İspat ve Deliller

Genel anlamı ile ispat, bir iddianın doğru olduğu konusunda muhatabı inandırma çabasıdır. Davada ispat ise, tarafın/tarafların talebinin dayanağını oluşturan vakıaların doğru olduğu konusunda hakimi ikna etme faaliyetidir. İspat faaliyeti sonucunda dava konusu iddia ve savunmaların gerçekliği konusunda hakimde bir kanaat oluşturulması, hakimin uygun hukuki sebebi tespit edip uygulayarak adli gerçeği yansıtan karar vermesi sonucunu doğuracak; adli gerçeğin maddi gerçeğe uygun olması sağlanacaktır.
Genel anlamda delil, bir iddianın doğru olduğu konusunda muhatabı ikna etmek için kullanılan araçtır. Tahkikat aşamasındaki ispat faaliyetinde başvurulan araç olan delil ise, talep sonucunun dayandırıldığı vakıaların doğru olduğu konusunda hakimi ikna etmek için başvurulan ispat araçlarıdır.

İspatın Konusu ve Delil
Dava konusu hakkın ve hak iddiasının, buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir.
İspatın konusunu, tarafların üzerinde anlaşamadıkları (m. 140/3) ve fakat uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur (m. 187/1/c/1).
Talep sonucunun dayandırıldığı bu çekişmeli vakıanın ispatı için başvurulan araçlara delil denir (m. 187/1/c/2).

Delilin Konusu
Delilin konusu, maddi vakıalardır. Bu vakıalar, yukarıda da görüldüğü gibi, davanın ve savunmanın esasını oluşturan bunların dayandıkları, taraflarca ileri sürülen vakıalardır. Bu vakıalar olumlu veya olumsuz olabilir. Delilin konusu maddi vakıalardır; bu vakıalar hakkında delil gösterilir.
Hukuk kurallarının delilin konusunu teşkil edemeyeceğine de işaret edilmesi gerekir. Hukuk kurallarının ispatına gerek yoktur; çünkü hukuk kuralları hakim tarafından kendiliğinden araştırılır ve uygulanır (m. 33). İspat edilen bir maddi vakıanın hukuki niteliğini belirlemek, ona uygulanacak hukuk kurallarını bulup uygulamak hakime aittir.
Bir davada, o davanın çözümünü etkileyebilecek olan vakıalar hakkında delil gösterilir ve ancak bu deliller, inceleme konusu yapılır.
Bunlardan başka, taraflar arasında çekişmeli olmayan vakıalar için de delil gösterilmesine gerek yoktur. Taraflar arasında çekişmeli olmayan vakıalar, tarafların üzerinde anlaştıkları ve özellikle ikrar edilen vakıalardır. Bunun gibi, herkesçe bilinen vakıalar çekişmeli sayılmaz (m. 187/2). Yani, herkesçe bilinen bir vakıaya dayanan taraf, bunu ispat etmek için delil gösterme yükü altında değildir.

İspat Hakkı
Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir (m. 189/1). İspat hakkı her iki tarafa da ait olduğu için ispat, kanunda (m. 189) taraflar bakımından sadece bir yük olmanın ötesinde aynı zamanda bir hak olarak düzenlenmiştir.
İspat hakkı, tarafların kanunun belirlediği süre içinde ve kanunun düzenlediği usule uygun olarak ortaya koyduğu delillerle sağlanır. Ancak ispat hakkı pahasına, hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin kullanımına izin verilemez. Bu nedenle, hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin kullanımına izin verilemez. Bu nedenle hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin, bir vakıanın ispatında mahkeme tarafından dikkate alınmayacağı kanunda açıkça düzenlenmiştir (m. 189/2). Bir vakıa için gösterilen delilin caiz olup olmadığına mahkeme tarafından karar verilir (m. 189/4).
Hakim tarafların ispat hakkı çerçevesinde ibraz ettikleri bütün delilleri kararında tartışır, değerlendirir ve bundan çıkan sonucu kararına yazar (m. 297/1/c).

Delil sistemleri genel itibariyle; hakimin bütün delilleri serbestçe değerlendirdiği takdiri delil sistemiile delillerin hakimi bağladığı kesin delil sistemiolarak ikiye ayrılır. Kanunun belirli delillerle ispatını emrettiği hususlar başka delillerle ispat olunamaz şeklindeki m. 189/3 hükmü, HMK’nın kabul ettiği kesin delil sistemini benimsediğini göstermektedir.

İspat Yükü
Hakim, davada hangi vakıaların ispat edilmesi gerektiğini tespit edip ön inceleme tutanağına yazdıktan sonra, bu vakıaların kimin tarafından ispat edilmesi gerektiği konusunu inceler ve karara bağlar. İşte, bir davada talep sonucunun karara bağlanması için önemli olan ve taraflar arasında anlaşmazlık konusu olmaya devam eden vakıaların ispatının kime düştüğü hakim tarafından karara bağlanır. Hakimin kararında gösterdiği bu kişiye verilen yüke, ispat yükü denir.

Kendisine ispat yükü düşen taraf için, bu bir yükümlülük değil, sadece bir yüktür. Taraf kendisi tarafından ispatı gereken bir vakıayı ispat edemezse, karşı taraf onun mutlaka ispat etmesini isteyemez. Tam tersi, kendisine ispat yükü düşen taraf, o vakıayı ispat edememiş sayılır; örneğin, kendisine ispat yükü düşen ve fakat bunu yerine getiremeyen taraf davacı ise, davasını (iddiasını) ispat edememiş sayılır ve dava bu nedenle reddedilir

İspat Yükü, Zamanı ve Önemi
Her iki taraf da, ispat yükünün kime düştüğünü gözetmeden (m. 119/1/f; 129/1/e hükümleri gereğince) delil göstermişler ise, bu halde hakimin ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü araştırmasına gerek yoktur. Çünkü hakim, ilk önce tarafların gösterdikleri delilleri incelemekle yükümlüdür.
İki tarafın (veya bir tarafın) gösterdiği deliller ile davaya ilişkin bütün çekişmeli vakıalar aydınlanmış ise, gene ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü araştırmakta bir yarar yoktur.
Buna karşılık, gösterilen deliller hakime dava hakkında tam bir kanat vermemesi halinde, ispat yükünün hangi tarafa düştüğünün tespit edilmesi gerekli olur. İşte ispat yükü, bu hal için önemlidir; çünkü;
Hakim gösterilen delillerin davayı karara bağlamak için yeterli olmadığı hallerde de esas hakkında bir karar vermekle yükümlüdür[1]. Bu halde, hakimin ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü tespit etmesi ve o taraftan uyuşmazlık konusu vakıayı ispat etmesini istemesi gerekir.
Hakimin kendisine ispat yükü düştüğünü bildirdiği taraf, uyuşmazlık konusu vakıayı ispat edemezse, davayı kaybeder. O taraf, davacı ise davası reddedilir, davalı ise mahkum edilir.
Yalnız bu halde, kendisine ispat yükü düşen ve fakat bunu yerine getirememiş olan tarafın, karşı tarafa yemin teklif etme hakkı vardır (m. 225 vd.). Örneğin, ispat yükü kendisine düşen davacı, davasını ispat edememiş ise, hemen davanın reddine karara verilmez; davacının, dilekçelerinde dayanmış olması koşuluyla karşı tarafa bir yemin teklif etmesine izin verilir.

İspat Yükü Konusunda Genel Kural
TMK m. 6’ya göre, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. HMK m. 190/1 ise, bu kuralı ispat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkarak tarafa aittir şeklinde ifade etmektedir. Bu iki kurala göre;
İspat yükü, ilk önce kural olarak davacıya düşer; yani, davacı davasını dayandırdığı vakıaları ispat etmelidir. İspat yükünün tarafların rolü ile bir ilgisi yoktur. İspat yükü davacıya düşebileceği gibi, davalıya da düşebilir. Bu konudaki genel kurala göre hakkını bir vakıaya dayandıran taraf o vakıayı ispat etmelidir. Bu taraf davacı olabileceği gibi, davalı da olabilir.

Genel Kuralın İstisnaları
Yukarıda incelenmiş olan kuralın bazı istisnaları vardır. Genel kuralı düzenleyen TMK m. 6 ve HMK m. 190/1’den, genel kuralın bazı istisnalarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Buna göre; aşağıdaki hallerde, istisna olarak, ispat yükü hakkını bir vakıaya dayandıran tarafa değil, o vakıa aleyhine tarafa aittir;
1) Normal durumun aksinin ispatı: Normal bir duruma dayanan tarafın, bu iddiasını ispat etmesi gerekmez; tam tersi, ispat yükü normal durumun aksini iddia eden tarafa düşer.
Bir hakkın doğumu için kanunen iyi niyet şart kılınan hallerde normal olan, iyi niyetin varlığıdır (TMK m. 3/1). Bu nedenle, karşı tarafın kötü niyeti ispat etmesi gerekir.[2]

2) İspat yükünün kanunla belirlendiği haller: Bazı hallerde bir vakıayı kimin ispat etmesi gerektiği, bir kanun hükmü ile belirlenmiş olabilir. Kanun (TMK m. 6; HMK m. 190/1) bu halleri saklı tutmuştur. Bu hallerde, ispat yükünün kime düştüğü araştırılmaz; ispat yükü, özel kanun hükümlerinde yazılı olan kimseye düşer.
İspat yükünün özel kanun hükümleri ile belirlendiği hallere örnek vermek gerekirse; TMK m. 191, 287, 294, TBK m. 60, 66, 67…

3) Karineler: Karine, belli bir olaydan belli olmayan diğer bir olay için çıkarılan sonuçtur. Karineler ikiye ayrılır; fiili karineler ve kanuni karineler.
a) Fiili karineler: Bunlar belli bir olaydan, belli olmayan bir olay için hakim tarafından çıkarılan sonuçlardır. Fiili karinelere, yaşam deneyimi kuralları da denir. Fiili karine lehine olan taraf, o hususu ispat etmiş sayılır. Kural olarak, fiili karinenin aksini karşı taraf ispat edebilir.
b) Kanuni karineler: Bunlar, belli bir olaydan, belli olmayan bir olay için kanun tarafından çıkarılan sonuçlardır. Kanuni karineler, ispat yüküne gerçek bir istisnadır. Çünkü, karine lehine olan taraf o olayı ispat etmekle yükümlü değildir. Kanuni karineler de, kesin ve adi kanuni karineler olarak ikiye ayrılır;
ba) Kesin kanuni karineler: Bazı kanuni karineler kesindir; karşı taraf, bunların aksini ispat edemez (m. 190/2). Daha doğrusu, bu karinelerin aksinin ispatı caiz değildir[3].
bb) Adi kanuni karineler: Adi kanuni karineler, aksi ispat edilebilen karinelerdir. Bunlar, aksi ispat edilinceye kadar delil teşkil eder. Ancak, karine aleyhine olan taraf, karinenin aksini ispat edebilir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir. Örnek vermek gerekirse; iyi niyet karinesi (TMK m. 3/1)[4][5][6].

Karşı İspat
Yukarıdaki kurallara göre kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, karşı tarafın iddiasını ispat etmesini bekleyebilir. Kendisine ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, diğer tarafın onun iddiasının aksini ispat etmesine gerek olmaz; o vakıa ispat edilmemiş sayılır.
Fakat, kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, ispat yükü kendisinde olan tarafın iddiasını ispat etmesini beklemeden, onun iddiasının aksini ispat için delil gösterebilir. İşte bu delile, karşı delil denir. Ancak ispat yükü kendisinde olmayan taraf, karşı delil göstermekle, ispat yükünü kendi üzerine almış sayılmaz (m. 191).
Karşı delil gösteren taraf, bununla sadece kendisi bakımından diğer tarafın iddiasını çürütmeye çalışır ve böylece diğer tarafın iddiasını ispat etmesini güçleştirir veya imkansız hale getirir. Sonuçta, ispat yükü kendisinde olan taraf, iddiasını ispat edemezse, o vakıadan kendi lehine hak (sonuç) çıkarılmasını isteyemez.

Karşı ispat faaliyetiyle gösterilen karşı delile rağmen durum aydınlanamamışsa, o zaman hakim, ispat yükü kendine düşen tarafı belirlemeli ve bu tarafa iddiasını ispat etmesi gerektiğini bildirmelidir. Taraf, iddiasını, lehine sonuç çıkardığı vakıaların doğru olduğunu ispat edemezse davayı kaybeder; örneğin, ispat yükü kendinde olan taraf davacı ise, davası reddedilir.

Bir kez daha belirtmek gerekirse, karşı delil, ispat yükü kendine düşmeyen tarafın gösterdiği delile denir. İspat yükü kendisine düşen taraf bir vakıayı ispat ettikten sonra, artık ispat yükü karşı tarafa geçer. Bunun üzerine karşı tarafın o vakıanın doğru olmadığını veya başka bir vakıa nedeniyle hükümsüz kaldığını ispat etmesi gerekir; aksi halde, karşı taraf davayı kaybeder; örneğin davalı ise mahkum olur. İşte bu halde, karşı tarafın gösterdiği delil, m. 191 anlamında karşı delil değildir; çünkü, artık ispat yükü karşı tarafa geçmiştir.

Delillerin Gösterilmesi ve Delil Çeşitleri
Davacı, dava dilekçesinde, iddia ettiği her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini belirtir (m. 119/1/f) ve dilekçelerinde gösterilen ve elinde bulunan belgelerin asıllarını veya örneklerini dava dilekçesine ekleyerek mahkemeye verir (m. 121). Davalı da, cevap dilekçesinde savunmasının dayanağı olan her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğini belirtir (m. 129/1/e).

Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra yapacağı ön inceleme duruşmasında; tespit ettiği uyuşmazlık konularıyla ilgili olarak taraflara dilekçelerinde gösterdikleri ve ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gerekli açıklamaları yapmaları için iki haftalık kesin süre verir. Bu hususların verilen iki haftalık süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi halinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir (m. 140/5).

Taraflar, kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak belli şartlarda mahkeme, bir delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir (m. 145).

Deliller, kural olarak taraflarca gösterilebilir. Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur (m. 194).

Somut bir şekilde ortaya koymadan iddia veya savunma amacıyla vakıaların ileri sürülmesi durumunda, yargılamanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi mümkün olmayacağı gibi, vakıaların anlaşılması için ayrıca bir araştırma mümkün olmayacağı gibi, vakıaların anlaşılması için ayrıca bir araştırma yapılması ve zaman kaybedilmesi söz konusu olacaktır. Taraflar, haklarını dayandırdıkları hukuk kuralının aradığı koşul vakıalara uygun, somut vakıaları açıkça ortaya koymalıdırlar. Bu vakıaların somut olarak ileri sürülmesi, ilgili taraf için bir yüktür; bu yükü yerine getirmeyen sonuçlarına katlanacaktır.

Dava açılırken ve cevap dilekçesi verilirken taraflar, dayandıkları vakıaların hangi delillerle ispat edileceğini de belirtmek zorundadırlar.

Delil, bir ispat aracı olarak, ileri sürülen bir vakıanın doğruluğunu ispat etmeye yarar. Dolayısıyla her bir vakıa bakımından o vakıayı ispata yarayan ispat araçlarının da belirtilmesi önemlidir.

Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda hakim, davanın ispatı için gereken bütün delillere kendiliğinden başvurur; yine bu tür davalarda taraflar da yargılama bitinceye kadar delil gösterebilirler.

Taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalarda ise, deliller kural olarak taraflarca gösterilir; hakim delillere kendiliğinden başvuramaz. Hakim, taraflarca gösterilen delillerin hangisinin ispat için caiz olacağına karar verir (m. 189/4). Örneğin, senetle ispatın söz konusu olduğu ve senetle ispat zorunluluğunun istisnalarının bulunmadığı bir durumda, tarafın gösterdiği tanık delili geçerli delil sayılmaz.

Ancak hakim, bilirkişi ve keşif delillerine kendiliğinden de başvurabilir (m. 266;288). Hakim, isticvaba da kendiliğinden karar verebilir (m. 169/1). Bundan başka hakim, davanın her aşamasında, iki tarafın iddiaları sınırı içinde olmak üzere, tarafları dinleyebilir ve gerekli olan delillerin gösterilmesini ve verilmesini emredebilir (m. 31).

Delil gösteren taraf, karşı tarafın açık izni olmadıkça, o delile dayanmaktan vazgeçemez (m. 196).

Delillerin Hasredilmesi
Bir tarafın, ispat yükü altında olduğu bir vakıayı ispat için bütün delillerini göstermesine ve bundan başka delili olmadığını bildirmesine delillerini hasretmesi denir.

Taraflar delillerini esasen dilekçelerinde hasrederler; ancak sunulmayan bazı bilgi ve belgelerin sağlanması için iki haftalık kesin bir süre verilebilir. Tarafların tanığa başvuracaklarını belirtmeleri yeterli olup, tanıklarının isim ve adreslerini içeren listeyi hakim tarafından verilen süre içinde ibraz etmeleri mümkündür.

Delillerin İncelenmesi
Yukarıda görüldüğü gibi, deliller hasredildikten ve delillerini göstermeleri için taraflara gerekli süre verildikten sonra (m. 140/5), belirlenen duruşmada delillerin incelenmesine geçilir.

Deliller, kural olarak mahkeme huzurunda incelenir ve değerlendirilir (m. 197/1). Bazı hallerde, mahkeme dışında da incelenebilir[7].

Başka yerde bulunan ve mahkemeye getirilemeyen deliller, o yerde istinabe yoluyla toplanabilir (m. 195; 197/2).
Gerek mahkemede gerek mahkeme dışında yapılan delil incelemesi ve işlemler ayrıntılı biçimde tutanağa yazılır (m. 154/3).

Deliller hep birlikte ve mümkün olduğu kadar aynı duruşmada incelenir (m. 197/1/c/1). Delillerin incelenmesinin aynı duruşmada mümkün olmaması halinde yeni duruşmalar yapılabilir (m. 197/1/c/2).

Delillerin İncelenmesinden Sonra Yeni Delil Gösterilmesi
Mahkemenin verdiği iki haftalık kesin süreden sonra, delil ileri sürülmesi, kural olarak mümkün değilse (m. 140/5) de, yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ileri süren tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme, o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir (m. 145).

Hukuka Aykırı Yollardan Elde Edilen Deliller
İspat hakkının hukuka uygun yöntemlerle kullanılması gerekir. Günümüzde, özellikle teknolojinin hızla gelişmesi, sahte veya hukuka aykırı delil üretilmesi ya da mevcut delillerin hukuka aykırı yollardan elde edilerek kullanılmaya teşebbüs edilmesi biçiminde önemli sorunlar yaratmaktadır. Nitekim, izinsiz ses veya görüntü kaydı alınması ya da fotoğraf çekimi veya şifre kırmak suretiyle özel bilgilerin elde edilmesi gibi haller, hukuka aykırılığın görünüm biçimlerindendir. Hukuka aykırılık çoğu kez suç da oluşturur.

Bir delilin hukuka aykırı yollardan elde edilip edilmediğini tespit etmek, ilk bakışta kolay görünmekle birlikte; burada sorun, hangi hallerde hukuka uygunluk sebebinin oluşacağı konusundadır. Bu ise, çoğunlukla özel hayatın söz konusu olduğu özel hukuk ilişkilerinde kolay olmamaktadır.

Bu kural uygulanırken, gösterilen delilin uyuşmazlık konusu olan vakıa/vakıalarla sınırlı olması gerektiği; delilin hukuka aykırı bir şekilde elde edilmiş delil olmaması gerektiği; delilin hukuka aykırı olarak elde edilmiş bir delil olmadığının belirlenmesinde mahkemenin dürüstlük kuralına (m. 29) başvurabileceği, kişilik haklarının çiğnenmesi sonucu veya özel hayata müdahale ile elde edilen delilin hukuka aykırı yolla elde edilen delil olarak kabul edilmesi gerektiği; mahkemenin hukuka aykırı yolla elde edildiği kanısına vararak değerlendirmediği delili neden bu şekilde nitelendirdiğini, hükmünün gerekçesinde açıklaması gerektiği; Anayasanın 38/6 ve HMK m. 189/2 hükümlerinden anlaşılır.

Delil Çeşitleri
Deliller, kesin deliller ve takdiri deliller olmak üzere ikiye ayrılır;
1) Kesin Deliller
Kesin deliller; ikrar (m. 188), kesin hüküm (m. 303), senet (m. 199 vd.) ve yemin (m. 225 vd.) olmak üzere dört tanedir.

Kanunda unsurları, başvurulması, usulü ve sonuçları ayrıntılı olarak düzenlenen delillere kesin delil denilmesinin nedeni, bu delillerin hakimi bağlayıcı nitelikte olmasıdır. Hakim, kesin delillerden biri ile doğrulanan bir vakıayı, ispat etmiş olarak kabul etmek zorundadır; yani hakimin bu delilleri takdir yetkisi yoktur. Ancak, kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda, hakim, kesin deliller ile dahi bağlı değildir; örneğin soy bağına ilişkin davalarda hakim resen araştırma yetkisine sahiptir ve delilleri serbestçe takdir eder (TMK m. 284/1).

Bu gibi istisnalar dışında, özellikle taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalarda hakim, kesin delillerle bağlıdır. Bundan başka, belli tutardan yukarı hukuki işlemler (m. 200/1) ve senede karşı olan iddialardan yukarı hukuki işlemler (m. 200/1) ve senede karşı olan iddialar (m. 201) kural olarak, tanıkla ispat edilemez; yalnız kesin delil ile ispat edilebilir.

Kesin delillere kanuni deliller de denilmektedir.

2) Takdiri Deliller
Takdiri deliller; tanık (m. 240 vd.), bilirkişi (m. 266 vd.), keşiftir (m. 288 vd.) ve kanunda düzenlenmemiş diğer delillerdir (m. 192). HMK m. 293’ye düzenlenmiş bulunan uzman görüşü de takdiri delil olarak değerlendirilebilir.

Kural olarak (istisnalar dışında) hukuki işlemler hakkında başvurulamayan, hukuki fiillerin ispatında başvurulan bu delillere takdiri delil denilmesinin nedeni, hakimin bu delilleri serbestçe takdir yetkisine sahip olmasıdır (m. 198; 282). Yani hakim, kanunda belirtilen istisnalar dışında, kural olarak, bu delilleri serbestçe takdir eder.


[1] Ceza usulündeki davalının delil yetersizliğinden dolayı beraat ettirilmesine benzer bir kurum, medeni usul hukukunda yoktur.

[2] Ancak, başkasının arsasına iyi niyetle inşaat yaptığını iddia eden kimse (TMK m. 724), iyi niyet, kural olarak, asıl olmakla (TMK m. 3/1) beraber, iyi niyetini ispat etmelidir. Çünkü başkasının arsasına inşaat yapan bir kimse, normal olarak o arsanın başkasına ait olduğunu bilir; yani (normal olarak) iyi niyetli değildir. Şu halde, normal olmayan durumu, yani iyi niyetini ispat etmelidir.

[3] Örneğin, kimse, tapu sicilinde kayıtlı olan bir durumun kendisince bilinmediği yolunda bir iddia ileri süremez (TMK m. 1020/2).

[4] Ancak, duruma göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse, iyi niyet iddiasında bulunamaz (TMK m. 3/2); yani TMK m. 3/1’deki iyi niyet karinesine dayanamaz.

[5] Hangisinin önce veya sonra öldüğünü tayin mümkün olmaksızın ölenler, aynı anda ölmüş sayılırlar (TMK m. 29/2).

[6] Resmi sicil ve senetlerin, doğru olmadığı ispat edilinceye kadar, doğru olduğu kabul olunur (TMK m. 7).

[7] Örneğin; m. 195; 235; 259; 288; 290’da düzenlenen hallerde olduğu gibi.

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir