Şal – David Mamet

ŞAL

(The Shawl)

Türkçesi: Filiz Ofluoğlu

KİŞİLER

JOHN

BAYAN A

CHARLES

BİRİNCİ PERDE

(JOHN ve Bayan A)

JOHN : Değil mi?

BAYAN A : Bilmem…

JOHN : Bakın, yaşamımızda bir dizem vardır, her bir noktada, her birimiz, her bir noktada bu dizeme uyanı yapmalıyız. (Sessizlik) Uyandığımızda, keskindir… acıkmak için (Sessizlik), yeni izlenimlere kafanı temizlemek için. (Sessizlik) Uyanık olmak için. Gece, düşünmeye uyumludur, derin düşünmeye. Yaşamda da öyle. (Sessizlik) Bir sorununuz var. Bu ne demek? Yaşamınızda, gününüzde, çünkü, bakın, herkesin bir dizemi vardır… ve yıldızlara bakarız. Onlar gibi. Ne görürüz? Şunu görürüz : Onlar yıldız kümelerine ad takmışlardır, bilgilerine dayanarak, özelliklerine göre. O …

BAYAN A: O…?

JOHN : O dönemde. Şöyle. Onların gözlediği o dönemde. Ayın bizi… (Sessizlik) Ayın bizi, örneğin, nasıl… etkilediği. Ekini, hasatı etkiler. Bizim yaşamımızda biz nasıl etkileniriz. Yaşamınızın bir anında. Çoğu zaman, belki, siz, orada bile değilsinizdir. Öyle değil mi? (Sessizlik)

BAYAN A: Öyle.

JOHN : Öyle. Elbette. Biz de deriz ki, sizin derdiniz ne? Siz de belki sizi bilgilendirmemi istersiniz. Öyle değil mi? (Sessizlik) Evet mi?

BAYAN A: Anlamıyorum.

JOHN : Sanırım anlıyorsunuz. Benden yardım istemeye geldiniz.”Sorunuzu” çözmemi istiyorsunuz. Gerçi, önce, sorunun ne olduğunu size bildirmemi diliyorsunuz.

BAYAN A: Ben…

JOHN : Doğru değil mi…varsayımda bulunmak…neyse… “tahmin” etmek…siz benim gücümü sergilememi istiyorsunuz. Gerçek bu

değil mi? Öyle değil mi? Öyle. Aslında siz benim “aklınızdan geçenleri” okumamı istiyorsunuz. (Sessizlik) Çünkü soru şu: NE GİBİ GÜÇLER VARDIR? Gerçekten de, ne gibi güçler vardır? Bizi kollayan neler? Ve… anlıyor musunuz? Bu düşünsel bir konudur. Dünyada bir düzen acaba var mıdır? Ve… şunu soruyorsunuz … olacak şeyler önceden bilinebilir mi? Bilinebilir mi? (Sessizlik) Elbette bilinir.

BAYAN A :… bilinir.

JOHN : Elbette bilinir, siz de bunu sezmiştiniz (Sessizlik), değil mi?

BAYAN A : Sezmiş miydim…?

JOHN : Evet. Öyle. Çünkü, görüyorum sizde de var… sizde uzakduyum yeteneği var.

BAYAN A: Bende…

JOHN : Ve siz bunu hissettiniz. Evet. Hissettiniz. Güvenmediniz. Ama hissettiniz. Ve dediniz ki…Ve dediniz ki, “Yanıtlayın beni şimdi”…Dediniz ki…dediniz ki…? Bir an için güven duyun. Yanıtlayın. Dediniz ki…

BAYAN A : Rastlantıdır.

JOHN : Tamam. Oysa değildi. Hissettiğinizde. Benim sözünü ettiğim o anlarda. Ve hangi gücü kasdettiğimi de biliyorsunuz. (Sessizlik) Bilmiyor musunuz? (Sessizlik) Bilmiyor musunuz?

BAYAN A : Evet.

JOHN : Bildiğinizi biliyorum. Ve bu gerçektir. Gerçek olduğunu biz biliyoruz. Peki, neden korkacak mışız? Bilmekten…? Bilmek her zaman iyidir. (Sessizlik) Çünkü “bilgi” deriz, bu ne demektir? Devam eden bir şeyin bir parçası olma çabamızdır. Bir parçasıyız. Ya korku… o nedir? Var olmamasını dilediğimiz o şeyden korkarız. Ama var olduğunu biliyoruz. Değil mi? (Sessizlik)

BAYAN A : Bilmiyorum.

JOHN : Evet, biliyorsunuz. Yoksa sizi buraya getiren nedir? Bunun bilgisidir. Dünyada gizli bir düzen bulunduğu bilgisidir. Bir kez bunu düşlediniz. Siz… oturup, benimle bu buluşmanızı düşlediniz. Çok önceleri.

BAYAN A : Ben…

JOHN : Düşlemiştiniz bunu, gençliğinizde…öyle değil mi? Öyle değil mi, yıllar önce. Bir gün karşımda oturacağınızı düşlemiştiniz. Öyle değil mi? (Sessizlik)

BAYAN A : Evet.

JOHN : Öyle olduğunu biliyorum. Yazın. Siz küçük bir kızken. Yaz sonuydu. Oturuyordunuz…neredeydi…yanında…suyun kıyısında..?

BAYAN A: Evet.

JOHN : Öyleydi. Neresi?

BAYAN A: Orada…

JOHN : Evinizde. Değil mi? Yazlıkta?…

BAYAN A : (“Yazlıkta” ile aynı anda) Evet. Yazlıktaki evimizde.

JOHN : Sizi bir ağacın dibinde görüyorum. Meşe mi? Oturdunuz ve bu buluşmayı düşlediniz.

BAYAN A : Evet.

JOHN : Ve, başka bir telepati gücü vakti görüyorum. “Kuşku” da diyebilirdiniz… Bir kuşku sizi bir felakete karşı uyardı. Doğru mu? (Sessizlik)

BAYAN A : Evet.

JOHN : Ben de doğru olduğunu anlıyorum. Haklıydınız, öyle değil mi?

BAYAN A : Evet. Öyleydi.

JOHN : Ve ben başka tehlike görüyorum… görüyorum…görüyorum ya… (Sessizlik) Gençliğinizde. Kan. Siz çok gençken. Bir düşme. Hâlâ yara izi görünür. Hayatınızda iki defa ölüme yaklaştınız. Birini biliyorsunuz, öbürünü bilmezsiniz. Şimdi sözünü ettiğim bu anları düşünün. (Sessizlik) Tehlike. Büyük tehlike içindeydiniz.Ne dediğimi anımsayacaksınız, yani, yok canım, korkacak bir şey yok. Nedir? Haydi?

BAYAN A : “Yara izi,” dediniz.

JOHN : Tamam. Bu başka bir an. Bir düşüş. Ama şimdi, geriye doğru düşünün…Canınızın tehlikede olduğu bir anı düşünün.

BAYAN A : Bir…yok…(Sessizlik)

JOHN : Ya? (Sessizlik) Ne?

BAYAN A : Yara izi nerede?

JOHN : Sol dizinizde. Nedir o? (Sessizlik)

BAYAN A : A…

JOHN : Evet?

BAYAN A: Orada yara izi yok. (Sessizlik)

JOHN : Yanılıyorsunuz. Görüyorum ki, unutmuşsunuz. Pek küçük de. Bakın…kusura bakmayın, ama şimdi.. bakarsanız, yara izini görürsünüz. Başımı çevireyim mi?

BAYAN A: Ama ben…

JOHN : (“Ama ben”le aynı anda) Önemli değil.Ama görüyorum ki sizin için önemli.Seni ‘sınamak’ amacında olmadığınızı söyleyeceksiniz…Ama bana güvenebilirsiniz.Şimdibaşımı çevireceğim. Siz bakacaksınız ve yara izini göreceksiniz.

BAYAN A: Önemli değil. Görmesem de olur… İnanıyorum…

JOHN : (“İnanıyorum”la aynı anda) Hayır, bakmanız gerekir. İnanmak yetmez, gerçek olmalı. Gerçek. Çünkü yara izi var. Bu da kuşkularınızın yanıtıdır.

BAYAN A : Orada yara izi yok.

JOHN : Demek ki, benim yanıldığımı kanıtlayacaksınız, o zaman bileceksiniz. Bilmek daha iyi olmaz mı? (Sessizlik) Küçük bir yara izi, sol…(BAYAN A eteğini kaldırır ve dizine bakar)

BAYAN A: A…

JOHN : Ne var? (Sessizlik) Ne var?

BAYAN A : Bilmiyorum. Ne diyeceğimi bilmiyorum.

JOHN : Ne diyeceğinizi…Ne gördüğünüzü söyleyin.

BAYAN A : Yara izi var. Dizimde yara izi var.

JOHN : Evet.

BAYAN A : Hiç fark etmemiştim.

JOHN : (“Etmemiştim” ile aynı zamanda) Evet. Hafif bir iz. Çok küçüktünüz. Küçükken iz daha büyüktü. Ani olmuştu. Onu yadsıdınız. Çok şey yadsırız. Ama tümü de gölgesini salar. Bilmek istedikleriniz, kendi içindedir…erişebileceğiniz yerde. (Sessizlik) Bak, bir kayıp görüyorum. Yaşamınızda acı çektiğinizi görüyorum. Ya…siz, ya bir yakınınız bir trajedi yaşamış.

BAYAN A : (Hafifçe) Evet.

JOHN : Efendim…?

BAYAN A : Evet.

JOHN : Yakında.

BAYAN A : Evet. Kaybettim…

JOHN : Anneni. Evet. (Sessizlik)

BAYAN A : Bunu da mı gördünüz?

JOHN : Bir dakika, bak…

BAYAN A : Ben… bunu da gördünüz mü…?

JOHN : Lütfen. Biraz…Birazcık…gevşeyin.

BAYAN A : (“Gevşeyin” ile aynı anda) Annem.

JOHN : Onu çok sevdiğinizi biliyorum. Konuşmayın. Ve daha da öte görüyorum… (Sessizlik) Görüyorum ki…Sözünü ediyorduk, yazın, o günün. Sözünü ediyorduk. Yanınızdaydı o sırada. Yok. Evdeydi. Siz. Siz suyun kıyısında oturuyordunuz. Bunu düşlediğiniz zamandı. O da yakınınızdaydı. Bir şey yok. İnanın bana. Artık güvendesiniz, burada size zarar gelmez. Siz bu görüşmeyi düşlediğinizde, o sizin yakınınızdaydı.

BAYAN A : Evet.

JOHN : Evden çıktı ve gülümsedi. Bakın (BAYAN A ağlamaya başlar) Üzülmeyin. (Sessizlik) Üzülmeyin. İyi gelir. Ona yas tutmanız gerek…Çünkü o şimdi gerçekten bizimle birlikte.

BAYAN A: Benim…

JOHN : Evet.

BAYAN A : Benim annemi mi… görüyorsunuz?

JOHN : Onu o zamanki haliyle görüyorum, onu sizin aracılığınızla hissediyorum. Sizin…imgeleriniz… duygularınız… o anı görüyorum…

BAYAN A : Annemin görünümü nasıl?

JOHN : (“Nasıl” ile aynı anda) Aklınızda bir soru görüyorum. Bunu dile getirmiyorsunuz. O soru da…beni dinleyin, çünkü o soruyu yanıtlayacağım; o soru da şu … saçmaladığınızı sanmayın; o soru şu: (Sessizlik) Biri onunla bağlantı kurabilir mi? Onunla bağlantı kurulabilir mi? (Sessizlik) Gerçi sizi buraya getiren neden, bu değil. Ama bu soru da oluşuyor. İnsan, ölmüşü canladırabilir mi? (Sessizlik) Bakın, bunu bilmek ister misiniz? (Sessizlik)

Yanıtlayın.

BAYAN A: Evet.

JOHN : Evet. Biliyorum. Çünkü günde kaç kez onu düşündüğünüzü biliyorum. Onu özlediğinizi… Geri gelen çocukluk anları…yalnızlık...(Sessizlik) Derin kederinizden sonra ruh konusu ortaya çıkar.Dertlenir, buraya gelirsiniz. Biz, dertlerinizi gideririz. Kuşkularınızı yanıtlarız. Çünkü her şey açıktır (Sessizlik) Yarın gene gelmenizi istiyorum. Onun bir fotoğrafını da getirin. Şimdi ise, çünkü öbür sorunun zamanı değil. Sizi bugün buraya getiren soruya bakalım. Kederinizin içinde. Orada her şey…bakınız, ne çok şey acıdır. Ben de görüyorum ki, yaşamınızda pek çok hüzün var. Ama genede…sizi güçlü görüyorum… hüzne dayanmışsınız.

BAYAN A: Ben…

JOHN : (“Ben” ile aynı anda) “Ben uğraştım” diyeceksiniz, ama gerekten uğraştınız… ve ayakta kalabildiniz. Babanız…

BAYAN A : Öldü, daha ben…

JOHN : Şimdi de bu çifte yükü taşıyorsunuz. Ve canlı bir dert yükleniyor size. Bir soru oluşuyor. Bu da sizi buraya getiriyor. (Sessizlik) Parayla ilgili. Değil mi…? (Sessizlik) Değil mi?

BAYAN A : Evet. Nereden bildiniz?

JOHN : (“Bildiniz” ile aynı ayna) Bir hukuk sorunu görüyorum. Bir yasal…

BAYAN A: Bu…

JOHN : Annenizin vasiyetnamesi.

BAYAN A: Tanrım!…

JOHN : Öyle değil mi…? (Sessizlik)

BAYAN A: Evet.

JOHN : Siz de bana sormaya geldiniz. Vasiyetnameye itiraz etmeli misiniz diye?

BAYAN A : Bunu nereden biliyorsunuz?

JOHN : Ben… (Sessizlik) Ben… (Sessizlik) Siz… (Sessizlik) Devam edelim:

1. PERDE SONU

İKİNCİ PERDE

(CHARLES ve JOHN)

CHARLES : Buraya geldi.

JOHN :… Biraz daha çay?

CHARLES : Teşekkür ederim.

JOHN : iyi olmuş değil mi?

CHARLES :Hmmm…

JOHN : Demliği ısıt.

CHARLES :Peki.

JOHN : Evet. Buraya geldi.

CHARLES : Ve…(Sessizlik) Evli değil demiştin.

JOHN : Neden? Neden böyle dedim?

CHARLES : Çünkü…yüzük takmıyordu.

JOHN : Yüzük takmıyordu. Ama bu nedenle demedim. Bak. İş güvene dayanır. Seni sınarlar. Onların güvenini kazanana kadar, hiçbir şey yapamazsın. Gözlerini izlersin… “koca” sözcüğünü ettim…gözlerinde hiçbir şey olmadı. Demek ki, evli olmadığını doğruladık. Daima doğrulayacaksın. (Sessizlik) itirafta bulunmak isterler. Konu şu: Sana itirafta bulunabilirler mi? Sana güvenebilirler mi (Sessizlik) Bir Kadın. Sana geliyor…bir derdi var… olmasa neden gelsinler? (Sessizlik) Ha?

CHARLES : Gelmezler.

JOHN : Hayır. Peki, ben ne yapıyorum? Bu dert ne olabilir? Kaygı. Kuruntu. Kayıp. Ben de, “trajedi” dedim.

CHARLES : “Sana ya da bir yakınına” dedin.

JOHN : Kimde olmaz ki. Ya sen, baksana.

Görünürde, geleceği okumak. Düpedüz mantık, oysa mistik kavramı, onu açılmaya yöneltir. Bu, para eder mi? (Sessizlik)

CHARLES : Bu konuya geldin ya. Ne kaldı?

JOHN : Ne?

CHARLES : Geriye ne kaldı?

JOHN : Neden? (Sessizlik)

CHARLES : Ellilikten.

JOHN : Bana verdiği elliden mi?

CHARLES :Evet.

JOHN : Hepsi bende.

CHARLES : ….Sen…?

JOHN : Ne?

CHARLES : Hepsi sende mi?

JOHN : Evet.

CHARLES : Çayı neyle aldın?

JOHN : Bakkalın çırağına gülümsedim. (Sessizlik) Hesap açtırdım.

CHARLES : …Sen…?

JOHN : Oraya gittim … yeni dostumuza dayanarak gittim. Hesap açtırdım.

CHARLES : Ve de açtılar.

JOHN : Evet.

CHARLES : Elliyi harcamadın.

JOHN : (“Harcamadın” ile aynı anda) Nasıl harcardım? Bu para “güven” için.

CHARLES : Güven için.

JOHN : Evet. Yarın ona geri vereceğim. Üstüne adını yazdı. Sana…sana verirdim. Ama…

CHARLES : …istemedimki…

JOHN : …ama yarın ona geri vermem gerek. Aynı parayı… Ne demiştim?

CHARLES : …Sen. Ne dediğini duydum senin.

JOHN : (“Senin” ile aynı anda) Ona dedim ki, “Ver onu elimde tutayım, derin düşünceye dalmak için…”

CHARLES : Duydum ne dediğini.

JOHN : Öyleyse..yapmayalım bunu…para gelecek… yapmayalım…

CHARLES : Para ne zaman gelecek?

JOHN : Yakında.

CHARLES : Peki, bu parayı nasıl “alacağız.” (Sessizlik) Bu para bize nasıl gelecek?

JOHN : (Sessizlik) Para bize gelecek. Sonunda. “Size nasıl ödeyebilirim” diye sorunca, biz de “Bir şey bırakın. Çalışmamızı desteklemek için. Gönlünüzden ne koparsa,” deriz. Sorarlar ve ödüllendirirler. Ona bir fotoğraf getirmesini söyledim. Aklına ne gelirse…ha? Bu da alışkanlık oluşturur. Bir şeyler getirmek, sana bir şeyler “getirme” alışkanlığı…düşüncelerini…”para” …sen

ölçüyü kaçırmadıkça, bu onlarda bir güven yaratır. Sonunda ona yardımcı olduğumuzda…

CHARLES : Ona yardımcı olduğumuzda….

JOHN : Evet. Bu işler vakit alır.

CHARLES : (“Alır” ile aynı anda) Ona ne türlü yardımcı olduğumuzda?

JOHN : Dedim ya sana. O… ne yapmak istiyorsa, o konuda. Kendisiyle yüzleşmek…biz ona yardım edeceğiz… o da bizi ödüllendirecek. Biz bu konuda ilerlemekteyiz. Sen de gördün.

CHARLES : Gördüm.

JOHN : Doğru, evet. Sen… sen…onu avucuma aldım. Görmedin mi bunu?

CHARLES : (“Bunu” ile aynı anda) Belki.

JOHN : Yo, yo. AVUCUMUN İÇİNE ALDIM

ONU. O da parayı verdi. Bana resmi getirecek…ağır ağır… ağır ağır… zorlayamazsın, … Gerçeğe varacaktır … (Sessizlik) Görmüyor musun?

CHARLES : (“Görmüyor musun” ile aynı anda) Bu görüşmeyi düşledin, demiştin ona.

JOHN : …Ha. Bu görüşmeyi daha önceden düşlemiş miydi? Hepimiz bilge bir adam düşleriz, bir gün…bu kişi… Ben bir resim çiziyorum. Sanki bir büyü varmış gibi. Onun ait olduğu ekonomik sınıfı görüyorsun… söz gelişi: pabuçlarına bak, kim olsa pahalı bir giysi alır…böylece belli bir düzeyde bir gelir algılarız. Yaz evi akla geliyor. Nerede? Besbelli bir su kıyısında. Anne de yakında deyiveririz, anlıyorsun ya? Onu buraya çeken de annedir. Aklı anneye takılmıştır…aklı da… büyü ile özgürlük kazanır…

CHARLES : …aklı büyü ile özgürlük kazanır…

JOHN : Evet. Bendeki “sağgörü” sayesinde. Evet. Evet. Evet. Onlara bir yöntem vermek gerek. Sana güvenmelerine yolu açmak demek. O herhangi birine güvenmez. Buraya gelir : “Sizde psişik güç olduğunu bana gösterin,” der. Pekâlâ. “Aklımdan geçenleri okuyun. Yakınmam ne, bana söyleyin.” Pekâlâ. Söylerim.

Dertli bir kadın. Buraya gelir. Bir sorunu mu var? Nedir? Paradır… hastalıktır..aşktır…Hepsi bu kadardır.Para, hastalık, ya da aşk . Derinden bunalmış bir kadın. Kırkına yakın. Bekâr, …dediğin gibi… Bir yürek sızısı mı? Hayır. Hastalık Belki. Kaygılı tür bir kadın, bu belli. Ama yok. “Ölüm korkusu” diyorum. Üç kez. Tepki yok. Gözlerinde yok. Demek ki. Sağlık. Hayır. Aşk. Hayır. Geriye “para” kaldı.

CHARLES : Sen “Yasa” dedin.

JOHN : Yasal bir sorun dedim. Bu para ona nereden gelmiş, kadın varlıklı, demek bazı sözleşmeler var… bazı hukuksal…

CHARLES : “Annesinin vasiyetnamesi,” dedin.

JOHN : Evet. Dedim.

CHARLES : Bunu nereden bildin?

JOHN : Attım.Bilinçli olarak attım, tuttu. Teknik seni bir yere kadar götürür, sonra arada bir…

CHARLES : Demek olan biten bu …hepsi bu kadar.

(Sessizlik)

JOHN : Ne?

CHARLES : Demek yaptığın bundan ibaret.

JOHN : Hepimiz bir “büyü” isteriz, ama bizim işimiz, gerçek işimiz…Bir dakika. Özür dilerim… (Sessizlik) Özür dilerim. Sen paradan söz ediyordun. Ben…Ben… nedir benim gördüğüm …bir şey geldi gözümün… akşam … akşam …akşam giysisi? Bir (Sessizlik) Görüyorum, nedir bunlar? Taş mı ne?…Safir.

CHARLES : Bu da ne?

JOHN : Biri … bir armağan … bunlar senindi… bir çift safir kol düğmesi. Değerli bir çift düğme. Bunlar senden gitmiş…? Senin hayır…evet. Bir … bir … senin parayla ilgili kaygın ve … sen bir çift safir kol düğmesini rehinciye verdin. (Sessizlik)

CHARLES : Sen bunu nerden biliyorsun?

JOHN : İki hafta önce … biz tanışmadan. Sen… sen böyle bir şey yaptın mı?

CHARLES : Sen … bunu nerden biliyorsun?

JOHN : Rehincinin makbuzunu gördüm. Cüzdanında. Gördün mü? Gerçekten de çok kolay. (Sessizlik) Ama insan inanmaya yönelir … Bizim işimiz tahminde bulunmak değildir, yardım et-

mektir …bir … bir atmosfer yaratmaktır … Tıpkı sana yaptığım gibi… bir yol açmaktır…

CHARLES : Cüzdanımı neden karıştırdın?

JOHN : Canım. Adam yiyecek getirdi, ona bahşiş vermem gerekti… sen banyodaydın, özür dilerim. Ben… doğrusu…

CHARLES : Cüzdanımı karıştırmaman gerekirdi.

JOHN : Çok haklısın. Bunu… bunu yapmamalıydım. özür dilerim. Çok özür dilerim. Charles. Çok, pek çok özür dilerim. Bir dolar aldım, makbuz düştü…çok haklısın. İşte, özür diliyorum. (Sessizlik) Özür diliyorum. Beni bağışlayacak mısın? (Sessizlik) Beni bağışlayacak mısın? (Sessizlik)

CHARLES : Çok meraklısın.

JOHN : Evet, ben. Bence bu meslekten ileri geliyor… haklısın. Ve özür diliyorum. Çok üzüldüm, anlaşılan çok hassas bir ….

CHARLES : Elbette hassas bir konu. Evet. Öyle. Bak, şunu söyleyeyim …

JOHN : Paramız olacak. İnan bana. Bize gelip de soracak: “Size borcumu nasıl ödeyebilirim?” Biz de, “Gönlünüzden ne koparsa. İşimizde bize destek olmanız için… Kimi elli bırakır, kimi de bin,” deriz… Ve biz de …

CHARLES : Ne zaman?

JOHN : Yakında.

CHARLES : Ne zaman.

JOHN : Ben bu işe iyice kendimi verir vermez. Bu da yakın. Bu kadın da ilk işaret, kesin bir işaret. İnan bana. Sonra senin kol düğmelerini geri alacağız, ve …

CHARLES : … ne kadar sürer?

JOHN : Gerçi… kısa bir süre.

CHARLES : Kısa bir süre.

JOHN : Evet. (Sessizlik) Ve neyim varsa. (Sessizlik) Neyim varsa … neyim varsa, neyim varsa, senindir.

CHARLES : O da şu anda nedir?

JOHN : Şu an da pek az. Maddi açıdan. Çok az. Sana verebileceğim şu: Bir … uğraş. Bir zanaatin

başlangıcı. Bu da seni geçindirir, bu …

CHARLES : Bir uğraş.

JOHN : Evet. Öyledir. Yardımcı olmak …yani… Senin neye canın sıkıldığını anlıyorum. Parasızlık bir tür işarettir…

CHARLES : Öyledir…

JOHN : Bir şeyin …evet. doğrudur…bir şeyin, değerli bir şeyin yoksunluğunun işaretidir. Sen bir şey yitirmişsin bu nedenle kuşkulusun. (Sessizlik) Ben de şimdi senin neden düş kırıklığına uğradığını anlıyorum. Senin sorduğun soru şu: Benim yaptığım iş ne kadar meşrudur.

CHARLES : Benim sorum bu mu?

JOHN : Evet. Bu. Gerçi sen böyle olduğunu bilmiyorsun. Bu nedenle sen burun büküyorsun bu … Ben sana işin püf noktasını gösteriyorum, senin canın sıkılıyor. Elbette sıkılır. Sen buna “seyirci gözüyle” bakarsan sıkılır. Bu uğraşın en acı yanlarından biri şudur: Sen işini güzelce yaparsın da, bunu kim görür? Kimse, doğrusu…(Sessizlik) İyi yaparsan. (Sessizlik) Ama … (Sessizlik) Şunu demelisin, şunu demeyi öğrenmelisin, bence şunu demelisin, sonunda bizi onlardan ayıran şudur: Biz iyi ve açık bakarız. İşte bu. Yoksa “özelliğimiz” yok bizim … (Sessizlik)

CHARLES : Sen ona uzaduyum gücü olduğunu söyledin.

JOHN : …. Ben bunu herkese söylerim… “Gizemli” olduğumuzdan değil. Ama görebiliriz. Gözümüzün önünde olanı görürüz. Şimdi ona bir bakalım. (sesizlik) Evli değil Bu yaşta. Neden? Bağlı. Neye? Çözemediği bir olaya. Annesinin ölümü mü? “Ruhlar dünyasına” soracağı soru, annesi, üvey babasına bir servet bırakmış. Mahkemeye gidip vasiyetnameye itiraz etmeli mi? Bu “gizemli” birine sorulacak soru mu? Değil. Daha gizli bir soruyu örtüyor: şunu: bu ihaneti ben nasıl kaldırırım? Nasıl öç alabilirim. Ölüden. Veya: neden annem beni daha çok sevmiyordu? Biz de ona yardım ederiz. Bu son soruyu yanıtlamak için.

CHARLES : Peki, bunu nasıl yaparız?

JOHN : Bilmek istediği şeyi ona söyleyerek.

CHARLES : O nedir?

JOHN : Bilmiyoruz. Biz dinleriz, o da bize söyler … yarın. Sen gene dineyeceksin …

CHARLES : Dinleyeceğim…

JOHN : Evet.

CHARLES : Kaç gün dinleyeceğim?

JOHN : Kaç gün…?

CHARLES : Yani ne demek bu. Bir oy… bir yıl? Kaç…

JOHN : Sana söyledim … Onun güvenini kazanınca.

CHARLES : Güvenini. Bu bir işse, sana ücret ödemeli.

JOHN : Ödenecek.

CHARLES : (“Ödenecek” ile aynı anda) Bu kıza bir hizmet veriyor musun, vermiyor musun? Sen neden korkuyorsun …? Sana bu iş için para verilmeli mi verilmemeli mi? Bana verilmeli. Verilmeli. Çünkü ben de burada oturuyorum. (Kalkar) Ellilik nerede.

JOHN : Ellilik.

CHARLES : Parayı ver bana.

JOHN : Veremem. Nasıl veririm? Onu imzaladı. Ona geri vermeliyim …

CHARLES : Nedir bu, çocuk oyunu mu? Ver parayı bana.

JOHN : Hayır, Hayır, Hayır. Veremem. O buraya gelir de, para yerinde yoksa … Anlıyorum, anlıyorum. Charles. Charles. Anlıyorum … Otur, lütfen.Demek ki… Anlıyorum ki, seni gücendirdim.

CHARLES : Öyle mi…?

JOHN : “Para” yüzünden. Evet. Boş yere. Para için. Cüzdanını karıştırdım. Görüyorum ki, alınmışsın…

CHARLES : Görüyorsun…

JOHN : Evet, ve.

CHARLES : Demek, sen her şeyi görüyorsun. Değil mi? Söyle bakayım, başka ne görüyorsun? Onun Ruhlarla bağlantı kurmak istediğini de görüyorsun. (Sessizlik)

JOHN : Evet, doğru, sana söylemiştim.

CHARLES : Söyle, senden ne yapmanı istedi?

JOHN : Bir seans yapmamı, …anlarsın,etkileri… mucizeler … varlıklar … bilinmeyen gerçekler

CHARLES : Bilinmeyen gerçekler ?

JOHN : Bir tek annesinin bileceği şeyler.

CHARLES : Ve bu ona sağlanabilir?

JOHN : Elbette.

CHARLES : Nasıl?

JOHN : Şey. İşte, kitaplığa gidersin. Yıllık. Sosyete haberleri, dosyalar … Araştırma. Bir “bağlantı” uydurursun. Hm. Medyum olan bir ruh. On dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. Dost bir ruh, daha önce …

CHARLES : Sen de bunu yapabilirsin?

JOHN : Dedim ya. Güvenlerini kazandın mı…

CHARLES : Sen bunu yaptın mı?

JOHN : Hayır. Ama yapıldığını gördüm. Yapıldığını gördüm …Ne?

CHARLES : Sana bir şey diyeyim mi?

JOHN : Yok, yok, bu yüzden sordum sana. Ne… ne… ne …

CHARLES : Senin geliştirdiğin gereçleri kullanacağız.

JOHN : Ben.. kullanırım. Ya sen ne …nasıl yani?

CHARLES : Servetini elinden alalım.

JOHN : Bunu isteyen çok kişi vardır.

CHARLES : Öyleyse bunu biz yapalım.

JOHN : Bak. Yok. Bence olmaz (Sessizlik) Hepimiz açgözlülük duyarız … zaman zaman … edinemeyceğimiz şeyler için, ya da kendim için …senin için istediğim şeylere karşı, bizim için, ama bunları doğru dürüst anlarsak …

CHARLES : Sen onun bir seans istediğini söyledin. O seansa kavuşacak. Sen araştırma dedin, yapacağım araştırmayı bana sen söyle. Ben yaparım. Yarın geldiğinde, ona seansını ayarlarız. Annesi desin ki, vasiyetnameye itiraz etsin, sonra serveti bize versin.

JOHN : Olmaz.

CHARLES : Ya bunu yaparsın, ya da seni bırakır giderim. Anlıyor musun? (Sessizlik) Beni anlıyor musun?

JOHN : Bu seçimi yapmaya beni zorluyor musun?

CHARLES : Zorladım bile. Şimdi seçim sende.

2. PERDE SONU

ÜÇÜNCÜ PERDE

(JOHN, CHARLES ve BAYAN A)

JOHN : Rahat mısınız?

BAYAN A: Evet.

JOHN : Lütfen…kol saatinizi, yüzüklerinizi, ve kan akımını engelleyen her şeyi çıkartır mısınız. Charles:

CHARLES : Efendim.

JOHN : Işıkları kıs, lütfen. (Sessizlik) Teşekkür ederim. (Sessizlik) Şimdi, başlamaya hazır mısınız?

BAYAN A : Evet.

JOHN : Bir an için sussak ve kafamızı, yapmayı umduğumuz noktaya açsak. Zorlamak değil, aranmak değil, sadece kendimizi açmak. Sükûnetle. Evet. (Sessizlik) Bugün, bağlantı kurmak için burada toplanmış bulunuyoruz. Henüz aramızdan ayrılmış biriyle. Ruhu burada gezinen biriyle. Burada bizimle bulunan biriyle … onunla bağlantı kurmak için. Ona sormak için: bir soru yöneltmek için … biz yardım arıyoruz. Daha önce ayrılmış olan birinden. (Sessizlik) Bize yardım etmesi için. Daha önceleri de ettikleri gibi. Evet, doğru. İyi misiniz?

BAYAN A : Evet. (Sessizlik)

JOHN : Mumlar, lütfen. SPIRITI MIEI INFERNALI OBEDITE. Bin sekiz yüz kırk üç yılında Boston’da Hawks adında esnaftan biri vardı. Samuel Hawks. Tremont sokağında bir dükkân işletirdi. Tütün satardı, toplumun her katıyla ilişki kurardı. Dükkânla ilgili olan, mal veren, mal alan, Bay Hawks ile ticaret ilişkisi olan bir tüccar kaptan, vardı, evine davet edildi ve dostluk kurdu. Pek çok kez oraya uğradığında, aile ona kapısını açık tutardı; kaptan gelince, denize dair öyküler anlatırdı. Gönül çeldi,

kadının gönlünü çeldi, kadın onun yaşam biçimine kapıldı, ailesini terkedip onunla buluşmaya gitti, öğleden soraları, limanda, rıhtımda, onun kiraladığı odaya giderdim, ter kokardı, perdeler rıhtıma doğru uçuşurdu, aşağıdan gelen komutları, rıhtımda adamları çalıştıran adamları görürdük, denize kapılmasına kapıl da nedir ki? Güneydeki yerlilerin haline tavrına alışmıştı, onlar akla hayale gelmeyen adaklar yaparlardı tanrıya, ateşli bir hırstı, ama onun alıp buralara getirdiği, dehşet olmuştu. Bu korkudan kaçınıyordum. Kaçmak, ama nasıl yapacaktım? Yapamayacaktım. O evde tutsaktım, gelse diye dua ettim, ne demeli ki, ben verdim, o istedi, oldu. Saçından yakaladım, çektim kendime, haykırdım, baktım ki hastalığı kapmıştım, beni de al götür. Yok, sonra o gidince … nasıl diyeyim? Çocuklarım bile ona gel dediler, ama geldi, “Beni mahvettin.” Ve Al Beni Götür. Hayır. Gemine bindir beni. Hayır. Hayır. Beni bu odada nasıl bırakırsın, yapıştın ona, dehşetle, onun ateşi, benim yanılgım, dehşet içinde … diyeceksiniz ki, ektiğimi biçtim, kazandım, bıçaklandım, karnım deşildi, onun kamasıyla parçalandım, çarşaflar kan içinde, duvara bulaştı, sonra o çıktı gitti, gemiye değil, gene dükkâna, vedaya, hesabı kapatmaya, beni öldürmüşken… kocama selam bırakmış, ben gözlerimi dikmişken. Onun saygın eşi. O, gel-git dinmişti, dümen başındaydı. Pişmanlık yok. Duygu yok. Lâf yok. Onca yıl. Saygın öldü. Öldü. Oysa benim cesedime sahip çıkan olmadı. Limandan gelen sesler. Kan izini gördüm, ben, sonra o odaya girdi. Kocamın onu eve getirmesinden önce, bir gün öğleden sonra. Ama orada oturmuş … (Sessizlik) Uşak, bu yarış kendi kokuşmuşluğunu kendi yarattı dedi… o yatağında ölüyordu. Onursuzluk içinde yattı. O leş gibi odaya çekilmek, öldürülmek. Herkes bilirmiş. Anlaşılan, benden başka herkes bilirmiş. Şimdi de siz bana geldiniz. (Sessizlik) Başkaları gibi. Ve soruyorsunuz. Her şeyden

saklı, acımın dışında. Bir ev görüyorum. Beyaz bir ev. (Sessizlik) Bir numara.

BAYAN A : Ne görüyorsun?

JOHN : Sekiz numara görüyorum. Bir yıl… ?? Ben … Bir adres …? Bir rakam görüyorum, “seksen dört”.

BAYAN A : Seksen dört. Bu …

JOHN : Ne?

BAYAN A : Bu bizim evimiz …

JOHN : (“Evimiz” ile aynı anda) Neden yardım istemek için bana geldin?

BAYAN A : Bu bizim evimiz, Rosemont Sokağında.

JOHN : (Rosemont” ile aynı anda) Bir kadın öldü, bir giysi, o … Bir akşam giysisi. Beyaz…kirli beyaz … pembe … ?

BAYAN A: Bir…

JOHN : Bir akşam giysisi. Sana verdi …Aldığı yer, senin için aldığı yer …

BAYAN A : Paris’ten almıştı.

JOHN : Onu orada görüyorum ve ben … Bir gece. Ne? Sizi, ne?

BAYAN A : Beni öpmüştü.

JOHN : Onu sizin başucunuzda görüyorum. Dedi ki. Dedi ki, “Sen benim …”

BAYAN A : (“Benim” ile aynı anda) Sen benim küçük …

JOHN : Sana seslendim.

BAYAN A: Ne zaman?

JOHN : Onu görüyorum.

BAYAN A: Ne görüyorsun?

JOHN : Onu, senin yanında görüyorum. Yatağında. Bir.. bir … kırmızı tuğla bir ev. O senin odanda. O … senin kapında. Kırmızı tuğla bir yapı

BAYAN A : (“Yapı” ile aynı anda) Orası benim apartman dairem.

JOHN : (“Dairem” ile aynı anda) O … Sen. Dur! Onu orada hissettim. Geçen …geçen … geçenlerde. Seni görmeye geldi. Dedi ki…

BAYAN A: Ben…

JOHN : “Sana seslendim …” “Duymadın mı?” Bu ne zamandı?

BAYAN A: Şey …şey…

JOHN : Ne zaman …ne zaman …?

BAYAN A : Orası benim dairem …

JOHN : Orada durdu… duymuyor musun? Yatağının yanında durdu. Sana seslendi. Yoksa sen … diye sordun, ona dua ettin, gelsin diye, açıklasın…

BAYAN A: Ne, ben…

JOHN : Kapının vurulduğunu duyuyorsun. Annen “Adını seslendim,” diyor. Ama kulak asmıyorsun. Onu duydun. O sana geldi, söylesene.

BAYAN A: Ben…

JOHN : Evine. Kapının vurulduğunu duydun…

BAYAN A: Ben, hayır…

JOHN : Evet! Duydun onu! Rüzgâr esiyordu. SANA ADINLA SESLENİYORDU!!!

BAYAN A: (Sessizlik) Adım sanmıştım …

JOHN : Olduğunu biliyordun. (Sessizlik) Düşünde … dedi ki, “Ne düşlüyordun? O gece düşünde ne görüyordun?” Sen de ona düşünü anlattın. “Uyu. Çünkü ben hep yanındayım.” Sana böyle dedi. Sana seslendi. Sana söyledi. Ah. Ne günler. Ne yıllar. Yas tuttu. Nasıl da yas tuttu. Nasıl da … senin kederin için, gördüm onu. “Sevgili yavrum …” Düşledin … duruşunu, yatağının başucunda, seslenişini… “Sevgili yavrum.” Neden bana karşı koyuyorsun? Ve, senin bir sorun var dedi. Dertlerin var…?

BAYAN A: O…

JOHN : “Bir vasiyetname yazdım …” Pa … para … bıraktığı para. Bunu … bir başkasına bıraktı. O … O diyor ki …dur… en …(Sessizlik)

CHARLES : …devam et.

JOHN : Edemeyeceğim …kaybediyorum …

CHARLES : Devam et.

BAYAN A: Ne olursun…

JOHN : Onun bir fotoğrafı var mı…?

BAYAN A: Ben…

JOHN : Koy. Tersine koy masanın üstüne … “Alif Casyl, Zaza, Hil Mel Melat olarak.” Ellerini resmin üstüne koy. (BAYAN A bunu yapar) O … (Sessizlik) Ben … Ben … (Sessizlik) Senin

bir sorun var … ölmüş anneciğin … “Bırak adam karar versin.” Soru şu … dertlisin … Ben … ben … seni temin ederim annen seni seviyor … Diyor ki, paradan kurtul. Ve de karşı çık… diyor ki: “Seni hiç terk etmeyeceğim.” Annen hâlâ senin içinde yaşıyor. “Öğüdümü dinle ve gene gel,” ve

CHARLES :… diyor ki…

JOHN : (“Diyor ki” ile aynı anda) Seni hâlâ seviyor. Diyor ki… “Seni istemeyerek terkettim”… Ve gene buluşacağız … Ben (Sessizlik) Ben …(Sessizlik) Gölgeler görüyorum, bir işaret, limandaki odada, hissediyorum… (Sessizlik) Özür dilerim. (Sessizlik)

CHARLES : Sen iyi misin?

JOHN : İyiyim. Ben… (Sessizlik) İyiyim. (Sessizlik) Bir saniye gerek bana. Ben ne …? Açsana… (CHARLES’a pencereyi gösterir, perdeler açılır; sessizlik. İç çekişler) Gitti. (Sessizlik)

BAYAN A : Ve …? (Sessizlik) Ben konuşabilir miyim …?

JOHN : (“Miyim” ile aynı anda) istiyor musunuz … konuşan kadında … ? Ne oldu? (Sessizlik)

CHARLES : Boston’lu Kadın.

JOHN : Evet. Boston’lu Kadın konuştu. O … o ne …? Bir kaygı… o …

CHARLES : Bağlantı kurduğunu söyledi, sizin …

JOHN : (BAYAN A ‘ya) Annenizle.

BAYAN A: Evet.

JOHN : Böyle mi dedi?

BAYAN A: Evet.

JOHN : Sonra?

BAYAN A : “Bırak adam karar versin” dedi.

JOHN : Bırak …anlamı…

BAYAN A: Şu…

JOHN : Yani biz karar verelim. Yani ben…

BAYAN A: Evet.

JOHN : Yani, ben karar vereceğim, hukuksal…

BAYAN A: Evet.

JOHN : Ben, ben, ben … Ona sorduğum soru buydu … Ama yetkili olarak değil, elbette, ben…

BAYAN A: Ama siz…

JOHN : Ben ne?

BAYAN A: Yol…

JOHN : Yol göstermek mi?

BAYAN A : Bana yol gösterirsiniz. (Sessizlik)

JOHN : (iç çeker) Hayır. Yapamam … Sanırım ben

BAYAN A : Annemi gördünüz. (Sessizlik)

JOHN : (İç çeker) Hayır. Yapamam … Sanırım ben

BAYAN A : Annemi gördünüz. (Sessizlik)

JOHN : (BAYAN A’ya) Aradaki bağlantı noktamız onu gördü. Ben de ….belli belirsiz … belli belirsiz …

BAYAN A : Fotoğrafta gördüğünüz gibi miydi?

JOHN : Fotoğraf. Çevirin. (BAYAN A fotoğrafı

çevririr) Evet. Evet. O. Evet. (Sessizlik) Biraz daha gençti. Anneniz. Onu gördüğümde …

BAYAN A : (“Gördüğümde” ile aynı anda) BU ONUN FOTOĞRAFI DEĞİL. BUNU BİR KİTAPTAN KESTİM. Siz hepiniz, tümünüz, Allah kahretsin sizi! Nasıl dersiniz, “Onu yatağında, başucunda görüyorum.” Beni nasıl tuzağa düşürürsünüz? Dünyada hiç mi merhamet kalmadı …?

CHARLES : Eğer siz…

BAYAN A : Bana siz yardım edemezseniz hiç kimse edemez … Buraya neden geldim ben? Hepiniz … Ah, Tanrım, hiç mi… Beni nasıl altadırsınız … siz … Allah sizi kahretsin… “para” için …?

CHARLES : Tanrım… kov onu buradan…

BAYAN A : Canınız çıksın, cehennemin dibinde, hapiste çürüyün … sizi şarlatanlar, sizi hırsızlar…

CHARLES :Biz…

JOHN : Olamaz. Tanrım beni bağışla …

BAYAN A : Bu dünyada güç diye bir şey kalmışsa … (Kalkar)

JOHN : Hayır!

BAYAN A : Ben… hemen …

JOHN : Tanrım, yardım et. Özür dilerim …

BAYAN A : ÇEKİL YOLUMDAN!

JOHN : Tanrım, bana yardım et. Aziz annenizi görüyorum. Sizi bir Şal’a sarıp sarmalamış. Kırmızı bir Şal… O geri getirmişti size. O örtünmüştü, o size fısıldamıştı. “Eve

Döneceğim …” Giderken söylemişti. Baban aldı onu içeriye. O akşam için. Ve ve geldiğinde. Sizin odanıza, lambanın üstüne bıraktı Şal’ı. Kızıl bir gölge yansıttı…

BAYAN A : Hayır.

JOHN : Evet. Sonra size ninni söyledi. “Uyu yavrum mu …?” Ninni söyledi, dinlediniz.

BAYAN A : Hayır.

JOHN : Sizi kucağına alırdı. Şal’ı, parfüm kokardı. Onu kaybetmiştiniz, ne zamandı? Beş … Beş

BAYAN A : Evet.

JOHN : Ne?

BAYAN A : Beş yıl önce.

JOHN : Ve kimseye söylemediniz, çok üzüldünüz, sarı bir gül, bir gül, tam ortasında, ve altın saçaklar, o ninni söylerdi. “Uyudun mu yavrum?” Ve hâlâ sizi düşünür. Size seslenir. Şimdi de sesleniyor. Onu başucunuzda gördüm. Şal’ı örtünmüş.

3. PERDENİN SONU

DÖRDÜNCÜ PERDE

(JOHN ve CHARLES.)

CHARLES : Pekâlâ. (Sessizlik.) Sanırım… (Sessizlik.) Sanırım… (Sessizlik.) Burada kalmak istiyorum. (Sessizlik.)

JOHN : Hayır. Ben… Ben… Bunu yaptık.

CHARLES : Burada kalmak istiyorum dedim.

JOHN : Evet. Olamaz.

CHARLES : Bütün yapacağın…

JOHN : Keşke öyle olsaydı. Ama değil, öyle değil, benim…

CHARLES : Ya nedir? “Ara bulmak” mı istiyorsun? Sen…?

JOHN : Ben… Ben… Hayır, bak, ben… Hayır. Bu değil.

CHARLES : Bilmek istiyorum.

JOHN : Hiç kuşkum yok, biliyorsundur.

CHARLES : Bilmek istiyorum…

JOHN : Neler isteriz. Neler isterim…

CHARLES : Senin yanında kalmak istiyorum.

JOHN : Ve soruyu bilmek. “Dünya nasıl sona erecek?” “Ben varlıklı olacak mıyım?”

CHARLES : Beni gitmeye zorlama.

JOHN : Düzmeceler. Değil mi… ? Çekti seni. Çok çekti seni… Ha… Düzmeceyi öğrenmek istiyorsun. Sana bir düzmece gösterince… “Ama sen onun aklından geçenleri okuyorsun.” (Sessizlik.) Öyle mi? Ben ona “fikir verdim.” Yaptığım, bu kadar. Eee? Şimdi sen üstünlük taslıyorsun. Ve, bunda gizem yok. Sonra, sen gidebilirsin. “Piramitlerin Gizemi?” Hayır. Ben kitaplığa gittim. Toplum Haberleri dosyaları. Belki iki resim. Saçaklı, kırmızı şal örtünmüş bir kadın. İkid ayrı fotoğraf. Evet, hali vakti yerinde bir kadın. Aklına ne gelir? Bunu sık sık taktığı. Dışarıda takmıştır, evde takmıştır. Kaygılı bir çocuk, çocuk uyuyamıyor. Anne şalı bir odada takmıştır. Çocuk bunu anımsar. Şimdi özgür müsün? Gizleri bildiğine göre? (Sessizlik.) Pitagor gizlerini? (Sessizlik.) Kutsal…? (Sessizlik.) Üç çanak. Top hangi çanakta… Peki. Hayır. Sen iste-

din… sen… Benim bir şeyim yok… İsterdim ki… (Sessizlik.) Ben (Sessizlik.) Memnun musun? (Sessizlik.)

CHARLES : Memnun muyum?

JOHN : Acaba sen… evet. Acaba sen… sen artık gizemsiz bir dünyada yaşamaya hazırsın. Artık sen, benim bütün bildiklerimi biliyorsun. Artık memnun ayrılabilirsin. (Sessizlik.)

CHARLES : Dur. Sen “Bir yara izi,” dedin.

JOHN :Ben…?

CHARLES : Sen “Yara izi,” dedin. İlk geldiğinde. Bir yara izi. Sol dizinde. Bunu kendisi bilmiyordu.

JOHN : Bir yara izi.

CHARLES : Ve bunu kendisi bilmiyordu. Sen nasıl bildin?

JOHN : Son bir gizem. Kadın sağ elini kullanıyor.

Dinle: Çocukken hepimiz düşeriz. Düşüşü hafifletmek için, sağ el kullanan, sol dizinin üstüne düşer. Bu dünyada sağ el kullananların yüzde doksanının sol dizinde küçük bir yara izi vardır. Kusura bakma. (Sessizlik.) Hoşça kal.

CHARLES : Hepimiz öğrenmeliyiz demiştin.

JOHN : Böyle mi dedim?

CHARLES : Evet. Ve… evet. Ve… bana gösterdin… ve… dur! Beş yıl önce kaybettiğini söyledin. Nasıl…

JOHN : SANA SÖYLEDİM. BU BİR DÜZMECE. BİR DÜZMECEYDİ. SAĞIR MISIN SEN? Bu dünyada, yaşa. Olmaz mı, lütfen. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Birbirimiz için daha anlamlı oluruz diye ummuştum. Olamazmışız.

CHARLES :Ben…

JOHN : Ve, hoşça kal. Seni düş kırıklığına uğrattığım için gerçekten çok üzgünüm.

CHARLES : Ben… (Sessizlik.) Hoşça kal.

JOHN : Evet, bunu demiştik. (Sessizlik. CHARLES çıkar. JOHN yalnız başına, ayakta durmaktadır.) “Alif, Casyl, Zaza, Hitmet Meltat” (BAYAN A girer.) Evet, evet, evet. Buyurun. Ben… vakit gelmiş miydi…? Bizim…?

BAYAN A : Biraz erken geldim. İzninizle…?

JOHN : Rica ederim.

BAYAN A : Oturabilir miyim?

JOHN : Buyurun.

BAYAN A : Teşekkür ederim. (Oturur.)

JOHN : Bugün nasılsınız?

BAYAN A : Ben iyiyim. Ben… ya siz?

JOHN : Çok iyiyim.

BAYAN A :… görünürde, siz…?

JOHN : Bir müşteriyle beraberdim ve siz çok haklısınız. Bakın: Önce kafamın içini arındırayım, ve… (Sessizlik.) Evet. Tamam. Sizin görünümünüz… Siz bir şeye karar vermişsiniz, çünkü bugün keyfiniz yerinde gibi. Bir şeyler olmuş… Yüreğinizden bir yük kalkmış. İyi. Berraklık görüyorum. İyi. Çünkü yaşamda pek çok keder var. Yanıtlanmamış bir soru. Çünkü, eninde sonunda, bunları kendi kafamızda kendimiz çözmeliyiz. Bunun doğru olduğunu biliyoruz. (Sessizlik.) İyi. (Sessizlik.) Evet. Evet. Ne var? (Sessizlik.)

BAYAN A : Size bir şey sormama gerek.

JOHN : … Hâlâ kuşkucu. İyi. Kendi doğamıza karşı çıkamayız. Çünkü bu bizi korur. Ne istiyorsanız sorun.

BAYAN A : Ama gücenmeyeceksiniz.

JOHN : Hayır. Söz veriyorum.

BAYAN A : Şayet ben… (Sessizlik.)

JOHN : Söyleyin. Şayet siz ne?

BAYAN A : Boston’da bir araştırma yapsam. Bay Hawks adında biri için.

JOHN : Evet.

BAYAN A : Ve 1840 yılında öldürülen eşi için…

JOHN : Araştırırsanız, ne bulacaksınız… Birinin uydurduğu bir öykü olduğunu mu? Gerçek olduğunu mu? Birinin bunu okumuş olabileceğini mi? Kaydedilmiş olduğunu, ya da, belki, gözden kaçtığını mı?

BAYAN A :Hımm.

JOHN : Görüyorum ki, yetersiz, ama yetmeli. Bakınız, sizi ilgilendiren geleceği bilmek değil. Son olarak. Annenizin vasiyetnamesi konusu. Görüyorum ki, karar vermişsiniz.

BAYAN A : Evet. Vasiyetnameye itiraz edeceğim.

JOHN : Bence de böyle yapmanız gerekir.

BAYAN A : Evet. öyle, ben de bunu yapacağım. (Sessizlik.) Ve size teşekkür etmek istiyorum. (Sessizlik.)

JOHN : Ben de elimden geleni yapmak isterim.

BAYAN A : Ve ben de… Size borcumu nasıl ödeyebilirim?

JOHN : Gönlünüzden ne koparsa. Ve ne zaman isterseniz.

BAYAN A :… Olağan olan nedir…?

JOHN : Bazıları, yardım edilen kişilerden bazıları — kimi, durumları elverirse, dilediklerinde, bin dolara kadar öderler. Çalışmalarımızda bize yardımcı olmak için. Kimi de elli dolar bırakır. Bazıları hiçbir şey bırakmaz. Bu, tümden, size kalmış.

BAYAN A : Annemle bağlantı kurdunuz.

JOHN : Ama neden bu değil…

BAYAN A : Onunla bağlantı kurdunuz.

JOHN : Evet. Belki öyledir. Ve… ben… ben… bilmiyorum.

BAYAN A : Onu gördünüz. Hayır. Onun beni şalla sarıp sarmaladığını gördünüz. Bunu hiç kimse bilemezdi. Siz onu gördünüz.

JOHN : Onu gördüm mü?

BAYAN A : Yok. Bana söylemelisiniz. (Sessizlik.) Bana söylemeniz gerek. Siz onu gördünüz. (Sessizlik.)

JOHN : Evet.

BAYAN A : Onun beni şalla sarıp sarmaladığını gördünüz.

JOHN : Evet. (Sessizlik.)

BAYAN A : Ve benim bu şalı kaybettiğimi söylediniz.

JOHN : Siz, evet, böyle dedim. Ama siz onu kaybetmediniz. Siz onu yaktınız. Öfkeyle. Suyun yakınında, bir yerde, dururken, beş yıl önce.

BAYAN A : Evet. Ve sonra ben…?

JOHN : Bilmiyorum. Gördüğüm, bu kadar.

SON

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir