Vaclav Havel – Görüşme Kutlama Çağrı

GÖRÜŞME KUTLAMA ÇAĞRI

Vaclav Havel

KiŞiLER

VANEK SLADEK

Sladek’in bürosu. Solda, kapının üstünde çerçevelenmiş bir çeşit diploma asılı. Sağda, bir dolap ve bir dosya dolabı, üzerlerinde çeşitli markalarda bira şişeleri. Dipteki duvarın üzerinde, Svejk ve hancı Palivec’in kötü yapılmış büyük bir tablosu asılı. Tablonun altında süslü harjlerle: “BiRA VARSA KÖTÜLÜK YOKTUR”

yazılı. Sahnenin ortasında bir yazı masası ve üç iskemle. Yazı masasının üzerinde çeşitli evrak, bir sürü boş bira şişesi, bardaklar. Yerde, yazı masasının yanında bir kasa bira. Duvar diplerinde ve özellikle köşelerde bozuk supaplar, eski bir radyo, kırık bir portmanto, eski gazete yığınları, kauçuk çizmeler…

(Perde açıldığında sırtında iş gömleği ile Sladek, yazı masasına başını dayamış horluyor. Bir süre sonra kapı çalınır. Sladek sıçrar.)

SLADEK — Evet, girin!

(Vanek girer, sırtında iş gömleği, ayaklarında kauçuk çizmeler vardır.)

VANEK— Günaydın.

SLADEK — Ah, Bay Vanek! Girin, girin, oturun.

(Vanek çekingen, oturur.)

SLADEK— Biraz bira?

GKÇ2 g

VANEK — Hayır teşekkür ederim. SLADEK— Ama neden? Haydi için…

(Sladek kasadan bir şişe bira çıkartır. Kapağını açar, iki bardak doldurur, birini Vanek’e doğru iter, diğerini de bir dikişte içer.)

VANEK — Teşekkür ederim.

(Sladek kendi bardağını tekrar doldurur. Sessizlik.)

SLADEK— Eeee…Van ek; nasıl gidiyor? VANEK — iyi, sağolun.

SLADEK — Pekâlâ beceriyorsunuz, değil mi? Haksız mıyım?

VANEK— Hımm… (Sessizlik.)

SLADEK — Bugün ne yapıyorsunuz? Fıçı yuvarlamada mısınız?

VANEK— Hayır efendim, tartmadayım.

SLADEK — Ha iyi, tartmak yuvarlamaktan iyidir. Değil mi?

VANEK — Evet, öyle.

(Sessizlik.)

SLADEK — Bugün fıçı yuvarlamada kim var? VANEK— Cherkezi. SLADEK — Ya! Geldi mi? VANEK — Yeni geldi.

SLADEK — Kafayı bulmuş mu? VANEK— Biraz.

(Sessizlik.)

SLADEK — Haydi, için! Neden içmiyorsunuz?

VANEK — Sağolun, ama biraya pek alışık değilim.

SLADEK — Aldırmayın, alışırsınız. Bizde biraya çabuk alışırsınız, çünkü burada herkes bira içer. Bir çeşit gelenek, anlarsınız ya?

VANEK— Anlıyorum. (Sessizlik.)

SLADEK— Üzülmeyin. VANEK— Üzülmüyorum.

(Sessizlik.)

SLADEK — Bunun dışında ne var ne yok?

VANEK — Neyin dışında?

SLADEK— Yani…genel olarak…

VANEK — Sağolun, bunun dışında, iyi denebilir.

(Sessizlik.)

SLADEK — Burası hoşunuza gidiyor mu? VANEK — Evet, hoşuma gidiyor. SLADEK — Daha kötü olabilirdi değil mi? VANEK— Evet.

SLADEK — (Bir şişe daha açıp bardağını doldurur.) insanoğlu her şeye alışıyor değil mi?

VANEK— Evet.

(Sessizlik.) SLADEK — Haydi bitirin şunu…

(Vanek içer, Sladek bardağını tekrar doldurur.)

VANEK — Başka içmem, teşekkür ederim. SLADEK — Yok canım…daha birşey içmiş sayılmazsınız.

(Sessizlik)

Ya arkadaşlar, onlarla anlaşabiliyor musunuz? VANEK — Evet, çok iyi anlaşıyorum.

SLADEK — Bir öğüt verebilir miyim? Dikkatli davranın…onlarla pek samimi olmayın, aslında hiç kimseyle samimi olmayın. Ben burada kimseye güvenmem. Biliyor musunuz, insanlar domuzdur domuz…gerçek birer domuz, tşte bu kadar. Size gelince, işinizi yapın, dilinizi tutun. Emin olun sizin durumunuzda yapılacak en iyi şey bu.

VANEK— Anlıyorum. (Sessizlik.)

SLADEK — Sahi laf aramızda, ne yazıyordunuz? VANEK — Tiyatro oyunları.

SLADEK — Tiyatro oyunları…yani bir yerde, bir tiyatroda oynanıyor muydu?

VANEK— Evet.

SLADEK — Hımm…tiyatro oyunları… Vay vay vay vay vay vay. Baksanıza…bizim bira fabrikası

hakkında da bir oyun yazmalısınız. Örneğin şu Bureş hakkında. Onunla tanıştınız mı?

Bir yazar! Buraya hiç böylesi düşmedi. Oysa az matrak adamlar gelmedi. Örneğin şu Bu-reş…daha önce ne yapardı biliyor musunuz? Mezar kazıcılığı…evet tam anlamı ile mezar ka-zıcılığı… Çok içer, işte bu yüzden de çukura düştü, dosdoğru buraya geldi. Öyle olaylar bilir ki…inanılır gibi değil!

VANEK — Biliyorum.

SLADEK — Size gelince…hangi konuda yazıyordunuz?

VANEK — Özellikle memurlar konusunda.

SLADEK — Memurlar mı? Yok canım, hımm… (Sessizlik) Yemek yediniz mi?

VANEK— Daha yemedim.

SLADEK — Birazdan gidersiniz. Kontrolöre benimle olduğunuzu söyleyin.

VANEK — Teşekkür ederim.

SLADEK — Hem her dakika teşekkür edip durmayın öyle. (Sessizlik) Çünkü her şeye rağmen sizi takdir ediyorum.

VANEK — Beni mi? Ama niçin?

SLADEK — Çünkü, ne olsa sizin için garip bir değişiklik…bütün ömür boyu evinde…sıcacık…sabahları ister kalk ister kalkma…ve günün birinde…pat…buradasınız. Yok, doğrusu sizin gibi adamların önünde şapkamı çıkarırım.

(Sessizlik) Özür dilerim.

(Sladek kalkar; dışarı çılcar. Vanek fırsattan yararlanarak bardağını Sladek’inkine boşaltır; az

sonra Sladek pantolonunun düğmelerini ilikleyerek içeri girer, yerine oturur.)

Oyun yazdığınız dönemde, bütün o güzel oyuncuları tanıyor muydunuz?

VANEK— Elbette.

SLADEK — La Bohdalova’yı da mı?

VANEK— Evet.

SLADEK — Şahsen mi?

VANEK — Evet, tabii.

SLADEK — Yani onu buraya bir kadeh içmeye çağırabilir misiniz? Ona Bureş’i tanıtırız… hoşça vakit geçiririz…ne dersiniz?

VANEK— Hımm…. (Sessizlik.)

SLADEK— Ama üzülmeyiniz…. VANEK— Üzülmüyorum.

(Sessizlik. Sladek yeni bir şişe açar, bardağını doldurur.)

SLADEK — Şişe doldurmada çalışan genç…hangisi anladınız mı?

VANEK— Mlynarik?

SLADEK — Evet. Ondan sakınınız.

(Sessizlik.)

SLADEK — Ya şu şarkıcı? Karel Gott, onu da tanıyor musunuz?

VANEK — Onu da tanıyorum.

(Sessizlik.)

SLADEK — Biliyor musunuz? Yazık ki buraya beş yıl önce gelmediniz. O zaman gerçek bir ekiptik, bugün ise pfttt… .artık aynı şey değil. O tarihte…ne matraktı! Çimlendirme odasında buluşurduk…..ben, artık burada olmayan Marjanek, küçük Peterku, çekimdeki kızlar. Sabahlara kadar âlem yapardık. Ne keyifti! işe gelince…eninde sonunda onun da üstesinden gelirdik, isterseniz küçük Peterku’ya sorun, neler anlatacak görürsünüz.

VANEK — Anlattı bile.

(Sessizlik.)

SLADEK — Bir tiyatro oyunu ne getirir?

VANEK— Duruma bağlı.

SLADEK — Hiç değilse bir binlik?

VANEK — Çeşitli tiyatrolarda sahnelenen temsil sayısına bağlı. Bazen daha çok, bazen hiçbir şey.

SLADEK — Bir ay süresince mi hiçbir şey?

VANEK — Hatta birkaç ay süresince.

SLADEK — Desenize ki her iş gibi bu işin de zorlukları var.

VANEK— Öyle.

SLADEK — Ne de olsa, denildiği gibi tam bir çelişki değil mi?

VANEK— Hımm…

SLADEK — Siz söylememiş olun. Ben sizi çok iyi anlıyorum.

(Sessizlik)

Yok ama…olur mu? Hiçbir şey içmiyorsunuz.

VANEK— içiyorum.

(Sladek bir başka şişe açar, iki bardağı doldurur. Sessizlik.)

SLADEK — Size bir şey söylemek istiyorum, tamamen aramızda.. .benim yerime bir başkası olsaydı..siz….siz bizde işe başlayamazdınız. Bu kesin.

VANEK — Zorluk mu çıkardılar? SLADEK — Hem de nasıl! VANEK — Size minnettarım.

SLADEK — Oh! Övünmek için söylemiyorum…ama ben böyleyim işte…yardım gerekiyorsa yardım ederim. Hayata bakış açım bu benim. Ne zaman olursa olsun insan birbirine yardım etmeli, işte böyle düşünüyorum ben. Birgün ben yardım elimi uzatırsam, ertesi günü siz uzatırsınız. Haksız mıyım?

VANEK— Haklısınız. (Sessizlik.)

SLADEK — Yemek yemiş miydiniz? VANEK — Hayır, henüz yemedim.

SLADEK — Birazdan gidersiniz. Kontrolöre benimle olduğunuzu söylersiniz.

VANEK — Teşekkür ederim. , SLADEK — Teşekkür edip durmayın. (Sessizlik)

Evet, dostum, günümüzde kimse başına dert açmak istemiyor, işte bu.

VANEK— Biliyorum.

SLADEK — Bence önemli olan el ele verebilmek…

VANEK— Doğru.

SLADEK — Bilmem siz ne düşünürsünüz ama bence her işin alfabesi iyi bir ekip dayanışmasıdır. B-ABA’dır.

VANEK — Bence de öyle.

SLADEK — içmiyor musunuz? Belki bir kadeh şarabı yeğlerdiniz?

VANEK— Hımm..

SLADEK — inanın sizi burada biraya alıştıracağız. Burada herkes bira içer, bu bir gelenektir.

VANEK— Biliyorum.

(Sessizlik.)

SLADEK — Şu Karel Gott, paçasını kurtardı değil

mi? VANEK— Belki…

(Sessizlik.)

SLADEK — Evli misiniz? VANEK— Evet. SLADEK— Çocuk? VANEK— Yok.

(Sessizlik.)

SLADEK — Doğrusu, sizi çok takdir ediyorum.

VANEK — Abartıyorsunuz.

SLADEK — Yok, yok, gerçekten. Çünkü ne de olsa

sizin için garip bir değişiklik.

(Sessizlik)

Özür dilerim.

(Sladek kalkar, dışan çıkar. Vanek bardağını süratle boşaltır. Sladek pantolonunun düğmelerini ilikleyerek girer, yerine oturur.)

Sırası gelmişken…kaç yaşında? VANEK— Kim? SLADEK — La Bohdalova. VANEK— Kırkını aşkın. SLADEK — Sahi mi? Hiç göstermiyor.

(Sessizlik)

Vanek, dediğim gibi, tasalanmayın, her şey tıkırında gidecek…ama yardımlaşmak gerek, el ele vermek gerek, işte o kadar. Basit, dediğim gibi, işin alfabesi, B-A BA…iyi bir ekiptir.

(Sladek bir bira daha açar; bardağını doldurur)

Yazık ki beş yıl önce gelmediniz. Ekip neye derler o zaman görecektiniz. Ama işte pftt….bugün…bugün ben burada hiç kimseye güvenmiyorum.

(Sessizlik)

Aklıma gelmişken…şu Kohut kim? VANEK— Hangi Kohut?

SLADEK — Pavel Kohut adında biri sizi görmeye gelmiş.

VANEK — Ha o mu? Bir meslektaş. SLADEK — O da mı yazar? VANEK — Evet. Neden sordunuz? SLADEK— Hiç…öyle. (Sessizlik)

Bana güvenebilirsiniz Vanek, benim de güçlüklerim var.

VANEK— Ya…öyle mi?

SLADEK — Neden bu delikte çürüdüğümü hiç düşündünüz mü? Belki de sizi ilgilendirmiyor.

VANEK — Tabii ki ilgilendiriyor efendim.

SLADEK — Bana vaat ettikleri iş neydi biliyor musunuz?

VANEK — Hayır.

SLADEK — Pardubitse’de bira fabrikasına şef olacaktım.

VANEK — Sahi mi?

SLADEK — Ya…ama işte daha buradayım. Bu da bir çelişki değil mi?

VANEK — Peki, neden gidemediniz? SLADEK — O konuyu hiç açmayın.

(Sessizlik) Evli misiniz?

VANEK— Evet. SLADEK— Çocuk? VANEK— Yok. (Sessizlik)

SLADEK — Bakın, beni ilgilendirmez ama, ama şu Holub’a buraya gelmemesini söyleyebilirdiniz.

VANEK — Meslektaşım Kohut demek istiyorsunuz.

SLADEK — Ben ne dedim?

VANEK— Holub.

SLADEK — Bakın, beni ilgilendirmez, o herifi tanımıyorum, ne biçim bir hergele olduğunu da bilmiyorum; bir şey diyorsam, sizi düşündüğüm içindir.

VANEK — Kızmayınız efendim ama ben…

SLADEK — Hey canına yandığımın…bira konyak değil ki böylesi yudum yudum içilsin…

VANEK — Söylemiştim. Biraya alışık değilim.

SLADEK— Laf bunlar!

VANEK— Hayır doğru!

SLADEK — Belki de benden hoşlanmadınız.

VANEK— Ama efendim…

SLADEK — Tabii ben şarkıcı değilim, Karel Gott da değilim, zavallı boktan bir biracıyım.

VANEK — Siz işinizde uzmansınız, Karel Gott’da kendi işinde. Pardubitse’deki işe neden atanmadınız?

SLADEK — Sözünü etmeyin.

(Sladek bir yeni şişe açar, bardağını doldurur. Sessizlik)

Vanek, her şey düzelebilir diyorum size. Korkmamalı, sizi terk etmiyeceğim. Sessizsiniz, çalışkansınız, her gün işe geliyorsunuz, diğer hergeleler gibi söylenip durmuyorsunuz, ücretinizle yetiniyorsunuz…oysa işçi sıkıntısı da var. Öyle değil mi?

VANEK — Size müteşekkirim.

SLADEK — Üstelik dürüstsünüz. Bunu hemen anladım, koku almasını bilirim ben. Üçkâğıtçıyı hemen tanırım. Şu şişe doldurmada çalışan Mlyna-rik hergelesi gibi…ne demek istediğimi anlıyor musunuz?

VANEK— Evet.

SLADEK — Geldiği gün ne mal olduğunu anladım. Ondan çekinin, benden bu kadar.

(SesstzZöc.; VANEK — Pardubitse’ye neden gitmediniz?

SLADEK — Sözünü etmeyin. (Sessizlik)

Kısacası Vanek, bana güvenirseniz arkanızda-yım.

VANEK — Teşekkür ederim.

SLADEK — Ama benim de size dayanmam gerek, güvenmem gerek…tekerleğime çomak sokmama-lı… anlıyorsunuz ya, size güvenebilmeliyim.

VANEK— işimde sizi memnun etmek için elimden geleni yapacağım.

SLADEK — Size söylemek zorunda değildim…hatta söylemeye hakkım yoktu… Benim yerimde kim olsaydı…

VANEK — Özür dilerim, neyi söylemeye hakkınız yoktu?

SLADEK — işte şu Holub hikâyesi… VANEK — Kohut demek istiyorsunuz…

SLADEK — Ne karın ağrısıysa…beni dinleyin, bu hergelenin ne olduğunu bile bilmiyorum, bana vız gelir zaten, beni ilgilendirmiyor da, hangi cehenneme giderse gitsin, beni ilgilendiren sizsiniz…burada da pek fena sayılmazsınız. Alt tarafı sizden beklenen nedir ki? Boş fıçıları yuvarlamak! işte bu kadar. Başınızı ağrıtan da yok… ama sizi burada tutamazsam, şu Kohut denilen…size iş verebilecek mi? Yanılıyor muyum?

VANEK— Hayır haklısınız.

SLADEK — Gördünüz mü? O halde makul olunuz dostum.

VANEK —Efendim…

SLADEK— Ne?

VANEK — Bana kızmayınız ama…ben…

SLADEK — Ben ne? VANEK— Alt tarafı ben… SLADEK— Ben ne?

VANEK — Bana lütfen kızmayınız ama…ben, alt tarafı istediğimle görüşebilirim.

SLADEK — Aksini iddia eden mi var? istediğinizle düşüp kalkınız dostum. Bu sizin en doğal, en mutlak hakkınız.. .hatta bu hakkı savunmalısınız da. Bu sadece sizi ilgilendirir. Alt tarafı insansınız siz, ot değil. Bu, bir ilke sorunudur.

VANEK— O halde…

SLADEK — Benim demek istediğimi şu Bay Hohut da kabul edecektir…onu bir daha görmeyeceksiniz.

(Sladek bir şişe açar, bardağını doldurur. Sessizlik.)

VANEK— Efendim… SLADEK— Ne? VANEK— Gitmem gerek. SLADEK— Nereye?

VANEK— Mahzene. Nerede olduğumu merak ederler.

SLADEK — Siz olmadan da üstesinden gelirler. Cherkezi nasılsa burada, onun için, oturup içmenize bakın.

(Sessizlik)

Pardubitse’deki işi elimden nasıl aldılar öğrenmek ister misiniz?

VANEK— Elbette isterim. SLADEK — Gerçekten ister misiniz? VANEK— Tabii. Ne oldu?

SLADEK — Ne yaptıklarını bir bilseniz! Köşedeki hancı ile iş çevirmekle suçladılar beni. Sözümo-na beş yüz hektolitre birayı iç etmişiz. Nasıl? iyi mi? Oysa hiç de öyle olmadı. Ama o küçük serseri Mlynarik, şu şişeleri dolduran var ya?

VANEK— Evet.

SLADEK — işte, şimdi ne biçim bir ekiple çalışıyorum anlayın. Pftt…artık hiç kimseye güvenmiyorum. Biliyor musunuz?…insanlar domuz, gerçek birer domuz. Bana güvenebilirsiniz, işinizi yapın, dilinizi tutun. Kimseyle tartışmayın. Sizin durumunuzda yapılacak en iyi şey bu.

VANEK — Anlıyorum efendim. (Sessizlik.)

SLADEK — Yemek yediniz mi? VANEK— Daha yemedim.

SLADEK — Birazdan gidersiniz. Kontrolöre benimle olduğunuzu söylersiniz.

VANEK — Teşekkür ederim. SLADEK — Teşekkür edip durmayın.

(Sessizlik)

Özür dilerim.

(Sladek kalkıp dışarı çıJcar. Vanek bardağını Sla-dek’inkine boşaltır. Az sonra Sladek pantolonunun düğmelerini ilikleyerek içeri girer. Yerine oturur.)

Onu ne zaman getireceksiniz? VANEK— Kimi? SLADEK — La Bohdalova’yı. VANEK — Fırsat bulursam sorarım.

SLADEK — Cumartesiye ne dersiniz? VANEK — Önümüzdeki Cumartesi mi? SLADEK — Neden olmasın? VANEK — Serbest olabileceğini sanmıyorum. SLADEK — Ama sizin için olabilir değil mi?

VANEK — Artistler genellikle çok meşgul olurlar, çok önceden programları yapılmıştır, onun için ani değişiklikler yapmaları kolay olmaz.

SLADEK — Tabii ona layık olmadığımı düşünüyorsanız davet etmeyin.

VANEK — Bunu kastetmedim.

SLADEK — Sizi zorlamıyorum…sadece iyi vakit geçiririz diye düşünmüştüm. Biraz eğlenirdik alt tarafı…

VANEK— Hımm…. (Sessizlik.)

SLADEK — Üzülmeyiniz. VANEK — Üzülmüyorum.

(Sessizlik.)

SLADEK — Beni dinleyin Ferdinand, adınız Ferdi-nand’dı değil mi?

VANEK— Evet.

SLADEK — Beni dinleyin Ferdinand, şey için konuşmalıyız.

VANEK — Biliyorum efendim. (Sessizlik.)

SLADEK — Bir şey içmez misiniz? VANEK — Bira içicisi değilim, söylemiştim. SLADEK — Ama burada herkes bira içiyor. VANEK— Biliyorum.

(Sessizlik.)

SLADEK — Beni dinleyin Ferdinand, size Ferdi-nand diyebilirim değil mi?

VANEK— Pek tabii.

SLADEK — Beni dinleyin Ferdinand, size tezgâhtarlık önersem ne dersiniz? Fena olmaz değil mi? Ne de olsa okumuş bir adamsınız, üstelik dürüst bir adam, öyleyse? Her halde ömrünüzü işçilerle fıçı yuvarlamakla geçirmek istemezsiniz. Bir odanız olur, sıcacık, hesap kitap bahanesiyle dükkânı on ikide kapatır, sonra oyunlarınız için hikâyeler uydurmaya zaman bulur, belki de azıcık kestirirsiniz. Ne dersiniz?

VANEK— Olabilir mi?

SLADEK — Neden olmasın? Burada emri ben veririm.

VANEK — Benim durumumda, seçenek hakkım yok tabii. Ama böyle bir olanak varsa harika bir şey olur. Düzenli çalışırım, daktilo yazarım, birkaç yabancı dil bilirim…doğrusunu isterseniz mahzen de bir hayli soğuk, özellikle insan alışık olmayınca…

SLADEK — tşte! Muhasebeden anlar mısınız?

VANEK — Becerebilirim. Dört sömestr yüksek ekonomi öğrenimi yaptım.

SLADEK — Öyle mi? Demek ki muhasebeden anlıyorsunuz?

VANEK — Yapabileceğimi sanıyorum.

SLADEK — Sıcak bir yer…dükkânı öğleyin kapatmak…her halde ömür boyu işçilerle fıçı yuvarlamaya niyetli değilsiniz değil mi?

VANEK — Böyle bir olanak var ise… (Sessizlik.)

SLADEK — Tasalanmayın. Vanek, üçkağıtçıyı daha uzaktan tanırım ben. Siz dürüstsünüz, ben de öyle…ekip kurmamıza hiçbir engel yok, değil mi?

VANEK— Tabii…

SLADEK — Olur diyor musunuz?

VANEK— Tabii…

SLADEK — Hoşlanmıyorsanız açıkça söyleyin. Belki de size uygun değilim, belki de benim hakkımda itirazlarınız vardır.

VANEK — Hiçbir itirazım yok. Tam tersi, size minnettarım. Benim için öyle çok şey yaptınız ki…bu depo memurluğu gerçekleşirse…ve…bana, yani çalışmama gelince…sizi memnun etmek için elimden geleni yaparım.

(Sladek bir şişe daha açar. Kendi bardağını doldurur, Vanek’in bardağını da doldurur.)

SLADEK— Öyleyse, şerefe mi? VANEK— Evet.

(ikisi de içer.) SLADEK— Fondip!

(Vanek bardağı diker. Sladek, Vanek’in bardağını doldurur. Sessizlik.) Üzülmeyiniz. VANEK— Üzülmüyorum.

(Sessizlik.)

SLADEK— Buraya bak Ferdinand…

VANEK— Evet?

SLADEK — Dostuz değil mi?

VANEK— Evet.

SLADEK — Bunu laf olsun diye söylemiyorsun ya?

VANEK— Hayır.

SLADEK — Bana güveniyor musun?

VANEK — Tabii, size güveniyorum.

SLADEK — Dur, dur, açık söyle, bana güveniyor

musun? VANEK — Size güveniyorum.

SLADEK — Öyleyse iyi dinle, ama aramızda, anlaşıldı mı?

VANEK— Anlaşıldı. SLADEK — Söz mü? VANEK— Söz!

SLADEK — Öyleyse iyi dinle. Buraya geliyorlar ve senin hakkında bilgi alıyorlar.

VANEK— Kimler? SLADEK — Onlar, canım! VANEK— Ha! SLADEK — Anladın değil mi?

VANEK — Yani…benim…burada…bira fabrikasın -daki işim tehlikede mi diyorsunuz?

(Sessizlik)

işime son verilmesini mi istiyorlar?

(Sessizlik)

Beni işe aldığınız için sizi kınıyorlar mı? SLADEK— Bana bak…ama aramızda, tamam mı? ‘ VANEK — Tamam. SLADEK — Güvenebilir miyim? VANEK— Güvenebilirsiniz.

SLADEK — Öyleyse iyi dinle, benim yerimde ben olmasaydım da bir başkası olsaydı, sen burada işe alınmazdın. Bu kesin. Yetti mi?

VANEK — Tabii, size minnettarım.

SLADEK — Bana teşekkür et diye söylemiyorum.

VANEK— Biliyorum.

SLADEK — Durumu bilesin diye söylüyorum.

VANEK — Teşekkür ederim.

(Sessizlik.)

SLADEK — Özür dilerim.

(Sladek zorlukla ayağa kalkar, sendeleyerek yürür, dışarı çıkar. Vanek bardağını Sladek’inkine boşaltır. Az sonra Sladek pantolonunun düğmelerini ilikleyerek içeri girer, yerine oturur.)

Yattın mı onunla? VANEK— Kiminle? SLADEK— La Bohdalova ile. VANEK — Ben mi? Hayır. SLADEK — Şaka mı ediyorsun? VANEK— Alakası yok. SLADEK — Öyleyse hıyarın tekisin, işte bu kadar.

(Sessizlik.)

VANEK— Efendim…

SLADEK— Ne var?

VANEK — Gitmem gerek.

SLADEK— Nereye?

VANEK — Mahzene, ne yaptığımı merak edecekler.

SLADEK — Sen olmadan da üstesinden gelirler.

(Sessizlik)

Dinle Ferdinand, adın Ferdinand’dı değil mi?

VANEK— Evet.

SLADEK — Dinle Ferdinand, sana Ferdinand diyebilirim değil mi?

VANEK— Tabii.

SLADEK — iyi, önceden sorayım da. Sonra kızmanı istemem.

VANEK — Kızmam için neden yok.

SLADEK — Hiç konuşmuyorsun da. Seninleyken insan ne düşüneceğini, ne tarafından tutacağım bilemiyor. Kafandan geçenleri bir tek Tanrı bilir…”Evet efendim… Hayır efendim…”

VANEK— Ben böyle yetiştirildim.

SLADEK — Ben ise boktan bir biracıyım ve hiç görgüm yok! Bunu mu demek istiyorsun? Haydi, hayır deme.

VANEK — Öyle bir şey demek istemedim.

SLADEK — Açık söyle, canına yandığımın, hiç değilse ne yapacağımı bileyim.

VANEK — Gerçekten size karşı hiçbir kötü düşüncem yok. Tam aksine…

SLADEK — O halde dostuz ha?

VANEK— Evet.

SLADEK — Bana güveniyorsun?

VANEK — Evet, size güveniyorum.

SLADEK — İyi. Öyleyse beni iyi dinle, buraya senin hakkında bilgi almaya gelenler arasında iyi tanıdığım biri var, okuldan beri tanırım, Adı Anton Maşek, esaslı heriftir, bana da yardımları olur.

VANEK— Sizin için çok iyi.

SLADEK — Çok etkili olduğu söylenemez. Ama iki kere yardım etmişti bana. Sonra, ona yeniden ihtiyacım olup olmayacağını da şimdiden kesti-remem. Sonra…dedim ya, esaslı heriftir, onun için…yani onu defedemem, eli boş gönderemem anlıyor musun?

VANEK— Anlıyorum. (Sessizlik.)

SLADEK— Somurtma. VANEK — Somurtmuyorum.

SLADEK— Ne düşünüyorsun söyle…haydi söylesene.

VANEK — Hiçbir şey düşünmüyorum.

SLADEK —. Ne diyorsun sen? Ne düşündüğünü çok iyi biliyorum. Ama bilmediğin bir şey var, eğer… bilgi vermeyecek olursam, benim yerime başkasını bulacaklar. O zaman da, inan ki, senin için kötü olur, çünkü o başkası benim kadar dürüst olmaz, bundan hiç kuşkun olmasın. Çünkü ben, başkaları gibi değilim, dürüst bir adamım ben. Böyle günlerde bile bakış açım bu benim. Senin için de bu, bulunmaz talihtir, insanlar domuz, gerçek birer domuz. Şu ülkede

benim gibi bir ikinci enayi bulamazsın inan. Seninle açık kart oynuyorum, anlıyor musun? Ne yani çok mu şaşırdm! Şapşallaştın mı ne? Nasıl bir yerde yaşadığını biliyor musun sen?

VANEK — Emin olun açık konuşmanızı takdir ediyorum.

SLADEK — Bana neye mal olur biliyor musun? Bana ihanet edersen, gidip “onları” görürsen hapı yutarım. Sana olduğu gibi içimi döktüm.

VANEK — Endişelenmeyin. Kimseye söylemem.

SLADEK — Söylemezsin, pekâlâ…ama yazarsın. Günün birinde oyunlarından birine sokuşturu-verirsin…işte o zaman olan bana olur.

VANEK — Tekrar ediyorum, endişelenmeyin, hiçbir şeyi açıklamam.

SLADEK — Söz mü?

VANEK— .Söz.

(Sladek bir şişe daha açar. Bardağını doldurur.

Sessizlik.)

Efendim…

SLADEK— Hımm…

VANEK — Şu depo işi olursa…ihtiyar Şustr ne yapacak?

SLADEK — Ne yapsın istiyorsun? (Sessizlik) Gördün ya…çelişki her yerde var.

VANEK— Hımm…

SLADEK — Sen söylememiş ol. Ben seni çok iyi anlıyorum.

(Sessizlik.)

VANEK— Efendim,… SLADEK— Hımm?

VANEK — Depoyu düşünüyordum, acaba “onlar” izin verirler mi dersiniz? Sıcak bir yerde çalışacağımı bileceklerdir.

SLADEK— işin boktanı…biliyorlar.

(Sessizlik)

Evli misin? VANEK— Evet.

‘sladek— çocuk?

VANEK— Yok.

SLADEK — Benim üç çocuğum var. işte, öğrendin.

(Sessizlik.)

VANEK — Belki de…depoda diğer işçilerle ilişki kuramayacağımı söyleyebilirsiniz…

SLADEK — Buraya bak Ferdinand…

VANEK — Onlar için önemli olan, başkalarıyla olabildiği kadar az ilişki kurmam.

SLADEK — Buraya bak Ferdinand… VANEK — Buna inanabilirler değil mi? SLADEK — Buraya bak Ferdinand… VANEK— Evet?

SLADEK — Rşti oynamasını bilir misin? VANEK— Bilmem.

SLADEK — Ben bilirim. Burada esaslı bir ekip vardı, her perşembe tezgâhı kurardık. Ama Aloyis Slavati adında bir kokarca yüzünden, o iş de yattı.

VANEK— Hımm…

SLADEK — Hayat kolay değil. Bunu biliyorsun değil mi?

(Sessizlik)

Buraya bak Ferdinand…

VANEK — Evet?

SLADEK — Benim karıyı tanıyor musun?

VANEK— Hayır.

SLADEK — Buraya bak Ferdinand…

VANEK— Evet?

SLADEK— iş bombok!

VANEK — Biliyorum.

SLADEK — Nah biliyorsun! Evet, sen, senin keyfin yerinde, oyun yazıyorsun, fıçı yuvarlıyorsun ve canlarını sıkıyorsun. Ama gene de keyfin yerinde. Senden korktuklarım biliyorsun dostum.

VANEK — Bundan pek emin değilim.

SLADEK — Ben eminim diyorum sana. Ama bütün bu işlerin içinde ya ben ne oluyorum? Bana aldırdıkları yok. Benim hakkımda bilgi almaya gelmiyorlar. Çünkü ben, ben avuçlarının içindeyim. Canlan isterse beni ezip geçerler, bir solucan gibi, solucan gibi diyorum sana! Sense yere sağlam basıyorsun. Kuvvetlisin.

(Sessizlik)

Buraya bak Ferdinand… VANEK— Evet? SLADEK — La Bohdalova’yı buraya getireceksin,

değil mi? VANEK — Emin olabilirsiniz. Onu birazdan arar,

konuşurum.

SLADEK — Gelir mi dersin? VANEK — Elimden geleni yaparım. SLADEK — Arkadaş mısınız? Yani samimi arkadaş mı?

VANEK— Elbette…

SLADEK— Dur, dur..dur, samimi arkadaşız diyorsun ha?

VANEK— Öyleyiz.

‘SLADEK — O halde? Neden gelmesin? (Sessizlik)

Canına yandığımın…istediği ile görüşebilir değil mi? Evet mi, hayır mı?

VANEK— Elbette.

SLADEK — Bu onun doğal hakkı…canına yandığımın. ..

VANEK— Tamamiyle…

SLADEK — Hatta bir ilke sorunu, canına yandığımın. ..

(Sessizlik)

Hem, onu buraya kimin getirdiğini bilmeleri şart mı? Gösteriye gelmiş olur… işçilerle yakınlık kurmaya gelmiş olur. Doğal ve masum bir davranış.

VANEK — Ben de öyle düşünüyorum. SLADEK — Öyleyse…onu gidip getireceksin?

VANEK — Elimden geleni yapacağım. Birazdan ararım onu…evet arkadaşız. Evet, doğal ve masum bir davranış olur.

SLADEK — Buraya bak Ferdinand… VANEK— Evet?

SLADEK — Bütün bu işler canımı ne kadar sıkıyor bilemezsin.

VANEK— Biliyorum.

SLADEK — Bir şey bildiğin yok. Tıraşla bakalım hıyar herif, diyorsundur.

VANEK — Ne münasebet. Hiç öyle bir şey demiyorum.

SLADEK— iç öyleyse…

VANEK— içiyorum.

SLADEK — Yemek yedin mi?

VANEK — Henüz yemedim.

SLADEK — Öyleyse boş ver!

VANEK — Zaten aç değilim.

SLADEK — Belki hıyar…ama dürüst.

VANEK— Dürüstsünüz…bu kesin.

SLADEK — Konuşmamız gerek Ferdinand…

VANEK— Biliyorum.

SLADEK —. insanlar domuz…gerçek birer domuz. Bir şey içmiyorsun…

VANEK — içiyorum, içiyorum.

SLADEK— Ya yemek?

VANEK— Gitmeyeceğim.

SLADEK — Sen yere sağlam basıyorsun.

VANEK — Teşekkür ederim.

SLADEK— Bombok!

(Sladek bir şişe açar, bardağım doldurur. Sessizlik) Buraya bak…

VANEK— Evet?

SLADEK — Sana, sen dememe kızmıyorsun ya?

VANEK— Hayır.

SLADEK — iyi. iyi o halde.

VANEK— Aksine…benimle yakın i-k kurmuş olmanızdan çok memnunum.

SLADEK — “Aksine benimle yakı:, ,x kurmuş olma-

nızdan çok memnunum”, “Açık sözlülüğünüzü takdir ediyorum”. Ne biçim konuşma bu böyle…şey gibi, şey gibi…

VANEK — Kitap gibi mi?

SLADEK— Evet. .

VANEK— Sizi sinirlendiriyorsa…

SLADEK — Hiçbir şey sinirlendirmez beni. “Yakınlık kurmuş olmanızdan memnunum” Kıçımın kenarı!

VANEK— Elendim?

SLADEK — Kıçımın kenarı!

VANEK— Şey…

SLADEK— Ne?

VANEK— Gitmem gerek…

SLADEK— Nereye?

VANEK — Mahzene..beni merak edecekler.

SLADEK — Üstesinden gelirler diyorum sana. Cherkezi’nin işi ne? Otur ve iç.

VANEK — Ama a’rkadaşlar kızacak…

SLADEK — Belki sinirine dokunuyorum. Karel Gott ve La.Bohdalova ile daha iyi vakit geçirirsin herhalde?

VANEK — Yok canım. Burada…sizinle…çok rahatım. Ama…tam şu tezgâhtarlık işi çıkmışken, akıllarına bir şey gelsin istemem.

SLADEK — Gerçekten rahat mısın? •VANEK— Gerçekten.

SLADEK — Laf olsun diye söylemiyorsun ya? VANEK— Hayır.

(Sladek yeni bir şişe açar, bardağını doldurur. Sessizlik.)

SLADEK— Ferdinand…

VANEK— Ne?

SLADEK — Beni en çok ne sıkıyor biliyor musun?

VANEK— Ne?

SLADEK — Tüm iyi niyetime rağmen, haftalar süresince senin hakkında bilgi toplayamadım. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum, birbirimizi hiç. görmüyoruz. Ara sıra bölük pörçük bilgiler gelmiyor değil…yok iş saatinde dinlenmek için la-boratuvarda oyalanıyormuşsun da, yok şu şişko Maruşka ile seni kentte görmüşler de, yok bakım servisinden birini ocağını onarsın diye eve çağırmışsın da…ben ne yapayım bunlan? Söyle, sen söyle. Ben onlara uzun boylu ne anlatacağım ha?

VANEK — Özür dilerim ama size nasıl yardımcı olabileceğimi bilmiyorum.

SLADEK— Ama bilmelisin! istemen yeterli…

VANEK— Anlayamadım…

SLADEK — Akıllı ve tahsilli adamsın değil mi? Politikaya gelince, geniş bir bakış açısı var değil mi? Yazıyorsun değil mi? Ne aradıklarını bilecek senden âlâ adam mı olur?

VANEK— Affedin ama, gerçekten…

SLADEK — Buraya bak, depoda vaktin olur, çok vaktin. Haftada bir, eline kalemi alıp bir küçük rapor yumurtlasan ne olur? Bu çabayı göstermene layık olmadım mı? Seni bütün varlığımla korurum. Yaşamın cennet olur cennet! istediğin kadar bira içersin. Senin için çocuk oyuncağı. Canına yandığımın,’ yazar mısın ne boksun? Şu An ton Maşek iyi adamdır, bu rapora ihtiyacı var, yemin ederim, onu bok durumda bırakamayız. Eğer yanlış hatırlamıyorsam ikimiz el ele ve-

receğiz, demiştik değil mi? Eninde sonunda seninle iyi bir ekip oluruz. Bu konuda fondip yapmadık mı? Fondip yaptık mı, yapmadık mı?

VANEK— Tabii, ama…

SLADEK — Ferdinand…Ferdinand, top şimdi sende. Azıcık çaba ile her şey yoluna girecek. Sen bana, ben Maşek’e, Maşek bana, ben de sana. Çaktın mı? Herkesin çıkarına…böylece hayatı cehennem azabına döndüremezler. (Sessizlik) Somurtuyorsun.

VANEK — Somurtmuyorum.

(Sessizlik.)

SLADEK — Sonra…senin hakkında ne düşünmeleri gerektiğine yalnız sen karar vereceksin… paha biçilir mi böylesine?

VANEK — Biliyorum.

(Sessizlik.)

|| SLADEK — Depo sıcak…rahat…sonra boş vaktin

de var… İ VANEK — Evet, harika.

(Sessizlik.) SLADEK— iyi öyleyse…yanılmıyorsam işi kotardık.

(Sessizlik.) VANEK— Efendim…

SLADEK — Gene ne var?

VANEK — Benim için yaptıklarınıza nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Bunu takdir etmiyor değilim. Günümüzde sizin gibi davrananlara pek rastlanmıyor. Siz olmasaydınız köşeye sıkıştırılmıştım, nasıl kurtulacağımı bilemezdim. Dep\3 işi benim için, sandığınızdan da çok önem taşıyordu. Ne var ki, ama lütfen kızmayınız, kendi kendimi de ihbar edemem ki!

SLADEK — Neyi ihbar? ihbardan söz eden kim?

VANEK — Önemli olan ben değilim. Artık hiçbir şeyin bana zararı dokunamaz. Ama ilke sorunu bu! Ben şey ile işbirliği yapamam…

SLADEK — Ne ile? Hadi söyle ne ile?

VANEK — Düşüncelerime aykırı bir davranışta bulunamam;

SLADEK — . Hımm..güzel! Yapamazsın! Reddediyorsun öyle mi? tyi, çok iyi! işte masken düştü. Kim olduğun şimdi daha iyi anlaşılıyor. (Sladek kalkar ve odada hırsta bir aşağı bir yu-kan dolaşmaya başlar.)

Ya ben? Beni boklukta bırak, sen sıyrıl! Domuz olan benim öyle değil mi? Ben çamura bulanabilirim, ne önemi var? Ben biçare herif, aşağılık biracı…oysa beyim bir soylu, işbirliği yapmaz. Ben çamura batabilirim, beyimiz tertemiz kalır. Beyimizin ilkeleri var, inançları var. Başkaları ona vız gelir, çünkü o temiz kalmakla uğraşır. Üstüne üstlük beyimiz için ilkeler, insanlardan önce gelir. işte…bir şey diyeyim mi? Sizler busunuz!

VANEK— Kim bizler?

SLADEK — Siz. tüm aydınlar! Soylular ve efendiler! Bol bol nutuk atarsınız ama tehlikeye düşmeksizin, dokunulmazlığınız vardır sizin. Nasıl olur-

sa olsun, sizinle ilgilenirler, işin içinden sıyrılırsınız hep. Sizler, sepetin üstündekilersi-niz…dipte olsanız bile! Bu arada sıradan insan, basit adam, tanrının günü bok temizlemek için kıçını yırtar, onu dinleyen kim? Bütün dünya üstüne pisler, iter-kakar, coplar, ağzına sıçar! Hayat mı ulan bu? Yolun tam sonuna gelmişken, ilke sahibi değil diye onu eleştiren bir soylu ile karşılaşır! Benim sayemde rahatça arazi olabileceğin bir yeri kabul etmeye hazırdın ama; senin payına düşen beni bokluktan kurtarmak. Ama sen istemiyorsun. Ben zaten yarı belime kadar bokun içinde debeleniyorum. Siz ne hinoğlu hinsiniz! ilkeleriniz ve inançlarınız! Tabii… gözbebeğinizdir onlar. Onları yerli yerine oturtursunuz, satarsınız, pahalıya mal edersiniz, ama eninde sonunda sayelerinde yaşarsınız. Ben neyim bütün bunların içinde biliyor musun? Sizin ilkelerinizi savunmak için kıçına tekme yiyen avanak! Daha başlarken şansım yok benim, sizinse her zaman arta kalan bir şansınız var. Kimse benim için tasalanmaz, Kimse benden korkmaz. Kimse benim hakkımda rapor yazmaz. Ve kimse bana yardım etmez. Ben kimseyi ilgilendirmem! Ben gübre yığarım, sizin ilkeleriniz bu gübrede iyi yeşerir. Ben sizin kahramanlığınızın ense yapabileceği iyi ısıtılmış depoları bulup çıkarırım, işim bitince ben ne yaparım? Canıma okunur ve siz benimle dalga geçersiniz. Sen günün birinde güzel artistlerle dolu dünyana döneceksin ve tafranı atacaksın. Fıçı yuvarlarken nasıl üşüdüğünü anlatıp kahraman olacaksın. Ya ben ne yapacağım? Nereye gideceğim? Beni kim kutlayacak? Sizler için neler yaptığımı kim anlayacak? Hayat bana ne veriyor ki? Ne elde edebiliyorum ki? Beni bekleyen ne? Ne, hadi söyle, ne?

(Sladek, bir iskemleye yığılır, başını Vanekin göğsüne yaslar ve yüksek sesle hıçkırmağa başlar. Bir süre sonra durulur, Vanek’e bakar ve yavaşça konuşmaya başlar.)

Ferdinand… VANEK— Hımm? SLADEK — Dostuz değil mi? VANEK— Evet.

SLADEK — Ne olur git getir onu, şimdi, lütfen git ve ona de ki: Sevgili Jorjet -adı Jorjet’ti değil mi?- Sevgili Jorjet, orada bir dostum var, zavallı herifin teki, ama dürüst bir heriftir!

(Sessizlik)

Depoda çalışman için sonuna dek savaşacağım, hiçbir rapor istemiyorum senden, ama yalvarırım bana Jorjeti getir.

(Sessizlik)

Benim için bunu yaparsın değil mi? Yapacaksın değil mi ha? Sadece bir gececik, sonra daha iyi olurum; göreceksin her şey değişecek, hiç değilse boşuna yaşamadığımı anlayacağım. Şu boktan hayatım da böylesine boktan olmamış olacak. Gideceksin değil mi?

(Sessizlik. Sladek Vanek’in yakasına asılır ve yüzüne haykırmaya başlar:)

Gitmiyecek olursan ben…ben…ben ne yaparım bilemem…belki de…ben…belki de…

(Sladek usulca ağlamaya başlar ve başını Vanek’in göğsüne dayar. Sessizlik. Birkaç saniye sonra Sla-dek’in hıçkırıkları horultuya dönüşür. Vanek bir süre sabreder. Sonra usulca Sladek’in başını masaya dayar, kalkar, gürültü çıkarmadan kapıya gider. Kapıya geldiğinde döner, bakar, bir süre tereddüt

eder ve uyumaya devam eden Sladek’e şunları söyler:)

VANEK— Üzülmeyiniz.

(Vanek çıkar. Bir süre sonra kapı vurulur. Sladek sıçrar. Aklını toparlar, kısa uyuklaması sayesinde ayılmıstır. Oyunun başlangıcındaki gibi davranır. Belli ki olanlan unutmuştur.)

SLADEK— Girin.

(Vanek girer, pantolonunun düğmelerini ilikler) Ah! Bay Vanek, yaklaşın yaklaşın. Oturun. Bir bira?

(Vanek başı ile “evet” der. Sladek kasadan bir şişe alır, açar. tki bardak doldurur, birini Vanek’in önüne iter. Vanek insiyaki olarak Jondip yapar.)

Eeee….nasıl gidiyor? VANEK— Bombok!

PERDE

KiŞiLER

VERA

MIKAEL

FERDINAND

Vera ile Mikael’in apartman dairesi. Geniş bir salon, arka tarafta bir basamakla yemek odasına çıkılıyor, yemek odası servis penceresiyle mutfağa açılıyor, mutfak görünmüyor. Solda, koridora açılan bir kapı; sağda, geniş bir şömine; salonun ortasında eski stil bir masa, masanın etrafında yastıklı modern koltuklar. Oda çeşitli antika eşya ve garip nesnelerle dopdolu. 1900 tarzında bir dükkân tabelası, bir Çin vazosu, topraktan yapılmış barok bir melekçik, bir oyma tahta sandık, cam üzerine yapılmış folklorik bir küçük tablo, bir Rus ikonası, eski havanlar ve kahve değirmenleri. Duvardaki bir nişe, tahtadan yapılmış gotik bir Meryem Ana heykelciği konulmuş; rokoko stilinde bir müzikli duvar saati ve bu saatin üzerinde asılı bir Türk kılıcı. Küçücük yemek odası, rustik döşenmiş; duvarda, bir köy arabası tekerleği asılı. Salonda yerler kalın yün halı ile kaplı, bu halının üzerine pek çok Acem seccadesi serili. Şöminenin yanında da kafalı bir ayı postu. Ön planda solda oyma tahtalı bir günah çıkarma hücresi. Odada stero müzik seti var, koltukların yanında tekerlekli bir masa, bu masanın üzerinde çeşitli içki şişeleri, bardaklar, bir buzluk ve istridye (tarak) dolu bir tabak.

(Perde açıldığında, yeni geldiği belli olan Ferdi-nand, ayakta kapının yanında duruyor. Onun karşısında yine ayakta Vera ile Mikael. Ferdinand’ın elinde bir buket çiçek var, arkasında saklıyor. Garip bir zil çalar,)

VERA — Sonunda geldin! Öyle sevindik ki!

MlKAEL— Gelmeyeceksin diye korkmuştuk… VERA — Seni sabırsızlıkla bekliyorduk. MlKAEL — Ne alırsın? Bir viski? FERDlNAND — Öyle olsun…

(Mikael tekerlekli masaya gider, üç bardak hazırlar. Ferdinand, kısa bir tereddütten sonra buketi Vera’ya uzatır.)

VERA — Ne güzel çiçekler! (çiçekleri alır, inceler) Sen hiç unutmazsın! (çiçekleri koklar) Hı-ımmrn…ne güzel kokuyor! Çok teşekkür ederim Ferdinand.

(Vera çiçekleri yerleştirmek üzere arka tarafa gider. Ferdinand merakla etrafına bakınır. Sessizlik.)

FERDlNAND — Burada bir şeyler değişti galiba!

VERA — Ya, evet. Mikael günlerce uğraştı. Ama onu bilirsin, her şey hayal ettiği gibi mükemmel olmadıkça didinip durur.

MlKAEL — Dün bitti, ilk gelen sensin, onun için de bu akşam kutlama töreni var. Aramızda ufak bir kutlama. Buz?

FERDtNAND— Olabilir.

(Vera yerine oturur. Ferdinand hâlâ. şaşkındır, etrafına bakınmaya devam eder)

Bütün bunları nereden buldun?

MtKAEL — Kolay olmadı. Antikacılar ve koleksiyoncular arasında tanıdıklar vardı, ama başkalarıyla da tanışmam, araştırmam,’ koşuşturmam, gerekti. Ama asıl önemlisi, aradığım hemen bulamadığın vakit cesaretini kaybetmemek!

VERA — Tam bir başarı, öyle değil mi? FERDlNAND— Hımm…

VERA — Doğrusunu istersen, Mikael’in işin içinden bu kadar iyi çıkacağını ummuyordum. Biliyorsun, insan evine bir “hava” vermek isterse, eski parçalan sevmek yeterli değil. Nasıl alınacağını da bilmeli, her eşyanın değerini verebil-meli. Eski ile modern arasında uyum sağlayabilmeli. Düşün! Mikael’im bu işlerin ustasıymış meğer! Burada tek bir stil hatası bulduğunu söylemeye sakın kalkışma.

(Mikael bardakları Vera ve Ferdinand’a verir, kendi-ninkini alıp Ferdinand’a doğru.)

MlKAEL — Evimize hoş geldin Sevgili Ferdinand. VERA — Seni özlemiştik.

MlKAEL — Burayı düzenlerken sık sık seni düşündüm. Bütün bunları görünce ne diyecek dedim.

FERDlNAND— Sağlığınıza! (Üçü de içer. Sessizlik.)

MlKAEL — Ama Vera’nın yardımları olmasaydı bu işi bitiremezdim. Sadece yardım etmekle, anlayış göstermekle kalmadı, kendini bu işe hasretti. Şu Türk kılıcını görüyor musun? Ne dersin?

FERDlNAND— Güzel.

MlKAEL — Buraya iyi uymuş, değil mi?

FERDlNAND— iyi… çok iyi…

MlKAEL — işte…Vera kılıcı satın alma işini tek başına yüklenmekle kalmadı, bir de en uygun yeri buldu. Ben de için için şöminenin üzerine tam

böyle bir şey asmayı hayal ediyordum. Sanki bilmiş gibi gidip bunu almış ve buraya asmış. Harika, değil mi? FERDlNAND — Çok iyi.

(Sessizlik.)

VERA— Otursana. FERDlNAND— Teşekkürler.

(Üçü de koltuklara yerleşirler. Sessizlik. Ferdi-nand etrafı incelemeye devam eder. Vera ile Mi-kael büyük bir hoşnutlukla onu seyrederler. Sonunda Ferdinand’uı bakıştan günah çıkarma hücresine takılır J Bu ne?

MlKAEL— Görüyorsun…günah hücresi.

FERDlNAND — Ya, nereden geliyor?

MlKAEL — Ne şans oldu bilemezsin. Bir kilisenin tasfiye edileceğini duydum, koştum ve işte…papaz elleriyle teslim etti. Bana üç yüz papele mal oldu.

FERDlNAND— O kadar mı?

MlKAEL — iyi iş değil mi? Barok! Hem de o çağa ait olduğu kesin.

FERDlNAND — Ne işe yarayacak?

MlKAEL — Ne demek “Ne işe yarayacak?” Beğenmedin mi?

FERDlNAND — Beğendim. Güzel.

MlKAEL — Ender bulunur, görülmemiş, harikulade bir parça ve bize büyük zevk veriyor. Değil mi Vera?

VERA — Doğru. Şu ince işe bak…bunu bulmak da Mikael’in başarısı.

(Sessizlik.)

Yemek odasına ne dersin? FERDlNAND — (Döner bakar) Şirin!

VERA — Rustik ve sade. Ben mükemmel derim, ya sen? •

FERDlNAND— Hım… (Sessizlik.)

MlKAEL — Ama en çok neyi beğendim biliyor musun?

FERDlNAND— Neyi?

MlKAEL — Şu gotik Meryem heykelciğini. Tam şu niş büyüklüğünde olanı arıyordum…ne daha büyüğünü, ne daha küçüğünü; yoksa talihsizlik olacaktı.

FERDlNAND — Niş büyütülemez miydi?

MlKAEL — Yok, bunu yapmak istemiyordum. Bence nişin boyutları mükemmel.

VERA — işte bu tam anlamıyla benim Mikael’im! Bir başkası olsaydı nişi büyütürdü…ama hayır, yorgunluğuna katlanıp, kusursuzu bulana kadar sabreder.

MlKAEL — Ya siz? Ne zaman başlıyorsunuz?

FERDlNAND — Anlamadım.

MlKAEL — Canım, sizin daireyi ne zaman yerleştireceksiniz.

FERDlNAND— Ha! O mu? Bilmem.

MlKAEL — Ama yine de başlamalı. Sizinkisi çadırda yaşamak gibi bir şey…göçebelik! Sinir bozucu.

FERDlNAND — Bana hiç de öyle gelmiyor.

MlKAEL — Sen istemiyorsan Eva başlamalı, vakti de var.

VERA — Hem Eva’ya iyi gelir, çalışma yoluyla bir çeşit tedavi…

MlKAEL — Sonra biz de buradayız. Bir zorluk çekecek olursa…

VERA — Mikael artık usta oldu. Eva’ya ne yapılması, nereden başlanılması, nasıl satın alınması gerektiği konularında yol gösterir.

MlKAEL — Güzel şeylerin nerede olduğunu bildiğim gibi, kimlerle ilişki kurmak gerektiğini de biliyorum.

VERA -— Gerçekten Ferdinand, Eva’yı bu işe koşmalısın…

FERDlNAND — Biliyorsunuz… Eva’nın bu gibi şeylerle pek ilgisi yok.

VERA — Biliyoruz. Ama, yaratıcı gücünü harekete geçirebileceğini bir düşünsene!

MlKAEL — Ferdinand, senin daireyi bir hale yola-sokman gerek canım!

VERA — Biliyor musun Ferdinand. biz ikimiz, Mikael ile ben, diyoruz ki, insan yuvasına benzer. “Havası” olan, “ruhu” olan bir evde oturacak olursan, hayatın da birden bu “havayı”, bu “ruhu” yansıtıyor. Yani yeni boyutlar, bir başka hız, bir başka anlam, bir farklı içerik kazanıyor. Öyle değil mi Mikael?

MlKAEL — Tamamiyle! Ferdinand, insan yemeğini seçerken kayıtsız kalmamalı bu, kesin! Ama bu yemeği, meydana getiren maddelere, yemeğin yenmesine yarayan araçlara da kayıtsız kalmamalı. Sonra…ne bulursan giymemeli, rasgele yerde yıkanıp yatmamalı, neye olursa olsun ku-rulanmamalı. Hayatının bir parçasına özen göstermeye başladığında, artık o noktada duramayacağım anlıyorsun. Bir aşama daha…bir da-

ha…kendini zorluyorsun ve bir de bakıyorsun ki zincirleme sürüp gidiyor. Böylece üst düzey kültürüne bir adım atmış oluyorsun. Bunu anlamanı istiyorum. Başka bir deyimle, iç dünyanda daha büyük, daha güzel bir uyuma kavuşuyorsun ve benzerlerine karşı çok şeyler vermeye hazır oluyorsun. Haklı olduğumu söyle ona Ve-ra.

VERA — Hiç kuşkun olmasın Ferdinand. Yaşama biçiminizin biraz bilincinde olsanız, aranızda her şey düzelir.

FERDlNAND— Ama…aramız çok iyi. VERA— Ferdinand! FERDlNAND — Yemin ederim.

VERA — Bu konuda konuşmak istemediğini biliyorum, ama anlaşana, Mikael ile ben, son zamanlarda sizi düşündük…sizden söz ettik, yaşama biçiminize hiç de ilgisiz kalamayız.

MlKAEL — iyiliğini istiyoruz Ferdinand.

VERA — En iyi arkadaşımızsın, seni çok severiz, bunu sen de biliyorsun, artık durumun açıklığa kavuşmalı.

FERDlNAND — Durumum çok açık. VERA — Sözünü etmeyelim. Şömineyi yakayım mı? FERDlNAND — Benim için zahmet etme. MlKAEL — Öyleyse biraz müzik?

VERA — Mikael, isviçre’den bir sürü yeni plak getirdi.

FERDlNAND — Belki birazdan…

(Sessizlik. Şömine üzerindeki saat, yapıldığı döneme ait bir müzik çalmaya başlar, Ferdinand sıçrar. Müzik kesilir. Sessizlik.)

VERA — Ne yapıyorsun, anlatsana?

FERDtNAND — Bildiğin gibi, hep aynı.

VERA — Bir bira fabrikasında çalıştığın doğru mu?

FERDlNAND— Evet.

VERA — Korkunç bir şey bu! Sürgün bu!

(Sessizlik. Vera tekerlekli masayı işaret eder)

Mikael, lütfen… MlKAEL — Ah, evet.

(Mikael istiridye tabağını alır, Ferdinand’ın önüne koyar)

Almaz mısın? FERDlNAND— Ne bu?

MlKAEL — Vera’nın hüneri. Fırında istiridye. FERDtNAND — Istridye? Hiç tatmadım.

VERA — Şimdi herkes bunu yiyor. Mikael, isviçre’den bir kutu dolusu getirdi.

MlKAEL — Ama kimse bunları Vera gibi hazırlayamaz.

VERA — Fırından tam kıvamında çıkarmasını bilmeli, tam kabarıp da inmeye başlamadan önce…işte bu kadar!

MlKAEL— Haydi…yesene.

(Ferdinand bir tane alır, yavaş yavaş çiğner. Vera ile Mikael heyecanla onu seyrederler.)

FERDlNAND— Öööö;…güzel… MÎKAEL— Gördün mü?

FERDtNAND — (Vera’ya) Bütün bu zahmet benim için mi?

VERA — Ama bugün kutluyoruz.

FERDlNAND— Dut tadı var.

VERA — Biraz tat vermek için birkaç damla Chut-ney koyuyorum. O olmalı.

FERDtNAND — Ne koyuyorsun?

MlKAEL — Chutney, “sweet and sour”, yani mayhoş bir sos! Adı Chutney.

VERA — Chutney’i katmak benim fikrim. FERDlNAND— Ya..öyle mi?

MlKAEL — Harika bir fikir değil mi? Ne denirse denilsin Vera gerçek bir aşçıbaşı! Bir hafta geçmiyor ki, yepyeni, beklenmedik bir yemekle karşınıza çıkmasın. Her birine de kendi buluşu bir şeyler katıyor. Örneğin geçen Cumartesi…ne yemiştik? Ha evet…düşün bir kere…fındıklı ciğer! Enfesti! istiridyeye Chutney katmak hiç aklına gelir miydi?

FERDlNAND — Tabii ki gelmezdi. MlKAEL — Gördün mü?

(Ferdinand peçeteyle ağzını siler.)

VERA — Evet ama, Mikael’e yemek yapmak büyük zevk! En ufak ayrıntıyı anlıyor, takdir etmesini biliyor ve başardığımı görmek onu sevindiriyor. Yemeğini, tadına varmadan yiyecek olsaydı, yemek pişirmekten hoşlanmazdım.

FERDlNAND— Anlıyorum.

MlKAEL — Evet, bu konu üzerinde durmaya değer gerçekten. Evde olağandışı bir yemeğin piştiğini, evde hep yeni bir sürprizin beklediğini bilirsen eve daha bir istekli dönersin. Arkadaşlarla bir kadeh içmeye daha az istekli olursun. Sence bunların belki önemi yoktur ama, aile bağlarını

güçlendirir. Buna özen gösterdiğin oranda ayakların sağlam bir temele basar. Sen de böyle düşünmüyor musun?

FERDlNAND — Evet, elbette. ‘ (Sessizlik.)

VERA — Ya Eva? Yemek pişirmesini biraz olsun öğrendi mi?

FERDtNAND — Bildiğim kadarıyla, tanıdığımdan beri yemek pişirir.

VERA — Evet…ama nasıl?

FERDlNAND — Dinle…şöyle veya böyle…ben halimden memnunum.

VERA — Ben de onu demek istiyorum. Alıştın! Darılma ama, Noel’den önce bize yedirdiği şu pirzolalar… Noel’den önceydi değil mi?

FERDlNAND— Evet.

VERA — Darılma ama, ağza konulur gibi değildi. Hatırladın mı Mikael?

MlKAEL — Ne yazık ki evet!

FERDlNAND — O tarihte Eva’nın asabı bozuktu.

VERA — Yok! Afedersin ama, iyi bir aşçı böyle bir şey yapmaz. Sana neler hazırlıyor?

FERDlNAND — Akşamları genellikle soğuk şeyler yiyoruz.

VERA — Cumartesileri de mi?!

FERDlNAND — Bazen sıcak bir şeyler de yiyoruz…Viyana usulü şnitzel…

MlKAEL — Dinle Ferdinand, seni etkilemek istemem ama, Eva’yı ne diye yemek kursuna yolla-mıyorsun?

VERA — Mikael! Eva’yı kursa giderken düşünebiliyor musun?

MlKAEL— Sandım ki…

VERA — Canım zaten iyi yemek yapmaya niyeti olsaydı, bu onun kişiliğinde de hissedilirdi. Ama bunu anlıyabilir mi? Bence o, havalarda geziniyor…

FERDlNAND — Bu halinden memnunum. VERA— Ferdinand! FERDlNAND — Ama doğru!

MlKAEL — Bunları konuşmak istemediğini biliyorum, ama Vera’yla ben, ikinizi çok düşündük. Tartıştık, inan ki ikinizin yaşayış biçimine ilgisiz kalamıyoruz.

VERA — iyiliğini istiyoruz Ferdinand.

MlKAEL — En iyi arkadaşımızsın, seni çok da severiz. Belki de bilmiyorsun ama, en içten istediğimiz bu duruma bir son vermendir.

FERDlNAND — Son verilecek bir durum görmüyorum.

MlKAEL — Boşver öyleyse…şömineyi yakayım mı? FERDlNAND — Benim için zahmet etme…

VERA — Müzik? Mikael, isviçre’den bir sürü 33’lük plak getirdi.

FERDlNAND— Belki birazdan…

(Sessizlik. Duvar saati çalar. Ferdinand sıçrar. Müzik durur. Sessizlik.)

MlKAEL — Bira fabrikasmdaki işin ne? FERDlNAND — Yuvarlıyorum ve tartıyorum. MlKAEL — Ne? Fıçı mı?

FERDlNAND— Evet.

MlKAEL — Bir aydın için ne angarya!

FERDlNAND— Sanıldığı kadar zor değil.

(Sessizlik.)

MlKAEL — (Vera’ya) Ferdinand küçük Piyer’i görseydi…

VERA — Birazdan Mikael…iyice uyusun da. FERDlNAND— Küçük iyi mi?

MlKAEL — Müthiş! On gün yoktum, isviçre’deydim, dönüşümde az daha tanımayacaktım. Korkunç ilerleme göstermiş.

VERA— Öyle zeki ki!

MlKAEL— Akıllı!

VERA— Anlayışlı!

MlKAEL— Müthiş bir hafıza!

VERA — Güzel bir çocuk.

MlKAEL — Sana bir örnek verebilsem…küçük Pi-yer gerçekten olağanüstü…Ha evet… bu sabah… (Vera’ya) sahi sevgilim, daha sana anlatamadım…usulca yanıma geldi ve “Söylesene baba” dedi. “Kurbağa boğulabilir mi?” Ya buna ne dersin? Hayret! Değil mü?

VERA — Şaka ediyorsun, gerçekten de bunu mu sordu? Kurbağa boğulabilir mi?

MlKAEL — Dediğim gibi, kelimesi kelimesine “Söylesene baba, kurbağa boğulabilir mi?”

VERA — Sahi mi? Olur şey değil! Böyle bir soruyu düşünmek bile zor. Olur şey değil, inanılır gibi değil.

MlKAEL — Biliyor musun Ferdinand, bazen yeryü-

zünde bir tek şeyin değeri var diye düşünüyorum; bir çocuğu olmak ve onu yetiştirmek! Masal gibi bir şey! Hayatın esrarını ellerinde tutmak gibi bir şey. Zor bir çaba ama bu işi yaparken insanları saymayı öğreniyorsun. Bunu yaşamayan bilmez.

VERA — Ah, Ferdinand! doğru! Ayrı bir deneyim bu, harika bir deneyim. Günün birinde bu küçük varlık oluşuyor ve birden sana ait olduğunu, sensiz olamayacağını, senden çıktığını anlıyorsun ve sonra…doğuyor. Bu kez de kendisine ait bir hayatı olduğunu, gözlerinin önünde büyüdüğünü, yürümeye başladığını, yanm yamalak konuştuğunu görüyorsun. Sonra… düşünüyor, soru soruyor…başka ne denilebilir, mucize bu!

FERDlNAND— Elbette.

MlKAEL — Çocuk…adam oluyor, bu böyle Ferdinand. Birden doğayı, başkalarını, kısacası hayatı daha derinden duyuyor gibi oluyorsun. Yapacak birşey yok. Bu varlık bir başka boyut kazanıyor, bir başka hız, bir başka içerik…daha sağlam bir yapı! Öyle değil mi Vera?

VERA — Tam anlamıyla. Birdenbire nasıl bir so-rumluîuk yüklendiğini düşün. O küçük varlığın oluşumu salt sana bağlı. Gelecekteki duyguları, düşünüş biçimi, hayatı, her şey senin elinde.

MlKAEL — Bir şey daha söylemek istiyorum. Bu çocuğu dünyaya sen getirdiğine göre, kendi yönünü bulacağı bir eğitim vermekle dünyayı ayaklarının altına seriyorsun…çocuğunun yaşadığı bu dünyaya karşı gün geçtikçe artan bir sorumluluk duyuyorsun.

FERDlNAND— Hımm…

MlKAEL — Eskiden bilmezdim, ama şimdi eminim.

Çocuk, bize daha doğru bir görüş açısı, yepyeni değerler yelpazesi sağlıyor. Bu küçükten gayri hiçbir şeyin önemi olmadığını keşfediyorsun…onun için yapabileceklerin, onun için yaratacağın rahat yuva, ona verebileceklerin, ona sağlanabilecek işler… öylesi ağır bir görev ki, her şey, ama her şey karşısında soluyor, anlamını kaybediyor…özellikle eskiden bizi heyecanlandıran, bizim için o kadar büyük önem taşıyan bütün şu siyasi sorunlar!

VERA — Ne diyordu? “Kurbağa boğulabilir mi?” Müthiş! Şu minnacık kafanın içinden neler geçiyor bilebiliyor muyuz?

FERDlNAND— Hımmm…

(Sessizlik.)

MÎKAEL— Ya siz?

FERDlNAND — Biz?

MÎKAEL — Neden hâlâ çocuğunuz yok?

FERDlNAND— Bilmem.

VERA — Eva mı istemiyor?

FERDlNAND — Yok…istiyor.

VERA — Şu kızı bir türlü anlamıyorum. Çocuk yoracak diye mi korkuyor? Gerçekten isteseydi, çoktan ana baba olurdunuz.

MÎKAEL — Gevşek davranmakla kendinize kötülük ediyorsunuz. Çocuk en iyi çaredir, özellikle ikiniz için. Sana gelince, olayları daha açık, daha gerçekçi, daha mantıklı görmene yardımcı olurdu.

VERA — Aranızdaki bağlar güçlenirdi, çünkü hayatınız, ortaklaşa bölüşeceğiniz bir anlam kazanırdı.

MlKAEL — Üstelik Eva için de iyi olurdu. VERA — Görürsün, tam anlamıyla değişir. MlKAEL — Kadınlığını kazanır. VERA — Ev işlerine boş vermez. MlKAEL— Temizliğe de… VERA— Tertibe de… MlKAEL— Sana da… VERA— Kendisine de…

MlKAEL — Gerçekten de Ferdinand, bir çocuk yapmalısınız.

VERA — Ne dersen de, bu en içten isteğimiz Ferdinand.

FERDlNAND — Size inanıyorum. (Sessizlik.)

VERA — Tabii, hiçbir şey anlamadan doğuran kadınlar da var, bu takdirde çocuğa acımalı.

MlKAEL — Ama çocuk olunca bütün sorunlarının sihirli bir değnek değmesiyle ortadan kalkacağını da sanma. Ana babanın bu işe biraz olsun hazırlıklı olması gerek.

VERA — Doğru, örneğin Mikael tam bir ideal baba. Eve biraz para getireceğim diye fabrikasında kendini kahrediyor, acımamak elde değil! Ama ailesine, evine bütün vaktini harcamasına mani mi bu? Hiç de değil! Şu apartımana bak: Mikael işten döndüğü vakit dinlenmiyor, çırpınmaya devam ediyor, bütün bunlar oğlumuz iyi bir ortamda büyüsün, güzel şeyleri sevmeyi öğrensin diye. Bu yetmiyormuş gibi küçük Piyer ile meşgul olacak vakti de buluyor.

MtKAEL — Ama Vera da olağanüstü! Düşün bir ke-

re. alışverişi yap, küçüğe bak, yemeği pişir, temizliğe bak, çamaşırı yıka, üstelik düne kadar da badana, boya işi sürerken. Ama yüzüne bir bak…sanki bu kadar işi yapan o değil. Güzel ve alımlı! Büyük çaba bu! Bir şey söyleyeyim mi? Onu her geçen gün daha çok takdir ediyorum.

VERA — Bütün bunların tek bir nedeni var: Çok iyi anlaşan bir çiftiz.

MlKAEL — Tabii. Mükemmel anlaşıyoruz. Hafızamı yoklayıp duruyorum, tek bir kavgamızı hatırlamıyorum.

VERA — Birbirimize düşkünüz, ama bunu pek belli etmiyoruz.

MlKAEL — Birbirimizin üstüne titriyoruz, ama çok da aşırı davranmıyoruz.

VERA — Her zaman konuşacak bir şey buluyoruz, çünkü mizah anlayışımız aynı.

MlKAEL — Mutluluk anlayışımız aynı. VERA — Tutkularımız aynı. MlKAEL — Zevklerimiz aynı. VERA — Aile kavramamız aynı.

MlKAEL — En önemlisi de cinsel açıdan…tam bir başarı!

VERA — Önemli de laf mı? (Ferdindnd’a) Biliyor musun, Mikael…tek kelimeyle olağanüstü! Hem vahşi hem müşfik…hem kendisi zevk almasını biliyor…hem de karşısındakini el üstünde tutuyor. Tam bir teslimiyet içindeyken birdenbire beklenmedik hararetli davranışlara ve nefis ince buluşlara geçebiliyor.

MlKAEL — Vera’nın sayesinde…beni tahrik etmeyi ve cazibesini sürdürmeyi biliyor.

VERA — Ferdinand, ne kadar sık seviştiğimizi bir

bilsen…inanmazsın. Çünkü devamlı değişikliklerle sevişme denilen olguyu şekillendirmeyi biliyoruz. Tempoyu da bu yüzden tutturabiliyoruz. Bizim için her sefer ilk günkü gibi, her seferki değişik, eşsiz, unutulmaz. Kendimizi bütün varlığımızla tamamen ve sonuna kadar veriyoruz. O zaman da aşk yapmak bizim için alelade, adet yerini bulsun diye yapılan bir iş olmaktan çıkıyor.

MlKAEL — Vera için, mükemmelbir eş olmak demek, sadece çok iyi bir ev kadını, çok fedakâr bir anne olmakla bitmiyor; her şeyden önce bir sevgili olması gerektiğini biliyor. Onun için kendine çok özen gösteriyor… işin tuhafı, ev işlerinin ezici olması oranında cinsel çekiciliğini artırmasını biliyor.

VERA — Evvelki günü hatırlıyor musun Mikael? Çömelmiş yerleri siliyordum, birdenbire içeri girdin…

MlKAEL — Sevgilim, hatırlamaz olur muyum? Unutulur gibi değildi.

VERA — Mikael öbür kızlara neden hiç bakmaz biliyor musun? Çünkü evde kendisini bir külkedi-si değil de, gerçek bir sevgilinin beklediğini bilir.

MlKAEL — Evet, Vera ilk günkü gibi güzel, hatta ne yalan söyleyeyim, çocuk doğduğundan beri, nasıl desem, daha da olgunlaştı, vücudu daha dolgun, daha çekici oldu.

(Mikael, Vera’nın göğüslerini ortaya çıkartır)

Güzel değil mi?

FERDİNAND — Evet, çok güzel. MlKAEL — Ona ne yapıyorum biliyor musun? FERDİNAND — Ne diyeceğimi bilemiyorum. MlKAEL — Bir küçük öpücük konduruyorum, biri-

ni kulağına, birini boynuna, birini…buna bayılıyor, beni de coşturuyor. Dur, göstereyim sana.

(Gösterir. Vera içini çeker.)

VERA — Dur sevgilim lütfen; birazdan, birazdan hayatım…dayanamıyorum.

(Mikael durur.)

MlKAEL — Haklısın canım. Biraz daha laflanz, ama sonra ona sevişme hünerimizi gösteririz.

FERDlNAND -r- Benim bulunmam sizi sıkmaz mı?

VERA. — Burjuvalığı bırak Ferdinand. Sen en iyi arkadaşımızsın.

MlKAEL — iki insanın bu işte neler yapabileceklerini sana öğretmek bizim için zevk olur.

(Sessizlik.)

VERA — Ya siz? Oluyor mu?

FERDlNAND — Ne demek istiyorsun?

VERA — Birlikte yatıyor musunuz hâlâ?

FERDlNAND — Ee, ara sıra.

VERA — Yani hemen hiç, değil mi?

FERDlNAND— Duruma bağlı…

VERA — Peki nasıl oluyor?

FERDlNAND — Nasıl olsun istiyorsun? Bayağı…

MlKAEL — Eminim, baştan savma, âdet yerini bulsun diye yapıyorsunuzdur.

FERDlNAND — Elden geleni yapıyoruz.

VERA — Şu kızı anlıyorsam aşkolsun! Yatakta bile zahmete katlanmak istemiyor.

MlKAEL — Onu biraz olsun istekli kılamıyor musun?

FERDlNAND — Bak..l Biz oluruna bırakıyoruz, işte o kadar.

VERA — işte burada yanılıyorsunuz. Esas olanı ihmal ediyorsunuz. Öyle olunca da olduğunuz yerde saymanız doğal! Oysa ufacık bir şey…ilişkilerinizi yoluna sokabilir.

MlKAEL — Eva’ya da yarayacaktır. Değiştiğini hissedecektir.

VERA— Dişiliğini bulacaktır. MlKAEL — Ev işlerini boşlamayacaktır. VERA— Seni de… MlKAEL — Kendini de…

VERA — Ya sen Ferdinand, bunları hiç düşünmez misin? Bir seferlik olsun, arkadaş dediğin şu güruhla meyhaneden meyhaneye sürtmen için hiçbir sebep kalmayacağını bir düşün!

MlKAEL — Garson kızları sıkıştırmana da gerek kalmayacak.

VERA — içki içmene de… FERDlNAND — Kızları sıkıştırmıyorum. VERA— Ferdinand! FERDlNAND — Sıkıştırmıyorum dedim.

VERA — Sözünü etmekten hoşlanmadığını biliyorum, ama anla bizi, Mikael ve ben son zamanlarda hep sizi düşündük, konuştuk, sürdüğünüz hayata çok önem veriyoruz.

MlKAEL — iyiliğini istiyoruz Ferdinand.

VERA — En iyi arkadaşımızsın, seni çok da severiz. Durumunun açıklığa, çıkmasını istiyoruz.

FERDlNAND — Durumum çok açık…

VERA — Boş ver. Şömineyi yakayım mı? FERDlNAND — Benim için zahmet etme. MtKAEL— Biraz müzik?

VERA — Biliyorsun…Mikael isviçre’den bir sürü yeni plak getirdi. FERDlNAND— Belki birazdan..

(Sessizlik. Saat çalar. Ferdinand ürperir. Saat durur. Sessizlik.)

MlKAEL — Ne dersen de, bir harika! FERDlNAND— Ne? MlKAEL — Gotik Meryem Anamız. FERDlNAND— Hım… •

MlKAEL — Heykelcikle Türk kılıcı arasındaki dramatik gerilim alanını görebiliyor musun?

FERDlNAND— Hım. (Sessizlik.)

VERA — Hiç Chutney kulllanmadığımza bahse girerim.

FERDlNAND — Pek hatırlamıyorum.

VERA — istersen, Mikael isviçre’den size de getirebilir.

FERDlNAND— Öylemi?

MlKAEL — Ne olacak, benim için çocuk oyuncağı.

(Sessizlik.) VERA — Daha alsana!..

FERDlNAND — Yok, almayayım, (Sessizlik.)

MlKAEL — Nasıl oldu da Eva’yı getirmedin?

FERDlNAND — Pek iyi değil, biliyorsun.

MlKAEL — Beni ilgilendirmez, ama ara sıra sokağa çıkması, insan arasına girmesi için zorlamalısın onu…sırf giyinmesi, taranması için bahane olur.

FERDlNAND — Üzülme, taranıyor.

MlKAEL— Ferdinand!

FERDlNAND — Emin olun.

MlKAEL — Biliyorum seni kızdırıyor bu konu, ama seni düşündüğümüz için.

VERA — Seni çok severiz.

MlKAEL — En iyi dostumuzsun.

FERDlNAND— Biliyorum.

(Sessizlik. Saat çalar.)

MlKAEL — Sana isviçre’den kart atmıştım aldın mı?

FERDlNAND — Sen miydin?

MlKAEL — Anlamadın mı?

FERDlNAND — Tahmin etmeliydim, imza yoktu.

(Sessizlik.)

VERA — Küçük Piyer’in şu sorusu! Hep onu düşünüp duruyorum…”Baba, kurbağa boğulabilir mi?” Böyleydi değil mi?

MlKAEL — Evet sevgilim, öyleydi.

VERA — inanılır gibi değil! Tek kelimeyle inanılır gibi değil!

(Sessizlik.)

MlKAEL — istiridye alsana Ferdinand!.. F.ERDİNAND — Teşekkür ederim, aç değilim.

(Sessizlik.)

VERA — Mikael ile ben eski bir tutkumuza döndük. Tahmin et…

FERDlNAND— Hiçbir fikrim yok.

VERA — Saunaya gidiyoruz.

FERDİNAND— Ya?

VERA — Haftada bir. Nasıl iyi geldiğini bir bil-sen…Hele sinirlere…

MlKAEL — Bizimle gelmek ister miydin?

FERDlNAND — Hep birlikte mi?

VERA — Neden olmasın?

FERDlNAND — Bir kere vaktim yok.

MlKAEL — Kızma ama Ferdinand, yine ciddi bir hata işliyorsun. Bir kere sauna, sana müthiş iyi gelecek. Ruh haline, asabına, bedenine çok yararı olur. Herhalde meyhaneden meyhaneye sürttüğün, o madara avenenle gizli buluşmalarından daha az vaktini alır.

FERDlNAND — Kimleri kastettiğini sorabilir miyim?

MlKAEL — Şu bir baltaya sap olmamışlardan söz

ediyorum. Örneğin şu aktör Landovski’den. FERDlNAND — Bana göre başarısız değil onlar. VERA— Ferdinand! FERDlNAND — Bana göre öyle.

VERA — Biliyorum bunlardan söz etmek istemiyorsun ama, biz senin iyiliğini istiyoruz.

MlKAEL — Seni çok severiz.

VERA — En iyi arkadaşımızsın sen, en iyisi.

FERDlNAND— Biliyorum.

(Sessizlik. Saat çalar.)

MlKAEL — Vera bana ne söz verdi biliyor musun? FERDlNAND— Ne?

MlKAEL — Gelecek yıl bir çocuk yapmayı. FERDlNAND— Güzel. VERA — Mikael bunu hak etti. (Sessizlik)

Mikael isviçre’den dönerken bana ne getirdi biliyor musun?

FERDlNAND— Hayır. VERA — Elektrikli badem soyucusu. MlKAEL — işte bunu görmelisin. Dahiyane! VERA — Bilemezsin ne kadar pratik.

MlKAEL — Vera yemeklere çok badem kor; bu alet ona korkunç vakit kazandırıyor.

FERDlNAND — Hiç kuşkum yok. (Sessizlik.)

VERA— Yesene… FERDtNAND — Yok, doydum.

(Sessizlik.)

MlKAEL — Baksana Ferdinand…

FERDlNAND— Hım?

MlKAEL — Yazmaya devam ediyor musun?

FERDtNAND — Son zamanlarda pek az.

MlKAEL— Kuşkum yoktu.

FERDlNAND — Biliyorsun haftada kırk saat çalışmak zorundayım, ondan sonra da kendimi bu işe vermek zor oluyor.

MlKAEL — Evet ama fabrikaya gitmeden önce de daha az yazıyordun.

FERDlNAND — Haksız değilsin ama…

VERA — Bana öyle geliyor ki, bira fabrikasındaki işe, artık yazmamak gerekçesi yaratmak için girdin.

FERDlNAND.— .Hayır, bu yüzden değil…

MlKAEL — Öyleyse neden bir şey yazmıyorsun? Yaratıcılığını mı kaybettin? Artık aklına birşey gelmiyor mu?

FERDlNAND — Söylemesi zor…Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, hiçbir şeyin anlamı, hiçbir şeyin yararı yok, ve…

MÎKAEL — Dur…devam etme. Bence dönem de, bira fabrikası da bahane. Asıl neden sensin! Yaralısın ve bir anlamda kendini koyvermişsin. Zorlukları karşılamak, çaba sarf etmek, mücadele etmek, artık sana ters geliyor.

VERA — Mikael’in hakkı var Ferdinand, artık kendini toparlamalısın.

MÎKAEL — Eva’yla sorunlarını halletmelisin. VERA— Bir yuva kurmalısın… MlKAEL — Yuvana bir ruh kazandırmalısın… VERA— Vaktini planlamaksın’…

MlKAEL — Meyhanelerde sürtmekten vazgeçmelisin…

VERA— Saunaya başlamalısın…

MlKAEL — Yani, hayatını düzene sokmalısın, sağlıklı ve mantıklı yaşamalısın.

FERDlNAND — Size mantıksız yaşadığım düşüncesinde olmadığımı tekrar edip duruyorum, bunda Ş samimiyim.

MlKAEL— Ferdinand!

FERDlNAND — Ama samimiyim!

MlKAEL — Biliyorum, biliyorum, konuşulmasından nefret ediyorsun, ama bizler yanındayız, iyiliğini istiyoruz.

VERA — Seni severiz.

MlKAEL — En iyi arkadaşımızsın.

VERA —, Şu karışık durumunun bizi üzdüğünü sana başka nasıl anlatmalı?

MlKAEL — Şömineyi yakayım mı?

FERDlNAND— Benim için zahmet etme…

VERA — Öyleyse biraz müzik…Mikael’in isviçre’den getirdiği bir yığın yeni plak var.

FERDlNAND— Belki birazdan… (Sessizlik. Saat çalar.)

MÎKAEL— Dinle Ferdinand… FERDÎNAND— Hım.

MlKAEL — Kaçamaklı cevap vermeden açıkça söyle…şu bira fabrikasındaki iş ciddi değil, öyle değil mi?

FERDlNAND — Ne demek istiyorsun?

MlKAEL — Kusura bakma ama, bu işlerin ne anlama geldiğine bir türlü akıl erdiremiyoruz.

VERA — Kendini yıpratıyorsun, bu fabrikaya gömülüp sağlığını bozuyorsun.

MlKAEL — Neyi kanıtlamak istiyorsun? Böbürlenmeye kalkışmaktan başka? Asil ama anlamsız bir davranışta bulunuyorsun, el âlemin de umurunda değil.

FERDÎNAND — Benim durumumda ne yazık ki başka çıkış yolu yoktu. ,

MlKAEL — Ferdinand; işi yoluna koyabilirdik pekâlâ. Tabii senin istemen ve az buçuk çaba göstermen şartıyla. Asgari iyi niyet gösterisi ve biraz da kendine hâkim olmak şartıyla çoktan bir yazı kurulunda en iyi bir mevkiye gelmiştin.

VERA —- Aslında zekisin, çalışkansın, üstelik… yeteneklisin. Eserlerinle kanıtladın bunu. Öyleyse sana mücadeleyi bıraktıracak bu ani korku nereden geliyor?

MlKAEL — Hayat zor, dünya ikiye ayrılmış. Bu ülke tarihin derinliklerinde unutulmuş, kimsenin aldırdığı yok. işler ne kadar iyi giderse kaderimiz o kadar bozuluyor. Ama elinden ne gelir? Ne diye kafanı duvarlara çarpıp duruyorsun? Göğsünü süngülere siper etmede ne yarar var?

VERA — Şu bozguncularla ne diye işbirliği yaparsın?

FERDÎNAND— Bozguncular?

VERA— Evet ya…şu Pavel Kohut…ve öbürleri. Onlarla ne gibi ortak bir yanın var kuzum? Aptallık etme, kader birliği edeceğim diye, kendi yolunu aramaktan vazgeçme!

MlKAEL — Hiç kimse şu cehennem çemberini yar-

manın kolay olduğunu söylemiyor, ama bu senin yegâne şansın ve bunu denemelisin. Günümüzde her koyun kendi bacağından asılıyor, bunu sen de pekâlâ biliyorsun. Bahse girerim ki bu yalnızlığı göğüsleyecek yürek var sende.

VERA — Bizi örnek al yeter. Bizim gibi muüu olman için bir adım atman kâfi.

MlKAEL — Bizimkisi gibi “havalı” bir evin olması için de…

VERA — Güzel, birbirine yakışan şeylerle tıkabasa dolu bir ev…

MlKAEL — Bakımlı ve şık bir eş…

VERA— Zeki bir çocuk…

MlKAEL — Niteliklerine uygun bir iş…

VERA— Para…

MlKAEL — Kimbilir…isviçre’ye seyahat…

VERA— Güzel yemekler…

MlKAEL— Daha şık giysiler….

VERA— Sauna…

MlKAEL — Ara sıra eve çağrılan eş dost…

VERA — Evini onlara göstermekten duyacağın gurur…

MlKAEL — Çocuğunu göstermekten de.. VERA— Onlara çalacağın plaklar… MlKAEL — ikram edeceğin istiridyeler…

VERA — Tek kelimeyle sevgili dostum, insan gibi yaşayacaksın.

(Ferdinand usulca kalkar, sıkıntılı bir halde geri geri kapıya yanaşır. Vera ile Mikael bunu görünce kalkarlar, hayret içindedirler.)

MlKAEL— Ferdinand!

FERDlNAND— Hım…

MlKAEL — Ne oluyor?

FERDlNAND — Ne olsun istiyorsun?

VERA — Nereye gidiyorsun?

FERDlNAND — Gitmem gerek.

MlKAEL — Ama nereye?

FERDlNAND— Eve.

MlKAEL — Eve mi? Nasıl, ama neden?

FERDlNAND — Geç oldu; erken kalkıyorum da…

MlKAEL — Ama bunu bize yapamazsın…

FERDlNAND — Mecburum.

VERA — Yooo, bu kadarı fazla! Sana, bu bizim kutlama şölenimiz demedik mi?

MlKAEL — Hem, evi gezmedin!

VERA — Her şeyi göstermedik henüz…

MlKAEL— Viskiyi tatmadın…

VERA— istiridyeleri beğenmedin…

MlKAEL — Küçük Piyer’i görmedin…

VERA — Mikael yeni 33’lük plaklarını çalacakü…

MlKAEL — Vera şömineyi yakacaktı…

VERA — Mikael sana isviçre’yi anlatacaktı…

MlKAEL — Gece kalırsın sandık…

VERA — Sevişmemizi seyredecektin…

MlKAEL — Eksikliğini çektiğin aile yuvası sıcaklığını tadacaktın…

VERA — Düşüncelerini değiştirmek istiyorduk…

MlKAEL — Seni ‘battığın çamurdan çıkartmak istiyorduk…

VERA — Yeniden ayaklarının yere basmasını istiyorduk…

MlKAEL — Ruh halini düzeltmekle tünelin ucundaki ışığı görmeni istiyorduk.

VERA — Sana mutluluğu tattırmak istiyorduk… MlKAEL— Askıda…

VERA — iyi bir evliliğin nasıl yürüdüğünü göstermek istiyorduk…

MlKAEL — Anlamlı bir hayatı da… VERA— Senin iyiliğini istiyoruz… MlKAEL — Seni severiz. VERA — En iyi arkadaşımızsın. MÎKAEL— Böylesine nankör olamazsın…

VERA — Senin için yaptığımız bunca şeyden sonra, buna layık değiliz.

MlKAEL — ‘ Vera bütün öğleden sonra istiridyeleri kimin için hazırladı?

VERA — Mikael viskiyi kimin için satın aldı?

MlKAEL — Yeni plaklarımızı ilk olarak başka kime dinleteceğiz? Onları almak için dövizleri havaya atarken ve taşıyacağım diye Avrupa’nın yarısını katederken kimi düşündüm sanıyorsun?

VERA — Kimin için güzelleştim, kimin için makyaj yaptım, koku süründüm, saçlarımı yaptırdım?

MlKAEL — Yani bu evi kendimiz için mi düzenledik sanıyorsun?

(Ferdinand kapıya varmıştır.)

FERDlNAND — Sinirlenmeyin, gidiyorum.

VERA — Ferdinand, bizi bırakamazsın. Bize bunu

yapamazsın, daha çok konuşacaklarımız var! Burada yalnız, sensiz ne yapalım istiyorsun? Anlamıyor musun. Kal! Lütfen bizimle kal!

MlKAEL — Elektrikli badem soyucusunu bile görmedin.

FERDlNAND — Hoşça kalın, istiridyeler için teşekkürler…

kesin bildiği bir müzik, örneğin Karel Cott’un yorumladığı ‘Sugar Baby Love’ çalar. Perde kapanır. Müzik son seyirciye kadar çalmaya devam eder.)

PERDE

(Ferdinand çıkar ama kapıyı kapatmadan önce Vera’yı histerik bir ağlama krizi tutar. Ferdinand sıçrar, şaşkm bakar.)

VERA — Bencil! Canavar! Bencil canavar; duygusuz, insafsız! Nankörsün sen. Bizi aldattın, ihanet ettin. Nefret ediyorum senden, nefret…öylesine nefret ki…Defol! Defol!

(Vera, Ferdinand’ın getirdiği çiçekleri hırsla altp yüzüne fırlatır.)

MlKAEL — Bravo Ferdinand! Bravo! Yaptığını gördün mü? Utanmıyor musun?

(Ferdinand bir an tereddüt eder sonra çiçekleri toplar, tereddütle vazoya koyar, yavaşça oturduğu koltuğa yönelir, yine tereddütle oturur. Vera ile Mikael gergin bir biçimde yaptıklarını izlerler. Koltuğa oturduğunu görür görmez, hiçbir şey olmamış gibi bir çehre takınarak mütebessim otururlar. Sessizlik.)

VERA— Mikael, Ferdinand için biraz müzik… MlKAEL — Neden olmasın?

(Mikael plak dolabına yönelir, plağı koyar koymaz bütün hoparlörler bağırmaya başlar. Tercihan her-

KiŞiLER

VANEK SLADEK

Stanek’in çalışma odası. Solda, ağır bir çalışma masası. Üzerinde bir daktilo makinesi, bir telefon, gözlükler, bir sürü kitap ve kağıt; masanın arkasında bahçeye açılan büyük bir pencere. Sağda, bir sehpanın iki yanına yerleştirilmiş rahat iki koltuk. Dipteki duvar boydan boya kütüphane. Kütüphanenin bir gözüne bar yerleştirilmiş. Kütüphane raflarından birinde bir teyp. Odanın sağ ucunda kapı, sağ duvarda sürrealist bir tablo.

(Perde açıldığında Stanek, yazı masasının arkasında heyecanla Vanek’e bakıyor. Vanek ayakkabı-lanrtı çıkarmış, çorapla; elinde evrak çantası, kapının yanında sıkılgan bir şekilde Stanek’e bakıyor. Kısa ve gergin bir sessizlikten sonra Stanek, Vanek’e gidip onu kucaklıyor.)

STANEK— Vanek! Dostum…

(Vanek sıkılgan gülümser, Stanek onu bırakır, heyecanına hâkim olmaya çalışır) Burayı bulmanız zor olmadı ya?

VANEK— Pek değil…

STANEK — Kapının önündeki manolyaları söylemiş olsaydım…ne güzel değil mi?

VANEK— Evet.

STANEK — Üç yılda, eski ev sahibinin zamanından iki misli fazla çiçek açtırdım onlara. Sizin bahçenizde de var mı?

VANEK— Hayır.

STANEK — Ama mutlaka olmalı. Durun, en güze-

linden iki fide alıp bahçenize ellerimle dikeceğim. (Bara yaklaşıp açar) Konyak?

VANEK— Olmasa daha iyi..

STANEK — Haydi canım…göstermelik bir parma-cık…

(Stanek iki bardağa konyak kor, birini Vaneke verir, diğerini alır. kaldırır.)

STANEK— Buluşmamıza… VANEK— Sağlığınıza…

(İkisi de içer. Vanek hafifçe ürperir.)

STANEK— Gelmeyeceksiniz diye korkmuştum…

VANEK— Ya..neden?

STANEK — Biliyorsunuz..her şey garip oldu…tuhaf oldu… (Koltuğu gösterir) Oturmaz mısınız? (Vanek koltuğa oturur, evrak çantasını dizlerinin üzerine koyar) Geçen yıllar değiştirmemiş sizi…

VANEK— Sizi de…

STANEK — Beni mi? Haydi canım! Elliye merdiven dayadım. Saçlarıma kır düştü. Sağlığım da bazı aksamalar gösteriyor…Eee ne yapacaksınız, nüfus kâğıdı eskidi. Üstelik yaşadığımız günler de insanı turp gibi yapmıyor doğrusu. Sahi…en son ne zaman görüşmüştük?

VANEK— Bilmem…

STANEK — Son oyunun genel provasında değil

miydi? VANEK— Belki

STANEK — Bir asır! O günleri yaşadığımıza inanmak güç! Galiba tartışmıştık da. VANEK — Öyle mi?

STANEK — Beni hayalcilik ve aşırı iyimserlikle suçlamıştınız… Daha sonra, haklı olduğunuzu kaç kere kabul etmek zorunda kaldım. Ama o tarihte, gençlik ideallerimden birşeyler kurtarabileceğime inanıyordum ve sizi ıslah olmaz bir kötümser olarak görüyordum.

VANEK — Ama değilim…

STANEK — Evet, bugünlerde her şey tersine döndü.

(Kısa sessizlik) Yalnız mı geldiniz?

i VANEK — Ne demek istiyorsunuz? STANEK— Yani…şey edilmediniz mi? VANEK — izlenmedim mi?

STANEK — Bana göre hava hoş..sizi ben çağırttım..ama…

VANEK — Bir şey fark etmedim. STANEK — Sırası gelmişken…onları ekmek isterseniz, en kolayı nerede olur biliyor musunuz? VANEK— Nerede?

STANEK — Büyük mağazalarda. Kalabalığa karışıp fırsat bulur bulmaz tuvalete girer ve en aşağı iki saat beklerseniz. Sonunda başka kapıdan çıktığınıza kanaat getirip peşinizi bırakırlar. Bir deneyin, görürsünüz…

(Stanek bara döner, tuzlulardan çıkarıp Vanek’e ik-• ram eder.)

VANEK — Burası sakin bir yer olmalı…

STANEK — Onun için taşındık. O istasyon civarında bir kelime yazmak mümkün değildi. Onun için üç yıl önce değiş tokuş yaptık. Buranın en güzel yeri de…bahçesi. Birazdan gezeriz, azıcık da böbürlenmiş olurum.

VANEK — Bahçeyle siz mi uğraşıyorsunuz?

STANEK — Hem de tutku halinde… Kendimi günlerce bu işe veriyorum. Bu sabah kayısı ağaçlarını budadım, ayrıca’bir de kişisel yöntem geliştirdim…tabii gübreyle kimyevi gübreyi özel bir metotla karıştırıp aşılamada kullanıyorum. Verdiği sonucu bir bilseniz! Daha sonra size birkaç çelik ayırırım…

(Stanek yazı masasına gider, çekmeceden yabancı bir sigara paketi çıkartır, kibrit ve tablayı alıp Vanek’in oturduğa koltuğun yanındaki sehpaya koyar.)

Ferdinand, bir sigara alsanıza… VANEK – Teşekkür ederim.

(Vanek bir sigara yakar, Stanek diğer koltuğa oturur, ikisi de birer nefes çeker.)

STANEK — Haydi anlatın bakalım…işler nasıl? VANEK— Fena değil… STANEK — Sizi rahat bırakıyorlar mı bari? VANEK— Duruma göre…

(Sessizlik.)

STANEK — Ya orada?

VANEK— Nerede?

STANEK — Sizin gibi biri dayanabilir mi?

VANEK — Hapiste mi diyorsunuz? Başka seçenek var mı?

STANEK — Yanılmıyorsam hemeroidiniz vardı, temizlik koşullarını düşününce…korkunç olmalı!

VANEK— Fitil koyuyordum…

STANEK — Ameliyat olmalısınız. En iyi operatörümüz arkadaşımdır, mucizeler yaratıyor. Benim tarafımdan gidip görün onu…

VANEK— Teşekkür ederim.

STANEK — Biliyor musunuz, bazen her şey bir rüya imiş gibi geliyor, o harika gala geceleri, o açı lışlar…o konferanslar…her çeşit insanla tanışmalar…sanat konusunda bitip tükenmeyen tartışmalar! O ne enerjiydi…ne ümitlerdi…ne tasanlar…ne hareketlilik! Her yerden fikir fışkın-yordu! Dostlann kaynaştığı tavernalar, sabaha dek süren âlemler…etrafınızı alan cıvıl cıvıl kızlar! Bütün bunlara rağmen az iş de çıkarmıyorduk hani! Bütün o günler bir daha geri gelmeyecek.

(Vanek’in çorapla oturduğunu görür.) Tanrım! Pabuçlarınızı çıkartmışsınız.

VANEK— Hım.

STANEK — Gerekmezdi. Halılar hakiki “Acem” de-ğü…

VANEK— Ziyanı yok…

(Sessizlik, ficisi de birer yudum içer.)

STANEK— Dayak yediniz mi?

VANEK— Hayır.

STANEK — Orada…dayak atıyorlar mı?

VANEK— Bazen…ama “siyasileri” dövmüyorlar. STANEK — Sizi çok düşündük. VANEK — Teşekkür ederim.

(Kısa sessizlik.)

STANEK — Yine de… O günler de….hiç aklımıza gelir miydi?

VANEK— Ne?

STANEK — işlerin buraya varacağı…

VANEK— Hım.

STANEK — iğrenç dostum, iğrenç! Ülke ayaktakı-mının oyuncağı! Millete gelince…birkaç yıl önce o kadar mükemmel davranan millet bu millet mi diye düşünüyor insan…her şeye boyun eğen! Korkunçî Yalnız bencillik, kokuşma ve korku! Ya bizi ne hale getirdiler? Biz, hâlâ biz miyiz?

VANEK — Ben o kadar karamsar değilim…

STANEK — Ferdinand, darılmayın ama, normal bir ortamda yaşamıyorsunuz siz^ Sadece kafa tutan adamları görüyorsunuz. Birbirinize ümit aşılıyorsunuz. Ama ben…kimlerle düşüp kalkmak zorunda kaldığımı bir bilseniz, inanın bu çevreden kurtulduğunuza sevinmelisiniz, yoksa gönlünüz bulanırdı!

VANEK — Televizyonu mu kastediyorsunuz?

STANEK— Her şeyi kastediyorum…televizyonu, sinemayı, hepsini.

VANEK — Bugünlerde televizyonda sizin bir oyununuzu yayınladılar…

STANEK — Ne baş belası, oldu bir bilseniz! işi .bir yıl boyunca uzatıp durdular, bana danışmak gereğini bile duymadan orasını burasını kırptılar.

Baş tarafını olduğu gibi değiştirdiler…sonunu da… Şu ara onları bir hiç bile huzursuz ediyor! Kısırlık ve entrika. Entrika ve kısırlık. Hani her şeye boş vereyim diyorum…bir köşeye çekileyim kayısı ağaçlarımla uğraşayım, diyorum.

VANEK — Sizi anlıyorum.

STANEK — Ama her seferinde aynı soru karşıma çıkıyor: Kaçmaya hakkımız var mı? Sonra, ya yapabileceğin az buçuk bir şey birilerine yaraya-bilirse, biraz rahatlatabilirse, manevi yücelme sağlayabilirse? (kalkar) Size terlik getireyim.

VANEK — Zahmet etmeyin. STANEK — Sahi istemez miydiniz? VANEK— Yok, emin olun…

(Stanek oturur. Sessizlik. İkisi de birer yudum içer.)

STANEK — Ya uyuşturucular? Size verdiler mi? VANEK— Hayır.

STANEK — Ya garip birtakım iğneler? VANEK— Sadece vitaminler…

STANEK — O halde yemeğinize mutlaka bir şeyler koyuyorlardı…

VANEK — Yalnızca şap.

STANEK — Ama şu veya bu biçimde sizi çökertmek istemişlerdir…

VANEK— Ne diyeyim…

STANEK — Sözünü etmek istemiyorsanız siz bilirsiniz…mecbur değilsiniz…

VANEK — Bir bakıma…gözaltına alışın amacı bu…insanları mat etmek…

STANEK — Ve hizaya girmelerini sağlamak…

VANEK— Hım.

STANEK — Beni günün birinde sorguya çağıracak olurlarsa, ki ergeç olacaktır, ne yapacağım biliyor musunuz?

VANEK— Ne?

STANEK — Konuşmayacağım, işte bu kadar! Onlarla tartışmaya hiç mi hiç niyetim yok. Bu yolla söylenmemesi gerekeni söylememiş olursunuz…

VANEK— Hım.

STANEK — Ama yine de..insanın sinirleri çelik gibi olmalı…bütün bunlara katlanmak ve yine de sizin yaptığınızı yapmak…

VANEK — Ne demek istiyorsunuz?

STANEK— Bütün bu protestolar, imza toplamalar, çağrıda bulunmalar, mektuplar, insan Hakları için bu mücadeleler…kısacası sizin ve dostlarınızın yaptıkları bütün bu işler…

VANEK — O kadar da değil…

STANEK — Boşuna tevazu göstermeyiniz Ferdi-nand. Her şeyi biliyorum. Herkes sizin kadar yapabilseydi, durum farklı olurdu. Asıl önemli olan, gerçeği yüksek sesle söylemekten çekinmeyen birkaç kişinin olması…başkalarını savunabilmeleri..olup bitenin adını koyabilmeleri! Siz bunlara “hiç” diyebilirsiniz, ama arkadaşlarınızla birlikte insanüstü bir görev yükleniyorsunuz…vicdanlarımızdan arta kalanları bugünkü bataklıktan kurtarıyorsunuz, incecik bir iplikle dokuyup duruyorsunuz, milletin manen kalkınması yine de bu pamuk ipliğine bağlı.

VANEK — Abartıyorsunuz.

STANEK— Ne derseniz deyin…bu kanıdayım.

VANEK — Ama bu ümit, bütün dürüst insanlarda var.

STANEK — Kaç kişi kaldılar? Kaç? VANEK— Bir sürü…

STANEK — Diyelim ki öyle… Ama yine de ortada görünen sizsiniz.

VANEK — Belki bu yüzden bizim için daha kolay.

STANEK — Ben böyle düşünmüyorum. Ne kadar göz önündeyseniz, eylemlerinizi bilen, size güvenen, kendi haysiyetlerinden bir kırıntı kurtardığınız için size bel bağlayan insanlara karşı sorumluluğunuz o denli artıyor. Haksız mıyım? (kalkar) Size şu terlikleri getireyim…

VANEK— Gerçekten zahmet etmeyin…

STANEK. — Sizi çorapla görünce benim ayaklarım donuyor.

(Stanek odadan çıkar, terlikle geri döner. Vanek’in önünde eğilir, Vanek davranmaya vakit bulamadan terlikleri ayağına giydirir.)

VANEK — (Sıkılgan) Teşekkür ederim. Zahmet oldu.

STANEK — Aşkolsun Ferdinand! Ne olacak?

(Stanek bara gider, konyak şişesini alır, Vanek’in bardağını doldurmak ister.)

VANEK — Bana kâfi,. teşekkürler…

STANEK — Neden ama?

VANEK — Kendimi pek iyi hissetmiyorum.

STANEK — Orada alışkanlığınızı kaybettiniz değil mi?

VANEK— Evet, ama doğrusu dün…

STANEK — Anlıyorum, kafa çektiniz. Şu yeni meyhaneyi biliyor musunuz? “itin ini”

VANEK— Hayır.

STANEK — Bir şarapları var.. .Üstelik pahalı da değil. Kalabalık yok. havası da çok hoş, doğru dürüst sanatkârlar sayesinde, işin şaşılacak yönü sanatkârların orayı düzenlemelerine izin verilmiş. Tavsiye ederim. Ya siz nereye gittiniz?

VANEK— Arkadaşım Landovski’yle çıkmıştım…

STANEK — A, tabii Landovski’yle kötü biterdi. Olağanüstü bir oyuncu…ama bir kadeh içmeye görsün…ta-mam! Haydi birazcık daha…dokunmaz!

(Stanek iki bardağı da doldurur, şişeyi bara kor. Dönüp koltuğuna oturur. Kısa sessizlik.)

STANEK — Bunun dışında, yazıyor musunuz?

VANEK — Yazmaya çalışıyorum.

STANEK— Oyun mu?

VANEK— Bir perdelik…

STANEK — Her zamanki gibi özgeçmişiniz mi?

VANEK — Ondan da var.

STANEK — Karımla en son şu bira fabrikasıyla ilgili olanı okuduk, çok güldük.

VANEK — Memnun oldum.

STANEK — Ne yazık ki kopyası çok kötü çıkmıştı…

VANEK— Yazık.

STANEK — O küçük eser gerçekten parlak! Gerçi sonu bana pek açık görünmedi. Bence daha keskin bir şekilde bitmeliydi…bunu yapacak güçtesiniz.

(Sessizlik, /kist de birer yudum içer. Vanek ürperir)

Pavel ne yapıyor? Görüyor musunuz? VANEK— Evet. STANEK — Çalışıyor mu?

VANEK — O da tek perdelik bir oyun yazıyor… bitirmek üzere..benimkiyle birlikte oynanacak…

STANEK — Bir ekip oluşturdunuz demek istemiyorsunuz ya? Yazar olarak bile…

VANEK— Onun gibi bir şey…

STANEK — Gerçekten de Ferdinand, işbirliğinizi anlayamıyorum. Bu işte kendinizi zorlar gibisiniz…Yani, şu Pavel, bilmem ama, nasıl başladığını hatırlasanıza! O ve ben aynı kuşaktanız, ikimiz de aynı zamanda ilerledik, ama itiraf etmeliyim ki ben bile 1948’den sonra fazla ileriye gittiğini gördüm. Neyse, sorun bu değil ve neyle karşı karşıya olduğunuzu en iyi bilecek durumda olan da sizsiniz.

VANEK— Tabii.

(Sessizlik, ikisi de içer. Vanek ürperir.)

STANEK — Karınız glayöl sever mi? VANEK — Bilmem…tabii…herhalde…

STANEK — Bendekilerin bir eşini başka yerde bulamazsınız… Otuz iki renkte yetiştirdim. Bahçıvanlar bile ancak altı renkte yetiştirebiliyor. Eşinize birkaç s’oğan göndersem sevinir mi?

VANEK — Kuşkunuz olmasın.

STANEK — Dikmek için mevsim geçmiş değil…

(Stanek kalkar, pencereye gider, dışan bakar, bir süre odada düşünceli dolaşır sonra Vanek’e döner.)

Ferdinand!

VANEK— Evet?

STANEK — Size böyle birdenbire seslenince şaşır-madınız mı?

VANEK— Biraz…

STANEK — Emindim.. Bu işe sizin kadar bulaşmayanlardan olduğum için, arada mesafe bırakmak istediğinizi çok iyi anlıyorum.

VANEK — Ben mi? Katiyen.

STANEK — iktidarla ilişkilerini tamamen koparma-mış her kişi, belki şahsen siz değil, ama dostlarınız arasında, kenara itilmemiş her kişi ya namussuzdur ya da enayi diye düşünenler vardır.

VANEK — Ben öyle düşünmüyorum.

STANEK — Öyle düşünseniz bile size gücenmem, çünkü bu önyargıların nereden kaynaklandığını iyi bilirim.

(Sıkıntılı bir sessizlik) Ferdinand.

VANEK— Evet?

STANEK — Yaptıklarınızın bedelini nasıl ödediğinizi biliyorum. Ama aklınıza kötü bir şey gelmesin…resmi kuruluşlarca hâlâ hoşgörülme mutluluğuna ya da mutsuzluğuna sahip olan, aynı zamanda da vicdan azabı çekmek istemeyen insanın da hayatı pek kolay değil…

VANEK — Size inanıyorum.

STANEK — Pek çok açıdan belki de daha zor…

VANEK— Anlıyorum.

STANEK — Sizi bana hak veresiniz diye çağırmadım, ama sizi severim ve dostlarınızın önyargılarını paylaşmanızsa, beni üzer.

VANEK — Bildiğim kadarıyla kimse aleyhinizde konuşmuyor…

STANEK — Pavel de mi? VANEK — O da.

(Sıkıntılı bir sessizlik.)

STANEK— Ferdinand. VANEK— Evet? STANEK— Özür dilerim…

(Stanek teybe gider, hafif bir müzik koyar)

Ferdinand, Javurek adı size bir şey söylüyor mu?

VANEK — Şu alaycı şarkıcı mı? iyi tanırım. STANEK — O halde biliyorsunuz…

VANEK — Tabii…Sahnede, sokakta bir penguene rastlayan aynasızın öyküsünü anlattığı için tutuklandı.

STANEK — Tabii o işin bahanesiydi. Aslında bu “beyler” onu çoktandır izliyorlardı. Sadece, kendine özgü böyle şarkılar söylediği için. insafsızlık! Adilik! Aptallık!

VANEK— Ve alçaklık…

STANEK — Doğru, alçaklık… Hemen müdahale etmek istedim. Belediye Meclisinde ve Başsavcılıkta tanıdıklarım var. Ama bu işleri bilirsiniz, herkes bir şeyler yapmayı vaat etti, ama boşla-dılar. Bulaşmaktan korktukları için. iğrenç! Bu insanların korktukları tek şey yağlı pirzolalarından olmak!

VANEK — Ne olursa olsun, siz bir şeyler yapmaya çalıştınız, bu bile harikulade.

STANEK — Sevgili Ferdinand, arkadaşlarınızın sandığı adam değilim ben.

(Sıkıntık bir sessizlik) Javurek’e gelince…

VANEK— Evet?

STANEK — Benim müdahalem bir işe yaramayınca, başka şeyler yapılmalı diye düşündüm… anlıyorsunuz ya…bir çeşit protesto, imza toplama, çağrıda bulunma…sizi asıl bunun için görmek istedim. Bu konuda benden tecrübelisiniz. Sizin gibi tanınmış kişilerin imzalarım taşıyan bir çağrının Batı’da yayınlanma şansı var. Ardından hemen siyasi baskı gelir. Hoş bu beylerin pek umurunda değil ya…ama şu çocuğa bundan başka yardım etme yolu yok gibi…Anni’ye de…

VANEK— Anni?

STANEK— Kızım Anni…

VANEK — Kızınız mı?

STANEK— Evet ya…

VANEK— O…

STANEK— Biliyorsunuz sanmıştım…

VANEK— Neyi?

STANEK — Javurek’ten bir çocuk bekliyor.

VANEK— Ha…onun için…

STANEK — Yooo…bu işe ailevi nedenlerle ilgi duyuyor değilim.

VANEK— Elbette. STANEK— Diyordunuz ki…

VANEK — Hayır, haber almanızı açıklıyor da, yoksa bütün genç şarkıcıları yakından izlemeniz için hiçbir neden yok…Özür dilerim…Size öyle düşünüyor izlenimi verdiğim için üzgünüm.

STANEK — Kızım ondan çocuk beklemeseydi de bu işe girişirdim.

VANEK— Biliyorum. (Sıkıntılı bir sessizlik.)

STANEK — Şu imza toplama işine ne dersiniz?

(Vanek evrak çantasını karıştırır, bir kâğıt çıkartıp Stanek’e uzatır.)

VANEK — Her halde bunun gibi bir metin olsun düşünmüştünüz.

(Stanek kâğıdı alır, yazı masasına geçer; gözlüklerini takar, okumaya başlar. Uzun sessizlik. Stanek hayret sesleri çıkartır. Okumayı bitirdiğinde, gözlüklerini çıkartır ve sinirli sinirli odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlar.)

STANEK — işte bu fevkalade! Bundan iyisi olamaz! Kafamı kurcalayıp duruyordu, ne yapmalı diye, işin içinden çıkamayınca sizi çağırdım, bir de ne göreyim? Her şey çok önceden hazırlanmış bile! Harika değil mi? Tam adamına başvurduğumu biliyordum!

(Stanek yerine oturur. Gözlüklerini takar, kâğıdı tekrar okur)

Tam düşündüğüm gibi! Öz…açık, anlaşılır…ve de yürekli! Usta elinden çıktığı belli! Ben bütün bir gün çiziştirip durur sonunda da çok daha kötü bir metin çıkarırdım.

(Vanek kızarır)

Bakın, ufacık bir ayrıntı: Şurada, sonuna doğru, sizce “keyfi” kelimesi yerinde mi? Belki daha az sert, eşanlamlı bir başka sözcük bulunabilir.

hatta bana soracak olursanız, bu söz metnin bütününü bozuyor. Ne dersiniz? Onun dışında, çok iyi, özlü! Bir de ikinci paragraf, birincisinde söyleneni sulandırıyor. Javurek’in konformist gençlik üzerindeki etkisinden söz eden cümle ise dört dörtlük! Aynen kalmalı. Belki de bu cümleyi sona almalı…”keyfi yönetim” sözünün yerine… Bence bu kadarı yeterli. Tabii bunlar kişisel düşüncelerim. Dikkate almasanız da olur. Metnin bütünü çok iyi ve kuşkusuz beklenen etkiyi gösterecektir. Sevgili Ferdinand, size olan hayranlığımı tekrarlamalıyım. Aramızda pek az kişi, saldırgan olmaksızın söylenmesi gerekeni belirtebilme hünerine sahiptir. VANEK— Yok canım…

(Stanek gözlüklerini çıkarır, kalkar, Vanek’e yaklaşıp kâğıdı önüne kor, yerine geçip oturur, içkisini yudumlar. Kısa bir sessizlik.)

STANEK — Bu gibi işler için başvurulacak birinin var olduğunu düşünmek bile insana huzur veriyor.

VANEK — En tabii şey bu…

STANEK — Sizin için belki. Ama benim içinde bulunmak zorunda olduğum çevrede böyle davranmak hiç de tabii değil. Tam aksine…herkesin sırt çevirmesi için ufacık bir sıkıntınızın olması kâfi! Yerlerinden olacaklar korkusu ile, sizi zaten pek iyi tanımadıklarını, sizinle hiçbir ilişkileri olmadığını, hatta uzun zamandan beri sizi kınadıklarını söyleyeceklerdir. Sözü uzatmama gerek var mı? Başınızdan geçmedi mi? Siz hapisteyken, her zamanki dostlarınız, tiyatrodaki arkadaşlarınız, televizyonda boy gösteriyorlardı, iğrençti!

VANEK — Onlara kızamıyorum, biliyor musunuz?

STANEK — Ama ben kızıyorum. Yüzlerine de açıkça söyledim. Benim durumumda bir insan çok şeyi anlamayı ve affetmeyi öğreniyor, ama her şeyin bir sınırı var. Hem taraf hem yargıç olduğunuzdan bu insanları kınamanın size zor geldiğini anlıyorum, ama sorun bu değil, bu gibi adilikleri bir kez görmezlikten geldiniz miydi, tüm şu manevi çöküntünün sorumluluğuna ve daha da artmasına ister istemez katılmış oluyorsunuz. Haksız mıyım?

VANEK— Hım.

(Kısa sessizlik.)

STANEK — Bu metni şeye gönderdiniz mi?

VANEK — Daha imza topluyoruz. ‘

STANEK — Ne kadar topladmız?

VANEK— Elli kadar…

STANEK — Elli mi? Hiç fena değil…

(Kısa sessizlik)

Yazık…treni kaçırdım. VANEK— Yok…hayır. STANEK — Her şey yoluna girmiş… VANEK — Evet ama henüz hedefe varamadık.

STANEK — iyi ama şu sırada Batı’ya gönderilip yayımlanmaması için hiçbir neden yok. Sırası gelmişken, bu metni sırf Haber Ajanslarına göndermeyin, çünkü genellikle özetliyorlar, böyle olunca da bir sürü haber arasında kaybolup gidiyor. Birkaç büyük Avrupa gazetesine doğrudan doğruya başvurup, bütün metni imzalarıyla birlikte yayınlatmak daha iyi olur.

VANEK— Biliyorum. (Kısa sessizlik.)

STANEK — Haberleri var mı?

VANEK — Polisin mi demek istiyorsunuz?

STANEK— Evet.

VANEK — Bilmem.. .galiba yok.

STANEK — Size öğüt verecek değilim, ama bu işi süratle bitirip göndermeniz gerekir, yoksa öğrenirler ve iş suya düşer. Elli imza yeter. Sayı önemli değil, esas olan imza sahipleri.

VANEK — Her bir imzanın değeri var. STANEK — Tabii, ama Batı’da yankı yapabilmesi için “isim” gerek. Pavel imzaladı mı?

VANEK— Evet.

STANEK — isabet! Hakkında ne düşünülürse düşünülsün…uluslararası çapta ünü var.

VANEK— Doğru. (Kısa sessizlik.)

STANEK — Baksanıza Ferdinand. VANEK— Evet?

STANEK — Size bir şey daha söyleyecektim… Biraz nazik bir iş…

VANEK— Evet?

STANEK — Dinleyin, milyoner değilim, ama durumum da fena değil…

VANEK— Çok iyi…

STANEK— Kendi kendime diyorum ki…sizin etrafınızda pek çok kişi işinden oldu. Size bir miktar versem.

VANEK — Çok naziksiniz…Bazı dostların çok büyük para sıkıntısı çektikleri doğru…ama zor… hem genellikle yardımı reddedenler en çok muhtaç olanlar.

STANEK — Size bir servet veremem! Ama hayatta öyle anlar vardır ki, bir liranın bile yararı olur.

(Stanek yazı masasına gider, iki adet banknot alır, bir süre tereddüt eder, bir tane daha çıkartır sonra Vanek’e verir.)

VANEK — Onlar adına gerçekten teşekkür ederim.

STANEK — Yardımlaşmak gerek! Benim gönderdiğimi söylemezsiniz, alkış peşinde değilim…zaten anlamışsınızdır.

VANEK— Elbette…tekrar çok teşekkürler.

STANEK — Bahçede dolaşalım mı?

VANEK— Bay Stanek…

STANEK— Evet?

VANEK — Javurek için yaptığımız çağrı yarın gönderilecek ve…

STANEK — Mükemmel! Ne kadar erken olursa…

VANEK — Onun için bugün bile…

STANEK — Bugün…bana sorarsanız en iyisi erkenden gidip yatmanız. Hareketli bir gece geçirdiniz ve yarın zor bir gün…

VANEK— Biliyorum…ama…

STANEK — Haydi, eve dönün…telefonu da çekin, çünkü Landovski arayacak olursa her zamanki gibi sabahlarsınız!

VANEK — Merak etmeyin, geç kalmam. Sadece birkaç kişiyi daha göreceğim… Şunu söylemek istiyordum… şayet uygun görürseniz…harika bir şey

olurdu, eğer siz…yani…demek istiyorum ki herkes “Fiyasko” adlı kitabınızı okudu…

STANEK— Ferdinand! On beş yıl önceydi… VANEK— Ama kimse unutmadı… STANEK — Peki, harika olacak neydi? VANEK— Yani, düşündüm ki belki siz de… STANEK— Ne? VANEK— Katılmak isterdiniz…

STANEK — (Kâğıdı gösterir.) Yani buna mı demek istiyorsunuz?

VANEK— Hım…

STANEK— Ben mi?

VANEK— Özür dilerim ama sandım ki…

(Stanek konyağını bitirir, gidip bardan şişeyi alır, bardağını doldurur, şişeyi tekrar bara götürür, bir yudum içer, sonra düşünceli biçimde pencereye yaklaşıp bir süre dışarıyı seyreder, sonra birden gülümseyerek Vanek’e döner.)

STANEK — işte buna şapka çıkarılır.

VANEK— Nasıl?

STANEK — Bütün bu olanlar akıl alır gibi değil! Bir de siz takdir edin: Javurek’e yardım edin diye sizi davet ediyorum, örneğin bir çağrıda bulunsak diyorum…siz çantanızdan, çoktan yazılıp çizilmiş elli imzalı bir metin çıkartıyorsunuz. Rüya gördüğümü sanıyorum…çocuk gibi seviniyorum… Bu girişimle başınıza ne gibi işler gelir diye merak ediyorum…ama en önemli, en doğal şeyi unutuyorum: Bu çağrıya derhal imzamı atmayı! itiraf edin ki saçmalığın dik alası! Öyle .değil mi?

VANEK— Hım…

STANEK — Ferdinand, bizleri, içine düşürdükleri durumun korkunçluğuna bakın… Düşünsenize, ben bile, bilinçsiz bir tarzda, bu gibi işlerin uzmanları vardır fikrine aptalca alıştırmışım kendimi…profesyonel dayanışmacılar…rejimin mu-.halifleri yani! Bu alanda bir şeyler yapılması gerektiğini düşündüğümüz vakit de, otomatik o-larak size başvuruyoruz. Ahlak satış servisine başvurur gibi! Herkes yerli yerine…ya evet… bizler, rahatımızın karşılığı dilimizi tutmalıyız…sizler ise, hepimiz adına sesinizi yükseltmek için buradasınız; ahrette ödüllendirilene dek yeryüzünde cezalandırılmak üzere! Yok gerçekten, şu durumun çarpıklığını anlıyor musunuz?

VANEK— Hım.

STANEK — Evet işte, şu beyler, akıllı ve dürüst olduğunu sandığım benim gibi bir adamın bile bu durumu kabul etmesini, tabii saymasını başardılar, işte, geldiğimiz nokta bu! iğrenç! Mide bulandırıcı değil mi?

VANEK— Eee… Bilemiyorum.

STANEK — Ne dersiniz halkımız günün birinde kendisini toparlayabilir mi?

VANEK — Bunu söylemesi zor…

STANEK— Ne yapmalı? Ama…ne yapmalı? Kuramsal açıdan kolay: Herkes bir vicdan muhasebesi yapmakla işe koyulmalı…ama herkes VANEK değil ki…tnsan Haklan için mücadele etmek herkesin harcı değil ki.

VANEK— Orası öyle… STANEK— Versenize… VANEK— Neyi?

— Şu imzalanmış kâğıtları… VANEK— BayStanek… STANEK— Evet?

VANEK — Kızmayın ama, birden öyle bir duyguya kapıldım ki…

STANEK — Nasıl bir duygu?

VANEK — Bilemiyorum, çok sıkılıyorum, sanırım pek dürüst davranmadım.

STANEK — Dürüst mü?

c

VANEK — Aslında biraz da hileye kaçtım… STANEK— Nasıl?

VANEK — Önce sizin konuşmanızı bekledim, ondan sonra imzalamanız önerisinde bulundum… yani bir kez kendi sözlerinizle kendinizi tamamen bağladıktan sonra…

STANEK — Yani Javurek için imza topladığınızı bilseydim, konuşmaktan kaçınırdım mı demek istiyorsunuz?

VANEK— Yok katiyen…

STANEK— Öyleyse?

VANEK— Bilmem nasıl demeli…

STANEK — Bunu tek başıma düşünmemiş olmam belki sizi rahatsız ediyordur.

VANEK— Hayır bu da değil… STANEK — Öyleyse ne?

VANEK — imzanızı istemeye gelmiş olsaydım, tercih hakkınız olacaktı…

STANEK — Sahi neden gelmediniz? Beni gözden mi çıkartmıştınız?

VANEK— Düşünmüştüm ki sizin durumunuzda… STANEK — Baklayı çıkarttınız nihayet! Hakkımda ne düşündüğünüz belli oldu. Televizyon bana

102

ara sıra oyun sipariş ediyor diye, hiçbir dayanışma gösteremeyeceğimi sandınız. Öyle değil mi?

VANEK — Beni yanlış anladınız. Söz konusu olan bu değil…demek istiyordum ki.

STANEK — Size bir şey söyleyeyim mi sevgili Ferdi-nand? Gerçekten de, farkına varmadan fazilet savunuculuğu sadece muhaliflerin işidir gibi korkunç bir düşünce bende de yer etti. Ama siz de bu düşünceye kapıldınız. Bu yüzden de bir tek an, benim durumumda olan bir insanın bazı değerlere önem verebileceğini düşünmediniz. Ya en büyük isteğim artık .özgür bir adam olmak ise? Ya en büyük özlemim artık aydın dürüstlüğüne tekrar kavuşmak ise? Bu aşağılayıcı yükten kurtulmak ise? Buna ne derdiniz? Hiç aklınıza gelmedi, değil mi? Bu karar saatini yıllarca bekleyebileceğim de gelmemiştir aklınıza. Hayır, beni “kayıp vakalar” arasına soktunuz, başvurulmaya değer görülmeyenler arasına; ama başkalarının kaderiyle ilgilendiğimi gördüğünüz an, imzamı istiyor ama hemen ardından da özür diliyorsunuz. Davranışınızın ne denli aşağılayıcı, ne derece onur kırıcı olduğunu fark edebiliyor musunuz? Ya şu imza, uzun zamandır beklediğim, yeniden insanlığıma kavuşmak için özlediğim eylemse? iç huzurumu, hayal gücümü, mizah anlaşıyımı bulmama, beni bu çekilmez yükten kurtaracak özgürlüğüme kavuşmama yarayacak eylemse? Bugünün gerçeğinden kaçıp, manolyalarım ile kayısı ağaçlarıma sığınmak…ya ben de dost olarak gerçeği seçmiş-sem? Ha? Ya sipariş alan yazarcıkların, sahte kültürün, televizyonun dünyasını terk etmek istiyorsam? Kapıkulluğu etmeyen sanat âlemine kavuşmak istiyorsam?

103

VANEK— Özür dilerim…sizi kırmak istemezdim…

(Vanek çantasını açar, imza listesini çıkartıp Sta-nek’e uzatır. Stanek yavaşça kalkar, kâğıtlarla yazı masasına gider, gözlüklerini takar, ve dikkatle kâğıtları inceler. Uzun bir süre sonra, odada gezinir.)

STANEK — Yüksek sesle düşünebilir miyim? VANEK— Tabii.

(Stanek bir yudum içer ve dolaşırken konuşmaya başlar.)

STANEK— Bu işin sübjektif yönü konusunda düşündüğümü söyledim: Yıllardan beri kendimden iğrendiğim için bu belgeyi imzalamakla özgürlüğümü, saygınlığımı, yakınlarımın takdirini kazanacağım; nihayet vicdanım ile sosyal mevkiim arasında debelenip durmaktan kurtulacağım. Artık aynaya kızarmadan bakacağım; kızımdan, şayet geri dönerse, şu delikanlıdan utanmayacağım. Tabii, beni aşağılayan bir işten olacağım, fena sayılmayan kazancımdan olacağım. Oğlum tahsiline devam edemeyecek, bu kesin! Ama onun gözünde büyüyeceğim, çünkü Javurek’e hayrandır, işte…bu işin kişisel yönü… Gelelim objektif yanına… Benim de imzam ünlü rejim muhaliflerinin veya Javurek’in arkadaşlarının imzalarının yanında yer alınca, herkes hayret edecek…sonra ne olacak? Yıllardan beri her türlü yurttaşlık görevinden kaçınmaktayım, onun için bu çağrıya imza atmış olanlarla imza atmadıkları halde yürekten destekleyenler, benim imzamı sevinçle karşılayacaklar. Yeni bir isim, “malum imzacılar” çemberini yarmış olacak…

Bugüne kadar hiçbir çağrıda, hiçbir başvuruda bulunmayan bir imzanın çok büyük değeri olacak… Artık kaybedecekleri hiçbir şeyleri olmayan, onun için de katılsalar da katılmasalar da bir anlam taşımayan imzacıların aksine, bu yeni imza sahibi büyük tehlikeleri yüklenmiş olacak. Benim imzamın getireceği nesnel katkı bu! Sizleri sabırla tecrit etmiş olan siyasi iktidara gelince, benim imzamı görünce şaşıracak, kızacak, telaşlanacak, rejim muhalifleri ise sevinecek. Ama Javurek’in kaderi değişmeyecek.. .aksine kötüleşecek, çünkü iktidar böylesi sürprizler karşısında soğukkanlılığını kaybedebileceğini gösterecek… Öte yandan benim kaderim de değişmiş olacak… Ölçüsüz bir ceza uygulayacaklar, davranışım yol açmasın, yenileri türemesin diye. Çünkü muhaliflerin çevresi ne kadar dar olursa bunların eylemleri iktidarı o denli az ürkütür. Hatta bir ölçüde bu, iktidarların işine de gelir… Ama bu dar çember incecik bir çatlak göstermeye dursun… iktidar, özgürlük salgınının tohumlarını daha boy vermeden boğar. Gelelim, benim imzamın sessiz çoğunluk üzerindeki etkisine…esas önemli olan da onlardır, çünkü gelecek, bunları uykularından uyandırarak bilinçli birer yurttaş olmalarını sağlayacak yeteneğinize bağlıdır. Benim imza atmama olumsuz tepki göstermelerinden korkarım. Bu insanlar için rejim muhalifleri, vicdan azaplarım yüzlerine vuran ama aynı zamanda kendilerinin terk etmek zorunda kaldıkları gururun ve özgürlüğün simgesi olan kişilerdir. Size pislik atmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz bunlar. Benim imzamı atmış olmam da arayıp da bulamadıkları fırsattır. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, dehlizin dibinde bulunan ama küçücük de olsa rahatça bir hayatı sürdürebilen sizin gibi birinin, benim

105

gibi zavallı bir ahmağı, sorumsuzluğunuz gereği kuyunun dibine sürüklemeyi başarabildiğinizi söyleyeceklerdir. Sırf kaprisiniz uğruna, rejimi boş yere sertleştirdiğinizi ve safınızdakilerin sayıca arttığı izlenimini vermek istediğinizi söyleyeceklerdir. Karşılığında verebileceğiniz hiçbir şeyiniz olmadığı halde, beni ekmeğimden ettiğinizi bileceklerdir. Ferdinand, yanlış anlamayan, ama ben bu insanların düşünme tarzım bilirim, hergün onlarla beraberim…ne diyeceklerini iyi bilirim. Onlar için ben insancıllığıma seslenmenizle utanç verici biçimde istismar ettiğiniz adam durumuna düşerim. Javurek kızımın sevgilisi olduğu için bana duygusal açıdan baskı yapmaktan çekinmediğinizi söyleyeceklerdir. Bu gibi yöntemlerin insancıl niyetlerinizin değerini düşürdüğü sonucuna varacaklardır. Rejim ve Polis bu -söylentileri teşvik edecek, yayacaktır. Daha az ilkel olan diğerleri ise, benim adımın sizinkilerin yanında yer alması ile Çağrının amacını’saptırdığını söyleyeceklerdir. Amaç ne? Javurek’e yardım etmek mi. yoksa yeni bir muhalif yaratmak mı? Hatta Javurek’i, kendisine hiç de yararı olmayacak bir biçimde kullandığınızı söyleyeceklerdir… Benim adımı listeye katmakla, el altından yapabileceğim yardımları da önlediğinizi söyleyeceklerdir. Beni anlamaya çalışın sevgili dostum; ben bu söylentilere olduklarından çok değer vermek istemiyorum, bu söylentilerin esiri de olacak değilim, ama davamız uğruna bunları dikkate almak zorundayız. Bu, bir siyasi karardır ve eylemini değerlendirmek için her şeyi iyi tartmak gerekir. Onun için de esas soru şudur: Neyi tercih etmeli? imzayı atarsam özgürlüğüme kavuşmuş olacağım. Sonucu: Olumsuz! imzayı atmazsam yıllardır beni boğan esaretten kurtulma fırsatını kaçırmış ola-

cağım. Ama sonucu: Olumlu! Ahlaken kusursuz bir davranışta bulunmak istiyorum. Rehberim ne olmalı? Acımasız objektif bir düşünce mi? Yoksa samimi sübjektif bir duygu mu?

VANEK— Cevabı açık…

STANEK— Bana göre de…

VANEK— O zaman…

STANEK— Maalesef.

VANEK— Maalesef?

STANEK— Sandınız ki..

VANEK — Özür dilerim, galiba yanlış anladım.

STANEK— Üzüldüm, eğer…

VANEK — Ziyanı yok.

STANEK — Gerçekten de böyle düşünüyorum.

VANEK— Biliyorum.

(Stanek yazı masasından imzalı kağıttan alır, gülümseyerek Vanek’e verir. Vanek şaşkın, çantaya yerleştirir. Stanek teype yaklaşır, durdurur. Stanek gelip yerine oturur. Birer yudum içerler. Vanek ürperir. Uzun ve sıkıntılı bir sessizlik.)

STANEK — Danldınız mı?

VANEK— Hayır.

STANEK — Ama onaylamıyorsunuz.

VANEK — Görüşünüzü saygı ile karşılıyorum.

STANEK — Peki ne düşünüyorsunuz?

VANEK — Ne düşünmemi istiyorsunuz?

STANEK — Oysa durum açık.

VANEK— Yani?..

STANEK — Bütün bu imzalan görünce korktuğumu sandınız.

VANEK — Öyle bir şey düşünmedim. STANEK— Yüzünüzden belli… VANEK— Gerçekten değil…

STANEK — Samimi olun! Samimiyetsizliğiniz beni daha çok üzüyor. Yoksa düşünülmeye değmez miyim?

VANEK — Görüşlerinize saygı duyduğumu söylemiştim.

STANEK — Aptal değilim Vanek. VANEK— Biliyorum.

STANEK — işte bu yüzden “saygınızın” ardında gizleneni biliyorum.

VANEK— Neymiş?

STANEK — Manevi üstünlük duygusu.

VANEK — Ne ilgisi var?

STANEK — işin can sıkıcı yönü…bu kadar mağrur olmaya hakkınız var mı, onu bilemiyorum?

VANEK — Ne demek istiyorsunuz? STANEK— Pekâlâ biiyorsunuz. VANEK— Neyi? STANEK— Söyleyeyim mi? VANEK— Tabii.

STANEK — Duyduğuma göre, hapiste, gereğinden fazla konuşmuşsunuz…

(Vanek, gözleri dışarı fırlamış olarak sıçrar, muzaffer bir edayla gülümseyen Stanek’e bakar. Kısa bir süre sonra telefon çalar. Vanek bitkin koltuğa yığılır. Stanek telefonu açar.)

STANEK — Vay! Günaydın…Nasıl? Sahi mi? Dur ç, halde… İyi. Neredesiniz? Tabii, elbette. Gayet tabii, evet bekliyorum, güle güle…

(Stanek telefonu, kapar, boşluğa bakar. Bir sürç sonra Vanek sıkıntılı bir tavırla ayağa kalkar. Stanek, Vanek’e doğru gelir. Boğuk bir sesle konuşur.)

STANEK — Elinizdekileri yakabilirsiniz.

VANEK— Efendim?

STANEK — Anni ile şu anda Üniversite kantininde…

VANEK— Kim?

STANEK — Javurek, canım!

VANEK — Nasıl? Bırakmışlar mı? Harika! Müdahaleleriniz işe yaradı demek, iyi ki şu metni göndermedik. Polisin tutumu sertleşecekti ve bu kadar erken salıverilmeyecekti!

(Stanek bir an Vanek’e sorgu dolu bir ifadeyle .bakar, sonra birden gülümser, yaklaşır, kucaklar.)

STANEK — Artık tasalanmayın dostum! Kaş yapayım derken göz çıkartmak tehlikesi her zaman vardır. Ama durduğumuz gün. ilerleyemeyiz. Haydi gelin, size şu fideleri seçeyim.

(Stanek kolunu Vanek’inkine geçirir, kapıya doğru sürükler. Vanek ayağına büyük gelen terliklerle onu izler.)

PERDE

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir