüşünün en önemli noktası kişisel hakların Sözleşme dışı bırakılmasıdır. Bu teori ile, devletin kişisel haklara dokunmaması gereği kuramsal bir açıklamaya sahip olabilmektedir. Direnme hakkı da bir diğer önemli noktadır, çünkü eğer kişisel hakların zedelenmesi önlenemiyorsa, bu ödevi yerine getirmeyen devlete karşı direnme hakkı doğal bir haktır.
      • Esasen bu teori, doğal hukuk anlayışının bir görünümüdür.
  • Demokratik Toplum Düzeni

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.[6]

“Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlükleri büyük ölçüde kısıtlayan veya kullanılamaz hale getiren sınırlamalar hakkın özüne dokunur. Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen nedenlerle ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilir.[7]

      • Demokratik toplum düzeni kavram olarak 1982 Anayasasında yerini almıştır. Demokratik toplum düzeni, çağdaş, özgürlükçü, evrensel demokrasinin bir kavramıdır.
      • Demokratik toplum düzeni, Anayasa Mahkemesi kararlarıyla somutlaştırılmaya çalışılmıştır. İçtihatlarla çereçevesi belirlenmiştir. Örneğin; ifade özgürlüğü demokratik toplumun en temel dayanaklarından biri olduğu belirtilmiş ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin başlıca şartlarından birini oluşturduğunu vurgulamıştır.
      • Temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasında demokratik toplum düzeni karşımıza çıkar, Anayasa Mahkemesi’nin açık ifadesi üzerine demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu ise eğer bu haklar sınırlandırılabilir.
      • “1982 Anayasasında, sınırlamaların sınırı ölçütü olarak “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama” öngörülü yor. Anayasanın Danışma Meclis i Komisyon Gerekçesinde, getirilen kıstasın “1961 Anayasasının kabul ettiği öze dokunmama kıstasından daha belirgin, uygulanması daha kolay olan bir kıstas” olduğu belirtiliyor. Ancak, komisyon sözcüsü, görüşmeler sırasında yaptığı açıklamalarda, sunulan kriterde de yoruma yer olduğunu hatırlatmaktaydı 2 2 . 1982 Anayasasında öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri”nin, 1961 Anayasasındaki “öze dokunmama” ölçütüne oranla daha belirgin ve uygulanmasının daah kolay olduğunu, gerekçedeki ifadeye rağmen, söylemek pek kolay değil. Şöyle ki , bu ölçüte dayanarak, Anayasa Mahkemesi ik i farklı tutum alarak, iç tihatlarını oluşturabilir[8].”Birincisi, Anayasa Mahkemesi, “demokratik toplum gereklerinin ” ne olduğunu saptayarak kanun koyucunun siyasal tercihlerini buna göre değerlendirip bir sonuca varabilir. Ancak böyle bir durumda, Anayasa Mahkemesinin “demokratik toplum” anlayışını ortaya koyması beraberinde başkaca sorunlar ortaya çıkarabilir. Çünkü demokratik toplum anlayışı çok partili bir düzende en azından mevcut siyasi partilerin sayısı oranında renklilik gösteren bir içeriktedir. Zaten çok partili bir siyasal hayatta, oyunun kuralları na bağlı olarak, iktidar yarışı da, her partinin kendi demokratik toplum anlayışının, bir ölçüde seçmen oyuna sunulmasıdır. Bu bakımdan, Anayasa Mahkemesinin ayrıca, kendi içtihadına göre, demokratik toplum anlayışının içeriğini belirlemesi, gelecekte “Yargıçlar Hükümeti” ne bir zemin hazırlayabilir. Çünkü ortaya çıkabilecek böyle bir içtihat, çok daha serbest bir denetleme yapılmasına yol açabilir. Belirtmek gerekir ki, Yüksek Mahkemenin, böyle bir içtihat oluşturması son derece tehlikeli de olabilir. Zira, çok partili bir siyasal hayatta bu yola gidildi mi o zaman düzenin demokratik olup olmayacağı da tartışma götürür. İkinci ihtimal, bunun tamamen tersi olabilir. Anayasa Mahkemesinin geçen yıl verdiği bir kararında2 3 yaptığı gibi, demokratik toplum gereklerinin ne olduğunu açıklamaksızm, bunu bir “postalat” olarak kabul ederek belli bir sonuca varmasıdır. 1984 Mahalli Seçimlerinde, bütün partilerin T.R.T. den yararlanmalarını yasaklayan kuralı, eşitlik ilkesini zedelemediği için, Anayasaya aykırı bulmamıştır. Bu ikinc i tutumun kaçınılmaz sonucu, Anayasa Mahkemesinin “demokratik toplum düzeninin gereklerini” Anayasadaki yalnızca bazı ilkelerle sınırlı tutarak, (örneğin eşitlik gibi) belli bir sonuca varmasıdır ki, bu durumda da, Yüksek Mahkemenin denet im imkânı hayli sınırlı kalacaktır. Oysa eşitlik ükesi »demokratik bir toplum için gerekli ama, yeterli bir ilke değildir. Belirtmek gerekir ki, bu ik i tutum da Anayasaya uygunluk denetiminde bir çözüm getirmekten hayli uzak kalacaktır. İleride konu unsuru dolayısı ile ayrıca değinileceği gibi, Anayasa Mahkemesi, uygar ülkelerce benimsenmiş olan hukukun genel ilkelerin in yanısıra, zamanla, Anayasadan çıkarabileceği temel ilkelere dayanarak “demokratik toplum düzeni gereklerini” bu çerçevede değerlendirilebilir. Çünkü demokratik bir toplum, bireyin amaç olarak ele alındığı, sosyal bir hukuk devleti olduğu (m. 2) ve devletin temel amaçlarından birinin, bireylerin “maddi ve manevi varlığı nın gelişmesi için gerekli şartların hazırlanması”, bunun için de “siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırması olduğu (m. 5) her zaman gözönünde tutulması gerekir. “Demokratik toplum gerekleri” bu çerçevede değerlendirildiği ölçüdedir ki , kanun koyucunun takdir yetkisinin denetimi bir anlam kazanabilir[9]
  • Sınırlandırma
      • Sınırlama Anayasa madde 13 çerçevesinde yapılabilir, ve Anayasa Mahkemesi bu noktada ölçülülüğe ayrı bir değer vermektedir. Sınırlandırma “ölçülülük” ilkesi uyarınca yapılmalıdır. Ölçülülük ise, elverişlilik, gereklilik ve orantılılık ilkelerinden oluşmaktadır[10].
      • “Diğer taraftan “demokratik toplum düzeninin gerekleri” çerçevesinde temel hak ve özgürlükleri sınırlayan tedbir, bir toplumsal ihtiyacı karş lamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır[11]
      • “AİHM demokratik toplum gereklerine uygunluk araştırmasında sınırlama yapılmasında herhalde “önemli sosyal ihtiyaç” bulunmasını, ayrıca iç hukukta yapılan sınırlamanın yoğunluk ve şiddeti ile izlenen amaç arasında denge/orantı ve ölçü bulunmasını aramaktadır.[12]
      • Sınırlandırma için bunlardan başka ölçütler de mevcuttur. (Ayrıntılı bilgi için dipnot15)
  • Doğal Hukuk/Olan Hukuk
      • Doğal hukuk, etiğin konusu olan soyut adalet anlayışını hukukun nihai amacı olarak gören, insanların doğuştan bir takım hakları (özgürlük, eşitlik, yaşama hakkı..) olduğunu söyleyen ve bu hakların yer veya zamana göre degişemeyeceğini savunan hukuk anlayışıdır. Doğal hukuk, niteliği gereği hukuki pozitivizme karşıdır. Doğal yasanın, doğa tarafından belirlendiği ve bu nedenle evrensel olduğu ileri sürülür.
      • Olan hukuk; mevcut, uygulanan hukuktur. Diğer deyişiyle pozitif hukuk, belirli bir toplumda, belirli bir zamanda yürürlükte olan/geçerli olan hukuktur. Bir hukuksal sorunla karşılaşıldığında, hukuksal çözümün tespiti için yani hukuk uygulaması bakımından, asıl olan pozitif hukukun ne dediğinin tespitidir.
      • Doğal hukuk hukukun kaynağını adalet olarak sunarken, pozitif hukuk hukukun kaynağını devletin egemenlik yetkisi olarak belirler. .Doğal hukuka göre bir norm adalete uygunsa hukuka da uygundur pozitif hukuka göre ise devletin koyduğu tüm kurallar hukuka uygundur.
  • Sınırlandırmanın Sınırı (AİHS 18)
      • Hürriyet asıl, sınırlama istisna olsa da toplum hayatında bazı gerekli durumlarda hak ve hürriyetlerin sınırlanması kaçınılmazdır. Sınırlama kanun eliyle yasama organı tarafından yapılır. Burada mühim olan sınırlamanın sınırsız ve keyfi olmamasıdır[13]. Bu bakımdan kanunilik, ölçülülük gibi ilkeler esas alınırken birtakım genel sebeplere dayanarak da sınırlamalar getirilebilir. Ayrıca olağanüstü durumlar için hem Anayasa hem AİHS gereğince[14] sınırlandırmanın sınırı daha farklı belirlenmektedir. Ama her durumda sınırlandırma hakkın özüne/çekirdek kısmına dokunamaz, devlet bu alana müdahil olmamalıdır.
      • Ölçülülük ilkesi bu konu bakımdan hayatidir. Öyle ki; “ temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın -demokratik toplum düzeni için gerekli nitelikte olmakla birlikte- temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının da incelenmesi gerekir.[15]
      • “Kanun koyucu…hukuk devleti ilkesinin bir gereği ve ceza hukukunun temel prensiplerinden olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik” başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını, “orantılılık” ise başvurulan önlem ile ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir[16]
      • Sınırlamanın sınırında bu ölçüt de önemlidir: “Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmasını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendisini göstermesini gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik olmasını ifade etmektedir[17].”
      • 1961 Anayasasında (m. 11/2) sınırlamaların sınırı olarak öngö rülen “öze dokunmama” ölçütü, Anayasa Mahkemesince şöyle yorumlanmıştı : “… bir hak ve hürriyeti gayesine uygun şekilde kullanılmasını son derece zorlaştıran veya onu kullanılamaz duruma düşüren kayıtlara tâbi tutulması halindedir ki o hak ve hürriyetin özüne dokunulmuş olması söz konusu edilebilir” 2 1 . 1982 Anayasasında, sınırlamaların sınırı ölçütü olarak “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama” öngörülü yor. Anayasanın Danışma Meclis i Komisyon Gerekçesinde, getirilen kıstasın “1961 Anayasasının kabul ettiği öze dokunmama kıstasından daha belirgin, uygulanması daha kolay olan bir kıstas” olduğu belirtiliyor. Ancak, komisyon sözcüsü, görüşmeler sırasında yaptığı açıklamalarda, sunulan kriterde de yoruma yer olduğunu hatırlatmaktaydı 2 2 . 1982 Anayasasında öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri”nin, 1961 Anayasasındaki “öze dokunmama” ölçütüne oranla daha belirgin ve uygulanmasının daah kolay olduğunu, gerekçedeki ifadeye rağmen, söylemek pek kolay değil. Şöyle ki , bu ölçüte dayanarak, Anayasa Mahkemesi ik i farklı tutum alarak, iç tihatlarını oluşturabilir[18].
  • Öze Dokunma Yasağı
      • “Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlükler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Hakkın özü, dokunulduğunda söz konusu temel hak ve özgürlüğü anlamsız kılan çekirdek alanı ifade etmekte olup bu yönüyle her temel hak açısından kişiye dokunulmaz asgari bir alan güvencesi sağlamaktadır. Bu çerçevede hakkın kullanılmasını önemli ölçüde güçleştiren, hakkı kullanılamaz hâle getiren veya ortadan kaldıran sınırlamalar hakkın özüne dokunmaktadır[19].”
  • Askıya Alma
      • AİHS uyarınca bazı haklar ve buna bağlı olarak devletlere ilişkin yükümlülükler askıya alınabilmektedir[20].
  • Çekirdek/ Sert Haklar
      • “Günümüzde devletin insan haklarının her kesiminde düzenleyici/ karışıcı/ etkin bir işlev gördüğü açıktır. Bununla birlikte doğal hukuktan kaynaklanan bir etkiyle temel hakların özüne kanunla dahi dokunulamayacağı (1961/m.11 ve 1982/m.13), ya da vicdan hürriyeti gibi devletin hiçbir halde müdahale etmemesi gereken alanlar (çekirdek haklar/strong rights/droits au noyau dur) bulunduğu, kabul edilmektedir.[21]
      • Çekirdek haklar içtihatlarla belirlenen ucu açık bir kavramdır.
      • Çekirdek haklar (Hiçbir halde sınırlanması kabul edilmeyen haklar) dışında her hak sınırlandırılabilir. Mahkemeyi bağlayıcı olmamakla birlikte, dört mutlak yasak belirtilmektedir: işkence, zorla çalıştırma, kanunsuz suç ve ceza, daha ağır cezanın geri yürümesi.
      • Hiçbir suretle dokunulmayacak ve istisna tanınmayan/ hard core haklardır bunlar:
          • Yaşama hakkı: Ölüm cezası kalktığı için dokunulamaz.
          • Maddi ve manevi varlığın bütünlüğüne dokunulamaz: İşkence yasağı, kötü muamele ve benzeri/ pislik yedirme. Kişiliği törpüleyeceği durumlar da bütünlüğe dahildir. Örneğin, bir asker herkese bir numara veriyor ve öyle çağırıyor: 10 numara ve benzeri. Böyle yapamaz! Bu manevi bütünlüğe dokunmaktır. Enver Paşa, Yemen’e gönderdiği ve “açız” diye bağıran askerlere, “siz yaka numarasından ibaretsiniz, söz hakkınız yok” demiştir. Askeri sistemde kişiliğin silinmesine yol açan muameleler kabul edilir mi? İnsan varlığı, otomat haline indirgenebilir mi? (Militarizm öldürür!)Sayım yasağı T.C.’de yıllarca uygulandı ve insanlar sayım olduğunda sokağa çıkamadı! Halbuki bu barış zamanında yapılamamalıdır.
          • Kimse din / vicdan / düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz: Musevi/ Alevi diye fişlemek.
          • Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez.
          • Suçluluğu mahkeme kararıyla ispatlanana kadar kimse suçlu sayılamaz (Masumiyet karinesi)
      • Bunlar sınırlayıcı değildir. Tahdidi değildir/ tüketici değildir. İnsanlık tarihinden gelen önemli örnekler ifade edilmiştir.
      • Bununla beraber Anayasa madde 15’e değinmek gerekir. Bu maddede belirtilen haklar olağanüstü hallerde dahi dokunulamayacak haklardır. Devlet, olağanüstü hallerde bazı hak ve özgürlüklere müdahale edebiliyorken, hiçbir şekilde dokunamayacağı alanlar şunlardır:
          • Savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz,
          • Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz,
          • Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez,
          • Suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
      • İnsan onuru: Kişilik haklarının tümünün insan onurunu koruma amacına yönelik olduğu söylenir. Bunu tanımladığımızda insanın kazanımlarına sınır çekmiş olacağımız için kişilik hakları sınırlı sayılamaz. İnsan onuru, insana değer verilmesi gerektiğini söyleyen bir değer kavramıdır. Bütün davranışların insana saygılı olması gerektiği ifade edilir. İnsan onuru, tek tanrılı dinlerle ortaya atılmış bir kavram olarak insan haklarını geliştirir. İnsan onuru, insanın topluma yaptığı yararlı faaliyetler sonucu ona verilen değer anlamına geliyordu. Topluma yararlı davranışların, o insana onur kattığı ve onun görev verilmeye layık olduğu anlamına geliyordu. Dignity: Bir kimsenin görev alanı anlamındadır. Officio da aynı anlamdadır. Bu kelime Roma Hukukundan gelmektedir. Officio, bir kimseye verilen görev anlamındadır. Offici: Roma Hukukunda devlet idaresindeki bakanlıklar anlamındadır. Cicero’nun Offici kitabı On Duties olarak çevrilmiştir.

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir