Ceza Muhakemesi 29 Kasım 2018 Ders Notu

29.11.18 Ceza Muhakemesi

Doğrudanlık ilkesinden devam ediyoruz.

Hakimlerin doğrudan duymaları, görmeleri vs. gerekir.

Biçimsel doğrudanlık: araya herhangi bir aracı sokmadan delillerle yüz yüze gelmek, doğrudan iletişim kurmak.

İki bilim dalı çürütülemez; mantık ve matematik. Bunu Tanrı bile değiştiremez.

Nedensellik kavramı da, en ünlü nedensellik fikrinin sahibi de bir matematikçidir; Von Liszt. Von Lizst yüzyılının en ünlü ceza hukukçusu. Von Lizst bir matematik hocasının (Kries) bir makelesini görür matematik dersinde. Kendisine bir mektup yazar; biz şöyle şöyle bir konuyu tartışıyoruz bu konuda bir yazı yazar mısınız bizim dergimizde der. Ve Von Lizst bunun üzerine onun gönderdiklerini inceledikten sonra ünlü bir makale yazar (1889’da yayımlanmıştır). Ve nedensellik üzerine eğilir. Ve ondan sonra uygun nedensellik görüşleri başlar.

Bir başka daha örnek vermek gerekirse Honik(?) de nedensellik konusunda objektif nedensellik kuramını başlatan adamdır.

Devam edersek konumuza; burada biçimsel açıdan doğrudanlık dendiği zaman şu sorunun cevabını ararsınız; delil nasıl ele alınmalıdır? Nasıl sorusunu soruyoruz. Yalnızca mahkemeye getirilen deliller değerlendirilebilir, zira 217. maddede de bundan bahsediyor kanun.

Dosya içerisinde var delil, ama tartışılmamış; bu durumda delil kullanılamaz. Taraflar biliyor delili, hakim de biliyor, ama tartışılmamış; kullanamazsınız. Yargıtay ne yapıyor? Dosyaya bakıyor delilleri kullanıyor ve gizli oturumda yapıyor bunu. Kimse dosyadan bakarak bu adam doğru söyledi, yalan söyledi diyemez.

Bundan ötürü doğrudan doğruyalık, tek taraflılığı ortaya çıkarıyor.

Soruşturma evresinde bunun tam tersi geçerlidir, tartışma yok, dosya gizli. Ancak şüphelinin avukatı bazı durumlarda dosyayı inceleyebiliyor.

Sözlülük ilkesi bu açıdan yardımcı oluyor. Bir de maddi anlamda doğrudanlık, doğru iletişim kurma ilkesi var. Yargıç olaya en yakın olan delilleri incelemeli, uzak olan delilleri özenli-dikkatli incelemeli. Burada hangi delil, hangi kanıt sorusunun cevabı var. En iyi delil hangisidir sorusunun cevabını burada aramaya başlıyoruz. Bir sürü deliller var çünkü; bulgular var, beyan delilleri var, tanıklar var.

Birisi (tanık) olayı aktarmaya başladığı zaman kendi yorumunu da içine katar. Bu hususa dikkat etmek gerekir. Tanık delili açısından güvenilirliği ona göre belirlemek gerekir; bu adamın bunu kavrama yeteneği var mı diye sormak gerekir. Bazen öyle sözcükler vardır ki onu hiç duymamışsınızdır (tanığın ifadesi hususunda), siz bunu üniversite tahsili yapmış biri olarak tutanağa geçiriyorsunuz daha düzgün bir ifade olması açısından. Bu durumda araya tutanak girmiş oluyor, sadece tutanak da girmiyor, sizin değer yargılarınız, sizin yorumunuz giriyor. O yüzden kaynaktan biraz uzaklaşmış oluyorsunuz. Burada soruşturma dosyasını incelemek suretiyle oluşan ön yargının da ortaya çıktığını unutmamak gerekir.

Doğrudan bilgi ancak yüz yüze gelmekle ve kişinin ruh halini dahi değerlendirmek suretiyle elde edilen bilgilerdir.

Doğrudanlık ilkesi çok önemli bir rol oynuyor.

Doğrudanlıkla ilgili söyleyeceklerimizi burada bitiriyoruz.

Bu çok önemli bir konu, uzun uzun üzerinde durulması gereken bir konu.

SINAVDA ÇIKABİLİR DOĞRUDANLIK İLKESİ

Kitaplarda yoğunluk olarak adı geçen bir terim var; dekonsantrasyon diye bahsettiğimiz bir terim vardı, odak olmama anlamına geliyordu, bunu savcı yapıyordu soruşturma sırasında. Soruşturma sırasında istediği yerden delil toplar, yeter ki kendi yetki bölgesi olsun. Ama duruşmada tam olarak bunun tersi mevcuttur. Duruşmada konsantrasyon (odaklılık) mevcut. Belli bir yerde, belli bir zamanda yapılacak; adliyede. Başka bir yerde yapacaksa da taraflara yerin bildirilmesi gerekir. Böylece bunun adı konsantrasyon oluyor, belli bir yerde ve belli bir zamanda toplamak. Ve bu arada ne diyorsunuz? Örneğin 13. Ağır ceza mahkemesi orada toplanacak diyorsunuz. Yargıçlar bu arada değişmeyecek, değişmeyen yargıçlarla duruşma bitecek. Peki Türkiye’de buna uyulur mu? Hayır, yargıçlar hep değişir. Bu dehşet bir şey. Batıda bu mümkün değil. Konsantrasyon ilkesinin Türkiye’deki uygulamasına bakıp da ucuz bir ilke olduğunu zannetmeyin. 218. maddede yedek yargıç hususu düzenleniyor. Bu doğrudanlık ilkesinin gerçekleşmesi bakımından da çok önemlidir; eğer yargıcın herhangi bir sebepten ötürü davaya devam edememesi durumu mevcutsa. Türkiye’de yedek yargıç müessesesi ne kadar uygulanıyor? Doğru düzgün uygulanmıyor, Öcalan’ın yargılamasında bile bunu gördük.

Kısaca yoğunlaşma ilkesi zaman, kişi, yer açısından değişmezliği anlatıyor; ve belli yargıçlarla bu işin yapılacağını anlatıyor. Savcı değişebilir, müdafii nasıl değişiyorsa o da değişebilir.

Yine doğrudanlık ilkesini besleyen ilkelerden bir tanesi de; duruşmanın kesintisizliği ilkesidir. Duruşmanın aynı yargıçlarla sürmesi, yargıcın değiştirilmemesi anlamına gelir. Kural olarak duruşmaya ara veremezsiniz, duruşma tektir. Ara verme kısa olmalıdır. Bizde 1 ay sonraya erteleniyor; yurt dışında bunu göremezsiniz, sabah başlarlar gece yarısında bitirirler. Bizde saat 17’den sonra çalışan adam bulamazsınız. Yasa koyucu diyor ki öyle bir hazırlık yap ki ertelemeye yol açma, tek oturumda bitir duruşmayı diyor. Bizde taraflar geliyor, hakim keşfe karar veriyor, olacak şey değil. Aynı şey hukuk davası için de geçerli, hukuk davası tek oturumda biter, keşif yapacaksanız önceden yaparsınız biter.

Yasa koyucu mümkünse tek oturumda bitir, ama bazı durumlarda erteleme yapabilirsiniz, ikinci oturuma kalabilir, böyle bir durumda yedek yargıç bulundur, böyle bir durumda olabildiğince ikinci oturumu yakın bir tarihe al diyor. Yasa koyucunun bu konuda istisna yolunu açmış olması bizim ülkemizde kural haline gelmiştir.

Bazen ara vermek zaruri hale gelebilir. Örneğin, savcı nitelendirmeyi yanlış yapmış, savcı gasp demiş ama olay aslında hırsızlık ya da dolandırıcılık. Duruma göre yeni bir savunma ihtiyacı vs. doğabilir, bu durumda dolayısıyla adam yeni bir savunma yapmak isterse ara vermek zorundasınız.

Sözlülük ilkesi, dikkat ederseniz doğrudan iletişim kurmanın en çarpıcı yoludur. Ve zaten iki ilke iç içedir. Sözlü olacak ki dinleyeceksiniz, tartışacaksınız. Herhalde kağıttan tartışamazsınız değil mi? O yüzden sözlülük ilkesi, doğrudanlık ilkesinin bir izdüşümü gibidir. Varlık nedeni ona bağlıdır. Tanık dinlenir diyoruz. Tanığın sözünü kesmeyeceksiniz, ama bazı durumlarda aydınlanma gereği duyuyorsanız uyarabilirsiniz, soru sorabilirsiniz. Bütün bunlar sözlülük ilkesini ortaya koyuyor. Hele ki ceza yargılamasında sözlülük asıldır. Yazılı beyan bu nedenle okunmuyor. Ama yazılı bir delil okunuyor. Sesli bir şekilde okunduğu için sözlülük ilkesi gerçekleşiyor ve onun üzerine tartışma başlıyor. Tabii bu keşifte de söz konusu olabilir, keşifte de dinleyeceksiniz. Taraflar bunu duyacak ve ileride bunu tartışma konusu yapacak.

Sözlülük ilkesi çok önemli rol oynamaktadır, buna çok dikkat edilmelidir.

Meramı anlatma ilkesi, hak arama ilkesinin bir izdüşümüdür. AİHS’nin ilgili maddesinde sözü geçen adil yargılama hakkının bir izdüşümüdür. Derdinizi anlatacaksınız, bu da çok önemli bir ilkedir Türkiye açısından. Özellikle yabancı dili konuşanlar için meramını anlatma ilkesi çok daha önemlidir, ona bir çevirmen bulacaksınız. Bir insan en iyi ana dilinde düşünür, en iyi ana dilinde konuşur. En iyi savunmayı da ana dilinde yapar. Dil bilinmez, dil devamlı öğrenilir. Bizim yasamızda bu düşünceyle bir düzenleme yapılması gerekirdi, fakat bu düşünceden yola çıkarak bir düzenleme yapılmamıştır.

Çelişme ilkesi, doğrudanlık ilkesinin hem sonucudur hem de nedenidir. Çelişme nerede olur? Tartışmada olur ancak. Çelişme ilkesi hem doğrudanlık ilkesini hem de sözlülük ilkesini destekliyor, tamamlıyor. Dolayısıyla bu ilke de doğrudanlık ilkesini destekleyen bir ilke halindedir. İki kurumu olabildiğince az kullanacaksınız; naip hakimlik ve istinabe. Yasa koyucu diyor ki bunu istisnai olarak kullanın, ama bizde her zaman istisna kural haline dönüşür. Bu iki durumu olabildiğince sakıncalarını gidermek için görüntülü sistem kullanın diyor, bu bir ölçüde sakıncaları gideriyor, ama tam gideriyor mu? Hayır, çünkü o sistemde de uzaktan bir iletişim söz konusu. Bunları kurala dönüştürmemek gerekir.

Doğrudanlık ilkesini destekleyen bütün ilkelere uymalıyız. Bütün bunları söyledikten sonra bir kavşak noktasına ulaşıyoruz. Bu da bir ilkeye dönüşmüştür, Roma hukukundan beri süregelmiştir; (Tantum … quantum conculatum) ne kadar yargıladıysan o kadar sonuç çıkarabilirsin. Bu, bütün bu ilkelerin bir kavşak noktasını oluşturmuştur.

Kanıt değerlendirme noktasına geliyoruz.

Hakim kişisel bilgisine dayanamaz, bunu daha önce çok defa söylemiştik. Ancak bir noktada o bilgiye dayanabilir; herkesçe bilinen bir durum ise. Gece saat 02’de o bölgede her yerde gecedir, bunun ayrıca ispatına gerek yoktur. Bu herkesin kabul ettiği bir olaydır, doğa olayıdır. Tersini ispat etmeye hiç gerek yok. Bunlar herkesin bildiği, mağrur, bilinen şeylerdir. Bu arada yargıcın soruşturma dosyasını inceleme yetkisi hususunda bizde bunu sınırlayan bir şey yok, fakat yanlıştır (önyargı oluşmaması bakımından olduğunu 27 Kasım notlarında söylemiştik).

Şimdi size yozlaştırılmış bir yargı örneği verelim; doğal yargıç ilkesine uymadığı için Yassıada Mahkemelerinde vuku bulmuştur. Olaydan sonra mahkeme kurulmuştur. Kanımızca yargılama başarılı da değildi. Hakimler değişti, böyle bir şey olabilir mi? Peki yozlaşmış yargılamanın tipik örneği nedir? Mithat Paşa’nın 1881’de yargılanmasıdır. Öyle yargıçlar seçildi ki eskiden Mithat Paşa’nın üzerlerinde tasarrufta bulunduğu, Mithat Paşa’ya düşman yargıçlar özellikle seçildi. İlk olarak doğal yargıç ilkesine hiç uyulmadı zaten. Ve yargıçların hiç birisi tarafsız değildi. Örneğin Mithat Paşa’yı yargılayan yargıçlardan birisini daha önceden Mithat Paşa görevden almış, bir tanesinin de babasını Mithat Paşa asmış. Şimdi bunlar yargılama yapıyor, siz böyle bir yargılamadan doğru dürüst bir karar çıkabileceğine inanabilir misiniz? İnanamazsınız. Doğal yargıç ilkesine aykırı davranılmış bir durum. Ve ayrıca bağımsızlık ilkesi de çiğnenmiştir. Bu ilkeye göre yargıçlara kimse talimat vermeyecek, ama maalesef Ahmet Cevdet Paşa gibi önemli bir hukukçu yargıçların arkasında oturup Adalet Bakanı olarak görev yapıyor ve yargıçlara sürekli talimat veriyor. Böyle çirkin bir leke tarihe geçmiştir. Ve ceza yargılaması yasasında o dönemde bile tanınan savunma hakkına hiç uyulmuyor. Bu da çok üzücü bir olay ve en sonunda karar aşamasına geldiği zaman; üç avukattan birini seçeceksiniz diyor. Mithat Paşa 26 Haziran’da son oturumda, diyor ki bu ithamnamede sadece başındaki besmele ile sonundaki tarih doğrudur. (Mithat Paşa’nın savunmasını oku).

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir