Yılmaz Karakoyunlu – Sokollu (Zirveden Sonra)

SOKOLLU

Yılmaz KARAKOYUNLU

KİŞİLER

NURBANU VALİDE SULTAN (45 yaşlarında.)

ESMAHAN SULTAN (35 yaşlarında.)

SOKOLLU (60 yaşlarında.)

III. MURAD (28 yaşında.)

SAFİYE SULTAN (24 yaşında.)

CANFEDA (30 yaşlarında.)

ESTER KADIN (35 yaşlarında.)

ŞEYHÜLİSLÂM HAMDİ (60 yaşlarında.)

SAADETTİN EFENDİ (55 yaşlarında.)

İDRİS AĞA (50 yaşlarında.)

ÜVEYS PAŞA (45 yaşında.)

ŞEYH ŞUCA (50 yaşında.)

FERİDUN AĞA (50 yaşında.)

HASAN AĞA (45 yaşında.)

GÜLFİDAN (18 yaşlarında.)

GÜLNİHAL (18 yaşlarında.)

BOSTANCI (40 yaşlarında.)

KATİL (40 yaşlarında.)

BİRİNCİ PERDE

TABLO I

SAHNE

(Sarayın harem dairesinde, Haseki için ayrılmış oda… Etraf itinayla seçilmiş eşya ile döşenmiş… Geride, pencere kenarına yerleştirilmiş geniş bir divan üzerinde Nurbanu oturmaktadır. Önünde büyük bir mangal; ısınmaya çalışmakta… Telaşlı ve hüzünlü bir hava sezilmektedir. Herşey gizlilik içinde. Kuşkulu bir bekleyiş vardır. Odaya yarı loş bir hava hakimdir. Yandaki kapıdan içeriye telaşla Canfeda girer.)

CANFEDA : Geliyor, sultanım! Sadrazam paşa geliyor. Birlikte geliyorlar…

NURBANU : (Telaşla doğrularak) Kim var yanında?

CANFEDA : (Teskin edici bir anlatımla) Esmahan Sultan…

NURBANU : (Sokollu ve Esmahan içeri girer. Nurbanu’yu selamlar.) Nerdesin paşa? Böyle telaşlı zamanda insan bekletilir mi?

SOKOLLU : (Merakla) Hayırdır inşallah, sultanım… Bu vakitte bu telaşınız; hayra alâmettir inşallah…

NURBANU : (Ortaya doğru yürür.) Devlet, artık senin dirayetine kalmıştır paşa.

ESMAHAN : (Meraklı) Yarabbi hayreyle! İnşallah efendimiz sıhhat ve afiyettedir. Valide, (Tereddüt geçirir.) Yoksa, yoksa?

NURBANU : (Sözünü keser.) Pederiniz, cennet mekân Sultan Selim Han Hazretleri, rahmet-i rahmana kavuştu.

SOKOLLU : (Çığlık atan Esmahan’ın ağzını kapatır.) Telaşa lüzum yok? Şimdi sessizlik gerekir…

NURBANU : (Esmahan’ı kucaklayarak) Elbette, paşa; ancak, (Biraz susar.) Önce sadakat gerekir. Hanedana damatsın. (Sokollu, elini öpmek için yaklaşır; Nurbanu çeker.) Göster sadakatini…

SOKOLLU : (Koynundan mührü çıkarır, Nurbanu’ya sunar.) Buyurun sultanım. Zevciniz cennet mekân Sultan Selim Han’ın kulunuza emaneti… Sekiz yıl sadakatla taşıyıp, adaletle kullandım. Mühr-ü hümâyûn!

NURBANU : (Sokollu’nun avucunu kapatarak keseyi kendisinde bırakır.) Paşa, etraf taht kavgasının hırsıyla tutuşursa, Osmanlının sonu çabuk gelir. Şehzade hırsını bilirsin. Tahta yaşla değil, başla çıkılır. Yine yandaş arıyorlar. Abdullah’ın anası, çevrede merakla dolaşıp duruyor. Hemen arslanıma, şehzade Murat’ıma haber edelim. Tahta cülus etsin… Mührü kendisine sunarsın. Osmanlıda âdet böyledir. Mühür, sahibinden alınır.

ESMAHAN : (Merakla) Nasıl oldu valide? Nasıl oldu Canfeda?

NURBANU : (Sinirli) Sırası mı bunun şimdi? (Önemsemez ve acele tavırla savuşturur) İçki, kadın… Başka ne beklersin? Hamamda gusûl alırken düşüp, kurnaya vurmuş başını… Ölümün insanı nerede bulacağı bilinir mi hiç?

SOKOLLU : (Meraklı) Bir bileni var mıdır, sultanım?

NURBANU : Yanında cariyesi varmış. Kız korkuyla bağırırken Canfeda yetişmiş… (Tartışma istemez.) Cenazeyi, buzluğa koydurdum. Cariyeyi hallettik… Bileni bizleriz sadece… (Sesi değişir.) Bak paşa! Sarayda, bu haber duyuldu mu, taht yolunu öyle bir kan bürür ki, biz bile zor kurtarırız başımızı. Murad’ın yolu uzundur. Ta Manisa’dan gelir. Birileri tahta başkasını çıkarır diye korkarım.

SOKOLLU : (Teskin edici) Sessiz kalın sultanım. Sakin olun. Ben de bilirim, taht için ne kanlar döküldüğünü. Acele etmek gerekir, ama siz sakin olun. (Kendi kendine) Ya maazallah Şehzade Abdullah, Cihangir…. Ya maazallah valideleri… (Biraz susar.) Basiretle hareket etmek lazımdır…

NURBANU : (Emredici sesle) Şehzade Murad’a haber edelim paşa; tez elden gelip cülus etsin, tahtın sahipsizliği hayra alâmet değildir.

SOKOLLU : (Canfeda’ya) Hasan Çavuş’a haber sal. İki eli kanda olsa saray kapısına gelsin. (Canfeda, Nurbanu’ya bakar, Nurbanu, başı ile gitmesini ister. Sokollu seslenir.) Yağız atlar kuşansın. Yol uzun, iklim fena…

NURBANU : (Sokollu, mektup yazar. Sessizlik hakim olur, Nurbanu yaltaklanır.) Ne dersin, geç kalmayız değil mi? (Biraz susar.) Fesattan korkarım. (Sesi biraz yükselir.) Fitnenin sesi bir kerre çıktı mı, şu saray kubbelerinde öylesine çınlar ki bin celladın yağlı ipini geçirsen boynuna, sesini, soluğunu kesemezsin…

ESMAHAN : (Olayı kavramıştır.) Bütün şehzadeler sarayda… Biri duyarsa eğer, hepimizin sonu ölümdür. (Sokollu’ya sokulur.) Ne dersin paşam? Bir duyan olmadan tedbir alsanız…

NURBANU : (Fırsat sayarak) Acele et paşa! Bak, haremin huzursuz.. Yüreğinde korku var… (Sinirli) Sanki hünkâr kızı değil… (Biraz susar.) Lakin dediği doğrudur. Tedbir gerekir… (Sokollu mektubu sunar.) (Mektubu okur yüreğine basar.) Ya Rabbim, yardım et! Tahtı, arslanıma nasip et. (Sesinin tonunu değiştirir. Şeytanca ifade ile) Şehzadelerin kapısına gözcü koymalı. Çıkmasınlar dışarı. Bu iş, mektupla bitmez paşa… Asıl bundan sonrası, senin dirayetine kalmıştır… Sadakatini göstermenin zamanı geldi..

ESMAHAN : (Emrivaki yaparak) Sadıklardan kapı kulları etrafı çevirsin; paşam tedbir alacak..

NURBANU : (Parmağından yüzük çıkarıp Sokollu’ya verir.) Şeyhülislâmı gözet. Hazırlıklı bulunsun. Rahmetlinin yüz görümlüğüydü… Bostancılara ulufe verilsin. (Kışkırtırcasına) Nizam-ı âlem, ne diyorsa yapılsın. Nimetin büyük olur paşa.

SOKOLLU : (Kızgın fakat saygılı) Çoğu çocuktur onların sultanım. Kimi emzikte sübyan; kimi beşikte bebek. Saltanat nedir, cülus nedir bilmezler.

NURBANU : (Sinirli ve kaygılı) Saltanatı bana mı öğreteceksin, paşa! Her çocuk dediğinin bir anası vardır. Ben burada Murad’ımı beklerken, ya Cihangir’in anası, ya Abdullah’ın anası tahta oturtursa oğlunu?

SOKOLLU : Sultanım! Olmayacak şey, bunlar.

NURBANU : Ya hilekâr bir vezir, ya düzenbaz bir paşa tertip alır, yolunu keserse oğlumun? Ya ocaklı kazan kaldırıp başkasını isterse? Ya üç beş cahil ahaliyi sokağa döküp saraya yürürse? Ne olur halimiz hiç düşündün mü paşa? Haydi, söyle Bostancıya, nizam-ı âlem ne diyorsa, yapsın gereğini.

SOKOLLU : (Yüzüğü kendi parmağına takar.) Sultanım! Tedbir alırım; lakin, nizam-ı âlem hünkâr hakkıdır. Haşa! Ne size, ne bize düşmez nizam-ı âlemden söz etmek. (Biraz susar. Başını hafifçe sallıyarak) “Nizam-ı âlem” bu! Hükmünü nasıl icra eder bilinmez…

ESMAHAN : Tedbir yetmez paşam. Valide Sultan haklıdır. Ya biri elini çabuk tutar çıkarsa tahta? Fitnenin ucu nereye dayanır, kimse bilemez?

SOKOLLU : Murad Han’a atlılar yollarım. Kadırgalar gönderirim. Lakin, nizam-ı âlem, hünkârın hakkıdır.

NURBANU : Tedbiri alan, çareyi de bilendir paşa. Bilmez misin ki Osmanlı’da oyun çoktur? Bilmez misin ki hanedanın fitnesi, saltanatın aczinden beter beladır? Eğer ki iş aksar, fitne ile fesad işe karışırsa, çare de kalmaz, tedbir de… (Sesinde tehdit vardır.) O zaman mühr-ü hümâyûn cellat kemendi gibi gelir, adamın gırtlağını sıkar… (Emreder gibi) Çağır Bostancıyı paşa! Ver emrini. De ki, nizam-ı âlem için…

SOKOLLU : (Yüksek sesle Nurbanu’nun sözünü keser.) Haşa Sultanım, haşa! Hünkâr hakkına el sürmek günahtır. Nizam-ı âlemi, ancak hünkâr uygular. Kim çıkarsa tahta, hak onundur. Bu hak, isterse bizim de başımızı alır… (Sesinde tehdit vardır.) Billahi yemin ederim, şu saray bahçelerini kan selleri götüreceğini bilsem, gene de hünkâr hakkına el sürdürtmem…

ESMAHAN : (Yaltaklanarak) Ben senin karınım, paşa. Ben hünkâr kızıyım. Nizam-ı âlem nedir bilirim. Ta Fatih’ten bu yana uygulanır, bu nizam. Murat da benim kardeşim, Cihangir de, Abdullah da… Ama Osmanlı için Murat evlâdır. Valide sultanın hakkı var..

SOKOLLU : Önce Hünkâr’ın hakkı gelir…

NURBANU : Bak paşa! Yol uzun, iklim fena diyordun. Bu işin vakte tahammülü yoktur. Eğer taht Murad’ıma müyesser olmazsa…

SOKOLLU : (Saygılı sesle sözünü keser.) Sultanım! Senin derdin veraset; benimki ise devlet… Sen tahta kim varis olacak diye kaygılanırsın, ben devlete kim sahip çıkacak diye düşünürüm… Bilesiniz ki, ben de Murad Han’ın hünkâr olmasını isterim. Gereken tedbiri alırım. Çareyi bulurum. (Sesi hafifçe yükselir.) Ama, nizam-ı âleme hünkârdan başkasına el sürdürtmem… (Sesi daha yükselir.) Gerekirse, kaldırır, başımı, dik tutar ve derim ki, hünkâr olmadan, “nizam-ı âlem” diyen, önce gelsin, bu başı alsın… (Sesi yavaşlar.) Sultanım! Şehzadeler henüz çocuktur. Anaları dediğin taze lohusalar. Bunların saltanata ehliyeti yoktur ki, tahta umudu, talebi olsun.

NURBANU : (Tekrar sesi hırslanır.) Saltanat hırsı iman gibidir paşa… Kimde ne kadar olduğu bilinmez. (Geçmişi anar gibidir.) Her acemi cariye, padişah gerdeğinde, “Haseki”lik hayal eder. Gebe kaldı mı artık, her gece rüyasında valide sultan olur. (Sesi hırslanır.) Saltanat dediğin, padişah döşeğini ısıtmak değil paşa, tahtın sıcağına bir serin gölge olmaktır. Bilmez misin ki, Yıldırım’ın, Fatih’in ateşi hep bu gölgede serinlemiştir? Bilmez misin ki Yavuz’un, Süleyman’ın baş koyduğu diz budur. (Biraz susar.) Her gece tarih okursun. Bilmez misin, Devlet Hatun’u, Bahar Hatun’u, Hafsa Kadın’ı? Bilmez misin Despina’yı, Nilüfer’i, Hürrem’i? (Tehdit îma ederek, Sokollu’nun koynundaki mührü gösterir.) Bilmez misin paşa; bilmez misin ki, mühr-ü hümâyûnu padişah eliyle, harem verir, harem alır? (Sokollu ve Esmahan, Nurbanu’nun eteğine doğru eğilirler. Nurbanu, sahnenin önüne doğru gelir. Kendine güvenlidir. Yeleğinin altından bir hançer sapı görünür.) Cülus vakti gelince, en masum sübyan dediğinin anası, en namlı eşkıyadan beter bir katil olur.

(Işıklar kararır.)

TABLO II

SAHNE

(Saray’ın bahçesine açılan bir kabul salonu. Dışarıda kötü bir havayı belirten rüzgâr sesleri ve soğuk. Sessizlik, merak, endişe, hatta korku, insanların ruh halleri olarak dikkat çeker. Kuşkulu bir bekleyiş ve huzursuzluk hali görülür. Padişah için hazırlanmış bir divan etrafında paşalar dizilmiştir.)

İDRİS AĞA : Şu talihe bakın! Kanunî’nin evladı Selim Han, bir hamam sefasında can veriyor. İşret ile şehvetin sonu budur işte..

ÜVEYS PAŞA : (Sözü tamamlar.) Sonra biz gecenin yarısında, bu soğukta, Valide Sultan ile Sadrazam Paşa’yı bekliyoruz. (Yarı meraklı ve kuşkulu bir tavırla) Saltanat kime gülüyor, sadaret kime gülecek? Bekleyelim, görelim.

İDRİS AĞA : Valide Sultan’ın oyunu iyi yürüdü. Bugün tam yedi gün oldu ki, Osmanlı tahtı boş; sahibini bekler…. Şehzade Murad, 4 gün önce yola çıkmış. Ama işin sonu neye varır bilinmez.

İDRİS AĞA : Sokollu ile Valide Sultan kavga etmişler.

ÜVEYS PAŞA : (Memnun) Eee… Desene, Murad hünkâr olursa Sokollu’dan kurtulacağız.

İDRİS AĞA : Kimin, kime gücü yeter bilinmez. Murad, anasının sözünden çıkmaz..

ŞEYHÜLİSLAM : (Uyarıcı) Bir anda bakarsınız herşey tersine döner. Ne tedbir kalır, ne çare? Ne taht kalır; ne mühür? (Kendi kendine) Hey koca Osmanlı tahtı! Senin için ne canlar alındı, ne kanlar döküldü?

İDRİS AĞA : Ağalar, Paşalar. Bilesiniz ki tahta kim çıkarsa çıksın, mühür Sokollu’da kalırsa, sonumuz hayırlı değildir. Tahta, ha Murad çıkmış, ha Cihangir… Sokollu sadrazam kaldıkça devlet, gene Bosnalının elindedir. Murad da babası gibi, devleti vezirine ısmarlarsa, sonumuz gelmiş demektir.

ŞEYHÜLİSLAM : Sokollu, pek nadir bir vezirdir. Devlete, millete sahip çıkmayı bilir. Osmanlı bugün ayaktaysa onun sayesindedir.

ÜVEYS PAŞA : Ne o hoca efendi, Sadrazamdan bir çıkarın var galiba. İdris Ağa, sen Şehzadenin yakınısın. Bir uygun zamanda, fırsatını bul ve söyle. Sokollu’nun gözü, artık sadarette değil, tahtdadır.. Eğer Murad tahtına, evladına sahip olmak isterse, tedbirini şimdi almalıdır.

İDRİS AĞA : (Kurnazca) Murad, haremin sözünü dinler Bir münasip zamanda bunu Safiye Sultan’a anlatmalı..

NURBANU : (İçeri girer. Pencereye doğru gider.) Hava pek kötü. Kar, bütün yolları tutmuş. (Hırslı bir dilek için de) Haydi rüzgâr; hızlı es! Ey deniz; süt liman ol! Ey gökyüzü; aman ver! (Geri döner.) Sadrazam Paşa nerede?

İDRİS AĞA : Endişe etmeyiniz sultanım! Kılıç Ali Paşa yollandı. Şehzadeyi salimen getirir. (Yaltaklanır.) Biz asıl

başka şeyden kaygılanırız… (Meraklandırıcı) Devletlim, hele bir tahta çıksın…

NURBANU : (Sert.) Maksadın nedir, İdris Ağa?

İDRİS AĞA : Şimdi sırası değil ama Sultanım. (Biraz susar.) Sokollu için, Murad Han’ı istemez derler. Şehzadem ha geldi, ha gelecek. Lâkin yüreğimiz hâlâ emin değil…

ÜVEYS PAŞA : (Sözü tamamlar.) Dost gibi görünür; ama, sonunda bir fenalık etmesinden korkarız. Denir ki…

NURBANU : (Sert şekilde keser.) Ağalar! Derdinizin ne olduğunu anlarım. Sokollu’yu en iyi ben bilirim. Beni de sevmez. Ama, devlete sahip çıkmayı bilir. Eğer Murat’ım, Osmanlı’ya padişah oluyorsa, herkes bilsin ki sağlayan tek kişi Sokollu’dur. (Uyarır gibi) Adımınızı tedbirli atın..

ÜVEYS PAŞA : Sizi de kandırmıştır Sultanım!

NURBANU : (Sinirli) Üveys Paşa, Üveys Paşa! Kim neyin peşinde, kim hangi işte duyarım. Kim devlete sadık, kim fitneye ortak, bilirim… Siz siz olun, bana bir daha Sokollu’dan söz etmeyin…

SOKOLLU : (İçeri girer.) Gözünüz aydın Sultanım! Şehzadenin kadırgası iskeleye yanaştı. Geliyorlar!

NURBANU : (Pencereden bakar. Sevinçle dönüp, bağırır.) Canfeda! (Canfeda girer.) Gece, döşeği ısıtılsın arslanımın. Bu kışta kıyamette üşümüştür. Bir cariye hizmet etsin bütün gece… (Canfeda çıkar.) Adına davullar vurulsun, mehter çalınsın.

ŞEYHÜLİSLAM : Cumaya hutbesi okunsun! Sancağı verilsin!(Murad içeri girer. Yanında, Saadettin Efendi, Şeyh Şuca vardır. Endişelidir. İçerdekiler saygıyla Murad’ı selamlar. Murad, bütün heyecanıyla koşup Sokollu’nun ellerine sarılır ve öper. Bir süre sevinçle ellerine sarılı kalır. Herkes hayret içindedir. Nurbanu, utanarak eliyle yüzünü kapatır. Şeyhülislam kafasını çevirir. Diğerleri hayretle birbirine bakar.)

MURAD : Paşam! Velinimetim! (Tekrar elini öper.) Kardeşlerim var iken, onları bırakarak saltanat tahtını benim için hazırladığınıza pek memnun oldum… Bu gayret ve himmetinizi takdir ederim. (Eğilip Sokollu’nun elini öpmek ister. Sokollu eğilip Murad’ın eteğini öper. Murad tutar Sokollu’yu kaldırır) Estağfurullah! Şükranım vardır… Hizmetin unutulmayacaktır…

SOKOLLU : (Sade bir saygı ile) Hoş geldiniz, devletlim. Cülusunuz mübarek olsun.

MURAD : (Sırtındaki kaftanı çıkarır, Nurbanu’nun elini öper.) Bağışla valide, Paşama şükranım vardı.. Önce O’nun elini öptüm. Tahtı bize hazır etmiş. (Divan’a doğru uzanır.) Su, su verin biraz.

İDRİS AĞA : (Sokollu, Bostancı’nın verdiği suyu denerken yanındakilere) Hünkâr kısmının vezir eli öptüğü nerede görülmüştür?

SOKOLLU : Emindir devletlim. Buyrun! Nar şerbetidir, uğura, berekete işarettir. Saltanatınız daim olur inşallah.

MURAD : (Murad su içer.) Ahval nicedir paşa? Kimseden haber alamadık. Mektubun çok kısaydı.

SOKOLLU : Ahval sakin; etraf, emindir devletlim. Taht, cülusunuza hazırdır. Tedbiri alınmıştır.

ŞEYH ŞUCA : (Murad’a yavaşça) Bu adam sadrazam iken şehzademize cülus istemeyiz. Güven olmaz; zira hepimizi bir bir mahveder bu Bosnalı Şahin…

SAADETTİN : (Uyarır gibi) Adımınızı tedbir ile atın, şehzadem… Kulunuza ettiğini bilirsiniz. Şemsi Paşa’nın sözlerini hatırlayın.

ÜVEYS PAŞA : (Tedbirli davranarak) Devletlim, yorgunsunuz. Günlerdir uykusuz, duraksız yol aldınız. Biraz istirahat buyursanız. Bakın, valideniz tahtı size hazır etmiş…

NURBANU : (Sözünü keser.) Sadrazam Paşa size hazırlık yaptırdı arslanım; lakin, görüşmemiz gerekir.

MURAD : (Merakla) Nedir bu telaş valide?

NURBANU : Telaş değil arslanım; tedbir. (Sözünü getirmez, diğerlerini işaret eder.)

MURAD : (Eliyle diğerlerine çıkın işareti yapar. Çıkarlar.) Paşalar, valide ile mahsus işim var… (Sokollu’ya divanda yer gösterir.) Paşam, siz böyle teşrif edin…

NURBANU : (Sert ifadeyle Şeyhülislam’a) Hoca efendi, sen bekle!

SOKOLLU : (Duyuracak şekilde bağırır.) Bostancı! (Bostancı girer.) Kapı önünde tedbir al. (Sesinde tehdit vardır.) Ağalara gözkulak ol. Münasibi ile istirahat etsinler…

MURAD : Evet valide! Nedir endişen?

NURBANU : Arslanım taht, sizin için muhafaza edildi. Sadrazam Paşa, tedbir aldı. Lakin burası saraydır; bundan sonra ne olur bilinmez. (Uyarıcı sesle) Şimdi takdir sizindir.

MURAD : (Şaşkın ve endişeli) Tedbiri nedirki paşa, takdiri ne olsun? (Sokollu’ya) Hani, taht hazır diyordun. Hani cülusa buyur diyordun. (Rica eder bir sesle) Soyumun damadısın, eniştemsin paşa. Pederimin ömrü boyunca mührü, senin elindeydi. Bunca yıl, devlet yönettin. Bu nasıl tedbir ki, takdiri bize kalmış?

SOKOLLU : Telaş buyurmayın devletlim!

NURBANU : (Sokollu’nun sözünü keserek) Şehzaden Mehmet, maaşallah yağız, civan bir yiğittir; ama arslanım, pek çok kardeşiniz hayatta. Yetişkini var yetişmişi var. Bilirsiniz, tahta talip çok olur.

MURAD : (Korkuya kapılmış gibi) Canlarım, karındaşlarım benim, onlar… Neye tedbir gerekir ki? Onlar da, Selim Han’ın şehzadeleri; beni büyük bilirler, bana boyun eğerler…

SOKOLLU : Telaş buyurmayın devletlim! Tahta cülusunuz için tedbir alınmıştır.

NURBANU : Amma bilirsiniz, “nizam-ı âlem” hükmünü icra etmeli; etmeli ki takdir Paşanın tedbirini haklı çıkarsın. (Sokollu’ya döner.) Paşa, cülus için bahşiş derlensin! Biat için merasim düzenlensin! (Şeyhülislam’a döner.) Hoca! Fetvan hazır mı? (Şeyhülislam öne çıkar, fakat Murad’ın konuşması ile geriler.)

MURAD : (Yardım dilercesine) Valide, Sadrazam Paşa tedbir aldık der; Şeyhülislam el pençe divan durur. Siz, cülusa bahşiş derlersiniz. (Nurbanu ile Sokollu birbirlerine bakar.) Tahta cülus etmek hakkımızdır; amma ben, nizam-ı âlem için kan… (Susar, başını elleri arasına alarak) Yok valide, yok paşa, yok hoca; ben kardeş kanı dökmek istemem.

NURBANU : (Yatıştırıcı) Arslanım, saltanat bölünmez. Devlet tek bir kudrette olursa, kullar itaati, ibadet bilir. Yoksa, fitnenin önü alınmaz…

ŞEYHÜLİSLAM : (Mistik bir tavırla) Şer’an caizdir devletlim… İradeniz, Allah indinde de makbul sayılır.

SOKOLLU : (Ağırbaşlı) Nizam-ı âlem, kural değil, takdirdir devletlim. Siz takdir ederseniz, biz gereğini yaparız…

MURAD : (Sözünü keserek) Kimi tüysüz delikanlı, kimi emzikte sübyan…

NURBANU : (Hepsi ve birbirini takip eden sözlerle Murad’ı zorlarlar.) Saltanata rakip gerekmez. Saltanat şimdi size müyesser oldu; lakin, tahtın akıbetini tayin, size bağlıdır.

ŞEYHÜLİSLAM : Hadis-i şerif vardır. Bir şey akla uygunsa, şeriata da uygundur, devletlim. Emsali vardır.

MURAD : (Üzgün ve kararsız.) Ya adalete; ya hakkaniyete uygun mu? Mahşerde ne derim ben sonra? Kime, hangi ak yüzle çıkıp, hüsnile saltanat ettim derim. Nerede kalır benim adaletim?

SOKOLLU : (Bastırır bir sesle ve hepsine baskı kurar gibi) Devletin bekası, saltanatın adaletinden öndedir devletlim. Ceddiniz Fatih’in emriyle konmuştur bu hüküm. Kanundur; elbetteki âdildir. Ancak yine takdir sizindir. Tahtın kaderini, hünkârın kendisi tayin eder…

NURBANU : Fatih, kardeşi Ahmed’i, emzikteyken katletti. Osmanlı’da kanun böyle başladı. Nizam-ı âlem, böyle kuruldu.

MURAD : (Çaresiz.) Valide! Paşa! Kıymayın bunlara…

NURBANU : Ya onlar sana kıyarsa…

MURAD : (Şeyhülislam’a) Hoca, vicdan-ı ilâhide yüzüm nice olur sonra? Bu günahın kefaretine bedel mi olur?

ŞEYHÜLİSLAM : Saltanatın hakkı, vicdan-ı ilâhide her şeyi aklar devletlim.

MURAD : (Kurtuluş arayışı içinde) Paşa, niye susarsın? Nizam-ı âlemden başka çare de vardır değil mi? Bilirim kudretini… Gün oldu kudretin, hünkâr fermanını aştı. Adın, Şahin olarak, bütün cihana nam saldı. (Ricakâr) Sen tecrübelisin, bir çare bulursun…

SOKOLLU : (Acır.) Devletlim, benim de içim kan ağlar. Lakin, Devleti düşünürüm. Tek kaygım, devlettir… Devletin akıbeti söz konusu olunca, bin evladın kanı, gözümde bir damla yaş etmez.

NURBANU : (Sinirli) Neden korkarsın? Bağrına bastığın kardeşin, taht için hayatına göz koyarsa, kim kurtarır seni? İkbal dağıtıp, hiyle kurarsa, kim senden yana olur? (Şeyhülislam’a döner.) Ver şu fetvayı hoca.

ŞEYHÜLİSLAM : (Koynundan fetvayı çıkarır okumaya başlar. ) Devletin selametle bekâsını temin ve saltanatın akıbetini muhafaza için cennet mekân Sultan Selim Han ahfadından şehzade Cihangir, Abdullah, Osman, Mustafa ve Süleyman’ın, nizam-ı âlem için katli, şer’an caizdir. (Öperek Sokollu’ya sunar.)

NURBANU : (Başına dikilip.) He de, arslanım.. He, de… (Top sesi gelir.)

ŞEYHÜLİSLAM : Mübarek sahur vaktinin tebliğidir devletlim. Kararın hayra işarettir.

NURBANU : (Başını okşar.) Hede arslanım. İkbalin yıldızı başında duruyor. Safiye’ni düşün. Mehmed’ini düşün… (Sesi tehdit taşır.) Yoksa kardeşlerin gelir, nizam-ı âlem (Murad’ın başını tutar kaldırır, boynu ortaya çıkar.) kemendini boynuna geçirir… (Sakinleşir.) He, de arslanım!

MURAD : (Çevresindekilere sırayla bakar. Hepsi başıyla tasdik eder. Başına üşüşmüş olanların arasından kafasını sallar.) Hayra alâmet olsun.

NURBANU : (Selamlar, koluna girer.) Arslanım! Padişahım, çok yaşa…

ŞEYHÜLİSLAM : (Etek öper.) Padişahım, çok yaşa…

SOKOLLU : (Sandıktan/Bohçadan, Siyah bir kaftan çıkarıp Murad’a giymesi için tutar. Murad, kaftanı giyer, oturmak ister. Sokollu, hakim bir eda ile koluna girip ayağa kaldırır.) Haydi, buyrun cülusa…

MURAD : (Ayağa kalkar, koynundan mührünü çıkarıp Sokollu’ya verir. Biraz güçlenmiş gibidir.) Buyur paşa. Mührümüzdür. Sultan Üçüncü Murad namına emret!

SOKOLLU : (Sokollu mührü alır, öper başına koyar. Gür sesle bağırır.) Bostancı! (İçeri girene emir verir.) Beş celladı seçsinler. Beş kemend yağlasınlar. Şehzadelerin katline ferman çıktı. Fetvası verilmiştir. Selim Han’dan gebe nice cariye varsa ayıklayın! Saltanatın varisi, bundan böyle, Hünkâr Üçüncü Murad’ın sulbünden üreyecek…

(Işıklar kararır.)

TABLO III

SAHNE

(Safiye’nin odası. Gayet iyi döşeli. Safiye süslenmiş ve heyecanla beklemektedir. Ancak biraz tedirgin görünür.Safiye’nin yatağına yakın yerde büyük bir hediye sandığı açılmış süslü kumaşlar yere dökülmüştür. Safîye süslenmeye devam etmektedir. Ester pencereden bakar.)

ESTER : Geliyor sultanım! Başınızı örtün. Ben gidip, karşı çıkayım. (Çıkar. Safiye kendini süsler. Ester içeri Sokollu ile birlikte girer.)

SAFİYE : (Başındaki örtüyü atar. İnce hareketlerle yaklaşır.) Hoş geldiniz paşam!

SOKOLLU : Buyrun sultanım! Ester, pek telaşlı idi. Böyle gizli celse için, inşallah fena bir haber yoktur?

SAFİYE : (İşveli biçimde) Teşrifiniz ruhuma ferahlık verdi paşa. Yüzünüzde insan, dirayetin ve kudretin ahengini görünce, varlığın ateşini kavrayıp, yanıyor; arzularını gizlemeye takat kalmıyor. (Sokollu öyle durur. Safiye biraz mesafe koyarak) Hareminiz Esmahan Sultan iyidir inşallah. Duyarım; Hünkârım, sık sık konağınıza misafir olurmuş… Esmahan Sultan, Hünkâr’a, pek nadide hediyeler, cariyeler sunarmış. Berhudar olsun…

SOKOLLU : (Ciddi fakat etkilenmiş tavırla) Bana devletin işi sorulur sultanım. Haremin halini siz benden iyi bilirsiniz. Hünkâr’ın teşrifinden malûmatım yoktur…

SAFİYE : (Yine işveli) Paşa, size hürmetim büyüktür; derin takdirim ve hissi hayranlığım vardır. Her gece, Hünkâr ile sizden söz ederiz. Hünkârıma hep, “Sokollu Paşa, bizim velinimetimizdir” derim.

SOKOLLU : (Saygılı) Estağfurullah Sultanım!

SAFİYE : (Tavrını sürdürür.) Hünkâr’ın da size takdiri ve hürmeti büyüktür. Her zaman, “Osmanlı’da devletin derdi, devası Sokollu’dan sorulur” diye muhabbetini belirtir.

SOKOLLU : Hünkâr’ımıza duacıyız. Allah, bahtını ve tahtını daim etsin… Lakin sultanım, merak ederim; sebep nedir ki, akşamın bu vaktinde, böyle gizli celse istersiniz? Ya bir duyan olsa, ya bir gören olsa… Bu ne tedbirsizlik böyle?

SAFİYE : Bugün Venedik elçisi ziyaretime geldi. Ailemden selam getirmiş. (İşveli biçimde) Venedik size, saygılar sunuyor. Sulh için gösterdiğiniz lütuf ve gayrete şükranları var. Fakat elçiyi fena azarlamışsınız. Venedikli, “acep Paşamız bize kırgın mı?” diye endişededir… Benim bir yardımım olur mu diye düşünürüm? Paşam izin verir mi?

SOKOLLU : Venedik işinin rotaya girmesinde büyük yardımınız oldu. Bilirsiniz, barıştan yanayım, Ama, endişelerim var… Venedik, sanki bir hile hazırlar diye şüphedeyim..

SAFİYE : Endişenizi ben de duydum Paşa. Venedik senatosunda birkaç densizin sözüne aldırmayın. Venedik telaşa düşmüştür. Kereminize sığınır. (Cilveli) Venedikli ahde vefa eder. Sözüne, sadık kalır…

SOKOLLU : Bazı korsanlar, Türk gemilerine saldırıp yağma ederler. Ben, kaptan-ı deryalığımdan bilirim, sultanım. Venedik dost yaklaşıp, arkadan vurur.

SAFİYE : (Bozulur, fakat işvesini muhafaza eder.) Ahde vefa karşılıklıdır, paşa. (Güçlenir.) Venedik elçisine söyledim: “Eğer bir Türk’ün kılına zarar gelirse, Osmanlı Donanması’nı tepenizde bilesiniz” dedim… Venedik benim memleketim, iyi bilirim. Lakin, ben Osmanlı’yım. Hünkâr Üçüncü Murad’ın karısı, Haseki Safiye Sultan’ım… Şehzade Mehmed’in anasıyım. (Biraz susar.) Paşa, dediğin doğru! Venedikli oynaktır; ancak, oyunu dürüst oynar. Biz Lehistan’a bakalım. O bize oyun tertip etmesin…

SOKOLLU : Divan tedbirini almıştır. Siz, rahatınıza bakın sultanım. Böyle şeyleri neden kendinize dert edersiniz? (Sesi değişir.) Güzelliğiniz, dillere destan olmuştur. Osmanlı’ya böyle nazik cazibe, böyle büyüleyici güzellik gelmemiştir. Endişeden hasıl olan bir rahatsızlık bu tatlı cazibeyi, bu müstesna çehreyi soldurursa, bilin ki yüreğimiz en nazik yerinden kanar.

SAFİYE : (Cesaretli ve işveli olarak.) Paşam, yüreğimi asıl bir başka endişe üzer. Hünkâr’ın hali… İşretle vuslata düşkünlüğü öylesine arttı ki sıhhatinden korkarım. Etrafında yüzlerce cariye dolaşır. Her gece işret meclisinde sabahlar… Devlete ne niyeti vardır, ne de ehliyeti… Sadece, gelir, benimle dertleşir…

SOKOLLU : Siz tehdidin hakkını da, teskinin ölçüsünü de pek iyi bilirsiniz.

SAFİYE : (İşvesi artar.) Lakin, devlet işinden pek haberim olmaz; ne diyeceğimi bilmem. (Yaklaşır, işvesini arttırır.) Eğer siz bana münasibinde haber verirseniz, ben de Hünkâr’a, ne gerekliyse onu arz ederim.

SOKOLLU : (Şaşırır.) Sultanım! Harem, sırra mahrem olamaz. Devletin işine harem karışırsa…

SAFİYE : (Fırsatı yakalar.) Duydum ki, vali tayinlerini Hünkâr reddetmiş. Ağalarınızın çoğundan makam alınmış. Halbuki, bana önceden, deseydiniz; (Susar, işveli) şimdi görüşeceğimiz şey başka olurdu…

SOKOLLU : Bendenizin tavrı başkadır. Biz kararı Divan’da alırız… Devlet demek, Divan demektir. Devletin de, devletlinin de canı orda verilir, orda alınır..

SAFİYE : Elbette Divan gereklidir paşa.. Lakin, Hünkâr yorgun, isteksiz; siz, tedirgin ve bıkkın. Etraf, işret sofrasında dilediğini yaptırır. Kimse Divan’a itibar etmez… Devlet işinin önemini kavrayan bir sen varsın. (işveli) Bir de ben… (Sokollu’ya yanaşır.) Üstelik, devletin de, devletlinin de yüzü ağarır…

SOKOLLU : (Sinirli fakat saygılı bir halde) Bizim devletten anladığımız farklıdır sultanım. Biz devleti canımızdan aziz; kanımızdan âlâ biliriz. Biz, Divan’ın itibarını, ibadetten üstün tutarız.

SAFİYE : (Ciddi bir tavır alır.) Paşa! İkimiz de aynı ocaktan yetiştik. Nedendir bilmem ama, hamurumuz böyle yoğruldu. Padişah döşeğinden çok, devlet işine düşkünüz. Kanımızda bu iptilâ var. Böyle devşirildik. Böyle yetiştik. (Sokollu’ya hatırlatır gibi) Yoksa, bunca eziyete, bunca hakarete rağmen, sen neden köşeye çekilip rahatına bakmazsın? Neden, bu yaşta her gece dert ile uyuyup, dermansız uyanırsın? Devlet düşkünlüğü budur işte. Bilirim, senin de kanında bu iptilanın ejderhası ateş püskürür…

SOKOLLU : Devlet, öyle masum düşünce, âciz kararla değildir. Devlet, iptilâ ile değil; akılla, ahlâkla idare olunur…

SAFİYE : (Güler, fakat işvesini korur.) Masum düşünce, aciz karar! (Tekrar güler.) Sen, bizi ne sanırsın paşa? Elbetteki, kimse güvercin gibi masum değil; aksine, şahin gibi kurnaz, şahin gibi yırtıcı, şahin gibi kadir… Hangi canlının dişisi yok ki paşa? Bir dişi şahin gibi… (Sözünü tamamlamaz. Sesi işveli tavır alır.) Gel, seninle ittifak edelim. Hazret-i Allah bizi birlik için yaratmış; gel, ayrılık yaratma Sokollu…

SOKOLLU : Sultanım! Güzelliğinizin teshir edemiyeceği kudret, cazibenizin devirmeyeceği makam yoktur. Dilinizdeki iltifat ile alamadığınızı, zihninizdeki hile ile alırsınız… Varın azlime irade, katlime ferman alınız. Lakin bilesiniz ki, ben sağ durdukça, devletin işine, Hünkârdan başka kimsenin iradesini hakim kılmam, haremin keyfini devlete ortak etmem…

ESTER : (Telaşla girer.) Aman sultanım, acele edin! Hünkâr geliyor…

SAFİYE : (Aynı telaşla) Hünkâr seni görmesin paşa. Gel, gizlen şuraya…

SOKOLLU : (Soğukkanlı) Hünkâr’ından korkan sadrazamın devlete de, millete de hayrı dokunmaz. (Murad girer. Hepsi selamlar. Murad, Safiye’yi kucaklar ve başını çevirdiğinde Sokollu’yu görerek bozulur. Safiye durumu idare eder. Sandıktan büyük bir kolye çıkarıp, Sokollu’nun koluna takar…)

SAFİYE : Paşa, Venedik hediyesinden pay almağa gelmiş, Hünkâr’ım.

(Işıklar kararır.)

TABLO IV

SAHNE

(Safiye’nin yatak odası. Ester, Safiye’nin saçlarını tarayıp süslemektedir. Odayı tül bir perde ile ayıran geri bölümde kızlar saz çalmaktadır Etrafta hatırlı bir misafir bekleyişi var. Safiye, açık bir kıyafet ile çekicidir. Sofra kurulmuştur; bir çeşit işret âlemi hazırlığı dikkat çeker. Yatağın yanında boş bir beşik durmaktadır.)

ESTER : Valide Sultan ile Esmahan dün yine cariye pazarına gitmiş. Beheri bin altına iki esir kız daha almış. Canfeda, “hiç böylesini görmedim; Hünkârımızın oku, hedefe öyle vuracak ki, sesinin yankısı Venedik’ten, gelecek” diyormuş.

SAFİYE : (Sinirle ayağa kalkar.) Valide bilir ki, Yahudi cariyesi “acemi”de kalır. Yine bilir ki, Hünkâr’ın hasreti de, vuslatı da bağrımızdan geçer. Amma, Paşa ile ittifakı ürkütüyor beni…

ESTER : Valide Sultan, kızları terbiyeye vermiş; “hele arslanım bir lezzetini alsın; Safiye, altın kafeste bülbül gibi feryad ile eriyecek” diyormuş.

SAFİYE : Ya Paşa ne diyormuş?

ESTER : Sokollu, Divan’ı toplamazmış. Efendimiz, “bir o cariyesine gidip vuslat; bir bu cariyesine varıp istirahat etsin” diyormuş…

SAFİYE : (Düşünceli) Gene Bosnalının işidir bu… Gene Şahin’in hilesi kuruyor. Her tertibin ardında eli; her hamlenin gerisinde nefesi var. Çevremi kıskıvrak sarmak istiyor. İdris Ağa’yı azletmiş. Şemsi Paşa’dan 40 bin altın rüşvet almış diye, Hünkâr’ı üzerine salar. (Kendi kendine) Sanki rüşvetin alâsını Şemsi Paşa, Hünkâr’a vermezmiş gibi…

ESTER : (Dedikoduyu sürdürür.) Efendimiz, “avrat ile işret var iken masrafa menba gerek” demiş, güya. Diyorlar ki, sarayda rüşvet ayyuka çıkmış; amma, Hünkâr’ımız cariye vuslatından gözünü alıp da bir şeye bakmazmış. (Pencereden başını çevirip telaşla) Efendimiz geliyor! (Rica eder gibi) Aman Sultanım, kardeşimin tayini için Hünkâr’ın gönlünü alıverin. (Murad girer.)

SAFİYE : (Murad’ı diz çöküp selamlar. İşvelidir.) Safa geldiniz, safalar getirdiniz Hünkâr’ım. Safiye kulunuzu, öyle sıkıntılı anında ihya ettiniz ki, Allah sizden razı olsun. Ruhum, kafeste kuş gibi çaresiz çırpınırken, kölenize sanki hürriyet verdiniz. (İşareti ile tül perde gerisi kararır. Ester çıkarken seslenir.) Ester! Söyle sazlar dağılsın. Hünkâr’ımın vuslatı var…

MURAD : (Safiye’yi çenesinden tutar.) Benim de yüreğim sıkıntılıdır, Safiye.

SAFİYE : (Kaftanı okşar.) Morlar pek yakışmış efendimize… Yüzünüze tazelik, ruhunuza renk vermiş. (Cilveli) Gerdeğinizde ben çıkarmıştım bu kaftanı sırtınızdan. Kudret ve saadetinizin ahengi ile huzurunuzda nasıl eridiğimi hatırlattınız bana.

MURAD : (Kaftanı çıkarıp, yatağın üzerine atar. Buruktur.) O siyah kaftandan sonra ne giysem, içimi pis bir karanlık sarar. Çığlık gibi bin şimşek çakar beynimde. Öyle büyük bir azap gelir boğazımı sıkar ki cellat kemendi gibi çözmeye gücüm yetmez. Dayanamam.. Koşar kollarına gelir; vuslatına sığınırım. (Safiye’yi kucaklar, öper.)

SAFİYE : (İşve ile kollarından sıyrılır; eli, Murad’ın elinde kalır.) Vuslat bağrının nasıl yandığını bilirim Hünkâr’ım. Bazı geceler, çöker şu yatağın kenarına kanlı yaşlarla sabah ederim. Hasretiniz, hançer gibi saplanır yüreğime; can, ses vermez, susar. Katlanır, kalırım öyle…

MURAD : (Kolundan çeker, kucaklar, öper.) Nedir kasvetin fidanım? Niye kendini olmayacak şeylerle üzersin?

SAFİYE : (Kurnazca sürdürür.) Akşam vakti, güneşin batışında, etrafın şu has kızıllığı, sanki kan deryası gibi yüreğime dolar. Gecenin ıssızlığı, hazin bir korku gibi içime çöker. Gölgeden, ışıktan, durgun suyun sesinden bile ürkerim. Korku ile dua birleşir, bir sır gibi ruhumu kaplar, ağlarım…

MURAD : Bugüne kadar sakladığın sırrını artık açmak zamanı geldi, Safiye’m. Söyle bana derdini.

SAFİYE : (Yatağın üzerine oturur. Murad yanına gelir. Bir bardak içki verir. Hüzünlü bir tavır ile) Valideniz Nurbanu Sultan ile hemşireniz Esmahan; kulunuza, Safiye’nize iltifatınızı çok görürler. (Tavır değiştirir.) Elbette ki Hünkâr’ımın sıhhat ve afiyetinedir hizmetleri… Her gece vuslatınıza cariye sunarlar; sunarlar ki, efendimiz, bir gece olsun, Safiye’sine iltifat etmesin; bir sabah olsun Şehzadesi’nin halini sormasın. (Bir bardak içki daha verir.) Ben bir yandan, “efendimiz, yine bir bakire vuslatından haz aldı” diye sevinirim; bir yandan da, “Safiye’yi unuttu” diye gamlanırım. Yüzümde canlı bir renk, içimde sevinçli ahenk kalmaz… Efendimin gözünden düştüm diye, çevre bana hor bakar… Validenizle, hemşireniz, şehzademe, Mehmet’ime çocuk yaşta hazzın yolunu, yordamını öğretir. Sadrazam Paşa, cariyemi izletip, tehdit ile tertip hazırlatır. Eli odamın kapısına kadar uzanır.

MURAD : Evhamı bırak Safiye! Yüreğime senden başka kim hükmeder ki? Neden böyle endişelisin? Niye mahzun, niye bitkinsin? (Murad, Safiye’nin dizlerine uzanır, Safiye bir içki daha verir.)

SAFİYE : (Kışkırtıcı) Korkarım Hünkâr’ım; korkarım… Sadrazamın adamları, Hünkâr’ımın etrafında sanki cellad kemendi gibi gezer… Korkum, hüznümü alıp içimden, sanki dağ başlarına götürür. Eşkiya meclisine düşmüş gibi titrerim. Oturur mescid köşelerinde tâ be sabah yalvarır, ömrünüze dua ederim. (Susar, Murad’ın saçlarını okşar. Tahrikçi sesle) On beş yaşında geldim size. Elinizde büyüdüm… Kaderim, ellerinize verildi… Fidandım…

MURAD : (Hayale dalar gibi) Masum başını çevreleyen iki örgülü lepiska saçların vardı. Çözdüm… Gür saçlarının altında güzel başın, taze yüzün, mavi gözlerin öylesine cazipti ki, göklerin temiz bulutları bile senin kadar saf değildi…

SAFİYE : (Ayrı dünyalardan konuşmaktadır.) Şimdi ise, örselenmiş bir eski cariyeden farkım yok. Yorgun, argın bir köşeye atılmışım. Çevremde hile ile ihanet, içimde korku ile hüzün. Sanki mahpus gibiyim…

MURAD : (Hayalini sürdürür.) Tenine dokunduğumda, içimi ıtır kokuları sarardı. Pencereden sızan ışık, şöyle üstüne düşse, kıskanır alev olurdum. Gövden, bir gölge gibi üstüme serinlik verirdi.

SAFİYE : Valideniz nerdeyse ardıma eşkiya takar.

MURAD : Ay ışığı gümüş sular gibi omuzlarından dökülür, billur bir kâseye dolardı. Uzanıp, şarab-ı kevser gibi içerdim…

SAFİYE : Sadrazam, bir hafiye gibi nefesimi izler. Akıbetimden değil, Hünkâr’ımın hayatından endişe ederim.

MURAD : Söz söylerken yüzün daima gülerdi. Sustuğunda çehren, alçak gönüllü bir sabırla bana; sevginin, şefkatin aydınlığını verirdi. Isınırdım…

SAFİYE : Sarayda devletin yerini rüşvet, imânın yerini ihanet almış. Divan’da devletin işi değil, rüşvetin ölçüsü konuşulur…

MURAD : Babam, Selim Han ne güzel söylemiş: “Biz bülbül-ü muhrikdem-i şekyay-ı firakız, Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden…”

SAFİYE : Sadrazam için “keyifle adam katleder; küfeyle malını götürür” derler…

MURAD : Ben toydum; sen ömrünün tan vaktini yaşardın.

SAFİYE : Sadrazam, saltanatın dört yanını has adamıyla, akrabası ile doldurur. Bir cariyenin fiyatına bin altın biçer esirciler. Halk, “bir geceye bin vuslat sığdırır” diye Hünkâr’ını konuşur…

MURAD : Dimağım da damağım da seninle olgunlaştı yüceldi. İşretin tadını, vuslatın kıvamını sende buldum.

SAFİYE : Hile ile mansıb alınır, rüşvet ile makam satılır hale geldi… Denir ki, Sadrazam Paşa’nın serveti, sarayınızda bile yoktur… Derler ki, Budin’de yeğeni Mustafa Paşa kendine bir saray yapmış ki, benzeri dünyada yoktur.

MURAD : Vuslatındaki haz ile şehzadem, Mehmet’im, geldi Osmanlı’ya.

SAFİYE : Derler ki, cariyeleri önce o koklar, sonra verilir döşeğinize. (Tahrikçi) Bir gün, eli, buraya da uzanır diye yüreğim kanar. (Biraz susar.) Saltanatınız için katli vaciptir. Ferman buyurun Hünkâr’ım.

MURAD : (Birden ayağa kalkar. Safiye’de bir ümit ışığı vardır. Murad şaşırtıcı şekilde sorar.) Safiye’m, fidanım! Hani Manisa’da bana şarkılar okurdun… Gel, gene al sazı eline. Çal bana o eski şarkıyı… “Hastayım, ey ecel bu gece bekle, canımı al.”

SAFİYE : (Murad’ın dizlerine çöker, iddiasından vazgeçmiş gibi tavır değiştirir.) Efendimiz, Allah ömrünüzü uzun etsin. Almayın böyle sözler ağzınıza… Gençsiniz.. (Boş beşiği gösterir. İşveyle sokulur.) İstemez misiniz, Şehzadenize bir yeni kardeş daha verelim? (Soyunur.) Kulunuz, size, bin bakire hazzından daha büyük lezzet hazırlamıştır..

MURAD : (Safiye’yi kucaklar, ayağı beşiğe takılıp, devirir.) Sen bir küçük fidansın Safiye.. Bırak, devletin işini vezirler halletsin. Sen hep böyle narin bir dal ol, böyle masum fidan kal.

SAFİYE : (Kızgın ve ihtiraslı bir şekilde kollarından sıyrılıp sahnenin ortasına doğru yürür. Işık üzerinde yoğunlaşır. Sesi gür ve kararlıdır.) Gün gelir bu narin fidan, (Elbisesinin altından hançer sapı gösterir.) asırlık bir çınar olur…

(Işıklar kararır.)

TABLO V

SAHNE

(Valide Sultan Dairesi. İtibarlı şekilde döşenmiştir. Nurbanu divanda oturmaktadır. Etrafında güzel iki cariye vardır. Kızları dikkatle gözden geçirmektedir. Kızlar hafif müzik refakatinde dans eder gibi gezinirler.. Esmahan ile Canfeda telaşla içeri girer.)

ESMAHAN : (Telaşla) Valide, Hünkâr dün gece hazırlığınıza itibar etmemiş.

NURBANU : (Sinirle) Yalandır! (Sakinleşir.) Ben elimle sundum. Arslanım, validesinin hediyesini geri çevirmez. Âdet değildir böyle şey.

ESMAHAN : Canfeda, kızcağızı ağlarken bulmuş. (Canfeda’ya) Anlat!

CANFEDA : (Temkinli) Kızı sabahleyin haremde buldum. Meraklandım. Sordum gizlice. Evvela…

NURBANU : (Sinirli) Geveleme kadın, lafı ağzında… Söyle, nedir bu hal?

CANFEDA : Hünkâr, kıza iyi davranmış. “Git, kendine bir yer bul” diye hareme geri yollamış. Bir kese de altın vermiş. Sıkıntılar içindeymiş; beni karalar basıyor deyip dururmuş. Sonra, Safiye Sultan’a haber yollamış, hazırlansın diye. Karayı atıp, Mor kaftanı kuşanmış…

NURBANU : (Hırsla ayağa kalkar.) Kaltak! Yine morlara sardı arslanımı.

ESMAHAN : Canfeda gözcü bırakmış. Sabaha kadar kandili yanmış odanın. Düşüp dizlerine Safiye’nin, tan vaktine…

NURBANU : (Esmahan’ın sözünü keserek, Canfeda’ya) Sonra?

CANFEDA : Ester, “Safiye’nin tam vakti idi; bekleyiniz, Osmanlı’ya bir yeni şehzade geliyor, Mehmet’e kardeş geliyor” diye haremde öğünüyormuş.

NURBANU : (Hırsla gerideki cariyelere döner.) Size verdiğimin hakkını isterim. Arslanımı alın; alında güzelliğin ötesine götürün. Götürün ki verdiğiniz tazeliğin ovasına uzansın. Uzansın ki gözü yücelerin tepesine takılsın. Takılsın ki Validesini hatırlasın. Hatırlasın ki bana gelsin… Gelsin ki, (Hafif sesle kendi kendine) Safiye., kafesin gümüş iken, bir gecede altın oldu. Oldu amma kafes, kafestir yine. (Rahatlar, Canfeda’ya döner.) Al bunları; birine, Gülfidan; ötekine, Gülnihal denilsin. (Eliyle, Canfeda ve cariyeleri dışarı yollar.)

ESMAHAN : Valide, istersen Sadrazam Paşa’ya bahsedip tedbir aldıralım.

NURBANU : (Terslercesine) Devlet işi olduğunda açarsın Paşaya. Bu haremin işidir. Al bu kızları, konağına götür. Usûl, âdab öğret. Öyle bir naz koy ki içlerine, kor gibi yanıp, imân gibi işlesin. Hünkâr gördüğünde bu nazı, yalvarıp, vuslatı niyaz etsin. Osmanlı’da padişah, avrat önünde diz çöker…

CANFEDA : (Telaşla içeri girer.) Hünkâr geliyor, sultanım.

NURBANU : (Murad’ı ayakta karşılar.) Arslanım, validenizi ihya ettiniz. Bizde hemşireniz ile hasretinizden söz eder sizi anardık. Yeniden mor kaftan giydiğinizi duydum. Yüreğimi kadir gecesinin sevinçleri sardı. (Sahteci) Neden çıkardınız arslanım?

MURAD : (Nurbanu’nun elini öper.) Safiye Sultan, bende bırakınız dedi. Hatırını saydım… (Sevinçlidir.) Valide! Memnunum, mesudum…

NURBANU : (Sahteciliğini sürdürür.) Ne iyi ettiniz arslanım. Cömertliğiniz öyle büyük ki hepimizi sevindirdiniz… Uzun zamandır, iltifatınız yok diye, üzülür dururdu Safiye.. Benim de yüreğimi yakardı o bezgin, o mahzun hali.. (Esmahan’a dönerek.) Bu cuma Eyüp’te, sadaka dağıtın… Safiye’me koçlar gönderin…

MURAD : Nizam-ı âlemden bu yana, ilk defa yüreğim bir kuş gibi hafif valide. Rüyalarım ak, gönlüm sıcak duygular gibi…

ESMAHAN : Allah saadetinizi arttırsın Hünkâr’ım. Hasretiniz ile tutuştuk. Bir gün de hemşirenizi teşrif etsenizde, size hizmet ile şeref duysak. Sadrazam Paşa da, devletten söz eder. Arz için huzura kabul buyurmazmışsınız…

MURAD : Cumaya namazdan sonra uğrarım, hemşire. Sadrazam Paşa’ya söyleyin, elbette arz için zaman vardır. Maharet, vaktini bilmektir. Var sen, istirahat buyur. (Esmahan çıkar.)

NURBANU : (Yumuşak.) Arslanım, devletin işi Divan’da konuşulur. Osmanlı’da âdet budur. Sadrazam Paşa’nın arzını red edermişsiniz. Dedikodunun yolu arşa uzanmıştır. Etrafındaki paşalar ile ağalar seni doldurur; yanlışa çevirirler. (Etkiler.) Bilmez misiniz ki, Osmanlı’da sarayın fitnesinden, nice namlı vezirler günahsız yere kurban olmuştur. Sadrazam Paşa eniştenizdir. Varsa bir tehlike, O göğüsler.

MURAD : (Sözünü kesmek ister.) Valide…

NURBANU :Devlet nedir, pek iyi bilir. Ceddin Kanunî’ye, pederin Selim Han’a, öyle sadakat ile hizmet etti ki, bir gece olsun, Hünkâr uykusu kaçmamıştır. Serttir! Lâkin, nizam, intizam bilir. Cülusunda, büyük emeği vardır…

MURAD : Yüreğimi yakmıştır, valide.

NURBANU : (Alttan alarak.) Ferman senin, irade senindir, Arslanım… Ama, devlet işinde sadrazamın hakkını teslim gerekir. (Sesi dikleşir.) Etrafın fitnesi ile yola çıkarsan, maazallah, ne arkanda kahpe hançerine sırt verecek bir yakının, ne önünde düşman okuna bağrını gerecek bir dostun kalmaz. (Tahrikçi tavırla) Sen de bilirsin arslanım, Osmanlı’da oyun çoktur.

MURAD : Osmanlı’da oyun çoktur dersin Valide. Doğrudur. Taht ile saltanat bize, gurur verir. Nasıl geldiğimiz aklımızdan çıkmaz. Kimin emeği geçmiştir, biliriz. (Utanç içindedir.) Sadrazam Paşa’ya hürmetimiz vardır. Öyle ki, nizam-ı âlem dedi; beş yiğit şehzadeye kıydık… Devlet dedi; mührümüzü verdik… Gerekli dedi; dilediğini vezir ettik… Geldiğimizde vardık, elini bile öptük. (Büyük pişmanlık ve intikam hissi içinde kendi kendine konuşur.) Bosnalı! Bilirim, dirayetin, basiretin vardır… Vardır amma, içime öyle bir utanç hissi gömdün ki, öptüğüm elini keseceğime tutup, bir de mührümü verdim.. Bende bu utanç, sende bu kudret oldukça Bosnalı, ben korkarım bir yandan, sen ürkersin öte yandan. (Nefretle.) Seni, ne sırtımda zırh; ne önümde kalkan diye isterim… İstemem! İstemem, uzak olsun. Hayrından da, şerrinden de Allah’a sığınırım. (Yüzü Nurbanu’ya döner hafif bir sesle kendi kendine) Senin de Valide…

(Işıklar kararır.)

TABLO VI

SAHNE

(Murad, içki sofrasında dağınıktır. Etrafında ağaları toplanmış dedikodu rahatlığı içindedirler. Kızlar içki sunmakta… Hafif bir saz sesi gelir. Çevresi Murad’ı tahrik etmektedirler.)

SAADETTİN : (Tahrik edici.) Devlette nice yüksek makam varsa, Sadrazamın elindedir, Hünkâr’ım. Makamın alâsını, soyuna dağıtmıştır. Oğlu Hasan Paşa Şam’da, yeğeni Mustafa Paşa Budin’de, sanki saltanat sürer…

ŞEYH ŞUCA : Su başlarını Bosnalı’nın sülalesi tutmuştur. Eşkıya gibi, halka zulmeder. Korkarım sadakatin yerini, yarın öbür gün, hıyanet alır.

ÜVEYS PAŞA : Sırtını yeniçeri ocağına dayamıştır. Ne devlet tanır, ne divan dinler. “Mühür bendedir, ferman benimdir” diye kıymadığı can, yağma etmediği mal kalmamıştır.

İDRİS AĞA : Şah Tahmasb ile gizliden haberleşir. Tahmasb, babacığım diye mektuplar gönderip, saltanatın halini Şahin’den sorar. Tahtınızın can düşmanı ile, yandaş gibi davranır.

SAADETTİN : Denir ki, oğlu Hasan Paşa ile Tahmasb birleşip fitne hazırlar. Denir ki, devletin mülkü talan olmuş; ırzı, yola düşmüştür.

ÜVEYS PAŞA : Devleti, vezire ısmarlamanın, tahtınıza da, ahfadınıza da felaket getirmesinden korkarım. Belâsı büyük olur…

İDRİS AĞA : Vezirler der ki, Hünkâr’ım, Sokollu’nun arzettiği ahval doğru değildir… Devletin işiyle bizzat meşgul olmanız da münasibtir. Etrafınız, ehli namus ile doludur…

ŞEYH ŞUCA : İdris Ağa pek doğru söyler Hünkâr’ım. Budin’de Mustafa Paşa, tahtınıza isyan hazırlamış, ordu kurmuştur, derler.

ÜVEYS PAŞA : (Kendini öne çıkarır.) Sadakatinden emin olduğunuz biri bulunur Hünkâr’ım.

SAADETTİN : Budin’e sağlam bir adam; Üveys Paşa gibisi gerekir…

ÜVEYS PAŞA : Devleti ehline teslim etmek farzdır. Ferman edip, Mührü isteyiniz… (Tahrikçi) Gerisinin takdiri sizindir, Hünkâr’ım.

ŞEYH ŞUCA : Azil ile yetinmek, düşmana kudret verir… Osmanlı’da sadrazam katlinin fetvası gerekmez…

MURAD : (Sevmediğini belirtir tavırla.) Ben de sevmem Bosna’lıyı ağalar! Sevmem! Lâkin devlete sahip çıkar. Bilirim nice zalimdir. Zulmü benim de içimi yakar; ama, devlet nedir bilir, işini becerir ağalar.. Dedem Kanunî zamanında tohumu atıldı; Babam Selim Han zamanında gelişti, Osmanlı’da kök saldı. Geldi, zamanımda bir koca gövde oldu. Dal, budak verdi…

İDRİS AĞA : Budin’den başlayıp budayın Hünkâr’ım. Budin’den, Mustafa’nın başını alın. Sonra Şam, sonra Diyarbekir… Sırayla, koparın bütün güvendiği dalları…

SAADETTİN : Dalı budamak, gövdeye güç verir Hünkâr’ım. Kökünü sökmektir asıl tedbir. Takdir sizindir…

ÜVEYS PAŞA : Nâmınız Budin’den başlasın yayılmaya…

MURAD : (Bir süre düşünür.) Yüreğim iki şeye dayanmaz. Biri, hükmedip kıymağa; diğeri, böyle mahkûm kalmağa… Buna hâkimi, mahkûm etmek derler. (Bir süre susar, sonra güçlenmiş gibi) Ben yanacağıma sen yan Bosna’lı… (Yüksek sesle) Ferhat Ağa’ya haber edin. Budin’e yol alsın. Mustafa’nın başını isterim. Sen, Üveys Paşa! Budin’e nizam getir. Adımızı, şanımızı duyur etrafa. (Korkar.) Aman tedbirde sükût edin ağalar. (Üveys sevinir etek öper. Kızlar hepsine içki verir.)

BOSTANCI : (Girer.) Sadrazam Paşa huzura kabul edilmek ister Hünkâr’ım. Söyleyecekleri âcilmiş.

MURAD : (Telaşa kapılır. Paşalar öteki kapıdan çıkarken Sokollu, paşaları süzer.) Buyur Paşa! Sen, Divan’a gerek duymayınca, ben meşverete ihtiyaç hissederim. Paşalarla biraz, devletin işinden konuştuk.

SOKOLLU : (Yukarıdan bakar.) Devlette Divan, padişah içindir, Hünkâr’ım. Siz hacet görmeyince, Divan’a ihtiyaç olmaz.

MURAD : (Kendini savunur.) Paşalar güngörmüş, ehil kimselerdir. Bana doğruyu söyler; akıllı yol gösterirler. Herbiri, namus ehlidir.

SOKOLLU : Devlette tesanüd ahlâkı gerekir, Hünkâr’ım… Bu ahlâk, fitnenin, fesadın kaynağında değil, devletin Divanı’nda konuşulur, görüşülür. (Alaycı) Bir gün vaktiniz olur da, merak ederseniz eğer, Divan toplayıp, devletin işini arz ederim. Devlet işinin hayrı da vardır, şerri de… Hepsi bilinmek ister.

MURAD : Her şeyini işitir, öğreniriz Paşa. Ne ettiğini duyar, ne yaptığını biliriz… (imalı bir tavırla) Çok hayrın varsa, çok da şerrin var demektir.

SOKOLLU : Hayrın ve şerrin miktarı değil; evsafı mühimdir. Devlet, yiğitlik ister. Bilgi ister, ölçü ister Hünkâr’ım. Bunlar varsa yaptığın doğrudur. Doğru ise hayırlıdır. Hayırlı ise, şan verir, şeref verir… Devletin hayrına olan, eğer haine, hiylekâra zarar verirse, bunun adı şer değil, tedbir olur. Biz, öyle biliriz devleti.. Ecdadınızın tahtına bu tedbir ile hizmet verdik. Hizmete böyle hâkim olduk. Böyle sahip çıktık devlete…

MURAD : (Küstahlaşır.) Tedbir diye etrafa soyunu yerleştirirmişsin. Ağyarla görüşür, düşmanla yazışırmışsın… İşine rüşvet karışmış, derler Paşa.

SOKOLLU : (Kızgın.) Şehvet ile işret tahta musallat olursa, (imalı sesle) rüşvetin çamuru tahtınıza kadar sıçrar Hünkâr’ım.

MURAD : (Telaşlanır.) Allahtan korkarım Paşa… Saltanatımda hakkaniyet isterim. Hükmünde âdil ol. Halka eziyet etme. Zulme yakın olan, Allahtan uzak olur.

SOKOLLU : Dünyayı ehline bırakın.. Hünkâr’a dininde hâlis olmak yaraşır. Zira, kim dünya zevkinden fazlasını isterse, farkına varmadan ölümün sebebini aramış olur…

MURAD : (Bozulur. Elindeki kadehi sunar.) Ahirete hazırız. Lâkin, dünyanın da lezzeti var. Tad almak gerek… Buyur, sen de tad bu lezzeti. Sen de payını al dünyadan… Al! Hadi iç, Paşa!

SOKOLLU : Allahtan haya ederim.

MURAD : (Sinirle ayağa kalkar.) Neyin var ki Paşa? Neye dayanırsın ki? Neye güvenirsin ki? Yeryüzüne hiç inmemiş melek misin sen? (Sakinleşir.) Her gece milletim için şefaat dilerim. Her cuma arzın doğusunu, batısını, zihnimde sual eder dururum. Dünyayı ehline bırak dersin. Ehliyet elindeyse, sıkı tut, kavra… Bırak beni; ben, derdime çareyi kendim bulurum. (Tekrar sinirlenir.) Al! İç! (Sokollu kıpırdamaz.) Lezzet bende. Haz bende. (Elindekini içer. Yeniden doldurur.) Taht bende, saltanat bende… (İçer.) Söyle! Senin neyin var Paşa? Ha neyin var? (Eline yeniden bir içki alır.) Her şey benim elimde. (El çırpar içeri cariyeleri girer, çevresini alır. Birine sarılıp öper.) Dünyanın tadı bende, lezzeti bende… Senin neyin var? (Sesini yükseltir.) Her şey benim! Herşey benim elimde! (Sokollu’ya döner.) Söyle! Senin neyin var Paşa?

SOKOLLU : (Kıpırdamaz.) Devlet!… (Murad çöker.)

(Işıklar kararır.)

TABLO VII

SAHNE

(Safiye Sultan’ın Odası. Sofra kuruludur. Safiye, bütün işvesi ile Murad’ın fırsatını aramaktadır. Yatağın kenarına mor kaftanı düşmüştür. Murad dağınık bir kıyafetledir. Sarhoştur. Yatağa uzanmışlardır.)

SAFİYE : (Sokulur.) Nedir yüreğinizi böyle sıkan şey efendimiz? Dünyayı kendinize dar etmeyin. Bakın, evladınız, size lâyık terbiyede yetişti. Bakın saltanatınız arşa yükseldi. Dert edip üzmeyin kendinizi de, beni de Hünkâr’ım.

MURAD : Güzel söylersin, Safiye; ancak… (Susar.)

SAFİYE : Ancak?

MURAD : (Endişelidir.) Kudretim kalmadı, galiba.

SAFİYE : (Gururlandırıcı ifadeyle.) Kudretiniz öyle güçlü ki efendim, vuslatınıza bir kerre nail olan, bin gecenin nimetini almış gibi yorgun düşüyor… (Karnını gösterir. Sevinçlidir.) Kulunuz Safiye., size bir şehzade daha verecek…

MURAD : (Tebessümle başını sallar.) Öylesi değil Safiye. (Ellerine bakar.) Devlet benim mi? Kudret bende mi? Tahta ben otururum, ama saltanatı kim sürer? Emri kim verir de, ben neticesini bile görmem? Etrafımda kim sadık, kim hain bilemem? (Bunalıma kapılır.) Yiğit miyim, ödlek mi? (Samimi bir öz eleştiri içindedir.) Aptal mıyım, akıllı mı? Doğru muyum, yanlış mı? Yöneten miyim, yönetilen mi? (Dağınık halde) Valide ile hemşire, saltanat için beni kullanır. Etrafımda fitne ile fesadın kazanı öyle kaynar ki, kim içinde yanandır, kim dışında yakan fark edemem? Bu mu arşa çıkmış dediğin saltanat? (Kalkar, dolaşır.) İnsana yiğit dedirten o taşkın güç nerede? Yok mu bende Yıldırım’ın, Fatih’in kanı? Adamı adam eden doğruluğun kantarı nerede? Yok mu bende, Kanunî’nin, Yavuz’un ruhu? Bomboş mu içim? Nerde insanı ölçülü yapan dirhem? Yok mu ecdadımdan bana kalan bir şey? (Sakinleşir. Gelir Safiye’nin yanına oturur.) Korkuyorum Safiye; sığınacağım hiçbir yer, güveneceğim hiç kimse yok. İçimin korkusu yüzüme vurunca, senin yanında bile çaresiz kalır, kıvranırım… (Ayıplı manzara içinde) Beteri var Safiye, utanırım…

SAFİYE : (Murad’ın başını göğsüne bastırır.) Ben varım ya efendimiz. Neden yüreğinizi açmazsınız? Neden kendinizi korkudan sıyırıp, derdinizi dökmezsiniz? Efendisinin, kölesinden utancı olur mu hiç? (Murad’ın önünde diz çöker.)

MURAD : Korkarım Safiye! Çevremi bir ihanet çemberi sarmış. Her kapının ardında bir şahin, pusuda bekler. Doğuyu, batıyı, kuzeyi, güneyi hep şahin tutmuş… Alsam mührü elinden, bir yerine bin şahin tüner etrafımıza… Vurun kellesini zalimin desem, cellad bile adamı; gelir, benim kapımı çalar. Şu halime bakar da, kendimden utanırım. (Safiye içki verir.) Öyle yanar ki yüreğim; öyle kırık ki gururum, taht benim arım mı; iftiharım mı bilemem? O kesilesi eli, nasıl öptüğüm gelir aklıma, kahrolurum. Bir tenhaya sığınıp, ağlarım. Ne yapacağımı bilemem; tükenir, kalırım öyle..

SAFİYE : (Fırsatı yakalamıştır.) Ağaların, paşaların, var Hünkâr’ım. Her nimetin bir külfeti vardır. Nimet için külfette birlik olunur, tertip alınır… Bir şahine, bir yüce kartal değil; bazen, yavru bir serçe, gibi bir küçük hançer ucu yeter.

MURAD : Güvenemem!

SAFİYE : Güvenlisi bulunur;

MURAD : Yok ki!

SAFİYE : Yoksa yaratılır…

MURAD : Ya talih gülmezse?

SAFİYE : Talih, aklımızın yandaşı, yoldaşıdır. Aklını kullanmayanın, talihi şikayete hakkı yoktur. Hünkâr’ım.

MURAD : (Bir sır veriyor gibi.) Ferhat Ağa’yı, Budin’e yolladım. Mustafa’nın başını isterim dedim. Herbirini, dal dal kırıp atmak isterim.

SAFİYE : (Safiye bozulur.) Dal budanırsa, gövde gelişir Hünkâr’ım. Her derdin çaresi başkadır. Her derdin usulüne uygun çare bulmak gerekir. (Yoklar.) Vezir Şemsi Paşa yakınımdır. (Tavrını kontrol eder.) Üstelik Osmanlı’ya damattır…

MURAD : Gene de ürkerim.

SAFİYE : Üveys Paşa, İdris Ağa, hep işaret bekler. Şeyhiniz rüyada sizi, gelin atları gibi yağız; bahar bulutları gibi beyaz görmüş. Hünkâr’ıma “Allahın işareti var; keramet bilsin” diyor. Ne beklersiniz ki?

MURAD : Âlimi de, askeri de Şahin’in elinde.. Şeyhülislam, ağzına bakar…

SAFİYE : Nizam-ı âleme fetva veren Şeyhülislam, tahtı da iyi bilir, celladı da… İkbal, adamı her şeye hazır eder.

MURAD : Ya yeniçeri ocağı? Ya ağalar, zorbalar?

SAFİYE : (Murad’ın yanına çöker.) Hünkâr’ım! Öyle bir çare bulmak gerekir ki, hem siz elinizi sürmemiş olun, hem sizin eliniz her şeyin içinde olsun. Hem siz verin ölçüyü, hem her şey sizinle ölçülsün. Hem siz verin hükmü, hem size varıp, mahkûm olsunlar. Osmanlı’da görülmemişi yapın. (Israrlı.) Şahin avı akıl ister Hünkâr’ım. Şahin havada değil, yuvasında vurulur…

MURAD : (Şaşırmış, fakat mutlu olmuştur.) Habisin hepsini bir odaya koyup kilit vursan üstlerine, biri hain çıkar, açar kapıyı. (Korkusu sürmektedir.) Ya biri fire verirse, ya duyarsa tertibi? Hal nice olur bilir misin?

SAFİYE : (Güven dolu.) Dünya mel’undur Hünkâr’ım; ama daha mel’unu da bulunur. Sen mühürün sözünü ver, ben tertibin âlâsını alırım.. Tahtı da, bahtı da müyesser ederim.

MURAD : Ya ikna olmaz, istemem derse?

SAFİYE : Yüreğine bir umut, aklına ihtimal bırak. Bir muhtemel ikbâl, bin açık iknâdan evlâdır.

MURAD : (Safiye’yi kucaklar. Teşekkür doludur.) Safiye!

SAFİYE : (Mutludur.) Hünkâr’ım!

MURAD : (Safiye’nin elini tutar öne doğru çıkarlar.) Şahin kuşu hep tepelere çıkarmış. Ama sen ölçüyü kaçırdın Bosna’lı…

SAFİYE : Bilmemki, sana acımak mı gerek, yoksa kıskanmak mı?

(Işıklar kararır.)

PERDE KAPANIR

İKİNCİ PERDE

TABLO I

SAHNE

(Esmahan’ın konağında bahçeye açılan kapı önü. Etraftan hafif bir saz ve iki kadın sesi ile şarkı duyulur. Konak kapısından bahçeye girerler.)

NURBANU : Cumanız mübarek olsun arslanım. Allah yardımcınızdır. Berhudar olunuz.

ESMAHAN : (Yaltaklanır.) Teşrifiniz ile ihya olduk, Hünkâr’ım… Sadrazam Paşa ile ömrünüzün duasındaydık. Allah ömrünüzü de, tahtınızı da ebedî etsin…

MURAD : (Birini arar gibi) Sadrazam Paşa bilmez mi geleceğimizi? Karşı çıkmaya gerek mi duymaz? Nerdedir?

ESMAHAN : (Fırsat kollamaktadır.) Divan’dadır, Hünkâr’ım! Gece demez, gündüz demez çalışır… Devletinize duacıdır.

NURBANU : Duyarım arslanım, Safiye Sultan, size bir şehzade hazırlatmış (Sahteci) Bilirim gönlünüzde yeri büyük, itibarı yüksektir. (Sesini hafifletip) Bu ara yanına biraz seyrek uğrasanız daha münasip olur. Tedbirli olsanız derim. Hamiledir…

ESMAHAN : (Pekiştirir.) Hasekiniz belki çekinir söylemeye, gücenirsiniz diye…

MURAD : (Esmahan’ın sözünü keser.) Valide bilirsin ki, Safiye’m yüreğimde ak, gözümde ışıktır. Doğru söylersin, gönlümde yeri büyük, itibarı yüksektir. (Nurbanu ile Esmahan birbirlerine bakar.) Aklıyla, bize yol gösterir; ahlakıyla, yolumuza ışık tutar. Allah, Osmanlı’ya hep böyle haseki nasip etsin.

ESMAHAN : Amin!

NURBANU : (Esmahan’a sert bakar.) Duyarım da, yüreğime bir dert düşer, arslanım. Hasekiniz henüz gençtir. Devlette tecrübesi azdır. Etrafında fesadın çemberi kurulmuş derler. Yanlışa yön verir olmuş. Arslanımın bir gaflet kararından korkarım.

MURAD : Maksadın nedir Valide? İran’a savaş açanda tedbirini bütün paşalar takdir etmedi mi? Lala Paşa’nın serdarlığında bize yol gösteren o değil mi? Venedik’le sulhun, Lehistan’da sükûnetin yolunu bize o göstermedi mi? İngiliz için verdiği aklı Sokollu bile takdir etmedi mi? Nasıl olur da devlette tecrübesi eksik dersin? Korkarım ki Valide, Safiye’me hasedin günden güne artıyor…

NURBANU : Arslanım, bilirsin atasözüdür. Harem, sırra mahrem olursa, düşmanın eli divana girer.

MURAD : (Murad sinirlenir.) Hâşâ de, Valide! Bunlar Sokollu’nun lafları.. Ya senin elin Valide?

NURBANU : O nasıl söz, arslanım!

ESMAHAN : (Araya girer.) Şöyle buyrun Hünkâr’ım! Bakın ne güzel…

MURAD : (Eliyle sözünü keser. Saz yükselir; ses yakınlaşır. Murad’ın dikkatini çeker.) Ne güzel bir ahenk bu? Ne içli ses? Ne duygulu eda? Kulağımızdan yol bulup, tâ ruhumuzun derinliklerine kadar gelip yerleşti.

ESMAHAN : Bizim kızlardır Hünkâr’ım. Gelişinizle mutlu oldular. Namınızı yüceltmek isterler…

NURBANU : Ruhunuz kadar, gözünüz de gönlünüz de nasibini alsın arslanım. (El çırpar kızları çağırır. Cariyeler şık ve terbiyeli biçimde selam verir.)

MURAD : (Etkilenir. Birinin çenesini okşar.) Bu ne hâkim göz böyle? (Kız başını eğer, Murad çenesinden tutup kaldırır.) Bu ne cesur başeğiş?

ESMAHAN : (Takdim eder.) Gülfidan, Hünkâr’ım.

NURBANU : Eşsiz bir ay parçası. (Murad, yanağını okşar.)

ESMAHAN : (Öteki cariyeyi öne çıkarıp sunar.) Bu da Gülnihal, Hünkâr’ım.

NURBANU : Çiğ düşmemiş gonca gül.

MURAD : (Murad uzunca seyreder.) Buğulu bir masal gibi…

NURBANU : Allah, kudretinizi arttırsın, arslanım…

MURAD : (Kızlara iltifat eder.) Çok beğendim, Valide. Gönlüm nicedir öyle karanlıklara dalmış ki, böyle nadide yetişmiş gül yüzlere, ay parçalarına hasret kalmışım.

ESMAHAN : Hünkâr’ım tenezzül ederseniz, hemşirenizin hediyesi olsunlar…

MURAD : (Murad başıyla onaylar. Kızlarla yakından ilgilenir.) Cenab-ı hakkı şahit tutarım; hiç böyle güzel çehre, böyle yumuşak ten, böyle içli ses, böyle nazik eda görmedim.

NURBANU : Siz dileyin arslanım, Kırım’dan Girid’e; İran’dan Buğdan’a nice güzel yetişmişse, hareminize konuk edeyim. Varın dilediğinize vasıl olun.

MURAD : (Nurbanu’ya doğru.) Âlemde mevcut olan en yüce kudrete saygı duy Valide. Bu kudret, sonsuza akıp giden bir ırmak gibi… Bu ırmaktan, çılgıncasına içmek gerekir ki, içimiz gururla dolsun. (Kızların birine yaklaşır.) İnsan içini titreten şu gözlerin güzelliğine bak! Bu munis bakışın karşısına geç. Cennet kapısı gibi dinlen, arın.. (Sonra geri dönüp.) Şu güzelliğin, nasıl bir fesada âlet olduğuna yanarım. Yarabbi! İsyanım var. Kudretinden sual olunmaz amma, kimi kimin elinde ziyan ettiğini bilir misin?

(Işıklar kararır.)

TABLO II

SAHNE

(Safiye’nin Odası. Gizli bir toplantı düzenlemiştir. Safiye’nin arkası dönüktür. Ester, Paşaları gizlice içeri alır. Sırayla dizilirler. Ester çıkar. Bir süre öyle beklerler. Safiye kendini ağırdan satmaktadır.)

SAFİYE : (Arkası dönük olarak, hafif sigaya çeken bir sesle.) Budin’e cellat yollamak hanginizin fikri idi, paşalar? (Paşalar birbirlerine bakar.)

İDRİS AĞA : (Öğünür gibi.) Biz sadece işaret ettik Sultanım, ferman Hünkâr’ımındır.

SAFİYE : Biz dediğin kim İdris Ağa? (Paşalardan ses çıkmaz. Yüzünü dönerek.) Madem hepiniz birlik olursunuz, neden aklınız, hırsınıza galip gelmez? Neden yetmediğiniz yerde, yetişmişine gelmezsiniz?

ŞEYH ŞUCA : Hünkâr’ımın fermanı var; “Sırası gelenin boynu vurulduğunda, soyu tükenir.” dedi.

ÜVEYS PAŞA : Hepimiz birlikte düşündük ki…

SAFİYE : (Sözünü keser.) Düşündünüz ki Üveys Paşa, tek tek hepsini haklarsanız, meydan size kalır. Bilmez misiniz ki, dal budanırsa gövde güç kazanır? (Saadettin’e döner.) Sen ulemâsın! “Sokol” ne demektir bilir misin?

SAADETTİN EFENDİ : (İmtihan ediliyormuş gibi bozulur.) Bilirim Sultanım! Bosna dilinde şahin demektir. Yuvasını zirveye kuran şahine, Sokol denir.

SAFİYE : (Suçlar gibi) Hiç şahin yuvasına el sokulur mu? Bunca yıl devlette, sarayda tecrübe gördünüz. İlminiz, irfanınız var. Hiç uyuyan yılanın uykusu bozulur mu? (Kışkırtıcı konuşur.) Gözü açık şahinin yere tenezzülü yoktur, tepelere göz diker. Başında zırhı varken bir kanaryadan daha âciz, bir serçeden daha çelimsiz, bir bülbülden daha duyguludur. (Sesi yükselir.) Ama zırhını aldınız mı başından, pençesinden kurtulan görülmemiştir. Siz şimdi varın düşünün dehşetini Bosnalı’nın. Hanginizin tedbiri, onun tekdirini önler? Hanginiz varıp huzuruna, başını dik tutabilir?

SAADETTİN : Lâkin, sultanım!…

SAFİYE : (Sözünü keser.) Bunun lâkini yok Ağa! Üveys Paşa! Tez elden haber yollayın Ferhat Ağa’ya; Hünkâr’ın yeni fermanı gelinceye dek beklesin, sakın dokunmasın Mustafa’ya. Her işin bir vakti vardır.

ÜVEYS PAŞA : Ya Hünkâr’ın fermanı, Sultanım?

SAFİYE : Hünkâr’ın fermanı, benden sorulur…

İDRİS AĞA : (Yaltaklanır.) Hünkâr, meşverette ferman etti… Hep birlikteydik.

SAFİYE : İdris Ağa bilesin ki, işret sofrasıyla, avrat döşeğinde varılan karara, akıl-sır ermez. İşte Sokollu’nun farkı burada…

ÜVEYS PAŞA : (Küçümser ifadeyle.) Bilirsiniz Sultanım, devşirmeden Osmanlı’ya fayda gelmez. (Yanlışlığını anlar. Safiye, Üveys’e sert bakar.)

SAADETTİN EFENDİ : Maksadı başkaydı Üveys Paşa’nın, Sultanım; sürçü lisan etti.. Bağışlayın, kulunuzu…

SAFİYE : Sadrazamın kudretine tek tek hiç biriniz karşı koyamazsınız. Hepinizi bir çaylak gibi pençesiyle parçalar. Birliksiniz madem, aklınız ile birlik olun; hırsı bırakın.

İDRİS AĞA : Nedir ki teklifin, Sultanım?

SAFİYE : Hünkâr, işreti âdet edinmiş. Devlet işi Divan’ındır der. Der ama, Sadrazam Paşa’dan çekinir. Çevresini kudretli beyler, paşalar sarmış, diye korkar. Yeniçeri Ocağı, avucunun içinde. Hocası da, zorbası da, kapısında köle gibi. Şeyhülislam, her fetvaya alesta. Kılıç da, kalem de Sadrazamın elinde.. (Kendi kedine söylenir.) Devlet dediğin nedir ki zaten.

ŞEYH ŞUCA : (Öğrenmek ister gibi) Elbette Hünkâr’ımın da bir bildiği vardır, Sultanım. Yanlışa sapmayalım…

SAFİYE : (Sakin.) Hünkâr’ı bilirim; o kırılası ele nasıl eğildim diye dert edip, dövünür. Ama, varıp alamaz mührü elinden. (Tehdit edici) Mademki tekdir sizedir; varın tedbirini de siz alın. Mühür, Şahin’de kaldıkça, başınız beladan kurtulmaz. (Ürkek bir sessizlik) Duyarım ki Şahin, “dalkavuk nifakına Hünkâr kulak verse bile, ben izin vermem” dermiş. (Paşalar sözden ürker.)

ÜVEYS PAŞA : (Dalkavukça) Sadrazam Paşa’nın size de bir kötülüğü dokunmasından korkarım. Valide Sultan ile birlik olup size de tertip hazırlar…

SAFİYE : (Alaycıdır.) Kafesteki kuşa hiç Şahin uçar mı? (Ciddileşir.) Akıbetinizi iyi görmem. (Yavaş sesle) Gizliden ittifak gerek. (Bir süre susar.) Dün Venedik Sefiriyle hasbihal ettim. Şemsi Paşa ile görüşmüş.. Paşa, halinizden endişeliymiş… Sefir, laf arasında bana, “Şemsi Paşa’nın sanki bir bildiği var” dedi…

İDRİS AĞA : Şemsi Paşa, Sadrazamdan şikayet etmez, Sultanım! Divan’da ondan taraf olur.

SAFİYE : (Eski temposunu sürdürür.) Şemsi Paşa, “bu zavallı paşalar, birlik olmuşlar ama beraberlik nedir bilmiyorlar. Elleri değmeden, işin içine ellerini soksunlar. Şahin’e merdlik değil; namerd oyunu gerekir”, diyormuş.

SAADETTİN EFENDİ : Kimse hiylede Şemsi Paşa ile başedemez. Ama, kendisine güven olmaz…

SAFİYE : (Tempoyu sürdürür.) Bana hizmeti olmuştur. Yakınımdır. Güvenirim. (Susar. Yoklar gibi.) Elbette beklediği vardır. (Kozunu oynar.) Sıra bendedir der, Şemsi Paşa…

İDRİS AĞA : Elhak mühre lâyıktır amma,

ŞEYH ŞUCA : (Sözü tamamlar.) Sadrazama da pek yakındır. Sultanım. O’nun da güvenine mazhardır, derler.

SAFİYE : Hepinizin maksadı bir, amma sözünüz farklı… Hoca, şu saray çatısında ikbâle sırt çevirmiş bir kul var mıdır? Mühre hayır diyenini gördün mü hiç? Bilirim Şemsi Paşa’yı; yüreği bir ateş gibi yanar, mühür için.

SAADETTİN EFENDİ : Mühür, bir alev gibi ruhunu da, zihnini de sarmıştı bir zamanlar. Sönmek nedir bilmez bir alev gibi yanardı. Küllenmiş derler şimdi.

SAFİYE : Ateşi, kül saklar. Şimdi tam sırasıdır. (Arkasını döner.) Paşa sizi bekler. Ne diyorsa yapın. Bir tatlı rüzgâr, bir ikbâl meltemi, o küllerden ne alevler yaratır bilir misiniz? (İşaret eder. Paşalar çıkarken, Üveys Paşa bir ara Safiye’ye yaklaşır.)

ÜVEYS PAŞA : (Yaltaklanır.) Sultanım!

SAFİYE : (Arkası dönük.) Nedir merakın Paşa?

ÜVEYS PAŞA : Derler ki, Valide Sultan size kin beslermiş. İki taze cariyede, Hünkâr, kudretsiz kalmış; Valide Sultan; “bu, Safiye cadısının büyüsüdür” dermiş.

SAFİYE : (Hırsla geri döner, azarlar.) Sözü ayağa düşürme Paşa! Edepli ol! Bir günde iki pespayeliğe tahammülüm yoktur… (Eliyle çık işareti verir. Habere sinirlenmiştir. Kendi kendine söylenir.) Padişah döşeğinin iktidarını anası değil, avradı bilir…

(Işıklar kararır.)

TABLO III

(Nurbanu – Safiye)

(Harem. Cariyeler kendi aralarında eğlenmekte. Birden telaş başlar.)

BİRİNCİ CARİYE : Valide Sultan geliyor… (Hepsi toplanır. Arkasında Canfeda.)

İKİNCİ CARİYE : Safiye Sultan geliyor… (Arkasında Ester.) (Nurbanu’nun işaretiyle cariyeler, Ester, Canfeda çıkar.)

NURBANU : (Sahteci. Dikkat çekici.) Hayırlı haberinizi aldım… Hünkâr’ın yüzü gülüyordu… Sizin de gözlerinizin içi gülüyor.

SAFİYE : (Saygıyla eğilir. Sinsi) Osmanlı’nın güzide şehzadeleri hep sizin gibi validelerin terbiyesinde yetişmiştir. Sayenizde devleti öğrendik..

NURBANU : (İmalı) Sonsuzluğun kapısına yaklaşıyoruz… Allah size de Valide Sultanlığı nasip edecek.

SAFİYE : (Telaşlı. Sahteci) O nasıl söz efendim. Allah, Hünkârımıza uzun ömür versin. (Diz çöker.) Yarabbi, bana öyle bir ömür ver ki, Hünkârımın sağlığında canımı teslim edeyim.

NURBANU : İnsan kaderini birine bağlayıp öyle kalıpsız biçimde kalmamalı…

SAFİYE : Rabbimiz ne lûtfetmişse kısmetimiz odur… Bilmediğimiz bir boşluğa gideriz. Kendi gücümüzle ayakta kalmaya takatimiz yoktur. (Doğrulur.)

NURBANU : Dimdik ayaktasın… Maşallah yüreklisin de…

SAFİYE : Validemiz olmazsa, biz ne işe yararız. Allah sizden razı olsun…

NURBANU : Güzelsin!…

SAFİYE : (Kendinden emin.) Solmayan çiçek var mı?

NURBANU : (Kendi yargılarını ortaya koyan sesle.) Harissin!…

SAFİYE : (Saygılı, imalı) Gölgenizde olmak bizim için ne büyük mutluluk…

NURBANU : Kadirsin…

SAFİYE : (Emin. Geçiştirici) Kudret ne işe yarar, etrafa hizmetimiz yoksa… Geçenlerde Sadrazam Paşa’ya söz ettim. Tecrübenizle hem Sadrazam Paşa’ya, hem Hünkâr’ıma doğruyu gösterirsiniz.

NURBANU : (Saygılı. Sert) Şimdi iki kadınız, devletin sırası değil…

SAFİYE : (Hırlaşmaya hazır.) İki kadın mıyız sadece?

NURBANU : Şu duvarları görüyor musun? Bu sükûnetin öyle kancık bir sesi vardır ki, fısıltısı bile kulakları patlatacak kadar gür çıkar. (Kıskanç) Hünkâr fermanı sizden sorulurmuş…

SAFİYE : Hâşâ!…

NURBANU : İçimizdeki sırrın cevherini iyi tartmalıyız. Yoksa ikbâlde huzur kalmaz…

SAFİYE : Her sarp yokuşun sonunda bir düzlük vardır. Bir ikbâl cemresi bizim de toprağımıza düşer belki… Çekilip bir köşeye.

NURBANU : (Keser. Alaycı) Çekilip bir köşeye, saltanatın köhne yâdında vaktimizin dolmasını bekleriz, öyle mi? Saltanat…

SAFİYE : (Sesini hafifçe yükseltir. Keser.) Saltanat, hayat kaynağı gibidir… Ya temelli uzak kalır insan ya her an içinde olur…

NURBANU : (Safiye’ye hitaben) Kimi Süleyman’a meftundur; (Geri dönüp kendine söyler.) kimi mühre… (Safiye’ye hızla dönüp.) Ferman sendedir, (Murad görünür.) İmkân bende. (Sokollu görünür.) (Murad ve Sokollu yumuşak ve hafif adımlarla yaklaşır. Safiye ve Nurbanu farketmezler.)

SAFİYE : Takdir-i ilâhinin sırrına vâkıf olmak, hâşâ; haddimiz değildir…

NURBANU : (Yüklenir.) İnsandaki tılsım…

SAFİYE : (Keser. Hırlaşmaya başlar.) İnsandaki tılsım!… İnsandaki tılsım!.. Boş lâf… İkimiz de bir erkeğin eteğine tutunmuşuz. Sen, hergün bu eteğin sahibine dua edersin; ben, her gece bir gönül dersi veririm. Can ayrı gider Hünkâr’ın bedenine, canan ayrı… Sen, cariyeleri sefere koşarsın; ben, bakış âlemine mağlup ederim… Sen, vuslatla viran edersin; ben firkatte âbâd… Sen, hazla gündüzleri karartırsın; ben, nazla geceleri ışığa boğarım. (Murad’ı fark eder. Hemen değişir. Nurbanu’nun eteğine eğilir. Çok uysal sesle.) Sizi ustam bilirim; validemizsiniz…

NURBANU : Ne perişan bir kaçış bu… Ne hesaplı iltifat… Saltanat mezhebinin hoşluğu da vardır; sarhoşluğu da… Şimşek dolu bir bulut gürler bazan, ışığından korkarız.. . Sonra rahmeti içimizi yıkar… Nimet kimedir, külfet kime, bilmeyiz… Çözülmez bir muammadır… Tam gücümüzün bittiği anı beklerken, bir de bakarsın takdiri ilâhi’nin nuru önümüzü aydınlatır…

MURAD : Haklısın Valide.(Nurbanu kollarını açarak Murad’a yürür.)

NURBANU : Arslanım!

SAFİYE : (Olduğu yerde diz çöker.) Efendim!

MURAD : (Nurbanu’nun yanından geçerek Safiye’yi kaldırır, kucaklar.) Herşey takdir-i ilâhiye kaldıysa Paşa, saltanatımızın hükmü neye yarar?

(Işıklar birden söner.)

TABLO IV

SAHNE

(Sokollu Divan’da etrafında güvendikleri ile görüşmektedir. Kendisi oturmakta, diğerleri ayakta. Ağalar “Arz”a gelmiştir. Kendilerini dinler.)

FERİDUN AĞA : Devletin hali nicedir bilinmez artık. Halk, sokaklarda korkuyla fis-kos eder. Sarayda ikilik başladı mı, sokakta huzur kalmaz devletlim. Epeydir ahali arzına çıkmadınız. Halkın sesine uzak kaldınız. Ahalinin çoğu, Sokollu da sağır olmuş ne görür, ne işitir diye yakınıyor.

HASAN AĞA : Hele saray bir cehennem yuvası. Vezirin çoğu keyfe düşkün. Haremde ayıp, ayyuka çıkmış. Hünkâr’ın etrafı, ayyaş ile dolu. Memur, rüşvetle meşgul. Cariye, âlimden önce geliyor… Dün, Şemsi Paşa’yı gördüm. “Yanarım şu Sokollu’nun talihine” diyordu. “Paşama söyleyin, bilsin ki, Osmanlı’nın haremi, dışardaki düşmandan daha zorludur” dedi.

FERİDUN AĞA : (Sözünü keser.) Benim Şemsi Paşa’ya güvenim yoktur. Duydum ki, Safiye Sultan, Şemsi Paşa’ya yanaşmış. Hünkâr da, saygı göstermiş.

HASAN AĞA : İdris Ağa ile Üveys Paşa, dün Şemsi Paşa’nın konağına gitmişler. Ester de, Safiye Sultan’ın hediyelerini götürmüş… (Biraz susar.) Bir sırrın arkasında, kötü bir dolap dönüyor, devletlim.

FERİDUN AĞA : Bağışlayın efendimiz! Devlette söz açık, yürek temiz olmalıdır. Valide Sultan ile hareminiz Esmahan Sultan, sarayda çıban başıdır, derler. Bilginiz dışında öyle şeyler oluyor ki, herkes sizin tertibiniz diye fitne yaratıyor. Valide Sultan, her gece bir cariye sunar. Haremde beşik sesinden ezan duyulmaz denir. Padişah cariyelerden başını alıp, Divan’a zaman bulamaz.

HASAN AĞA : Hünkâr, içkiye öyle dalmış ki; sarhoşluğundan günün vaktini bilmez. Halk, padişahına ayyaş der.

FERİDUN AĞA : Dün cumada cemaat, ömrüne “amin” dememiş. Ecdadın, evlada mirası bu mudur diye sormuş… Bu, hayra alâmet değildir.

SOKOLLU : (Üzgündür. Ayağa kalkar, kendi kendine söylenir.) Ecdadın, evlada mirası ha… (Ağalara döner.) Şu halk ne güzel söyler değil mi? Sözün aslını da, hasını da, insan ahaliden dinlemeli… Osmanlı’nın ecdadı, cihan güneşi ahret kandilleriydi… İlimle, imanla, yiğitlikle doluydular… Hepsinin gözü tepelerdeydi. Devletini, milletini zirveye çıkardılar… Cihan padişahıydılar. (Maziyi anar.) Cennet mekân Kanunî, Zigetvar seferine çıkmadan beni huzura çağırıp, vasiyet etmişti. “Sokollu, evladım sana emanettir. Fâni olduğunu bilen, çalışıp baki kalmalıdır” buyurmuştu. Bak, şimdi, şu kubbede baki kalan hoş sedaya… Sarhoş narası ile sübyan çığlığı… İşte, ecdadın evladına vasiyeti buydu. (Biraz susar.) Sesin güçlüsü zirveden çıkar. Osmanlı, yıllarca bütün cihanı bu zirveden yönetti. Osmanlı, zirvenin tâ kendisiydi.

HASAN AĞA : Ya şimdi devletlim? Ya sonra?

SOKOLLU : (Dolaşır, kendi kendine söylenir.) Zirveden sonra? Zirveden sonra? (Hasan Ağa’ya döner.) Şu ecdadın kara bahtına bak ki ağa, zirveden sonra. (Biraz susar.) Osmanlı’nın kaderi, bir devşirmenin eline kaldı. (Feridun Ağa’ya döner.) Yaz Ağa! İranla savaşın sonu, siyasete hakim olmalıdır. Afrika ile Avrupa kaynar. İran savaşı hayırlısı ile nihayete erer, zafer nasip olursa, ilk iş Afrika’nın kuzeyini Osmanlı toprağına katmaktır. Yaz Ağa! Fas tahtına arka çıkmak gerekir. Osmanlı’ya bağlıdır. İspanyol ile Portekiz’in gözü, Fas’tadır. Zayıf bir anı bekler. Yaz Ağa! İspanya ile sulh etmek şimdi Osmanlı’nın çıkarınadır. Venedikli’nin kışkırtmasına kanmayın… Yaz Ağa! İngiliz’in gözü savaşta değil, ticarettedir. Bazen nimeti paylaşmak, savaşmaktan kârlıdır. Yaz Ağa! Lehistan’da Osmanlı’nın sözü geçmeli. (Sesi yükselir.) Batıda Fas; doğuda Lehistan, Osmanlı’nın kaldıkça, ben tutar dünyayı kuşağından, dilediğim rafa kaldırırım. (Biraz susar.) Yaz Ağa! Budin Beylerbeyi yeğenim Mustafa Paşa’ya yaz. Buyruğumdur! Olanı, biteni iyice izleyip, tedbir alsın. Adamlarını hazırlıklı, ordusunu güçlü tutsun. (Derin bir nefes alır.) Mustafa’ma yazın ki, Budin’i sağlam olmayan devletin Avrupa’da, sözü zor geçer… (Bostancıbaşı içeri girer, Sokollu sözünün kesilmesine sinirlenir.) Nedir bu girişin, Bostancı? Telaşın niye?

BOSTANCI : (Üzgün bir sesle) Allah devletlime uzun ömür versin. Budin Beylerbeyi, Mustafa Paşa’nın başı, Hünkâr’ın emriyle Ferhat Ağa tarafından vurulmuş.

SOKOLLU : (Habere perişan olur, çöker.) Mustafa’m! Şahin yavrusu Mustafa’m… Sana nasıl kıydılar? Hangi namerdin eli verdi o hançeri? Hangi uğursuz ses gürledi, o aziz canın için? Hangi zalim gözünü kırpmadı, sen can verirken. Hangi sağır kulak tıkandı, feryadına? Gün gelir, her zulmün hesabı sorulur… (Sokollu sinirle kalkar, Feridun Ağa’ya) Yaz Ağa! Venedikli şimdi mutludur… Ama, tarihtir bu ne olacağı bilinmez… Venedik’in aldığı nefesi bilmek isterim… (Sesi hafifler.) Şahin kuşu tepelerde dolaşır. Tahtını yücelere kurar. Nerde görülmüştür kafes kuşuna şahin uçtuğu.. (Biraz susar.) Kimse rızkını tamamlamadan ölüm vâki olmaz.

FERİDUN AĞA : Allah esirgesin, devletlim..

SOKOLLU : (Tekrar sesi yükselir.) Yaz Ağa! Devlet, sağlam eldedir…

(Işıklar kararır.)

TABLO V

SAHNE

(Hünkâr’ın yatak odası. Sabaha yakın saatler. Etrafta bir küçük kandil yanmakta. Murad gece kıyafetiyle yataktan kalkmış, bir rahle başında gelişi güzel oturmaktadır. Bunalım içinde perişan bir görüntü verir. Kılıcı duvarda asılıdır. Mor kaftanı yere atılmış durumda. Safiye, yatakta uzanmış uykudadır.)

MURAD : (Kendi kendine vicdan hesaplaşması yapar.) Fazilet ve hakikati muzaffer kılmak, bana müyesser olan şu tahtın yüce şanıydı. Şimdi öyle bir girdabın içindeyim ki, irademi bile kullanmaktan acizim.. (Dua eder gibi) Yarabbi, yetiş! Yüreğimden bu utançlı korkuyu kaldır. (Biraz bekler.) Ey o büyük sırrın bilinmeyen nuru! Zihnimi aydınlat. İçimdeki iyilikleri körükle. Ruhumu yıka. Bana sulh ve sükûn ver. (Yalvarır.) Benden hoşnut ol yarabbi! (Ayağa kalkar, sessizlik içinde yatağa gelir. Safiye’nin başucuna oturur. Safiye uykudadır. Biraz saçlarını okşar. Mutlu bir yüzle seyreder.) Yüzüne akseden bu nur, hep böyle temiz kalsın… Şu masum çehreden yükselen ışık, hep böyle dursun. (Tekrar yalvarır gibi.) Yarabbi! Kin, yalan ve riyadan arıt beni!

SAFİYE : (Uyanır. Murad’a yaklaşır.) Neyiniz var efendim? Ruhunuzu böyle karartan nedir? Bir kâbus görmüş gibisiniz. (Su verir.) İçiniz! İsterseniz hekimbaşını çağırayım.

MURAD : (Ayrılırken elini tutar.) Dur, gitme! ( Yavaş sesle) Ruhum, korkuyla ıstırap içinde kıvranıyor. Zihnim, utancın ağırlığından onurunu kaybetti…(Şikâyetçi bir yalvarışla) Allahım! Adaletin ne zalim bir tecelliymiş; bir yandan elime kudretin asasını verirken, öte yandan, cesaretin nebzesini esirgiyorsun. Saltanatı müyesser ettiğin gün, içime kardeş kanının eziyetini, yüreğime ihanet alevinin ihtirasını boşalttın… (Yalvarır.) Ruhuma öyle bir sessizlik ver ki, sevgi ile sadakat, vicdanımın her zerresine işlesin… Beni, bir yeni hatanın belâsından kurtar.

SAFİYE : (Bu yeni durumdan kuşkulanır. Murad’ı tekrar yanına çekmek için kucaklar.) Hünkâr’ım! Ruhun, ebediyeti kucaklayan sonsuzlukla bezenmiş. Âlicenaplığın, âleme refah ve saadet ihsan ediyor. Milletin, Tanrıdan dilediği rahmet sen; niyaz ettiği kudret sensin.

MURAD : (Aldırmaz, hâlâ eski havası içinde kendiyle hesaplaşır.) Yarabbi! Nedir çevremdeki bu sis? Ezan sesleri, kuş cıvıltılarına karışmış. Bir ilâhi emir, dünyamızın boşluğunu dolduruyor. Gün ışıdı… Nedir beni gerçeğin ışıklarından kaçıran korku? Nedir beni huzurundan uzaklaştıran utanç? Ufkundaki o beyaz hakikat tablosundan bir ışık ver Yarabbi! Bana yolun doğrusunu göster, Tanrım! İçimde yarattığın iyilik, çevremdeki bütün kötülüğü yok etsin…

SAFİYE : (Alttan alarak.) Hünkâr’ım, Allanın size müyesser ettiği saltanatınız daim olsun. Lâkin, yüce şanınıza ithaf edilen kudret, sizden azim ve karar bekler. Halkınız, yüreğinizde bir ilâhi mabed gibi yükselmiş. Onun sahibi siz olun. Hünkâr’ım…

MURAD : (Sesi hafifler. Safiye’ye tekrar kapılır.) Etrafımı saran bu sessizlikten korkarım. Sanki kıyamet sabahındaki sükûnet gibi merhametsiz.

SAFİYE : (Fırsat yakalamıştır.) İzin vermeyin Hünkâr’ım, kimse yüreğinizdeki o yüce mabedin ihtişamına el uzatmasın… İzin vermeyin Efendim, ebedîliğin hür havasını yaşatan saltanatınıza, gölge düşmesin… İzin vermeyin Hünkâr’ım kimse, yaralı kalbinizin ıstırabını arttırmasın… (Tahrikçiliği artar.) İzin vermeyin Efendim; kimse tahtınıza, saltanatınıza göz koymasın. (Daha samimi bir anlatımla) Yırtın bu utanç korkusunun perdesini.

MURAD : (Başı düşer, gücü çözülmeye başlar.) Günlerdir beynimi bir humma gibi kavuran bu fikir içimden utancı alırken, korkuyu veriyor. Dehşet, bir ejderha ateşi gibi ruhumu yakıyor. Hiylenin eli, zihnimi şeytan bahçesine çevirdi.

SAFİYE : (Fırsatı sürdürür. Murad’ın yanına diz çöker. Ellerini tutar, öper.) Ecdadınız sizi, saltanatın görevine çağırıyor Hünkâr’ım. Şu sabah ezanının ruha sükûn veren davetine bakın. Sanki bu ilâhi kudret, ecdad sesi gibi sizi çağırıyor. Emanetinizdeki tahtın, hakkını istiyor sizden. Taht sizindir. (Biraz susar.) Siz, sadece işaret ediniz. Sadık kullarınız var… Allah, bizimle beraberdir.

MURAD : (Sesi hafifler.) Taht, beni mi çağırıyor? İrade benim mi? (Güler, sonra ciddileşir.) Âdil olmak lazım! Saltanat, Şahin’in dirayeti ile ayakta… (Kıskanır bir tonda, fakat yüksek.) Vadilerden deryalara, bir peygamber gibi âdil; ovalardan dağbaşlarına, bir eşkiya gibi hâkim.

SAFİYE : Ruhunuzdaki temizlik, adınızı iki cihana birden duyurmuş. İradeniz, bir şimşeğin hiddetinden daha güçlü… Kudretiniz, gökyüzünün merhametinden daha âdil. Kendinizi üzmeyin. Sadece kararınızı verin. Paşalar, ağalar işaretinizi bekler… Yeryüzünde tek cesur erkek kalmazsa Hünkâr’ım, ben Safiye, ben kuşanırım hançeri… Ben çekerim kılıcı kınından…

MURAD : (Safiye’nin sözünü keser.) Saltanatımın kefili olan vicdanım el vermez… (Âdeta çöker, başı öne eğilir.)

SAFİYE : (Partiyi kaybetmek korkusu ile sinirlenir.) Ya içinde bir cehennem gibi yanan utanç duygusunun korkusu? Ya adıyla ruhunu en aşağılık günahın cezasından beter eden nefret? Ya hürriyetini her gün korkuya, her gece hicaba mahkûm eden merhametsiz darbeler? Ya seni koynumda bile yetimler gibi ağlatan o çocukluk duygusu? (Ayağa kalkar ve sert bir sesle.) Murad!.. (Murad başını kaldırıp, Safiye’ye bakar.) Ecdadını yâded, evladını düşün… Ya erkek gibi ayağa kalk, Hünkâr ol; ya çök dizlerinin üstüne, böyle hakir kal…

MURAD : (Ayağa kalkar, kendini toparlar.) Hakikat nedir bilmiyorum Tanrım? Etrafımı çeviren binlerce sır, başları kesilmiş şehzade yüzleri gibi susuyor. Cehalet, en aşağılık arzularını, sarayın duvarlarına kazımış. Hiyle ve ihanet, koynumun sıcağında yuvalanmış. Nefesi bile hür irademi boğuyor.

SAFİYE : (Temkinli bir sesle.) Hiçbir ihtirasın barınmadığı bu temiz yürekle dilerim ki Hünkâr’ım, tahtınıza, sahip çıkınız. (Kılıcını getirir, Murad’a sunar. Safiye’nin sesi yükselir.) Saltanatınıza da, ruhunuza da, korkunun siyahlığını geren çirkin gölgenin kafasını koparın… Koparın ki, Allanın rahmeti, cennet ışıkları gibi üzerinize yağsın. Bu ilâhi nur, saltanatınızın çevresinde toplansın. Ve ruhunuzdaki şafak, Osmanlı’nın ebedî ilhamı olsun.

MURAD : Ne o? Titriyor musun Safiye? Yoksa, yüreğime bir sıcak alev gibi akıttığın cesaret, seni korkutuyor mu?

SAFİYE : (Murad’a diz çöker.) Korkmak mı? İçimdeki tek cesaret, kulunuz olmak…(Murad, yerdeki mor kaftanı alıp, Safiye’nin sırtına koyar.)

MURAD : (Son şansını kullanır. Öne çıkar.) Yarabbi, üstüme bir ışık ver. Vicdanımın derinliklerini aydınlat. (Tepeden gelen ani ve kırmızı ışık tam tersine Safiye’nin üzerinde yoğunlaşır. Safiye mutludur.) Ruhuma ebedî bir samimiyetle doğru yolu göster. (Duasını tamamlar. Işığın Safiye üzerinde yoğunlaştığını görünce sarsılır. Yumuşak sesle.) Kim bilir, tarih beni nasıl yazacak? (Murad, içki içer ve sızmış şekilde yatağa uzanır. Safiye üstünü örter. Beklediği vardır. Işıkla zaman geçişi hissettirilir.)(Paşalar içeriye, selam verir, girmek ister. Safiye onları uzakta tutar.)

SAFİYE : (Yavaş ve telaşlı bir sesle paşalara.) Nerde kaldınız? Meraklandırdınız beni?

İDRİS AĞA : Şemsi Paşa ile görüşmeler pek nazik geçti Sultanım. Paşa, yatkın görünür ama, nasıl olur bilmem… Allah yardım ederse Osmanlı da, biz de inşallah kurtuluruz. Yoksa Şahin, hepimizin kellesini uçurur. Hünkâr’ımıza arz için geldik.

SAFİYE : Şemsi Paşa, aklının ermediği şeyi, teklif etmez. Yeter ki, işin usulüne uymayı bilin…. (Teskin edici) Endişeye mahal yoktur… (Yavaşça sorar.) Bulmuş mu?

İDRİS AĞA : Şemsi Paşa’nın, bir Bosnalı adamı var. İşsizin birisi. Paşa kendisine bir çiftlik vaadetmiş. Lâkin…

SAFİYE : Başka ne ister ki?

SAADETTİN : (Sözü tamamlar.) Hünkâr tereddüt geçirir diye Şemsi Paşa da duraksar… “Eğer Hünkâr’ın emri yoksa, bir büyük hata ile hepimiz perişan oluruz” der. Haklıdır da…

İDRİS AĞA : Bilirsiniz Sultanım, katle ferman gerekir.

SAFİYE : (Sinirli) Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Şeytan bile olsa, kimseyi bu sırra ortak istemem.

SAADETTİN : İcazetle iş olmaz. Adam, dışarıda bekliyor. Ya ferman, ya delil istiyor..

SAFİYE : Sultan sözüne delil mi istenir? Kimdir bu cesareti boyundan büyük olan? (Murad’ın parmağından bir yüzük çıkarır, İdris Ağa’ya verir.) Al! İşte delil. Hünkâr yadigârıdır. (İdris yüzüğü öper, koynuna koyar.)

ŞEYH ŞUCA : (Murad’ın halini göstererek.) Hünkâr, maaşallah pek derin bir istirahattedir. Bize itibar göstermez gibi… (Tereddütlü) Bir hata işlenmesin, Sultanım…. Hünkâr yüzüğünün kudreti büyüktür…

SAFİYE : (Geçiştirmek ve işi bir an evvel bitirmek ister.) Hünkâr dün geceden pek yorgundur. Sabaha kadar bir arslan gibi kükreyip, bir alev gibi yandı. “Kaldırın şu kafirin vücudunu huzurumdan, artık kellesini ayağımın dibinde görmek isterim” diye ferman buyurdu.

SAADETTİN : (Emin olmak ihtiyacı ile Murad’a yaklaşır.) Hünkâr’ım, bilirim yorgunsunuz. İstirahat buyurun. Biz durumu, Sultanıma arz ettik. Şemsi Paşa bir tedbir almış. Pek uygundur. Ancak, sizin onayınızı ister.

SAFİYE : (Murad’ı uzandığı yerden kaldırır. Kucaklar, başını dik tutmak ister.) Hünkârım, efendimiz! Sadık paşalarınız gelmiş. Şemsi Paşa’nın tedbirini konuşurlar. Onayınızı isterler. Ben yüzüğünüzü delil diye verdim. Siz de irade buyurun.

MURAD : (Sarhoş bir halde.) Bugünü de böyle geçirdik, Safiye! (İçer.)

SAFİYE : Hünkâr’ım, dün geceki kararınızı tebliğ ettim. Paşalarınız, huzurunuzda; haydi, ferman buyurun! (Paşalarda tereddüt görülür.)

MURAD : (Yeniden içer.) Bugünü de böyle geçirdik Safiye. Yarına Allah kerim.

SAFİYE : Hünkâr’ım, yarın herşey rahat, her yer aydınlık olacak. Ferman buyurun.

MURAD : (içkiyi diker.) Yarına gönlüm ak, zihnim rahat girmek isterim, Safiye..

SAFİYE : (Safiye fırsat bulmuş gibi) İşte Hünkâr fermanını kulaklarınızla duydunuz. Haydi artık, Şemsi Paşa’ya selamımı götürün. Gerisi, sizin maharetinize kalmıştır. İdris Ağa! Gözünü açık tut. Delilimi isterim. Kılına zarar gelirse, bin İdris’in gözünü, bin Şemsi’nin başını, o kıla dizdiririm.

İDRİS AĞA : Sultanım, Sadrazam Paşa beni bu gece danışmaya çağırdı. Bilirsiniz pek kurnazdır. Görmese duyar, duymasa hisseder. Nicedir beni huzurunda bile görmek istemezdi. Bu davetine hayret ederim. İnşallah hayırdır…

SAFİYE : Kudretin bittiğine işarettir bu davet. Kader, matem kanatlarını geriyor. (Uyarır gibi) Şerrin kime tanzim, kime kısmet olduğu bilinmez. Bilirim, ihtirasın büyüktür, İdris. Tedbirli ol. İkbâle talip olmak kolay değildir.

MURAD : (Sarhoş haliyle, sesi ortalığı birbirine katar.) Haydi bre Bosna’lı, tam zamanıdır şimdi. Ya çık göklere vur, (Paşaları gösterir.) pençele bu boş kafalı çaylakları, ya gel önüme düş, bir küçük kanat çırp, kafesime gir. (Safiye Paşaları çıkarır. Murad vicdan muhasebesinde) Gel Bosna’lı, Gel!. Kör bir kuyu gibi derin ve karanlık yerdeyim. Gel!…

SAFİYE : (Sinirli) Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Şeytan bile olsa, kimseyi bu sırra ortak istemem, sen de çık. Çık yücelere. Çık! Öyle yücelere çık ki, düşmeye değer bir namın olsun.

(Işıklar kararır.)

TABLO VI

SAHNE

(Sokollu’nun evi. Yanında güvendikleri ile oturmaktadır. Ancak İdris Ağa’ya karşı hem Sokollu, hem de ağaları temkinli bir tavır içindedirler. Hasan Ağa, bir kitaptan kendisine tarih okumakta.)

SOKOLLU : Burayı dikkatle oku Hasan Ağa! Tane, tane. (Feridun’a) Feridun Ağa, bilir misin ki Osmanlı tarihinin en acı sayfası budur?

HASAN AĞA : (Tarih kitabından okur.) Ve sonra Sultan Murad-ı Hüdavendigâr, Kosova’da düşmanı perişan ve mağlup etti. Gurur yerine yüreğinde adalet, kibir yerine yüzünde şefkat vardı. Harp meydanını gezerken inleyen bir yaralı gördü. Yüzünü kan kaplamıştı. Varıp yanına, eliyle düşmanın yüzünü sildi. Avucuyla su içirdi. Hatırını sordu. Yanaşıp yaralıya, söyleyeceğine kulak verdi. Tam bu sırada yaralı düşman, koynundan çıkardığı hançeri hızla Murad-ı Hüdavendigâr’ın yüreğine sapladı. O aziz kalpten bir daha ses gelmedi.

SOKOLLU : (Eliyle okumayı kesmesini işaret eder. Doğrulur.) Yarabbi, bana da böyle şehitlik nasip eyle. Cennetinden mahrum etme beni… (Sonra ders verir gibi) Hüdavendigâr; sahip, efendi demektir. Devletine, milletine sahip çıkana şan olur bu sıfat. Osmanlı’nın tahtına üç Murad geldi. Birinci Murad; erdemli ve becerikli bir kumandan, yürekli bir hünkârdı. Devlette, disipline saygısı büyüktü. İkinci Murad; atılgan, cesur ve ağırbaşlıydı. Aydın çevresine ilgi gösterir, onları korurdu. Şefkatini esirgemezdi. Her ikisi de şairdi…

FERİDUN AĞA : (Fırsat bulmuş gibi) Ama Üçüncü Murad, ecdadına inat, içkinin esiridir. Rüşvet öylesine kanına işlemiş, şehvet yakasına öyle yapışmış ki saygıyı, sevgiyi bir yana bırakın, hiyleye âlet olmuştur. (İdrisAğa’ya îma ile bakarak.) Etrafına öyle ağalar, öyle paşalar tünemiştir ki, her limana haremin rüzgârı yelken açar. Her tepede hiylenin bayrağı görülür.

HASAN AĞA : Etrafta sanki bir ölüm sessizliği var. Sarayın duvarları, utanç ve korkunun şeytanî ihanetiyle çevrilmiş. Siz devletlim, böyle saf bir sadakat ile felaketi görmek istemezsiniz. Bir hiyle sezerim (İdris Ağa’ya dönerek) İdris Ağa, devlette hizmet görmüştür. Bilir bu sessizliğin sebebini herhalde?

İDRİS AĞA : (Durumu idare eder. Sahteci bir tavırla Sokollu’ya) Osmanlı, sayenizde kudretin doruğuna ulaştı. Devletin itibarına, milletin refahına sınır yok… Hünkâr da, ahali de size şükran borçludur. Dün, Şemsi Paşa’nın konağında paşalar, adınızı saygıyla anıp, ömrünüze dua ettiler. Devletlim! Kim hiyleye cüret edebilir? Kim, adınızı besmelesiz anar? Böyle evham ile hareketten endişe ederim.

FERİDUN AĞA : Devletlim! Bu garip sükûnet, bu sahte tebessüm, korkarım ki bir tertibin perdesidir. Hünkâr, sarhoş narası ile ferman buyurur. Safiye. Sultan, saltanat hırsıyla öylesine zalim ki, bin paşa kellesini, bir kıla dizmeğe hazır. Harem rüşvetle meşgul. Paşalar, hiyle ile donanmış. (Biraz susar.) Rahmetli Mustafa Paşa’nın sonu gibi, bir gün bir uğursuzun kapınıza geleceğinden korkarım. Hünkâr’ın gazabından korkmam. Ayyaş anından korkarım. İşret ânında gazap, zayıfa kudret gibi görünür…

HASAN AĞA : Saraydır bu devletlim! Hile, fazilet kılığına girmiş işkencesiyle çıkar karşınıza.. Riya, en yakın sevgili gibi yanaşır arkanızdan ve vurur ihanet hançerini sırtınıza…

SOKOLLU : (İdris Ağa’ya) Evhama itibarım yoktur amma sen ne dersin Ağa?

İDRİS AĞA : (Sahteci.) Lakin kim size kıyar devletlim? Kim cüret edip adınızı anar? Kim hâşâ, tertip ile tuzak kurar? Ben kulunuz İdris Ağa, her yerde, devletinizden, adaletinizden söz ederim. Bilirim, nimete talip olmak için (Eteğine uzanır, Sokollu çeker.) ayağınıza yüz sürmek gerekir.

SOKOLLU : (Rahat bir şekilde) Akıl, bencilliğin dar kalıbına girince, ihtirasa gem vurulmaz. Ama biliniz ki, her türlü fena, ipek sevgiler karşısında çözülür. (Hafif ve üzüntülü ses ile) Bilirim, Hünkâr’ın sevgisi yoksa da, takdiri vardır bize… (Sesi yükselir.) Ayyaş da olsa, damarında Osmanlı kanı vardır. Osmanlı’da padişah, birini sırtından vurdurmaz; çeker hançerini, kendisi vurur…

FERİDUN AĞA : Fakat, devletlim!

SOKOLLU : (Sinirle sözünü keser.) Sus! Duymak istemem. Osmanlı Padişahı tertip ile cana kıymaz, dilerse kellesini alır anında. (Emin tavırla) Sevginin hür ve engin akışı içinde ölmek, ikbâl ve ihanetin demir kafesinde yaşamaktan daha güçlüdür.

HASAN AĞA : Lakin ikbâle hazır (İdris’i ima ile) bunca vezirin, ağanın.

SOKOLLU : (Sözünü keser.) İkbâlin felaketi hep böyle hayallerdir. Kimisi gayret ve dikkat ile çalışıp yükselir, kimisi hiyleyle zillete düşer… Nice ehil vezirin kellesini, bu hayallerin götürdüğünü bilirim. (Sesi değişir.) Yarın Divan toplansın… (Ayağa kalkar.) Cennetmekân Kanunî’ye çözüm var. Cennetmekân Selim Han’a vadim var. Sadaretin başını veririm amma, Divan’a ihanetin elini sokturmam. (Öne doğru çıkar.) Sokollu’nun kellesi, şehzade beşiği değildir; haremin eliyle sallanmaz…

(Işıklar kararır.)

TABLO VII

SAHNE

(Murad, tahtında oturmaktadır. Karşısında bir yere, küçük kırmızı örtülü sedir konmuştur. Tahtın yanında bir tepsi içinde içki şişesi ve kadeh durmaktadır. Murad, büyük bir olaya hazırlıklı gibidir. Önemli bir kararın bunalımı içinde huzursuzdur. Zaman zaman eli içkiye gitmekte, tereddüt geçirip el çekmektedir. İçeri Sokollu girer. Aralarındaki görüşme hızlı bir savaş temposu gibi gelişir. Hünkâr ile Sadrazam, hem ruhlarında iç hesaplaşma, hem de birbirleri ile hesaplaşmaktadırlar.)

MURAD : (Sediri gösterir.) Buyur paşa, Otur! (Sokollu selamdan sonra geri gidip, sedirin yanında ayakta durur.) Otur paşa, otur! (Sokollu oturur. Murad temkinli bir sesle.) Duydum ki Divan istemişsin. Devletin âcil işi var, beklemez demişsin. Dinlemek isterim…

SOKOLLU : İkindi vakti Divan’dan sonra arzım olacaktır Hünkâr’ım. (İkindi sözü üzerine Murad silkinir. Eli içki şişesine gider fakat tereddütle geri çeker.) Valilerin tayini artık âcil noktaya vardı… İran’da savaş, zihnimi kurcalar. Venedik siyasetinde fenalık sezerim. Hâlâ ferman buyurmadınız.

MURAD : (Konuyu geçiştirir.) Divan’da kimseyi dinlemez, kimseye itibar etmezmişsin. Devletin nâmı da, ahkâmı da, Divan’dan şan alır. Ecdadımız bize böyle öğretmiştir.

SOKOLLU : Divan Hünkar’a arz içindir. Kulunuz da böyle bilir. Tahta cülusunuzdan beri hep böyle olmuştur.

MURAD : (Yumuşak bir sesle kendi kendine.) Tâ cülustan beri. Ne tuhaf değil mi Paşa? İkimizde, birbirimizi şu oturduğumuz (Eliyle tahtını kavrar.) yerlere getirdik. (Biraz susar.) Bu demektir ki istersek, birbirimizin altındaki bu taht ile şu sediri çekip alabiliriz. (Sesi sertleşir.) “Osmanlı tahtına iki hükümdar çıkaran, isterse üçüncüsünü de çıkarır” diye, Divan’ın gözünü korkuturmuşsun Paşa!

SOKOLLU : (İtidalli.) Tahtın nifaka tahammülü yoktur, hünkârım. Yalanla fitneyle hüküm verilmez. Allah ile vicdan arasındaki en ilâhi sese, hüküm denir. Sebep ve bahane ne olursa olsun, bu sesin yolundan şaşmayın. (Sonra merakla sorar.) Onlara inanmıyorsunuz ya?

MURAD : (Sinirli.) Onlar inanıyor ya! Onlar, bütün sarayı, bütün imparatorluğu inandırmışlar ya! Beni üç kişinin nifakı değil, sokaktaki ahalinin inanması korkutuyor. Saray, nifakın tiryakisi olmuş. Millet, afyon içmiş gibi her sözün yalanına kanıyor… Millet, millet diyen sen değil misin Paşa? İşte milletin hali! Asıl kötüsü de bu zaten.

SOKOLLU : (Sokollu, temkinli fakat kararlı bir tavırla.) Ölü evinin yasçıları gibi, size kötü söyleyenlere inanmayın. Daha kötüsü, meddah cübbesine bürünüp, düğünevinin tefçisi gibi gelir… Varıp huzurunuza sizi kandırırlar. Kimi ikbâl ümidiyle, kimi felaket korkusuyla yüreğinizi dağlıyor. Yüreğiniz, bu çatışmanın çıkmazında kararsız. İşte sizi aklın, ahlâkın ölçüsünden alıkoyan bu.. Yüreğiniz, öylesine nifakın esiri olmuş ki, ne kudreti kalmış, ne adaleti…

MURAD : (Sinirle sözünü keser.) Yüreğim en sert kayalardan daha sağlam. Öfkem, bir zelzele gibi her şeyi yerle bir edecek kadar haşin. Hırsım, karları siper almış bir kurt gibi aç… (Kendine yetecek kadar bir sesle.) Karşımda hep seni görürüm… Neyine hayranım, neyini kıskanırım bilemem. İsmin, korku ve hayranlık uyandıran bir esatir gibi… Adın, Hünkâr namını gölgede bırakıyor (Hırpalar gibi) Sanki, üzerinde bir tek hilâfet eksik Paşa…

SOKOLLU : (Tok bir sesle.) Kudrete talip olan, pahasını iyi bilmelidir, Hünkâr’ım…

MURAD : Pahasını bilmek, öyle mi? Bir işaret ile beş şehzadeye kıydım. (Sokollu başını öne eğer.) Kolum bir cellat baltası gibi kalktı.. (Utanır gibi) Tarih bir daha böyle bir ihanetin emsalini hatırlamayacak… Utancımı kan selleri alıp götürecek. (Sokollu yerinden kalkıp biraz içecek bir şey vermek ister. Murad eliyle iter, dökülür.) Hükümdarlığın kanunları serttir. Velevki damadımız dahi olsa, (Parmağını şaklatır.) sadrazam kellesi bile bir işaret hükmüne bağlıdır. (Sesi gene çöker.) Bazen de bir hünkâr boynu, cellat kemendinden daha ince olur. (Yüksek sesle.) Ölmekten korkmuyorum!

SOKOLLU : Ölmekten korkmuyorsanız Hünkâr’ım, yaşamaktan korkuyorsunuz demektir. Halbuki devlet elinizde, sihirli bir masal kuşu gibi kudret ufkuna uçmak istiyor. Dilerseniz Hünkâr’ım yeniden zirveye çıkarsınız. Yeter ki, kararda kat’i, hükümde âdil olmayı bilin., (Sesi yükselir.) Hükümdar odur ki, Allahın sesini ruhunda duyan vicdana sahip olur… Hünkâr odur ki, hükmünde aklını, işinde ahlâkını hâkim kılar… Hünkâr odur ki, dövüşeceği yerden kaçmaz; koşacağı yerde durmaz… (Bu sırada Murad’ı kolundan tutup tahta götürmektedir.) Hünkâr odur ki, doğru zamanda, doğru yerde bulunur.

MURAD : (Tahtın sırtını elleri ile sıkıca tutar.) Devlette ya saltanat ya sadaret kudretli ellerde olmalı! (Yumuşak bir sesle) Dedem Kanunî, seni pek severdi Paşa. “Osmanlı’ya tahtın kudretini biz, basiretini Sokollu verir” derdi. Babam Selim Han, seni pek severdi Paşa. Kızını verip damat edindi. “Osmanlı’da, devletin hesabı Sokollu’dan sorulur” derdi. Validemiz, “her yerde gözü, her sözde kulağı vardır” der… Yalan da değil! (Sokollu bir şey söylemek ister gibi davranır. Murad eliyle susturup, kendi sözünü tamamlar.) Birbirimize güvenebilseydik Paşa, hayalin kavrayamıyacağı kadar ulu, kudretin varamıyacağı kadar yüce bir zirveye çıkardık. (Sesi yavaşlar, kendine söyler gibi) Kaderin, ne olursa olsun Paşa, seni kıskandığım için kendime lanet ederim.

SOKOLLU : Biz, Hünkâr’ımızın sadık bir kuluyuz. Dileriz ki devlet sağlam, millet salim, Hünkâr’ımız emniyette olsunlar…

MURAD : (Gülerek) Kendimi, kafesteki kaplan kadar emniyette hissederim…

SOKOLLU : Ancak kendi kudretiniz ile o kafesin demirini parçalarsınız Hünkâr’ım. Benim size yardımım olmaz. Ancak, kendiniz bu kafesin dışına çıkar, vicdanınızı bulabilirsiniz… Kudret ve tevazu, Hünkâr vasfının ebedî burçlarıdır. Zirveye burdan çıkılır…

MURAD : (Ayağı ile tahta basar ve elini hançerine götürür.) İşte, zirvedeyim!

SOKOLLU : Zulmün haşin palasını herkes taşır. Maksat, kudretin üstünde âdil olmaktır. Önce kendinizi tanıyın Hünkâr’ım! Damarlarınızda, ihtirasın da, adaletin de sebili var. Hangisinin lezzetine varmak size kalmış. Her gün ihtiras, gemlenmez bir kısrak gibi alıp sizi bilinmez yerlere götürüyor. İhtirasla birleşen hiddet ve miskinlik, akl-ı seliminizi almış… Böyle korkuyla utanıp ezileceğinize kalkın, vurun bu habisin başını. İhtiras, fitne ile beslenir. İstek ve iştah ile ruhu alçaltır, bir şeytan gibi ezer… Adalet için cesur olmak gerekir. Zeka ve aklınızı kullanın. Ahlâkınız size yol göstersin. Sadece kendi akıl ve vicdanınıza kulak verin. Hür vicdan ile verin hükmünüzü ki zalim bile olsa, adil olsun. İşte o zaman, vurun şu kelleyi. Görmekten utanırım dediğiniz kelleyi vurun… Bakmaktan korkarım dediğiniz kelleyi vurun. Devletin sahipliğine baş koymuş bedeni, ayırın gövdesinden… Cellat baltası gibi kalkmış kolunuzun kudreti, insin bu dik kafalı vezirin boynuna. Eğer sadaretin kellesi, haremin inayetiyle, Hünkâr’ın merhametine kalmışsa, Ferhat Ağa gibi zalim bulmağa gerek yok, Hünkâr’ım… Vurun! Çekin o murassa kılıcı, Hazret-i Ömer’in adaletiyle vurun. Alın hançeri elinize, Hazret-i Ali’nin şiddeti ile vurun… (Üsteler) Vurun! Vurun ki, yüreğinizi, artık utancın kan selleri değil, gururun pınarları yıkasın… (Murad aptallaşmış gibidir. Sokollu sesini alçaltır.) Müsaade buyurun Hünkâr’ım. Divan beni bekler! Vakit gelmiştir…

MURAD : (Üzüntülü) Gitme Paşa, kal! Varsın Divan beklesin. Yüreğim ezik kalsın istemem… Gitme, yanımda kal! Sana muhtacım…

SOKOLLU : Yüreğimde bir isyan, bana sonumu söyler. Lakin, devletin işinde ihmal olmaz Hünkâr’ım. Kaderin felaketi de, nimeti de hep aynı tastan içilir.

MURAD : (Hünkâr, başını ellerinin arasına almış derin bir pişmanlık içindedir. Tahtın ayaklarına çökmüştür. Utanmış gibi sırtı dönüktür. Sokollu çıkarken yumuşak şekilde seslenir.) Dur! (Sokollu durur, fakat arkasını dönmez. Sırt sırta kalırlar.) Ya gel karşıma geç, böyle çığlık çığlığa hergün savaş benimle ya savuş git, ebediyen sus…

(Işıklar kararır.)

TABLO VIII

SAHNE

(Divan kapısının önü. Kapı önünde Bostancı beklemekte. Kenarda Paşalar durmuş, konuşmaktadırlar. Rahat bir hava sezilir.)

FERİDUN AĞA : Sadrazam Paşa, divanda etraflı bir görüşme yapmış. “Devletin siyasetini tayin artık Divana kalmaz, bu gidişin sonu hayırlı değildir” demiş. Mahzun konuşmuş. Paşalar, “Galiba Sadrazam Paşa, çekilip köşeye dinlenmek istiyor, bakalım talih kime gülecek” diyordu.

İDRİS AĞA : Sadrazam Paşa’nın itibarı büyüktür. Bu millet, nankör değildir. Devlete hizmet edeni unutmaz (Meraklı) Şimdi nerededir Sadrazam Paşa?

FERİDUN AĞA : (Arkası dönük cevap verir.) Ahali arzını dinliyor…

HASAN AĞA : Paşa’nın canı sıkkındı. Sabah, Hünkâr ile görüştü. Lâkin Hünkâr’ın yüzü kötüydü. Bembeyaz kesmişti. Sessizce geçip hareme gitti.

FERİDUN AĞA : Etrafın sessizliğine bakıp aldanma. Şerrin suskunluğundaki haykırış, lanetten beterdir. Bak ağa! “Bir yüz, yaptığından korkup bembeyaz olursa, gün gelir ar perdesi yırtılır, ettiğinden utanıp kıpkırmızı kesilir.”

İDRİS AĞA : Feridun Ağa, ayıptır! Hünkâr adı, her ağıza öyle kolay alınmaz. Belli mi olur pahasının nasıl ödeneceği?

BOSTANCI : Ahali arzı dağıldı. Sadrazam Paşa geliyor…

SOKOLLU : (İçeri girer, ağaların selamını alır. Üzüntülüdür.) Ahali arzını dinledim. Şikâyet büyük. Ahali devletine saygılı; lâkin, sözünde bir ince ima var. Bir korku seline kapılmış gibi… Hiç böylesini görmemiştim.

İDRİS AĞA : (Yaltaklanarak.) Bilirsiniz, ahali arzı böyledir. Çarık ayağımı vuruyor diye yemeniciyi şikayete gelirler. Bir münasip zamanda bu arzı kaldırsanız iyi olur. Halkı dinlemekten devletin işine vaktiniz kalmıyor.

SOKOLLU : (Eliyle İdris Ağa’yı gerileterek ilerler. Serttir.) Ahalisini dinlemeyen devlet, yönünü nasıl belirler Ağa? Yeniçerinin çoğu esnaf olmuş, halka malını zorla satarmış.

İDRİS AĞA : Hiddet buyurmayın devletlim. Maksadım odur ki, ahali arzında mühim şey görüşülsün.

SOKOLLU : Hasan Ağa! Yeniçeri Ağası’na buyruğumdur! Bundan böyle, hiçbir ocaklı, esnaf olmaya. Zora, şiddete başvurana hiddetim büyük olur. (Bu sırada katil görünür, İdris Ağa görünmeden gel işareti yapar. Ancak Bostancı bırakmaz. Aralarında çekişme olur… Mümkünse kalabalık bir kadro arasında görünerek gelir.) Nedir bu itişme?

KATİL : Arzım vardır, Devletlim! Söylecek sözüm var…

HASAN AĞA : Ahali arzının vakti tamam oldu. Bir dahakine gel…

KATİL : Ahali arzının vakti mi olur? Devlet, ahali için değil mi? Devletlim demin buyurdu: “Ahalisini dinlemeyen devlet, akibetini nasıl tayin eder”.

SOKOLLU : Doğru söyler!

KATİL : Allah Devletlime uzun ömürler versin. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.

SOKOLLU : Şiven bana pek yakın gelir. Kimsin?

KATİL : Bosnalı’yım Devletlim! Size, komşu köydenim…

SOKOLLU : Yaklaş! (Bostancı bırakır. Katil yaklaşır. Sokollu’nun eteğini öper. Bu arada, bir şeyler arıyormuş gibi yapar.) Acele et! Çabuk ol!

KATİL : (Katil koynundan çıkardığı hançeri hızla Sokollu’nun kalbine iki defa saplar. Herkes bir şaşkınlık içindedir.) Al, bre Sokollu! Kudretin bu kadarmış…

İDRİS AĞA : (Bostancı kılıçla Katili yaralar.) Tez pareleyin katili. (Telaşla kendi hançerini çekerek Katil’in üzerine doğru yürür fakat Feridun Ağa, İdris’in bileğini tutarak geri iter. Devrilir.) Vurun başını. Sakın canlı koymayın!

FERİDUN AĞA : Bostancı! Öldürme! İfadesi alınsın…

HASAN AĞA : Hekimbaşını çağırın!

SOKOLLU : İstemem! (Hasan Ağa’nın gövdesine yaslanır.) Şu olgun hayatın son nefesinde hiç kimseye kırgınlığım, kimseye kızgınlığım yok… Yüreğim bir cami içi kadar serin. (Bu sırada İdris Ağa yavaş yavaş sürünerek geri giderek, sahneden kaybolur.)

HASAN AĞA : Ama Hünkâr’ım!

SOKOLLU : (Sert.) Sus! Ben Hünkâr değilim; haddimi bilirim. (Hasan Ağa başını öne eğer.) Burası Divan kapısıdır, devlet kapısıdır… Tövbe de!

HASAN AĞA : (Elini öper.) Devletlim!

SOKOLLU : (Yumuşak sesle.) Bu Divan’da devlete hizmet, tatlı bir adalet pınarı gibi ruhumu serinletirdi. Bir fazilet rüzgârı gibi teneffüs ettiğim çirkin havayı temizlerdi. (Ağalara döner.) Üzülme Hasan Ağa! Gamlanma Feridun Ağa! Mezarın ötesinde de hayat var… İşte o aydınlık ve kutsal ömrün kapıları açılıyor… Orda sonsuzluğun sırrı var… Bu sırrın kudreti, ruhumu taziz edecek. Kimseye karşı kin ve garezim yoktur. Bunu böyle bilesiniz… Vardığımız her kader noktası, haklı ve âdil bir takdir-i ilâhidir…

HASAN AĞA : Devletlim! Daha nice ömürler var önünüzde. Daha nice büyük hizmetler bekliyor millet sizden.

SOKOLLU : Vakit geldi ağalar! Bunca yıl aziz emanet gibi iki şey taşıdım. Biri, temiz ruhum (Biraz susar, elinde sıkı tuttuğu mühürû tekrar öper.) diğeri mührü hümâyûn. .. Bu mührü sahibine verin… Sultan Üçüncü Murad Han’a verin. (Hasan Ağa’ya verir.) Ağa! Al götür. De ki,…

HASAN AĞA : Almam! (Mühür yere düşer.) Dokunmam bu mühre. Osmanlı’da kana bulanan ilk mühür budur. Şu Osmanlı’nın kudretine bakın! Nasılda, utanıp kıpkızıl kesilmiş…

FERİDUN AĞA : (Sokollu mührü yerden alıp, Feridun Ağa’ya uzatır.) Almam! (Mühür yere düşer.) Bu mühürde utanç var. Bu mühürde korkunun, hiylenin çirkin eli yaşıyor…

SOKOLLU : (Mührü alır. Biraz doğrulur.) Mührü sahibine verin. Vasiyetimdir. Mukaddes bir emanet gibi arz edin. Bu mührü, en yüce yere taşıyın. Zirveye çıkarın… Osmanlı’da, devletin kudreti, bu mühürle vurulur…

MURAD : (Yavaşça arkadan sahneye girer. Sokollu’nun yanına yaklaşır.) Elinde kadeh vardır. (Hafif bir sesle, kendi kendine) Devletlim!

SOKOLLU : (Sesi duyar. Başını o tarafa çevirir. Murad’ı görünce kalkmak ister. Murad engeller. Sokollu yüksek sesle ve saygıyla.) Hünkâr, Divan’a gelmiş. Söyleyin paşalar toplansın.

MURAD : (Sırtından mor kaftanı çıkarıp, Sokollu’nun yatması için serer.) Hekimbaşını çağırın!

SOKOLLU : Hasan Ağa! Kaldır kaftanı. Gövdem, toprağa düşsün… (Murad’a döner.) Hünkâr, mührünü almağa gelmiş… (Mührü sunar. Murad almaz. Mühür Sokollu’da kalır.) Buyur Hünkâr’ım! (Bu sırada, geride tül perde gerisinde, hafif bir aydınlıkta tertipçiler sırayla görülmeğe başlar.) Bu mühür; adaleti, iktidardan üstün tuttuğu için kanlandı… (Tülperdede İdris, Saadettin, Üveys, Şeyh Şuca, Katil görünür.) Bu mühür; aklı, ahlâkı, işretten ve şehvetten uzak tuttuğu için kanlandı.. (Tül perde gerisinde, Esmahan ve Şeyhülislam görünür.) Bu mühür; devletin haysiyetini, haremin rüşvetinden önde tuttuğu için kanlandı. (Perde gerisine Safiye gelerek yer alır.) Bu mühür; devletin kanununu, tahtın keyfinden yüce tuttuğu için kanlandı. İçten çürüyen adaletsizlik, ikbâl hırsının sonsuz ihtirası, rüşvet ve ihanet, bir cinayet şebekesinin elinde, mührü kana buladı. (Derin bir nefes alır.) Şimdi, ikbâller yağma edilsin. Şimdi, rüşvete keseler dikilsin. İşrete kadehler, vuslata yataklar döşensin… (Doğrulur. Murad yardım etmek ister. Sokollu eliyle iter. Mühür düşer. Kimse almaz.) Ey ahali! Ey Osmanlı! Korkma! Tarihtir bu… Ne olacağı bilinmez… Bakarsın, bir gün bir başka Murad gelir! (Perdenin gerisindeki ışık kızarır.) Bir Dördüncü Murad gelir, atar Üçüncüsünün elindeki kadehi, alır gürzünü eline ve vurur Osmanlı’nın özlenen kudretini…

(Sert ve Tok Bir Gürz Sesi)

(Işıklar kararır.)

PERDE İNER

Untitled-1 copy.jpg

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir