Mutlu Son – Bertolt Brecht

MUTLU SON

Brecht

(Komedi, 3 Bölüm)

OYUN KİŞİLERİ

BILL CRACKER — Bar sahibi gangster

SAM WORLITZER — Soygunda kadın kılığına girişiyle ünlü (Mama)

DR. NAKAMURA — Japon yankesici

JIMMY DEKTER — 50 yaşlarında kasa hırsızı (Muhterem)

BOB MERKER — Jimmy Dexter’in ikizi (Profesör)

JOHNNY FLINT — Genç ve aşırı sinirli (Baby)

FREDERICK SCHREINER — Kutsal Ordu’da albay

HANIBAL JACKSON— Kutsal Ordu’da teğmen (Eski polis komseri)

LILIAN HOLIDAY— Kutsal Ordu’da teğmen (Hallelujah Lilian)

GRİLİ BAYAN — Eski polis komserinin dulu (Sinek)

MIRJAM — Barda çalışan kız

JANE — Kutsal Ordu neferi

MARY — Kutsal Ordu neferi

POLİSLER, YOKSULLAR, İKİ YABANCI

PROLOG

SAM — Bir gangster : Kâh bodrumda, kâh çatıda, kâh barda

Soyguna çıkar, izini belli etmez karda

Bazan yeraltındadır, bazan lüks salonlarda

Hırsızlık, cinayet, her şey var kalınca darda.

Kuşkunuz olmasın!

Bir genç kız : Bir çiçek, Şikago denen batakta

Halkı İsa’nın yoluna çağırır sokakta

İnce bel, seksapel ve muslin çorap bacakta

Masum bir bakire. Hiç oturmamış kucakta.

Kuşkunuz olmasın!

İnançla inançsızlık, erdemle erdemsizlik

İkisini çatıştırmak belki de densizlik

İlk bakışta duyulsa da biraz güvensizlik

Sonunda doğruya varacak bu düzensizlik.

Kuşkunuz olmasın!

Oyunumuz Hollywood havasında kalacak

Doğrular, eğrilerin üstesinden gelecek

Ne demişler hani, hak yerini bulacak

Oyunun sonu mutlak mutlu bir son olacak.

Kuşkunuz olmasın!

BİRİNCİ PERDE

(“BillBalo Salonu” adlı bar)

(Projeksiyon 1: Yüzyılımızın başlarında, Şikago’daki “Bill Balo Salonu” nda, yeraltı dünyasının matadorları buluşuyor.)

JIMMY — Kaldırımları yenileyeceklermiş. Buna ne dersin Johnny?

JOHNNY — Bilmiyorum, bilmiyorum.

JIMMY — Bence belediye, bu kaldırımlara haddinden fazla para döküyor.

JOHNNY — (Kalkıp yanına gider.) Özür dilerim Muhterem, Chicago Tribune’ü okudunuz mu?

JIMMY — Okudum, buyur.(Johnny geri giderken, çay söyler.)

JOHNNY — Teşekkürler. Bir sütlü çay, ama sıcak lütfen.(Nakamura, kapıdan iki yabancı ile görünür. Önce içeri girip kısa bir ıslık çalar. Sonra yabancıları içeri alır.)

NAKAMURA — Buyrun beyler, şöyle buyrun. Şöyle oturun. Bu masadan her tarafı görebilirsiniz. (Çevreye) İyi akşamlar. (Yabancılara) Beni burada gayet iyi tanırlar. (Çevredekileri tanıtır.) Şurada oturan Johnny Dutsch, eski horoz sıklet dünya boks şampiyonu. Aman baktığınızı belli etmeyin, şu öbür taraftakinin adı Dexter, nam-ı diğer “Muhterem”; birinci sınıf kasa hırsızıdır. (Duvardaki askıda sıra sıra asılı duran şapkaları gösterir.) Bunlar da Bill Cracker’ın kurbanlarının şapkaları. Bu sokakta bir çiçekçi vardı; bir hafta önce, sizlere ömür… İşte, şu onun şapkası.

JOHNNY — Biraz yavaş lütfen!

NAKAMURA — Günün birinde çiçekçiye bir bayan gelmiş ve ateşini istemiş.

1. YABANCI — Bir bayan ateşini mi istemiş? Bu, gri giysili bayanın öyküsü değil mi? Böyle bir bayan gerçekten var demek!?

NAKAMURA — Olmaz olur mu? 44. Caddenin en karanlık işlerinden birisi de bu işte.

2. YABANCI — Neymiş bu gri giysili kadın?

1. YABANCI — Şşş, yavaş! Şikago’nun doğu bölgesinde en azılı gangster, bu gri giysili kadınmış. Buradaki bütün haydutların kraliçesiymiş. İşin tuhafı, grili bayan birine yaklaşıp da ateşini istedi mi, hapı yuttu! Üç saate kalmaz, ölüsünü bulurlarmış. Yalan mı?

NAKAMURA — Yalan ne kelime?

JOHNNY — Biraz yavaş lütfen!(Dışardan bir polis düdüğü duyulur.)

l. YABANCI — İlginç, değil mi? Oysa hemen kapının önünde bir polis dikilmiş bekliyor.

JIMMY — Kapının önünde polis falan durmuyor.

1. YABANCI — Bal gibi duruyor işte!

NAKAMURA — Bal gibi duruyor!

JIMMY — İddiasına var mısınız? Beylerin her biriyle 10 Dolarına bahse girerim.

NAKAMURA — 20 Dolarına!

JIMMY — (Yabancılara yaklaşır) Beylerin her biriyle 20 Dolarına varım.

l. YABANCI — Kabul. Buyrun hep birlikte bakalım. (Hep birlikte pencereye gidip dışarı bakarlar. İki Yabancıyla Nakamura kahkahalarla gülmeye başlarlar.)

JIMMY — Haklıymışsınız. Oysa ben dışarda bir polisin durmadığından adım kadar emindim. (Paraları öder) Buyrun.

NAKAMURA — Yaa, gördünüz mü Muhterem; insan bazen böyle tongaya basar işte. Hele bu beyler gibi, feleğin çemberinden geçmiş insanlara rastlarsa. Buyursanıza, oturmaz mıydınız?

JIMMY — İşte böyle beyler, bende de bir iddia hastalığı var. Boyuna bahse girerim ve sık sık da son kuruşuma kadar yitiririm. Geçenlerde yine bir bahse girdim. Dedim ki, şu kapıdan çıkacağım ve üç saniye dolmadan bu kapıdan gireceğim. Neyse ki kazandım. Önceden antrenman yapmıştım çünkü.

JOHNNY — (Gazetesinin arkasından) Kazandı ama, ucu ucuna.

JIMMY — Lâfa bak! Şeytan diyor ki, bir saniyede yap aynı şeyi. Ayrıca yaparım da. Bu hastalık çünkü bende.

NAKAMURA — Zavallı. Maraton kompleksi var.

l.YABANCI — Nasıl? Binanın dışından dolaşacaksınız, öylemi?

JIMMY — Evet. Binanın etrafından. Bir saniyede hem de. Bir saniyede dolaşacağıma inanıyorum. Var mı bahse giren?

JOHNNY — Muhterem, senin yine paran fazla geldi galiba. Bir saniyede binanın üç tarafını nasıl koşacaksın? İmkân var mı buna? Saçmalıyorsun!

1. YABANCI — Bay Muhterem, ben bu bahse girerim.

JOHNNY — Pekâlâ! Ama hakem önünde. Ben boks hakemliği yaptım; size hakem olurum.

NAKAMURA — Evet, hakçasına hakemlik yapacak bir insandır.

JOHNNY — Beyler, ne kadar koyuyorsunuz ortaya?

NAKAMURA — Bakın bir daha soruyorum : Şuradan çıkıp şuradan gireceksiniz, öyle mi?

JIMMY — Evet.

NAKAMURA — Yani binanın etrafını dolaşmış olacaksınız?

JIMMY — Evet.

NAKAMURA — Yaya olarak?

JIMMY — Evet.

NAKAMURA — 100 Dolar. (Dışardan ikinci kez polis düdüğü duyulur.)

2. YABANCI — 200 Dolar.

l.YABANCI — Benden 50 Dolar.

JOHNNY — 350 Dolar eder. 100.. .200.. .50… 350 Dolar.

NAKAMURA — Muhterem, gelin vazgeçin bu işten.

JIMMY — Doğrusu bu kadarı da hastalık ama, ne yapayım, ok yaydan çıktı bir kere.

MİRJAM — Hayatta bu kadar hırslı bir insan görülmüş müdür? Ah Jimmy, ah!

JIMMY —(Sıyrılır) 350 Dolar. Buyrun. (Nakamura’ya) Doktor, bana bir 50 Dolar borç verebilir misin? Bende 300 Dolar çıkıştı. Bir 50 Dolar gerek.

NAKAMURA — Al bakalım, 50 Dolar.(Nakamura 50 Dolar verir. Jimmy paraları masanın üstüne koyar. Johnny, bütün paraları elinde tuttuğu bir şapkanın altına toplar.)

JOHNNY — 350. Yerlerinize.

NAKAMURA — Evet, son kontrol. Johnny.

JOHNNY — Tamamdır. Hazır! Dikkat! (Havaya bir el ateş eder) Başla!

JIMMY — (Dışarı fırlar)

JOHNNY — (Saatine bakarak saniyeleri sayar) Bir.. ki.. (Öteki kapıdan Jimmy’ye tıpatıp benzeyen Bob içeri dalar.) Bir saniye, on salise!

NAKAMURA — Fantastik bir hız! Dehşet!

1. YABANCI — Bu işte benim midemi bulandıran bir şey var. (Paraya uzanmak ister.)

JOHNNY — (Önünü keserek) Neymiş o midenizi bulandıran? Adam fantastik bir koşu çıkardı. Elbette ödeyeceksiniz.

SAM — (Girer) Elbette ödeyeceksiniz.

JOHNNY — Adam az kalsın kalpten gidecekti be!

BOB — (Bir iskemleye yığılır) Viski!

NAKAMURA — Zavallı! Kalbi için viski verin. Siz de kalkmış, ödeyeceğiniz üç-beş kuruş için mırın-kırın ediyorsunuz. Yuh artık!

JOHNNY — (Paraları Bob’a verir.) Şampiyona! Ananızın ak sütü gibi helâldir. Alnınızın teriyle kazandınız. Dehşet bir koşuydu!

NAKAMURA — Fırtına gibiydi! Üzgünüm beyler, üzgünüm.

JIMMY — (Girer) İyi akşamlar! (Gelip Bob’un yanına oturur.)

2. YABANCI — Bu da nesi?!!

NAKAMURA — (Sakin) İkizi.

BOB — (Jimmy’ye) Yeni polisiye romanı bulabildin mi?

JIMMY — Daha gelmemiş. Ayın otuzbirinde gelecekmiş.

1. YABANCI — (Nakamura’ya) Polis çağırmayacak mısınız?

NAKAMURA — Elden ne gelir ki? Ordan gelenin öteki olduğunu nasıl kanıtlayacaksınız?

1. YABANCI — (Öfkeyle, 2.Yabancı’ya) Gel gidelim şurdan.

SAM — (1.Yabancı’ya) Afedersiniz, bir şey soracağım— Son kilise ziyaretimde dalgınlıkla kilisenin orgunu alıp çıkmışım. Şimdi depo kirası vermekten anam ağlıyor. Size çok ucuz bir fiyata bırakabilirim. Satın almak istemez miydiniz? Kelepir, (İki yabancı öfkeyle çıkarlar.) Ne ayıp! Hiç nezaket denen bir şey kalmadı… Sinek bizlere yeni bir iş ayarlamış; ne şeker. Yeniden sizlerle birlikte çalışmaktan mutlu olacağım. Biraz spor olur, fena mı? Ne de olsa hepimiz sportmen insanlarız. Duydunuz mu, Goril Baxley Bufalo Ekspresini soymuş.

NAKAMURA — Hadi yahu? Ben size bir şey söyleyeyim mi: Bu Goril Baxley, bizim Bill’e rakip olacak.

JOHNNY — Sahi, Bill nerede kaldı?

(Projeksiyon 2— “Bill Balo Salonu” na adını veren Bill Cracker.)

(Bill girer. Elinde bir şapka vardır. Duvara gidip, şapkayı diğer şapkaların yanına asar, altına da G. B. harflerini yazar.)

NAKAMURA — Kim?

JOHNNY — G. B.

HEPSİ BiRDEN— Goril Baxley!

BILL — Goril Baxley aramızdan ayrıldı! (Hepsi ayağa kalkıp, şapkalarını çıkarırlar.)

SAM — Felâketin daniskası diye buna derler işte!

BILL — Nedenmiş o?!

SAM — Heriften 100 Dolar alacağım vardı.

BILL — Goril Baxley’in temizlenmesiyle birlikte; Bill’in Balo Salonu için ve Balo Salonu’nun Bill’i için, yepyeni bir dönem başlamış bulunuyor. Bu resme kim ateş etti?

JOHNNY — Mama.

BILL — O, benim büyük amcam General Cracker’ın resmiydi. Ayvayı yemiş. Bu sana 20 Dolara patlar.

SAM — 20 Dolar mı? Yalnızca camı kırılmış.

BILL — Olsun. Camı da hatıraydı!

SAM — Sen de büyük amcanı ateş hattına asmasaydın.

BILL — Bak bu doğru işte. Generaller ateş hattına sürülmez… Goril Baxley’in apışıp kaldığı gibi, yakın zamanda bu kent de apışıp kalacak.

SAM — Goril Baxley morto. Lâfın kısası, Bill Cracker ve çetemize, yükselişin yolu açıldı demektir. Bunu da kutlamak gerekir beyler.

NAKAMURA — Bill de şu meşhur Bilbao Şarkısını söyler artık ha?

BILL — Yoo.

NAKAMURA — Neden, böyle mutlu bir günümüzde?..

BILL — Yok, Bilbao şarkısını söylemem.

HEPSİ — Ama lütfen!.. Söyle hadi!.. Ne olur söyle!

BILL — Sözlerini hatırlamıyorum yahu.

JOHNNY — Ohoo, şarkının sözlerini hatırlayan mı kaldı? Üçyüz yıllık şarkı zaten.

NAKAMURA — Dörtyüz.

JIMMY — Canım yüzyıl için birbirimizin hatırını kırmaya değer mi?

JOHNNY — Kentucky’de yaşlı bir avcı yaşıyormuş. O hatırlıyormuş şarkının sözlerini.

JIMMY — Adamı şimdi nereden bulacaksın? Belki müziği duyarsa, sözleri de hatırlar bakarsın. Dur ben şu makinaya bir para atayım. (Elektrikli piyanoya para atar.)

BILL — Yok gerçekten, sözlerini hatırlamıyorum.

SAM — Bir dene canım.

BILL — Pekâlâ, deneyelim bakalım: Bu kutlama dolayısıyla, şu öksüz kalmış şapkanın da aramıza katılmasıyla, Bilbao Şarkısından parçalar. Hatırlayabildiğimiz kadarıyla. (Işık değişimi)

Müzik Nr. l— Bilbao Şarkısı

-l-

Bilbao’da Bill’in Balo Salonu

Tüm kıtanın en güzeliydi.

Orda bir dolara hem kavga bulurdum hem sevinç

Dünyaya özgü ne varsa ordaydı.

Ama bilmem ki siz gitseniz

Böyle bir yerden hoşlanır mıydınız?

Ah!

Yerlerde içki gölleri

Otlar bürümüş dans pistini

Ayın kızıllığı sızar tavandan içeri

Bir de müzik vardı; parayı veren

Düdüğü çalardı!

Joe, o günkü müziği çalsana biraz…

Bilbao mehtabında (sözleri arayarak)

Sevginin kucağında…

(Konuşarak) Harikaydı o sözler.

Ama çok geçti aradan.

(Yeniden şarkıya dönerek)

Bilmem ki siz bundan hoşlanır mıydınız?

Yoo,

Üstüne yoktu,

Üstüne yoktu,

Dünyada.

-2-

Bilbao’daki Bill Balo Salonuna

Mayıs sonunda bir gündü geldiler

Çuval dolusu parayla dört yabancı.

Yabancıların parası bizi de deldi tabii.

Bilmem ki siz bundan hoşlanır mıydınız?

Ah!

Yerlerde içki gölleri

Otlar bürümüş dans pistini

Ayın kızıllığı sızar tavandan içeri

Dört yabancı bir cayırdatır ki silahları.

Maçanız sıkar mı?

Yapın aynısını da görelim…

(Konuşarak) Neydi?…

(Yeniden şarkıya dönerek)

Bilbao mehtabında

Sevginin kucağında…

(Konuşarak) Sözleri unutmuşum.

Çok geçti aradan.

(Şarkıya dönerek)

Bilmem ki siz bundan hoşlanır mıydınız?

Yoo,

Üstüne yoktu,

Üstüne yoktu,

Dünyada.

-3-

Bilbao’daki Bill’in Balo Salonu

Şimdi onarmışlar – kibar yollu

Palmiyeler, dondurma filan var. Bir. ruhsuz yer.

Sıradan bir restoran.

Olur’a şimdilerde gitseniz

Bir bakarsınız pek hoşunuza gider.

Matrak!

Artık ne içkisinde o tad var,

Ne de pistteki otlar.

Kızıl mehtabı da çaldılar.

Hele bir müzik var, paranla dayak yemekten

Daha beter!

Joe, eski müziği çal biraz

Bilbao mehtabında

Sevginin kucağında

Harcadım aşkımı…

(Konuşarak) Hah buydu sözleri… pardon.

Bilbao mehtabında…

Çok geçti aradan…

(Şarkıyla)

Bilmem ki siz bundan hoşlanır mıydınız?

Yoo,

Dünyada bir daha yoktur üstüne.

(KonuŞarak, özür diler)

Çok geçmiş aradan.

(Işık Değişimi)

POLİS — (Girer) Dışarda takside bir bayan fenalaşmış. İçeriye getireceğim. Buzlu suyunuz var mı?

SAM — Olmaz olur mu?

POLİS — Bayanın bileği de burkulmuş!

JIMMY — Bileği mi burkulmuş? Hangi ayağı?

POLİS — Sol.

JOHNNY — (Yavaşça diğerlerine) Sinek.

POLİS — (Kapının önüne çıkıp, bayanı içeri getirir, bir iskemleye oturtur.) Görünüşe göre pek önemli bir şey değil. Ama daha fenalaşacak olursa, karakoldan doktor isteyin. Ben birazdan başka bir araba getiririm. (Çıkar.)(İçerdekiler, pancurları indirirler.)

(Projeksiyon 3— Esrarengiz misafir— Griler giymiş bir bayan.)

SİNEK — (Ayağa kalkar, Bill’e) O kafandaki ne öyle?

BILL — Goril Baxley’in şapkası.

SİNEK — Sana yüz defa söylemedim mi, şu özel kasaplıklarından artık vazgeç diye! A, bakın hele, Dr. Nakamura da buradaymış! İyi akşamlar doktor!

NAKAMURA — İyi akşamlar.

SİNEK — (Teftiş edercesine adamları dolaşır. Johnny’nin ceketinden bir tabanca çıkarır. Tabancayı yere atar. Bill’e) Kulağına bakınca midem bulanıyor.

BILL — Benim de.

SİNEK — Seninle birazdan hesaplaşırız Doktor. (Masaya gider, masanın üstündeki her şeyi bir hamlede eliyle yere indirir, sonra tebeşirle iki çizgi çizer.) Birlik Caddesi. Yarın, Noel gecesi, saat 10’u 17 geçe, Muhterem Şikago Bankası’nın köşesinde olacak.

BILL — Tam da Noel gecesi!

SİNEK — Hepinizin ne yapacağı şu kâğıtta yazılı. Mama ile Baby yine karı-koca kılığına girecekler. Saat 10’u 20 geçe Birlik Caddesi’nden geçecekler. Malony Caddesine sapıp, orada kemer altlarında dolaşan bekçiyi uykuya yatıracaklar. Cadde kör karanlıktır, onun için çocuk oyuncağı gibi bir şey bu. Ben gittikten sonra bu caddeyi bir kolaçan edebilirsiniz. (Sam’a) Ama lütfen bu defa eter şişesini bir bayan çantasının içinde taşı. Elinde ayakkabı kutusuyla dolaşma. Gecenin saat onbirinde ayakkabıcıdan gelinmeyeceğini, eşek olsa anlar.

BILL — Çok doğru! Ah işte, hep bu kültürsüzlük!

SİNEK — Muhterem, sen de alet edevatını iyici kontrol et. En basit tuvalet kapılarını açmakta kullanacağın maymuncuğu unutma. Yoksa yine geçen defaki gibi, her kapının önünde firketelerle uğraşır dururuz saatlerce. Profesör, sende Muhterem’in namına Butler’in salonuna gideceksin. Hatta şerifle bir el satranç oynarsan daha iyi olur. (Bob bir şey sormaya yellenir) Soru istemez! Hepsi kâğıtta yazılı. Bill de her zaman olduğu gibi, bizim kordonumuz arasından geçecek ve kasadan çıkanları bölgeden dışarı çıkaracak. Haa, demin ben konuşurken “Tam da Noel gecesi” diye bir laf ettin. Seni uyarıyorum bak: Çamaşırcı kadınlar gibi huylar edinmeye başladın; dikkatli ol. Bill, çiçekçinin cenaze törenine çelenk göndermiş. Bunu biliyor muydunuz? Böylece bütün Balo Salonu sakinlerini de tehlikeye atmış oluyor. İnsan birini ya öldürür, ya da cenazesine çiçek gönderir. İkisi birden olamaz ki! İstersen bir de soygun planı çiz bari. Ama çini mürekkebiyle olsun! (Bill çıkmak ister.) Sonunda seni bir Noel ağacının altında, kollarında Kutsal Ordu’nun kızlarından biriyle görürsem şaşmam.

SAM — (Yüksek sesle güler.)

BILL — Gülüyorsun ha? (Çıkar.)

SİNEK — Evet Doktor, şimdi sıra geldi sana. Detroit’e götürdüğün iki araba için dün 800 Dolar göndermişsin. Adam ne ödedi sana? 800 Dolar mı? 850 Dolar! Üç gün orada kaldın. Otel, yemek ve garaj ücretini düşmek gerekir. Otelin geceliği kaçaydı?

NAKAMURA — 6 Dolar, İşte belgeler burada.

SİNEK — A, belgelerin de var demek?

NAKAMURA — E, evet.

SİNEK — Peki, Mary Potter da bir rastlantı sonucu Detroit’de miydi acaba?

NAKAMURA — A, evet, Mary Potter da rastlantı sonucu Detroit’deydi.

SİNEK — Mama’nın arakladığı yeşil araba, yalnız 400 Dolar etti, öyle mi?

NAKAMURA — Evet. Belgelerim var. Ayrıca başka renge boyanması gerekti.

SİNEK — Öyle ya, boya çok pahalı.

NAKAMURA — Evet, boya çok pahalı.

SİNEK — Çok uzattık… 70 Dolar için…

NAKAMURA — Uzattık, evet. Niye 70 Dolar?

SİNEK — Farketmez. Niye heyecanlandın?

NAKAMURA — Yoo, farkeder. Gerçekten. Eğer eksik bir para varsa, tabii ki cebimden öderim.

SİNEK — Saçma. Herkes hata yapabilir.

NAKAMURA — Hata değil. Belgelerin sahte olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

SİNEK — Yoo. Ama belgeler herkesi yanıltabilir.

NAKAMURA — Rica ederim, bir yanlışlık varsa, düzeltirim.

SİNEK — Fevkalade! Bu işte bir yanlışlık var ve düzeltilmesi gerekiyor. Doktor, kibritiniz var mıydı?

NAKAMURA — (Korkuyla haykırır) Hayır! Neden?

SİNEK — (Güler) Ateşinizi rica edecektim! (Doktor Nakamura, sapsarı kesilmiş bir halde, bayanın sigarasını yakar.) Evet, yarın, Noel gecesi, herkes burada olsun. Saat 10’u 17 geçe, Sinek Şikago Bankasının kasasına uçacak. (Nakamura, bayanın sigarasını yaktıktan sonra, köşedeki bir masaya gidip acı acı ağlar. Gri giysili bayan acele yeniden iskemleye oturur.)

POLİS — (Girer) Tamam. Bir taksi getirdim. (Bayanı dışarı taşır.)

BILL — (Girer) Gitti mi?

BOB — Gitti.

BILL — (Bara gider) Bir viski ver bana. Mama, buraya gel bakayım. Söyle bakayım, patronuna nasıl gülersin sen? Hadi gül bakayım! (Kükrer) Gülsene! (Yumruklar. Sam yere düşer.) Bunları ana okulunda öğretirler adama.

JIMMY — Bill, tam da Noel arifesinde!!

BILL — Kes sesini! Arifeymiş! Zırva! Noeli gösteririm ben size. Sinek de tutmuş beni Noel ağacının altında görüyormuş. Elimde ilahiler kitabı, 33 numarayı söylüyorum: “Gençliğin tatlı deminde…”

JIMMY — “Gençliğin tatlı deminde…”

BILL — (Jimmy’ye) Kes dedim! (Nakamura’ya) Zırlama! Yarın Noel diye hepinizin cıvatası gevşedi be. (Sessizlik)

JIMMY — (Gazeteyi açmıştır) Bill… Sayfa sesi seni rahatsız ediyor mu? (Sessizlik) İstersen bırakayım gazeteyi?

JOHNNY — Bill… Puro içebiliriz herhalde, değil mi? (Sessizlik) Bir şey söylemiyor.

JIMMY — Şu puroyu ağzından çıkar bari. Biliyorsun, Bill yanında tüttürülmesinden hoşlanmaz. (Puroları şapkasının içine toplar.)

BOB — Bize bozuk musun Bill?

BILL — (Viski bardağını alıp dışarı çıkarken) Noel ilahileri söylemeye kalkmayın da, ne bok yerseniz yiyin. (Çıkar.)

(Sahne döner. Cadde)

(Projeksiyon 4: Koca kentin karanlık kuytularında, günahlara karşı, Kutsal Ordu’nun amansız savaşını sürdüren bir genç kız.)

Müzik Nr. 2: Yüce Tanrının Küçük Teğmeni

-l-

LILIAN Dinle, kulak ver,

Dinle, kulak ver!

İşte çöküyor bir insan,

İşte bir imdat çığlığı,

İşte çırpınan bir kadın,

Bakın çevrenizde hep yoksulluk

Mahvoluyor insanlar, ilgilenen yok.

Gözünüz görmez mi?

İnsan kardeşine selam vermez mi?

Boğazlarınızdan yemek

Geçebiliyor demek

Dışarda açlar varken?

Dışarda açlar varken…

Böyle gelmiş böyle gider derseniz,

Biz de deriz ki: Savaşmalıyız

Haksızlıkla ve yoksullukla

Yürümeliyiz biz hiç yılmadan

Koşmalı tankla, tüfekle

Dişlerle ve tırnaklarla

Gemiler, uçaklarla.

Yoksullar da ekmek yiyebilsinler diye.

Yoksullar da ekmek yiyebilsinler diye.

Üstelik hemen bugünden

Sen gel bizlere katıl

Çünkü iyi insanlar yeryüzünde çok değil.

İleri, marş! Hazırol, silaha sarıl!

Zora düşmüş bu dünya görevini bil.

-2-

Dinle, kulak ver,

Dinle, kulak ver!

Ey çırpınan kadıncık,

Ey çığlık atan adam,

Duyuyoruz seni biz.

Bakın çevrenizde hep yoksulluk

Dayanın ey güçsüzler, yardıma koştuk.

Sen, mahvolan insan,

Gör bizi kardeşim, yokolmadan önce.

Sana ekmek getirdik

Ve hiç unutmadık ki:

Sen açıkta kalmışsın…

“Değişmez” deme, artık değişecek.

Yeryüzünden haksızlık silinecek.

KORO — Herkes katılır, bizimle yürürse

Haksızlığa ve yoksulluğa karşı

Koşarsa tankla tüfekle

Dişlerle tırnaklarla

Gemiler, uçaklarla;

LILIAN — Sen de dostum ekmek yiyebilesin diye.

Sen de dostum ekmek yiyebilesin diye…

Üstelik hemen bugünden

Sen gel bizlere katıl

Çünkü iyi insanlar yeryüzünde çok değil.

İleri marş! Hazırol, silaha sarıl!

Cesaret, kardeşim! Yol uzak değil!

(Sahne döner.) (Kutsal Ordu’nun neferleri, Bill’in Balo Salonu’na girerler.)

(Projeksiyon 5: Yüce Tanrının küçük teğmeni Lilian, gözünü karartıp Kaplan’ın inine giriyor.)

LILIAN — (Sloganlar bağırarak) Hayırlı Noeller!

BOB — Aman Tanrım! Ne yapıyor bunlar be?!

LILIAN — Tanrının selamı üzerine olsun!

JIMMY — Belasını mı arıyor?

LILIAN — İyi Noeller!

BOB — Cesarete bak!

JOHNNY — Burada gösteri yapmaya kalkışmayacaksınız herhalde? Bill gelirse, dumanınızı savurur!

SAM — Ay çok kabasınız yani! Tanımıyor musunuz; çetebaşı, Kutsal Ordu’nun teğmenlerinden Lilian Holiday. Nâm-ı diğer “Halleluya Lilian”.

LILIAN — Öyle kardeş. Bağış kutusunu taşıyan kızkardeşlerimiz, Mary ve Jane. Davulda teğmen Brown ve saksafonda bir diğer kardeşimiz Hanibal.

SAM — Evet ama, asıl orkestra şefi, Halleluya Lilian. “Gecesefası Lilian” da derler. Daha hiç gece sefası sürmemiş, kızoğlan kız…

LILIAN — Beş numarayı söylüyoruz.

Müzik Nr. 3— Kutsal Ordu Şarkısı I “Kavgaya Gir, Savaş Ver”

Kavgaya gir, savaş ver!

Savaştan geri durma.

Şarkı söyle, şarkı söyle

Şimdi gece olsa da

Ergeç sabah olacak

Tanrı içimize dolacak. Halleluya!

JIMMY — Acaba hemen bir günah çıkarmamda bir sakınca var mı? Ben Jimmy Dexter, bugün Noel arifesinde, başımı eğiyor ve siz Kutsal Ordu neferlerinden, beni Tanrının huzurunda… huzura kavuşturmanızı rica ediyorum. Daha önce size… rampa etmek fırsatını bulamadım. Günahlarım damlaya damlaya göl oldu.

JANE — Böyle olmaz kardeş.

JIMMY — Yani içim parçalanıyor. Zavallı anacığım, benim günahlarıma dayanamayıp… mortu çekti… (Diğerlerine) Sonra anlatırım, firaklı hikâyedir. Babam benim için bedenini sattı.

JANE — Terbiyesiz!

JIMMY — İzin verin de günah çıkarayım. Çok pişmanım.

LILIAN — Hanibal kardeş!

HANİBAL — Kardeşler! Kardeşler!..

JIMMY — Ne kardeşi be? Bana bak, seninle ben kardeş değiliz. Bunu kulağının arkasına yaz, tamam mı!

HANİBAL — Şu sözü bilirsiniz: “Tanrı katında ödüllendirilecekler…”

JIMMY — Sizin gibiler değil, bizim gibilerdir! Bunu da öteki kulağının arkasına yaz. Uzatmayalım, bu da hesabınız! (Bağış kutusuna tükürür.)

LILIAN — Tüh! Yazıklar olsun! Bir kere daha söylüyoruz! (Yüksek sesle şarkıyı başlatır.) “Kavgaya gir, savaş ver! Savaştan geri durma!” vs. (Enerjik) Baylar! Bugün şu sözün üstünde duracağız: “Krallardan mısın, yoksa alelade biri misin? Şövalyelerin yurdunda mı yaşarsın, yoksa kenar mahallede mi?”…

SAM — Şövalyenin şatosunda…

LILIAN — Beyler size şöyle bir bakıyorum da; siz olsa olsa kenar mahallede yaşarsınız. Hatta orada bile yaşayamazsınız. Orada bile yaşayamazsınız!

HERKES — Ooo!..

LILIAN — Bu kentin sevimli ve kutsal kiliseleri var. Neden bir kez olsun sizi orada göremiyoruz?

NAKAMURA — Neden?

LILIAN — Yüreksizsiniz de ondan, korkaksınız da ondan!

HANİBAL — Evet.

LILIAN — Şşşt! O eşikten Tanrının aydınlık evine adım atmaya korkuyorsunuz. Çünkü bir kez girerseniz; asil değil, asi olduğunuz ortaya çıkacak. (Herkes güler.) Bunu bir benzetme olarak söyledim tabii. Beyler, Tanrı, yeryüzünün ve de tüm evrenin en centilmen… centilmenidir; haberiniz olsun.

KUTSAL ORDULULAR — Halleluya!

LILIAN — Onun ermişleri de, gelmiş geçmiş en kibar topluluktur, bu da belli.

KUTSAL ORDULULAR — Halleluya!

LILIAN — Ama siz, şu halinizle onların huzuruna nasıl çıkacaksınız; işte mesele burda!

SAM — Onların huzuruna çıkmayı isteyen kim?

LILIAN — Böyle birisi, tanrının huzuruna çıktığı zaman; daha 10 kilometre uzaktan viski kokar. Hem de rüzgâra karşı!.. Diyelim ki -olmaz ya! Varsayalım ki oldu- Diyelim, ermişlerden biri elini uzatıp sizlerden birinin omuzuna şöyle dostça vurdu. Ne olur? Ne olur bilir misiniz? Vurunca, patır patır tabancalar, muştalar, bıçaklar dökülür üstünüzden. Öyle ki, görenler duyanlar utancından yerin dibine geçer. Sizin gibiler cennetin mutfağında bulaşık bile yıkayamaz! Bizden söylemesi: Her biriniz, cehennemin yedi kat dibinde kaynayacaksınız, fokur fokur! (Bill girer.) Ne bakıyorsunuz öyle? Şu gelenin yüzünden mi? Kıyamet borusu çalınca görürüm ben sizin bakışınızı! O zaman gözünüz açılır ama, bakalım açıkgözlük para eder mi?.. Ama henüz çok geç sayılmaz. Kendine dön ve şerefli bir geçim yolu seç. İster Ulusal Bankanın bir şubesinde veznedar olarak çalış; ister bir motorsiklet fabrikasında çıraklık yap. Indian Speed olmuş, Harley Dawison olmuş farketmez. Fevkalade fabrikalar var. Bu kadar açık.

KUTSAL ORDULULAR — Hallelujah!

LILIAN — Belki içinizde, birazcık karakter kırıntısı taşıyan birileri vardır. Ama açık söylüyorum, elinde bıçakla darağacına doğru sendeleye sendeleye ilerleyen bir haydut, benim için bir piç kurusundan farksızdır.

GANGSTERLER — Ohoo! Yavaş gel! Hop dedik! Ağır ol! vs.

LILIAN — Bir kez daha söylüyorum: Terbiyesi bir piç kurusundan farksızdır. Çünkü haydutluk için yürekli olmak gerekmez. Polisin yokluğu ve karanlık yeter. O kadar… Ama görüyorum işte, yüzlerinizden okuyorum: Doğru yola dönmeyi istemiyorsunuz. Ot gibi, hayvan gibi yaşamayı yeğ tutuyorsunuz. Öküz ahıra, kuş yuvaya yaraşır. Ama siz nerde siniz beyler? Sizin yeriniz neresi? Berbat bir meyhane! İşte bugün, Noel arifesinde sizlere söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi bir kez daha söylüyoruz: “Kavgaya gir, savaş ver”.

Müzik Nr. 3a— Kutlak Ordu Şarkısı— l “Kavgaya gir, savaş ver”

LILIAN VE KUTSAL ORDU

NEFERLERİ — Kavgaya gir, savaş ver! Savaştan geri durma.

Şarkı söyle, şarkı söyle

Şimdi gece olsa da.

Ergeç sabah olacak

Tanrı içimize dolacak! Halleluya!

JOHNNY — Anlamıyorum, Bill bunları neden kapı dışarı etmiyor?

BILL — Kes!..

LILIAN — Kim bu Bill dedikleri?

BILL — Vay anasını!

JOHNNY — Bill Cracker.

LILIAN — (Bill’e yaklaşır.) Sen misin? Demek Bill Balo Salonu’nun Bill’i sensin? Bak hele! Gerçekten burayı beğeniyor musun? Bu mu senin yuvan? Buranın mı efendisisin?

JOHNNY — Görülmüş şey değil!

BOB — Buna daha kimse yeltenememişti!

LILIAN — Unutma ki, senin orda oturduğun gibi; Kral Nabukadnezar da öyle oturmuştu.

BILL — (Masadan başını kaldırmadan) Kim?

LILIAN — Nabukadnezar. O da başka türlü bir hayduttu. Koca bir ülkeye hükmediyordu. Ama hükümdarlığı sona erince ne oldu dersin? Ot yemek zorunda kaldı, ot!

JIMMY — Porsiyon ot ver!

BILL — Kapa çeneni!

LILIAN — Beni koruduğunuz için teşekkür ederim. Ama örneğin bu adamı dövdürseydiniz; bu, alçakça bir kabalık olurdu. Zaten ben size söyleyeyim mi siz nesiniz? (Bağırarak) Seviyesiz, aşağılık birisiniz! Gözümden kaçmaz benim. Sizi burada tuttukları hata. Kardeşler, aranızdaki bu çürük yumurtayı dışarı atabilseniz, burası çok daha güzel görünecek.

SAM — Daha sabredecek misin Bill? Atalım şunları dışarı!

BILL — Atın dışarı.

LILIAN — Hayır. Burada kalacağız.

SAM — Biz sizi dışarı taşımadan, kendiniz çıksanız daha iyi olacak.

LILIAN — Hayır. Burada kalacağım işte.

BILL — Bu kalsın.

JANE — Lilian! Lilian!

HANIBAL — Hadi gel Lilian!

LILIAN — Hayır. Ben biraz daha kalacağım. İşim bitmedi daha.

SAM — O kalsın. Korkmayın bir şey yapmaz.

HANIBAL — (Çıkarken) Yine geleceğiz. Ama bu kez polisle!

LILIAN — (Arkalarından seslenir.) Yok canım, gerekmez.

BOB — (Ötekiler çıkınca) Bakın, burda kalmanız iyi olmaz.

JOHNNY — Adı üstünde: Çatırtı Bill derler ona.

LILIAN — Herkes senden korksa da, ben korkmuyorum işte.

BILL — İki viski.

JIMMY — Doktor Nakamura nerde?

SAM — Kapıdan çıkmadı. Gözüm kapıdaydı.

JOHNNY — Öyleyse mutfağa sıvıştı.

JIMMY — Eh, o zaman ben de şu alet-edevatıma bakayım.

JOHNNY — Ben de bakayım, hava güzel mi?

BOB — Eh, ben de sizinle çıkayım bari.

SAM — (Bill ile Lilian’a viski verdikten sonra çıkmak ister.)

BILL — (Ardından seslenir) Sam, ne dersin, teğmenin sözünü ettiği o “içinde karakter kırıntısı taşıyan” kim acaba?

SAM — Bilmem?

BILL — İçinde karakter kırıntısı taşıyan herifi yakalarsam, biftek yaparım, ona göre!

SAM — Eh, o zaman, ben de mutfağa gideyim de hava nasılmış bir bakayım.

(Projeksiyon 6— Kutsal Ordu’nun kızından bir öpücük ve kanlı bir ara oyun.)

BILL — Hiç graniti ısırdınız mı? Çetin ceviz ne demektir, ıslah olmaz ne demektir bilir misiniz? Eddie Walker örneğin -tanımazsınız ya!- Çetin cevizdi herif. Ama Jenny’nin salonuna gelip de beni orda oturuyor görünce; düşüp bayılıverdi. Neden? Ben daha çetin cevizim de ondan.

LILIAN — (Gözlerini dikmiş Bill’e bakmaktadır) Ya?

BILL — Siz bu ezberlediklerinizi kime anlatıyorsunuz? Bu güruh bizim seviyemizde değil ki. Suratlarına bakın anlarsınız.

LILIAN — (Gözlerini dikmiş Bill’e bakar) Hıhı.

BILL — O bakımdan işim zor. Suratlarına bakarsanız, çok sağlıklı da görünmüyorlar. Bu da biraz insanın içine dokunuyor. Öyle değil mi?

LILIAN— (Yaklaşır ve Bill’i öper.)

BILL — Neydi bu? Haa, Kutsal ordunun üçkâğıtları ha? Yoo, buna yokum işte. Siz şarkılarınızı söyleyip nutuk atmayı sürdürün. Bakalım sizin o külüstür kiliseye gelen oluyor mu, o zaman görürsünüz. (Mutfaktan bir silah sesi duyulur.)

LILIAN — (Korkar) Neydi o?

BILL — Mutfaktan gelen esrarengiz silah sesi. (Sahnenin bir bölümündeki projeksiyon tülü kalkar. Gangsterler Dr. Nakamura’yı taşırlar.)

JIMMY — Araba satışında hile yapmayacaktı.

LILIAN — Kim bu?

JIMMY — Sarhoşun biri.

LILIAN — Sarhoş değil! Hiç kıpırdamıyor!

SAM — Kütük gibi sarhoş. (Bill’e) Vurulmuş.

BILL — Kepenkleri indirin. Geri götürün şunu.

LILIAN — Neden götürüyorsunuz? Adam sarhoş değil ki?

SAM — Sarhoş. (Yineler) Sarhoş!

LILIAN — Şey, ben gideyim artık.

SAM — Nereye gidiyorsunuz? Adam sarhoş diye hemen polise mi koşacaksınız?

LILIAN — Yok, bir yere değil. Yalnızca gitmek istiyorum.

BILL — Görebildiğim kadarıyla şimdi gidemezsiniz. O zaman kalın bari, öyle değil mi? Zaten birazdan polis gelir. Arkadaşlarımız polis çağırmaya gitmişlerdi. İstediğiniz bokluk çıktı işte. (Sessizlik) Bayan Holiday, deminden beri şunu sormak istiyordum— Şu Nabukadnezar dalgası nasıldı? Adam gerçekten ot mu yemiş? (Diğerlerine) Bu kepenkleri kim indirdi yahu? Sanki işkillenecek bir şey varmış gibi? Ayıp, elalem ne düşünür sonra! (Lilian’a) Evet, şimdi şu dinsel konuyu bir iyice konuşabiliriz.

LILIAN — Adam sarhoş değildi!

BILL — Bayan Holiday, arkanızda Michigan Gölünde kükreyen bir Babil var; önünüzde de hayatın şamarlarına alışkın adamlar.

(Projeksiyon 7: Yarım saat sonra, dinsel soru çözülmemişti ama, Lilian üç viski içmişti. O durumda, karşısındaki granit yürekleri yenmek amacıyla tehlikeli bir deneye girişti.)

LILIAN — Hayır, hayır, hiç de değil.

SAM — Öyle, öyle. Kutsal Ordunun çalışması bu kadar yavaş olmasa; gayet güzel iş çıkabilirdi. Üç-beş tane güzel bacak katsan; bak o zaman nasıl yükselirdi. Petrol şirketinin hisse senetleri gibi. Çekici bir tarafı yok. Arada güzel bir kız olsa bile, bu giysiyle, bu muslin çoraplarla bir şeye benzemiyor. Sizi kastetmiyorum… Bu kılıktaki kızlardan da, benim diyen erkek kaçıyor doğrusu.

LILIAN — (Viskinin ateşiyle) Yoo, beyler görüyorumki, bu bölgede ve sizlerin aranızda yanlış bir inanış var. Bizim davamızı cansıkıcı bir şey sanıyorsunuz. Ama yanılıyorsunuz. Programımızın tamamını biliyor musunuz bakalım? Repertuvarımızda en zararsız şarkılardan, hani neredeyse tehlikeli denebilecek şarkılara kadar, neler var neler. Biz yalnızca bir gruba seslenmek istemiyoruz ki. Her türden insana sesleniyoruz. Genç tüccarlar için şarkımız var, esnaf için var. Örneğin çok güzel bir şarkımız var, denizciler için. Bakın bu size de uyar. Söylüyorum; siz kendiniz karar verin.

SAM — Gerçekten eğlenceli mi ama?

LILIAN — Dinleyin de bakın.

LILIAN — Bakalım! Şarkı gemiciler üstüne. Bilirsiniz, denizciler için biraz palavracı, yalancı derler. Yalnız bir şapka istiyorum.

Müzik Nr. 4— Denizci Şarkısı

-1-

LILIAN Holla! Yolumuz şimdi Birma, dosdoğru

Viskileri istifledik kasa kasa

İçtiğimiz sigara: Henry Clay

Kızlardan da artık zaten bıkmıştık

Artık kuşlar gibi özgürüz

Artık kuşlar gibi özgürüz.

Çünkü başka marka sigara içmeyiz biz

Ve de Birma’ya kadar ancak bunu üfleriz.

Ne yüce bir Tanrıya gerek duyulur

Ne de dua edecek kimse bulunur.

Eh, hadi bye-bye!

Yola düşer gemi, hedefine varır

Ve de Tanrı hiç görünmez ortada

Sanki Tanrı hiç oralı olmaz bile

Belki de üşenmiştir, ne dersin, baha!

Eh, hadi bye-bye!

Ve: “Ben yutmam kızım”, “Ne var be oğlum?”

Ve— “Para gerekirse bildir”

Ve yoktur kimsede en ufak bir duygu

Ne var, ne yok, içine ederler.

Ah, deniz nasıl masmavi! Yol arkadaşıdır kuşlar.

İş biter gemi döner, öykü yeniden başlar.

Ah, deniz öyle mavi! Öykü başından başlar.

Ah, denizin mavisi! Vah, denizin mavisi!

Ah, deniz nasıl mavi, nasıl mavi…

-2-

Yavrum! Şöyle bir sinemaya gitsek diyorum

Pahalıymış falan, hiç önemli değil

Böyle şeyleri hiç dert etmeyiz biz

Eğlenmeyi, dinlenmeyi bilmeli insan

Sorumluluk nedir bilmeyiz

Zorunluluk nedir bilmeyiz.

Altı centten (sentten) ucuz sigara içmeyiz biz

Siyah ekmeği hiç kaldırmaz midemiz

Başkalarının derdi bizi germez

Vicdanmış, ahlakmış, bize gelmez.

Hop dedik yavrum!

Böyle yaşar bunlar, böyle atar tutar

Ve de Tanrı hiç görünmez ortada

Sanki Tanrı oralı olmaz bile

Belki de göz yummuştur, ne dersin?

Hay, şeytan alsın!

Ve: “Ben yutmam yavrum”, “Ne var be koçum?”

Ve: “Para gerekirse bildir”

Ve yoktur kimsede en ufak bir duygu

Ne var ne yok, içine ederler.

Ah, deniz nasıl masmavi! Yol arkadaşıdır kuşlar.

İş biter gemi döner, öykü yeniden başlar.

Ah, deniz öyle mavi! Öykü başından başlar.

Ah, denizin mavisi! Vah, denizin mavisi!

Ah, deniz nasıl mavi, nasıl mavi…

-3-

Ama bir keresinde bir fırtına kopmaya görsün:

Bana kalırsa işte şurası Birma Limanı!

Bok limanı! Kara bulutlardan bir duvar!

Ulan ya şu dalgalar? Bunlar gemiyi yutar!

Deniz bu, yoktur dini-imanı!

Ulan bu kez geldi sonumuz!

Islanacak gibi donumuz!

Deniz şaha kalkar, gemiyi yutar

Ne viskiden, ne sigaradan fayda var

Bu yolda ne sinema, ne kızlar.

Şimdi yolun sonudur, good-bye!

Şimdi yolun sonudur, bye-bye!

Batar gider gemi, kükrer durur sular

Görünürde ne bir kıyı, ne de kara var

Yüzmeyen bir gemi, bitmeyen dalgalar

Bu kez üşenmeye hiç gelmez

Eh, hadi bye-bye!

İşitilmez olur, o büyük palavralar

Hepsinin yüreği fırlar ağzına kadar

Dökülür dillerinden çaresiz dualar

Ama bu pişmanlık artık neye yarar: İş işten geçmiş!

Ve kıssadan hisse alırsak: Bilinen gerçek!

Hayat boyu ağızlarını açarlar;

Yüce Tanrının huzuruna çıkarken de

Korkudan altlarına sıçarlar!

Ah, deniz nasıl masmavi! Kimse seni karşılamaz.

İşin bitik, yolun yitik! Öykü tekrar

başlamaz.

Ah, deniz öyle mavi! Öykü artık başlamaz.

Ah, denizin mavisi! Vah, denizin mavisi!

Ah, deniz nasıl mavi, nasıl mavi…(Kutsal Ordulular bir polisle geri gelirler ve şarkının son birkaç dizesini açık kapıda durup izlerler.)

HANIBAL — Hemşire Lilian!.. Ne yapıyorsunuz orada?!

POLİS — Buradan kurtarmamı istediğiniz bayan bumu?

HANIBAL — Sanırım yine gidebiliriz. Böyle bir lokalde sarhoş olup bu tür şarkılar söyleyebildiğine göre; bırakalım burada kalsın. Anlaşılan, yeri burasıymış.

POLİS — Öyledir kardeşim, bu bataklığa tren girse bir dakika içinde batar, kaybolur. (Kutsal ordulular ve POLİS çıkarlar.)

LILIAN — Beyler, işte bu hiç iyi olmadı. Şarkıyı duymaları pek tatsız oldu. Bu aptallar şimdi gidip albayımıza benim hakkımda ahlâksızca şeyler anlatırlar. Neyse, dediğim gibi: Bu yolda devam ederseniz, cehennemi boylarsınız. (Bill’e) Siz de!

BILL — (Ayağa fırlayıp kükrer) Yeter be! Sen beni ne sandın? Geçmiş karşıma denizin dalgasını söylüyor. Bu acıklı bonbonları yutmam ben! Cehenneme gitmek istiyorsam da giderim! Kim engel olacakmış yani?

LILIAN — (Kapıda) Ben!(Bill, Lilian’ın arkasından savurmak için bir iskemleyi kavrar.)

1. Perde Sonu

İKİNCİ PERDE

(Kutsal Ordu’nün Lokali)(Projeksiyon 9— Lilian zor durumda)

ALBAY — (Harmonium çalmakta olan Lilian’a) Lilian, en iyisi hemen yukarı çıkıp eşyanızı toplayın. Soruşturmayı uzatmak için bir neden yok. Bill’in Balo Salonu’nda geçen olay, yeteri kadar kuşku uyandırıcı. Merkeze gidip Albay Irvin’i görün, o size ne yapacağınızı söyler.

LILIAN — Eşyamı mı toplayayım? Ne yaptım ki? Hem nereye giderim? Kimsem yok. Bu şapkayı ve bu üniformayı taşımak zorundayım.

ALBAY — Sevgili Lilian, biliyorum, benim en iyi subaylarımdan biriydiniz.

LILIAN — İdim, öyle mi?

ALBAY — Ama artık burada bir subay olarak kalamazsınız.

LILIAN — Neden? Ne yaptım ki?

ALBAY — Orada söylediği şarkı neydi?

MARY — İzninizle bu şarkıyı ağzıma almak istemem efendim.

LILIAN — Haa, şarkı yüzünden demek. Çok şükür. Neyse ki önemli bir şey değilmiş. Şarkı yüzünden olduğuna sevindim; çünkü şarkıda bir şey yok. Sizi temin ederim. Şarkı şeydi… Şu eski, tanınmış denizci şarkısı.

ALBAY — (Soğuk) Öyle mi? O zaman bir söyleyiverin bakalım.

LILIAN — Onların önünde söylemem.

HANIBAL — Çok doğru efendim. Biz de bu şarkıyı duymak istemeyiz zaten.(Hanibal ve iki bayan nefer çıkarlar.)

LILIAN — Şarkının adı: “Denizci Şarkısı”Müzik Nr. 4a— Denizci Şarkısı

LILIAN — Holla! Yolumuz şimdi Birma, dosdoğru(Şarkının birinci bölümünün ilk onaltı satırını söyler.)

LILIAN — Bu şarkıydı işte.

ALBAY — Devamı?

LILIAN — (Şarkıyı sürdürür) … Ne var ne yok içine (Bir an tereddüt eder) şeyederler… Tükürürler!

ALBAY — Nasıl?

LILIAN — İşte yani hiç bir şeye değer vermiyorlar. Tanrıya bile.

ALBAY — Evet. Kafiyesi de bozuk ama, doğrusu ben bunda pek sakıncalı bir taraf göremedim.

LILIAN — (Sevinçle) Sonra hep “Deniz öyle mavi, masmavi” diye gidiyor.

ALBAY — Tamam. Yeter. Teşekkürler.

BILL — (İçeri girmiş ve son “Deniz öyle mavi, masmavi”yi duymuştur.) Muhteşem bir şarkı. Günaydın.

ALBAY — Günaydın.

BILL — (Lilian’a) Günaydın. (Albay’a) Bayan gerçekten birinci sınıf bir eleman. Dün bunun farkına vardım. Arkadaşlarım ve ben mest olduk. Bütün 44. Cadde nedamet getirdi, aydınlandı desem yeridir. (Çevresine bakınır.) Güzelmiş burası.

ALBAY — (Lilian’a) Kim bu? (Bill’e) Kimsiniz, sorabilir miyim?

BILL — Pardon! Bill Cracker. Aslında ben biraz daha havalı düşünmüştüm burayı. Hani şöyle ustaca birkaç hile olsa; kırmızı lâmbalar, müzik filân derken, insanı bayağı havaya sokabilir.

LILIAN — Bay Cracker, beni burada mahcubetmek mi istiyorsunuz? Onun için mi geldiniz?

BILL — Ne münasebet? (Albay’a) Bu kızcağızı çok beğendim. Bizim orada görevini o kadar ustalıkla yaptı ki. Böyle bir elemana sahip olduğunuz için gurur duymalısınız.

ALBAY — Buraya gelmekteki amacınız nedir?

BILL — Belki de ayini izlemeye geldim? Duyduğum kadarıyla serbestmiş. Haa, anladım… Siz karşınıza gelenlerin ezilip büzülerek, küçülerek konuşmasına alışmışsınız. Yadırgadınız. Burda şakaya pek yer yok galiba?

ALBAY — (Bill’i süzer ve omuzunu okşar) Anlaşıldı Bay Cracker, kalın. Lilian, sen de kal. Toplantımız 10 dakika sonra başlıyor.

BILL — Kalacağım, teşekkürler. (Albay çıkar) Nasıl, durumu kurtarmaya yardımım oldu mu?

LILIAN — Ah, Bay Cracker…

BILL — Önemli değil. Yalnız şimdi sizinle iki dakika konuşmam gerek. Şu benim tabancamla ilgili… Yani şu Dr. Nakamura dalgası var ya…

LILIAN — Ama şimdi burda duramazsınız Bay Cracker. Toplantı 10 dakika sonra başlıyor. Bu arada koridorda gezinin biraz.

BILL — Yoo, dışarda uzun süre duramam; görürler. Şöhretim ne olur düşünsenize! Beni burada bir gören olsa; ertesi gün kocakarılar bile önümde şapka çıkarmaz.

LILIAN — Ah, Bay Cracker, önemli olan, şapkayı kimin çıkardığı ve kime çıkardığı, Bay Cracker.

SAM — (İçeri girer, arkasında bir şey saklamaktadır.) Günaydın. Aa, Bill!

BILL — Sen burada ne arıyorsun, Sam?

SAM — Senin aradığını.

BILL — O ne?

SAM — Hiiç.

BILL — Çiçek saksısı. Ne arıyorsun burada?

SAM — Senin aradığını.

BILL — Sana bir tane çakarım; benim aradığımı görürsün! Ne bu çiçekler?

SAM — Açalya.

BILL — Güzelmiş.

SAM — Evet.

BILL — Sen… kızın peşindesin, desene?!

SAM — Yok canım, ben seni uyarmak istedim yalnızca. Hani sen yumuşak tabiatlısındır; buranın havası sana iyi gelmez diye düşündüm. Billyorsun, noelden önce önemli işlerimiz var.

BILL — Sen de bu konuyu, bana açalyalar sunarak açmak istedin öyle mi? (Açalyaları, Sam’in sıkı sıkıya tuttuğu saksıdan kökleyip, köklerini Sam’in kafasına indirir.)

SAM — (Yalpalar.)

BILL — (Sam’i dışarı iterken) Hoşçakal!

SAM — (Yalpalayarak çıkarken) Hoş…hoş-ça-kal!

BILL — Açalyaymış! İtoğlu it!

ALBAY — (Sesi duyulur.) Buyrun Komser Bey. (Bill acele çıkarken, Komserle Albay girerler. Öyle ki, Komser Bill’i çıkarken görür.)

KOMSER — Bill, merhaba!.. Bu ilginç işte! Affedersiniz, bu şimdi çıkan bey, burada kiminle görüştü?

ALBAY — Benimle.

KOMSER — Başka kimseyle görüşmedi mi?

ALBAY — Sanmıyorum. Neden sordunuz?

KOMSER — Bir olayla ilgili bazı bilgiler edinmek istiyorum. Burada Lilian Holiday adında biri var mı? Halleluya Lilian da diyorlar.

ALBAY — Evet. En yetenekli elemanlarımızdandır. Teğmen Lilian Holiday. İşte kendisi de burada.

KOMSER — Aa, sizsiniz öyle mi? Fevkalade. Şimdi hatırladım sizi. Bayan Holiday, dün “Bill’in Balo Salonu”na gittiniz. Orada bir küçük cinayet işlenmiş de; bu küçük cinayet yüzünden, sizin de ifadenizi almak istiyorum.

LILIAN — (Korkulu) Buyrun.

KOMSER — Bayan Holiday! Dün Balo Salonu’nun mutfağında esrarengiz bir silah sesi duyulduğu zaman, siz de mutfak tarafında mıydınız?

LILIAN — Ben?.. Hayır.

KOMSER — Ama oradaki herkes, mutfak tarafında olduklarını söylüyorlar. Siz salonda tek başınıza mı kaldınız?

LILIAN — Hayır.

KOMSER — Ya? Yalnız değildiniz demek? Başka kim vardı peki?

LILIAN — (Bir an susar.) Başkaları da vardı.

KOMSER — Kim vardı Bayan Holiday?

LILIAN — Tam hatırlamıyorum.

KOMSER — Öyle mi? Bill var mıydı salonda?

LILIAN — Evet. O da vardı.

KOMSER — Peki, Doktor adıyla tanınan Japon Nakamura?

LILIAN — Japon? Sanırım vardı…

KOMSER — Yanılmış olacaksınız. Ama zararı yok. Bizim incelemelerimize göre, silah patladığı zaman salonda yalnızca Bill varmış. Diğerleri hepsi dışarda imiş. Şimdi bakıyoruz; hepsi dışarda, Bill salonda. Ama o zaman başka bir şey dikkatimizi çekiyor: Bill salondaymış ama, silahı dışarı çıkmış! Ateş edilen silah, Bill’in silahı çünkü. Bu duruma göre, Bill dışarda değildiyse; salonda sizinle başbaşa idi.

ALBAY — Ama bunu hatırlamanız gerekir, çocuğum!

LILIAN — Hayır, hatırlamıyorum efendim… Eee…

ALBAY — Komik. Bill’le tek başınıza barda oturduysanız, itiraf edin.

LILIAN — Hayır.

KOMSER — Neye hayır?

LILIAN — Bay Bill ile ikimizin başbaşa oturduğumuzu hatırlamıyorum.

KOMSER — O zaman, silah sesi duyulduğunda Bill dışardaydı.

LILIAN — (Omuz silker.)

KOMSER — Demek Bill salonda değil, dışardaydı? Bizim de öğrenmek istediğimiz buydu zaten. İyi günler.(Albay’la Komser çıkarlar. Bill girer.)

BILL — Sonunda polis benim gözümün önünde sizinle pazarlığa oturdu anlaşılan. Ne söylediniz?

LILIAN — Ne söylemeliydim ki?

BILL — Tabii ki gerçeği! Silah sesi duyulduğunda benim sizinle salonda olduğumu. Yani ateş edenin ben olamayacağımı. İşin şakası yok, cinayet soruşturması bu!

LILIAN — Öldürülen kim?

BILL — Kim olacak? Japon. Nakamura.

LILIAN — Bay Cracker, korkarım ben size bu konuda pek yardımcı olamadım.

BILL — Neden? Bir dakika… Yoksa işin içine beni mi karıştırdınız?… Normali buydu zaten!

LILIAN — Normali bu değildi.

BILL — Yok ya?! Ama beni karıştırdınız, değil mi? Ne söylediniz peki?!

LILIAN — Bilmiyorum. Gelişigüzel şeyler söyledim. Benim için önemli olan nokta bambaşkaydı. Durumum elvermezdi. Size bir zararım dokunsun istemezdim.

BILL — Nedenmiş? Neden zararınız dokunsun istemiyorsunuz? Kimbilir belki böylece ruhum aydınlanır, arınırım?

LILIAN — Elimde değil Bill. Yani Bay Bill, size kötülük etmek istemedim.

BILL — O zaman iyilik ettiniz? Fevkalade!

LILIAN — Hayır Bay Bill, iyilik etmedim.

BILL — O zaman kötülük ettiniz?

LILIAN — Evet.

BILL — (Bir sessizlikten sonra) O halde hidayete erdik demektir!

LILIAN — (Küçük bir sessizlikten sonra) Sizin için çok mu kötü olacak?

BILL — Sing-Sing hapishanesi! Minik, şirin hücreleri var. Burası gibi. Ama servisi daha iyi!

LILIAN — Bill, Bill… Bay Bill! Sizin salonda olmadığınızı söyledim.

BILL — Öyle ya, salonda olduğuma göre; normal!

LILIAN — Evet, bu olmadı. Ne yapalım, başıma ne gelirse gelsin, ben de gerçeği söylerim.

BILL — Biliyorum, sormamalıyım. İçimdeki ses bana “sorma Bill” diyor… Neden gerçeği söylemediniz?

LILIAN — Beni sokağa atarlar da ondan.

BILL — Benimle başbaşa oturdunuz diye mi?

LILIAN — Evet.

BILL — İçimdeki ses diyor ki: “Hiç değilse bu soruyu sorma Bill”… Neden benimle orada başbaşa kaldınız?

LILIAN — Ne anlarsınız ki? İçinizde ses-mes yok sizin.

BILL — Nedenmiş? İçimden hissediyorum ben onu. İçimdeki ses gayet doğru söylüyor, küçük hanım.

LILIAN — Zavallı bir kızla konuşacağım diye kendinizi üzmeyin Bay Bill. Zavallı, yalnız, terkedilmiş bir kızcağıza tabancasız davranacağım diye… (Hıçkırıklara boğulur.)

BILL — A, evet, tabanca. Tabanca dediniz de ayağım yeniden yere bastı, Bayan Holiday. Gözyaşlarının ardına sığınmaya kalkmayın sakın. Bana sökmez! Bu kurnazlıklarla beni tongaya bastırmak istiyorsunuz; hatta tercihan Sing-Sing hapishanesine göndermek istiyorsunuz. Şu işbirliğinize bakılırsa, kimbilir, belki de daha kötü bir şekilde kafeslemek istiyorsunuz!

LILIAN — Ne yapmak isteyebilirim ki size?

BILL — Evlenmeyi falan istersiniz. Mesele kafese koymak değil mi?

LILIAN — Çok iyi bildiniz! Tam da bunu düşünüyordum. Siz var ya, tam benim hayalimdeki erkeğe çeyrek varsınız. Hani, beşik kertmesi desem yeridir!

BILL — Yeter, yeter!

LILIAN — Sesinizi keser misiniz siz! Siz utanmaz bir adamsınız, hatta ahlaksız bir herifsiniz!

BILL — Süprüntüyüm, bilmez miyim?

LILIAN — Evet, süprüntü! Bütün beyniniz kirli düşüncelerle dolu.

BILL — Evet, sizinle ilgili ama!

LILIAN — Yalan! Sizin bana ihtiyacınız yok ki. Polisle her zaman başa çıkmaya alışmışsınız Bay Cracker, hem de ne biçim!

BILL — Onun için şimdi başıma bu belayı sardınız değil mi?

LILIAN — Ben mi sardım? Siz kendiniz sardınız. Ahlaksız yaşayışınızla, kutsal şeyleri çiğneyişinizle, batakhane maceralarınızla.

BILL — Ne batakhanesi?

LILIAN — Şimdiye kadar içinde yuvarlandığınız bataklık. Tek istediğiniz bu.

BILL — Ee, yetti ama! Sizi istemiyorum, bu doğru!

LILIAN — (Ağlayarak) Özür dilerim.

BILL — Zararı yok.

LILIAN — (Küçük bir sessizlikten sonra) Bay Cracker…

BILL — Evet, Bayan Holiday?

LILIAN — Ne yapacağım ben şimdi?

BILL — Hiç.

LILIAN — Aslında siz haklısınız. Başınıza bu belayı ben sardım; çözüm yolunu da benim bulmam gerekiyor.

BILL — Fena olmaz. Böylece biraz rahatlarsınız belki, ruhunuz aydınlanır.

LILIAN — Zaten artık hiç bir şey farketmez. (Çıkar.)

BILL — Bir dakika, nereye gidiyorsunuz?

JANE — (Girer. Holiday’in çıkışını görmüştür.) Aa, burada Lilian’la başbaşaydınız demek? Hayret, kapıları kilitlememişsiniz!

BILL — Söyler misiniz, Bayan Holiday’le nasıl konuşabilirim? Bir şey söylemek istiyorum. Yukarı çıktı galiba? Odası ne tarafta?

JANE — İşi bu kadar ilerlettiniz demek? Odasına çıkmanızı mı istedi?

BILL — Şey yine aşağı iner mi? Birazdan ayin var; o da katılır değil mi?

JANE — Olabilir.

BILL — Galiba bu arada ben bir bara gidip, kendime birkaç şişe beğensem fena olmayacak. Buranın havası insanın kemiklerini yumuşatıyor. Hani şimdi biri çıkıp gelse de , ağlamaklı bir sesle vaaz vermeye başlasa; kendimi tutamayıp şapkamı gözyaşıyla dolduruvereceğim.(Jane ve Bill çıkarlar. Lilian ve Albay girerler.)

LILIAN — Albayım…

ALBAY — Evet, teğmen Holiday?

LILIAN — Biraz önce Bay Bill Cracker’a rastladım da. O yüzden sizinle yeniden konuşmak istedim… Eğer Bill Cracker dışarda olsaydı; bu onun için tehlikeli mi oluyor?

ALBAY — Evet. Dışarda idiyse, birini vurdu demektir.

LILIAN — Aman Tanrım! Dışarda değildi, içerdeydi.

ALBAY — İyi ama dışarda olduğunu söylediniz?

LILIAN — İçerdeydi. O yüzden söylemek istemedim zaten… çünkü… herkes dışarday-ken… yani yalnızca ikimiz içerdeyken… onu öptüm! (Geveleyerek) Yani davamız için albayım. Amacımıza ulaşmak için her yol geçerlidir… Sanırım yararı da oldu!

ALBAY — Yoo, ama bu kadarı da fazla! Olur şey değil! Tamam, polise bir kez daha ifadenizi alması için telefon ederim. Ama sizi artık bu kutsal çatı altında bir daha görmek istemiyorum.(Çıkar. Mary ve Jane girerler.)

MARY VE JANE — “Ah, deniz öyle mavi”…

MARY — (Gülerek) Ne demişler: Kibirin yolu, kuburun yakınından geçermiş.

JANE — Yaa, işte böyle Liliancık…

MARY — Ne dersin Jane? Bu modern yöntemlerin de yolu, o civardan geçiyor galiba?

HANIBAL — (Girer) Ne oldu?

JANE — Kapının önüne kondu, ne olacak!

LILIAN — Neden sözediyorsunuz siz?

MARY — Sanırsın, sütten çıkmış ak kaşık.

HANIBAL — Lilian, nereye gideceksin şimdi?

LILIAN — (Hava basmaya çabalayarak) Nereye mi? Ben mi nereye gideceğim? Bilmiyor musunuz? 44. Caddeye gideceğim ya! Bugün 44. Caddede konuşacağım. Onlara radyo örneğini anlatacağım. Evet, radyo örneğini… Modern insanların çoğu, kutsal kavramlar üzerine konuşulduğunda, gülümseyerek “Tanrı yok ki” demeyi bir ilericilik, bir moda, bir marifet sayıyorlar. “Hani, Tanrıyı kim görmüş?” diyorlar. Hatta ünlü bir Fransız astronomu, bir gazetede şöyle yazmış: “Teleskopumla bütün uzayı taradım, ama hiç bir yerde sevgili Tanrıya rastlamadım”… Teleskopuyla bütün uzayı taramış, ama sevgili Tanrıya hiç bir yerde rastlamamış.. . Harika, değil mi? Evet ama, benim ona yanıtım şu olacaktır: Sevgili Tanrıyı teleskopla göremezsiniz ki! Bunun için başka bir organ gereklidir. En güzel müziği bile, isterse Richard Wagner olsun, gözlerinizle dinleyebilir misiniz? En güzel resmi, ister Rembrandt’ın olsun, ister Rubens’in, kulaklarınızla seyredebilir misiniz? Edemezsiniz. Neden? Her biri için ayrı bir organa gereksinmeniz var. Üstelik yalnızca o organa sahip olmak da yeterli değil. Organın iyi ayarlanmış olması gerek. Sözgelimi radyoyu düşünün. Günün birinde birdenbire keşfediliyor ki, bütün dünyada, havada elektrik dalgaları gidip geliyor. Peki, bu dalgaları hiç gören oldu mu? Hayır. Şimdi de göremezsiniz. Ama o dalgalar oradadır ve vardır. Eskiden beri vardı. Ama bir radyo aldığınız zaman bütün bu dalgaların varlığına tanık oluyorsunuz. Sonra bir düğmeyi çeviriyorsunuz; hiç bir şey işitilmez oluyor. Ama siz işitmezken de müzik havada dalgalanıyor! Düğmeyi yeniden çeviriyorsunuz; işte yeniden her şeyi duyabiliyorsunuz. Neden? Organı doğru ayarladınız da ondan.

ALBAY — (Girer) Evet Lilian, ayrılma zamanı geldi. Güle güle.

LILIAN — Aa, evet, gidiyorum. Jane, Mary, bugün sizin için pek mutlu bir gün olacak değil mi?.. Öyle ya, kesin zafer! Neyse, zararı yok. Ben gitsem de, sizler yetersiniz. Bu Jane örneğin, fevkalade bir konuşmacıdır. (Çıkarken) Terbiyesiz, utanmazlar! (Çıkar)

SAM — (Girer.) Affedersiniz, kutsal ordunun yeri burası mı?

JANE — Tören daha başlamadı. Şimdi giremezsiniz.

SAM — “Giremezsiniz” lafına bakılırsa, kutsal ordu burası. Aa, evet, tabii burası. Şu da o acaip gırtlaklı çavuş değil mi zaten? Peki, vaaz veren o kız nerde?

ALBAY — Onunla ne alıp veremediğiniz var?

SAM — Siz de bütün bu kumpanyanın generalisiniz değil mi? Tamam, siz de generalsiniz. Hadi canım, utangaçlığı bırakın. Ben zaten sizinle konuşmak istiyordum.

ALBAY — Anlaşıldı. Bill Balo Salonundan bir bey daha! Tuhaf!

SAM — Hiç de tuhaf değil. Dinleyin Bay general! Sizinle küçük bir alış veriş yapabiliriz. Ciddi bir iş! Elimde son kilise ziyaretimden kalma güzel bir org var. Aletin depo ücreti her ay bir yıkım oluyor, başa çıkılacak gibi değil. Onun için size şunu soracaktım: O zamazingoyu satın almak istemez misiniz, sizin bu matrak dernekte işe yarar?

ALBAY — Hayır dostum, sizin orga ihtiyacımız yok.

SAM — Ama general bey, bakın bu büyük bir yanılgı. Dönüp de bir çevrenize bakın! Şu dükkânda hiç işler iyi gidiyor gibi bir hâl var mı? Böyle bir atraksiyona hayır diyebilecek durumda mısınız? Sanmam. Dinleyin, muhterem alay doktoru, büyüğümüz Henry Ford ne demiş: “Önüme gelen her öneriyi incelerim” demiş. Ya siz ne yapıyorsunuz? Hemen, düşünmeden reddediyorsunuz. Buna hakkınız yok, muhterem general. Toriği işletirseniz, siz de bana hak vereceksiniz ki; yeryüzünde en takoz günahkarları bile yumuşatıp hizaya getirecek bir tek makineli vardır. O da benim tatlı, yumuşak, kıvrak sesli orgumdur. Satayım şunu size gitsin.

ALBAY — Şimdi tören başlıyor. İsterseniz arka sıralardan birine oturabilirsiniz.

SAM — Ne kadar iyisiniz.

ALBAY — (Hanibal’e) Nasılsınız kardeş? Hafıza kaybı ne durumda? Bir şeyler hatırlayabilir musunuz?

HANIBAL — Hayır albayım, hiç bir şey hatırlamıyorum. Kafama o darbeyi yediğimden bu yana, geçmişimle ilgili hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Yalnızca son günlerde kafamda bir tek şey canlanır gibi oluyor. Sanki bir zamanlar evliymişim gibi geliyor bana. Ama yine de kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Hatırlamıyorum.

ALBAY — Vah vah, yazık… Cemaati içeri alın.

(Projeksiyon 10— Yasadışında gezinenler için, Kutsal Ordunun yuvasına girmek, büyük ahlaki tehlikeler taşır.)

(Bill, aşırı içkili durumda girer.)

BILL — Merhaba Sam!

HANIBAL — Beyefendi, burası sarhoşların salınacağı bir yer değildir.

BILL — Ne diyorsun sen be? (Kendisini tanımazlıktan gelen Sam’a) Duydun mu Sam, burası nonoşların salıncağı değilmiş!

SAM — Yapma be!

BILL — Salıncak dedi, üstelik nonoş da dedi! Kime dedin?!

ALBAY — (Girer) Ne oluyor?

HANIBAL — Bu adam sarhoş.

ALBAY — Birdenbire nasıl sarhoş olmuş?

SAM — Pek birdenbire değil. (Yarım ağızla)

Buraya bırakmadığınız için, bey de karşıdaki bara girdi. Ben gördüm.

BILL — Sağır değilim ya, gayet iyi işittim. Nonoş dedi, başka bir şey demedi.

ALBAY — Sessiz olun bakayım! Demişse bile, haklı olduğu bir nokta…

BILL — (Kükrer) Adamlarınız böyle konuşamaz, anlaşıldı mı!

ALBAY — (Daha baskın çıkar, bağırarak) Bağırmayın burda!!

BILL — (Şaşkınlıkla Albay’a bakıp oturur.)

ALBAY — “Uyan kardeş, kendine gel” şarkısını söylüyoruz. Trampet!

Müzik Nr. 5— Kutsal Ordu Şarkısı II

“Uyan Kardeş Kendine Gel”

HERKES — Uyan kardeş, kendine gel

Tanrı yoluna gir sen

Tanrıya inanırsan

Tanrıya güvenirsen

Bir daha yanılmazsın sen

Uyan kardeş, kendine gel

Uyan kardeş, kendine gel

Uyan kardeş, kendine gel, Halleluya!

BILL — (Oflayıp puflar, aşırı yüksek sesle Sam’e doğru fısıldar.) Sam, gel bakayım! Sam, arkadaşın Bill’in yanına gel! (Sam için bu durum pek utandırıcıdır.) Sam, bak ne diyeceğim: Şu bayrağı görüyor musun? Hah, işte o bayrağa iyice bakarsan; ruhun aydınlanır, hidayete erersin. (Güler.)

JANE — (Daha önce Lilian’ın taşıdığı bayrağı alır.) Bayanlar, baylar! Albayımızın konuşmasından önce, ben sizlere, radyonun öyküsünü anlatacağım. (Lilian’a öykünerek) Modern insanlar, sevgili Tanrıya gülüyorlar ve yoktur diyorlar. (Yardım arayarak Albay’a bakar, Albay sufle verir.) Evet, teleskop. Evet… bir Fransızca astronom… yani Fransız bir astronom… dürbünüyle… (izleyicilerden seslenenler olur: “Saçma!” vb.) Eee… teleskopuyla demiş ki… “Bütün dünyayı teleskopumla taradım, sevgili Tanrıyı bulamadım”… Bütün bunlar harika, değil mi?., değil mi… (izleyicilerden seslenenler: “Bu ne saçmalık? Lilian nerde?!”) Ben de o zaman diyorum ki, bu aynen radyo gibi. Çünkü mesela kulaklığı takmazsanız, işitemezsiniz tabii. Onun için en önemlisi organdır. (Seslenmeler— “Lilian’ı istiyoruz! Holiday nerde?”) Neden? Çünkü eğer gözleriniz olmasa… Richard Wagner’in müziğini de dinleyemezsiniz! Radyoda da dinleyemezsiniz! İşte sevgili Tanrının durumu da böyle! (Seslenmeler artar.) Çünkü radyonun durumu da böyledir. Ama düğmesini açarsanız. Demek ki organımız yoksa, tanrıyı da göremezsiniz. .. Son derece mantıklı ve açık saçık. .. açık seçik… (Jane’in son sözleri sırasında izleyiciler seslerini yükseltirler: “Yeter! Saçma bu be! Holiday’i isteriz!” vb…)

ALBAY — Susun! Susun diyorum.

HERKES — (Ortalık karışmıştır) Holiday! Holiday! Holiday!… Yeter! Saçmalık! Lilian Holiday konuşsun! Lilian Holiday! Hayleluya Lilian!

BILL — Evet! Lilian hemen buraya gelsin! Derhal! Onunla konuşacaklarım var! Lilian nerde?!

ALBAY — Susun! Bu böyle gitmez. Jane, bugünkü konuşmamızı, doklardaki Noel hazırlıkları dolayısıyla kısa kesmemiz gerekiyor. Bugünkü bölüm: “Geyiklerin pınarı özlediği gibi”…

BILL — Kimlerin gözlediği gibi Sam?

SAM — Geyiklerin, Bill.

BILL — Geyiklerin ha? Hah ha! Bu noktaya bir parmak basalım.(izleyiciler huzursuzlanır.)

ARKALARDA OTURAN BİRİ — Arkadaşım, biz buraya incil’den sözleri dinlemeye geldik. Senin incilerini değil!

BILL — Doğru! Haklı!

MARY — Orada günah yayılsa da, sonu yakındır. Günah, orada kızıl sıtması gibi oturur ve göğüsleri doludur.

BILL — Bunların hepsini not ediyorum. (Ayağa kalkar.) Dediniz ki, geyikler pınarı özlüyor. İnkar etmeyin, öyle söylediniz. Şikago’nun göbeğinde, geyikler pınarı özlüyor, öyle mi? Bunun doğru olduğunu kanıtlayın bakalım! İnsan söylediği bir şeyin doğruluğunu kanıtlayabilmeli.

HANIBAL — Ve Tanrı dedi ki: Bu kenti yeryüzünden sileceğim. Ateş ve suyla yokolacak.

HERKES — Hallelujah!

HANIBAL — Evleri yerle bir olacak, gemileri sularda kaybolacak.

HERKES — Hallelujah!

HANIBAL — Tanrının eli bir kez uzanmıştır ve onu bir daha kimse geri çeviremez.

HERKES — Hallelujah!

BILL — Hallelujah yaa, hallelujah!.. Bu kenti yeryüzünden silmek işinize gelirdi değil mi?

JANE — Nice ülkeler Tanrının gazabına uğradı ve yokoldu: Babil, Suriye ve Mısır. Hani, altın kent Ninova nerde, ulu kent Jerusalem, yedi kentin en ulusu Babil nerde? Hallelujah!

BILL — (Ortalığı çınlatarak güler.)

ALBAY — Biz burada ruhlarımızı aydınlatmak için toplanmış bulunuyoruz. Ama törenimize devam etmezden önce, sizinle konuşmam gerekiyor sanırım Bay Cracker. Buyrun, konuşalım.

BILL — Tabii. Kızı çağırın o zaman.

ALBAY — Hayır, kızı çağırmak için hiç bir neden yok. Şimdi sözkonusu olan sizsiniz, Bay Cracker.

BILL — Nereye sakladınız kızı?! Bu işin içinde bir iş var. Sam! Sam! Buraya bir parmak basmamız, yani parmak atmamız, şey yani el koymamız gerekiyor. (Sıranın üzerine çıkıp Sam’a doğru eğilir.)

ALBAY — Bana baksanıza! Sizde hiç utanma yok mu?

BILL — Neden utanmam yokmuş? Pekala var!

ALBAY — Görünen o ki, bu durumunuzda sizinle anlaşabilmek çok zor Bay Cracker. İyisi mi siz yine sessiz sessiz yerinizde oturun. Acele edecek bir şey yok. Size yeterince zaman ayıracağız. Bir şey içmek ister misiniz?

BILL — Viski!

ALBAY — Yoo, onu burada bulamazsınız işte. Gördünüz mü, siz bizden pek hoşlanmıyorsunuz belki; ama biz de viskiden hoşlanmıyoruz.

BILL — Viskiden hoşlanmıyor musunuz? Nasıl olur, anlamıyorum.

ALBAY — Bakın Bay Cracker, aslında siz, bizim hepimizden daha… ağırlıklı bir insansınız. İnsanlar sizi sokakta gördü mü, “Cracker geliyor” deyip yolunu değiştiriyor.

BILL — Bay Cracker!

ALBAY — Hayır. Yalnızca Cracker. Hani, Roosevelt der gibi. İnsan “Aa, Bay Roosevelt geliyor” demez ki. “Aa, Roosevelt geliyor” der ve şapkasını çıkarır. Haksız mıyım?

BILL — Bak bu doğru! Değil mi Sam? Eğriye eğri, doğruya doğru. Bu dediğin de doğru: “Aa, Roosevelt geliyor”… Peki ama, insanlar sizi gördükleri zaman da yollarını değiştiriyorlar. Şapka çıkarmıyorlar da, şöyle geniş bir daire çizip yollarını değiştiriyorlar. Buna ne buyrulur?

ALBAY — Ben bir hiçim de ondan.

BILL — Oho!

ALBAY — Ama siz bir şeysiniz.

BILL — Ya?..Peki söyleyin bakalım: Roosevelt. .. günahkâr değil mi?

ALBAY — Bilemem. Ama ben bir günahkârım, onu biliyorum.

BILL — Ben de günahkârım.

ALBAY — Size inanıyorum. Ama şimdi sessiz sessiz oturun. Burası dışardan daha sıcaktır. Evet, şimdi bir ilahi söyleyelim: “Korkma Sen Hiç”.

BILL — Hah, bu iyi.

Müzik Nr. 6— Kutsal Ordu Şarkısı III

“Korkma Sen Hiç”

(Herkes söyler, kimileri ağlamaktadır.)

HERKES — Korkma sen hiç

Korkma sen hiç

Günah denizinde olsan da

Üstündedir Tanrının eli

O çeker seni gökler tahtına

Korkma sen hiç

Korkma sen hiç Korkma sen hiç

BILL — (Heyecanlı, huzursuz) Yetmedi mi be, yetmedi mi? Bununla ne yapabileceğinizi sanıyorsunuz?

ALBAY — Hiç. Yalnızca ruhumuzu aydınlatmak için! (Ağlayanlardan birine) Sevgili arkadaşım, annenizi son gördüğünüzden bu yana neler olduğunu bize anlatmak istemez misiniz? Şu anda anneniz ne durumda, biliyor musunuz?

ADAM — Hayır.

ALBAY — Hasta mı, sağ mı?

BILL — Rahat bırakın adamcağızı be! Aptal aptal şeyleri ne söylüyorsunuz adama? Hem benim annem yok!(Adam ağlamayı sürdürür.)

ALBAY — Ağlayın, ağlayın; ağlamaktan bir zarar gelmez.

BILL — Neden gelmezmiş?(Ağlayan adamı günah çıkarma sırasına götürürler.)

BILL — Heey, bırakın o adamı!(Adam günah çıkartmak için diz çöker.)

ALBAY — (Bill’e) Ya siz? Ya sizin anneniz? Belki de o zamanlardan kalma bir resminiz vardır, ha? Öyle ya, çocukluğunuzda da böyle görünmüyordunuz herhalde?

BILL — Böyle görünüyordum.

ALBAY — Şimdi nasıl göründüğünüzü biliyor musunuz ki?

BILL — Hayır.

ALBAY — O zamanlar nasıl bir görünüşünüz vardı, anlatın bize.

BILL — Hayır, anlatmayacağım işte.

ALBAY — Pekâlâ. “Gençliğin Tatlı Deminde” ilahisini söylüyoruz. Çanlarla.

SAM — (Yanındaki adama) Affedersiniz, saatiniz kaç acaba?

ADAM — Beşbuçuk. (Sam çıkar.)

Müzik Nr. 7: Kutsal Ordu Şarkısı IV

“Gençliğin Tatlı Deminde”

HERKES Gençliğin tatlı deminde

Kutsar bizi annemiz

Anne bir gün uçar gider

Sonra da gençliğimiz

JANE — (Bill’in yanına oturur, Bill’e) Neyin var, kardeş?

BILL — Ne demek istiyorsunuz? Hepiniz sözleştiniz değil mi. Ne diye hepiniz bana bakıp duruyorsunuz? Sam, Sam!

ALBAY — İkinci kuple. Çanlarla.

HERKES Ama ah şu çan sesleri

Gökyüzünü sarmaz mı!

Yıllar geçse biz değişsek

Onlar çalar durmaz mı?

BILL — (Çanlar çalarken) Bu çanlar da ne oluyor? Bu bize göre bir iş değil! Bütün erkekler ayağa kalksın ve itiraz etsin. Erkeklere göre bir iş değil bu. Korkak sürüsü! Yoo, bakın buna dayanamam! Elimde değil! Kessinler şu çan seslerini! Ne isterlerse veririm, yeter ki kessinler! Bütün paramı veririm!

JANE — Bana elini ver kardeş.

BILL — Size ne oluyor? Ne diye elimi tutuyorsunuz?

HANIBAL — (Bill’in öbür tarafına oturmuştur) Başınızı omzuma yaslayın kardeş.

ALBAY — Bırakın kendinizi!

JANE — Serbest bırak kendini kardeş, kasma öyle!

ALBAY — Utanacak kimse yok, biz bizeyiz.

HANIBAL — Düşün ki, evine döndün ve bütün hengâme bitti.

BILL — Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? Bu işin sonu nereye varacak? (Birden Bayan Sinek’i görür.) Sinek! Merhaba, ağır makineli! Tam zamanında geldin. Umarım yanında birkaç tane tabanca vardır. Burası tam bir tımarhane, inan. Şurda oturdum, bir kızcağızı bekliyordum; önemli bir şey konuşacağım; birden üstüme üstüme gelmesinler mi? Orglar çalıyor, ilâhiler söylüyorlar; öyle ki adamda ne kafa kalıyor ne kulak! Ama kız ortalarda yok. (Albay’a) Sahi, nerde bu kız? Konuyu biraz saptırdık galiba, Bay ruh- aydınlatmacı!

ALBAY — Buradaki işine son vermek zorunda kaldık.

BILL — (Kükrer) Nee?! İşine son mu verdiniz? Ne diye bunu daha önce söylemediniz? Bu saçmalıklarınızı dinleyeceğime, hiç değilse bu dükkânı tepenize indirirdim. Fener! Kandil! Maytap! İşe bak be! (Önüne geleni ufalayarak çıkar.)

ALBAY — (Arkasından bağırır.) Gene geleceksin kardeş! Gene geleceksin!.. Evet şimdi de doğru yola dönen günahkâr meyhanecinin şarkısını dinleyelim. (Hanibal’e) Evet, buyrun.

Müzik Nr. 8— Meyhanecinin Şarkısı

HANIBAL — Gözler şiş, dudaklar mosmor

Yüzü ter içinde, şişman solgun

Pinekliyordu bir meyhaneci

Bardaki bardaklar ardında:

Düşünde Tanrı çağırmış

Huzura çıkacakmış

Korkudan öylesine içmiş ki

Felâket sarhoş olmuş.

KORO — Kurtar ruhunu! Kurtar onu!

Görev bil bunu! Kurtar onu!

HANIBAL VE BİR KUTSAL ORDU

NEFERİ — Hissetmiş Tanrının kılıcını

Ensesinde buz gibi birden

Korkusundan yalpalamış şaşkın

Dizlerinin üstüne çökmüş

Kaplamış bir utanç içini

Pişmanlık sarmış ruhunu

Tanrının öfkesiyle kahroldum

Şu içkinin yüzünden.

KORO — Kurtar ruhunu! Kurtar onu!

Görev bil bunu! Kurtar onu!

JANE — Korkuyla uyanmış meyhaneci

Dudaklar titrek, gözler mahmur

Nedamet getirmiş, yemin etmiş

Meyhaneciliğe son vermiş

Malım mülküm öksüzlerin,

Yoksulların, düşkünlerin

Neyim var, neyim yok, her şey

Tanrı için onların.

KORO — Ruhu kurtuldu! Ruhu kurtuldu!

2. PERDE SONU

ÜÇÜNCÜ PERDE

(Bill Balo Salonu)(Projeksiyon 11— 1911 yılının Noel gecesi, “Sinek”, Şikago Bankasının kasalarında uçacaktı…)(Balo Salonunda hararetli soygun hazırlığı. Ortalıkta çepeçevre teller yayılmıştır. Jimmy bir kablo üzerinde çalışmaktadır. Sam kadın kılığına girmiştir bile: Son olarak şapkasını oturtur ve yüzünü pudralar.)

JİMMY — Namussuzum, abandone oldum. Hem teknik bağlantıdan sorumluyum, hem de herkes kuruşun hesabını yapıyor. Bu düttürüboktan kablolarla kaçak hat çekeceğiz, üstelik yüksek gerilim hattına! Şu 450’lik kauçuk levhalardan almama izin verilse; geleceğe daha güvenle bakabilirdim.

SAM — Sinek’le konuşmak için gerekli hattı çektin mi, çekmedin mi, sen ondan haber ver. Kadın bize yalancı tanıkları bildirecek.

JIMMY — Bugün üç kere deney yaptım. Ama hâlâ amilnidrotioksijen karbonunun, nitriti eritip eritmeyeceğinden emin değilim.

JOHNNY — Viskiyle dene.

JIMMY — Kapa çeneni. Bir dakika, şunu tut bakayım…

SAM — Saç firketelerini yine unuttun Muhterem.

JIMMY — Özür dilerim.

SAM — Hayır, jüponumu giyerken buradaydılar. Böyle ayrıntılar için köşedeki bakkala koşmaya gerçekten zamanımız yok.

JIMMY — Bunu da mıknatıs diye satıyorlar ha? Hepsi tapon, torna işi! Şu kasa deneyi bu kez işlese bari!

SAM — Yavaş be! Sözüm ona soyguna çıkacağız; birazcık kafa dinlemeye fırsat yok!

JIMMY — Tut bakayım şunu. İki tel buluşunca Sinek’in konuşmasını duymamız gerek. Yavaşça çevir şimdi. Ah, ah! Dur, durdur şunu! (Johnny çevirmeyi durdurur.) Elim devredeydi.

SAM — Biraz acele edin, kıpırdanın biraz.

JIMMY — Şimdi çevir. (Johnny’nin elindeki aparatı çevirmesiyle bazı ampuller yanar.) Tamam. Şimdi Sinek’ten mesajı alabiliriz. Dikkat!

SİNEK’İN SESİ — Alo alo! Sinek uçuşa geçiyor. Yalancı tanıklarla ilgili kâğıtlar çekmecede. Mama Sam kâğıtları dağıtacak. Okumak için üç saniye süreniz var.

SAM — Ne kadar basit! Çekmecede. Dahiyane fikir diye ben buna derim işte. (Kâğıtları çekmeceden alıp dağıtır, herkes aynı anda süratle okur.) Mama Sam: Otomobille Saginaw’a doğru bir gezinti. Plaka no: 352 Tanık: Şoför Lardner, Clerk Caddesi 111. Fevkalâde.

JOHNNY VE BOB — Kaptan Wolff’un yaşgünü partisi. En yakın aile çevresinde kutlanıyor. Taft Caddesi 134. Tanıklar: Tüm Wolff ailesi.

JIMMY — Gece saat ondan onbuçuğa kadar Frederic’in meyhanesinde. Tanıklar: Bayan Potter, meyhane sahibi ve barmen Edwards.

SAM — İşte bu kadar!

SİNEK’İN SESİ — Bill Cracker’ı bir saat önce Kutsal Ordunun lokalinde gördüm. Az kalsın günah çıkarma bankına sürüklenecekti. Üç adım gerisinde Şikago Bankasının kapıcısı duruyordu.

SAM — (Diğerlerine) Buna rağmen Bill soygunda başrolü üstlenecek mi?

SİNEK’İN SESİ — Bu Kutsal Ordu olayına rağmen, Şikago Bankası soygununda Bill en önemli görevi üstlenecektir. Bill dahil, hepiniz, gece-yarısına 12 dakika kala New-York’a giden trenin peronunda hazır olacaksınız. Dikkat! Şu anda saat ayarını veriyorum: Saat ona yirmiüç dakika var. Yirmibir otuzyedi.(Ses kesilir, Jimmy telleri birbirinden ayırır.)

SAM — Anlaşıldı, Bill yine başrolde. Ama bana sorarsanız sonu göründü. Kibrite çok yaklaştı… Bakın bakayım, kılığım nasıl? Böyle çıkabilir miyim?

JOHNNY — Orta karar bir memurun dul karısına benzemiyorsun da, kerhane mamalarına benziyorsun.

SAM — Mama Goddam’ın Mandelay’daki kerrrhanesi!

JOHNNY — Hadi bir söyle şunu be!

Müzik Nr.9— “Mandelay Şarkısı”

-1-

SAM — Mama Goddam’ın kerhanesi

Yedi yataktır sermayesi.

Kuyruk-kıyamet, ne çok müşterisi var!

İşte bekliyor onbeş kişi sırada.

Adam başı saat tutulur

Sanki başka kerhane yoktur.

İnsancıklar gelsin gitsinler

Çil çil mangırı bastırsınlar.

Yeryüzünde yoktur başka bir dert, tasa

İçerdeki herif biraz hızlı olsa.

Hadi oğlum çabuk tut elini

Çek silahı, getirt şunun belini!

Hadi Johnny hey,

Time-out Johnny hey,

Toparlan, söyle şarkımızı.

Aşkın zamanla hiç ilgisi yoktur,

Johnny, hadi, burda vakit nakitttir.

Sonsuza dek sürmez bu mehtap, ay batar.

Bu mehtap sonsuza dek sürmez!

-2-

Mama Goddam’ın kerhanesi

Okunmaz olmuş esamesi.

Bu ne rezalet! Müşteri az, masraf çok

Varsan toplasan, beş kişi bile yok.

Artık saat tutulmaz olmuş

Gedikliler uğramaz olmuş.

Nerde o zamanki erkekler?

Hani üste bahşiş verecekler?

Yeryüzünde herşey artık dert ve tasa

Bu kerhane artık fasa fiso fasa.

Ne saat tutmak, ne silah çekmek

Erkek yok ki, kazanalım ekmek.

Hadi Johnny hey,

Time-out Johnny hey,

Hatırla, söyle şarkımızı.

Aşkın zamanla hiç ilgisi yoktur,

Johnny, hadi, burda vakit nakitttir.

Sonsuza dek sürmez bu mehtap, ay batar.

Bu mehtap sonsuza dek sürmez!

BILL — (Girer) Ne bu haliniz be?! Ne yapıyorsunuz? (Sam’e) Bu ne hâl böyle? Bütün denizcileri peşine mi takmak istiyorsun?

JIMMY — (Şaşkınlıkla) Aa, Bill…

SAM — Demek sen de geldin?

JOHNNY — Günah çıkartmaktan mı geliyorsun?

BILL — Bu ne biçim konuşma ulan?! Hem bu ne gürültü?

SAM — Kilise korosu!

BILL — Gaganı kapa…

JIMMY — Böyle önemli bir işe beş dakika kalıncaya kadar, burada, assolist bekler gibi seni mi bekleyeceğiz?

BILL — Ne olmuş? Bekleyeceksiniz tabiî, ben gelinceye kadar bekleyeceksiniz.

JOHNNY — Ne yani? Sen Kutsal Ordunun kucağında oturacaksın diye, biz burada bekleyecek miyiz?

BILL — Keyfimin dilediği yerde otururum, anladın mı!!

SAM — Bağırma!

BILL — Dilediğim kadar bağırırım!

JIMMY — Neler olduğunu bilmiyor muyuz sanıyorsun?

SAM — Neyse ki şimdi uzun boylu üstünde duracak zamanımız yok.

BOB — (Girer) Polis bütün dikkatini Bill’in üzerinde topladı, öyle anlaşılıyor. Bill, bizimle birlikte dışarı çıkamazsın. Biz çıktıktan sonra hiç değilse beş dakika daha burada bekle.

BILL — Tamam… Saat onu onyedi geçe, Sinek, Şikago Bankası’nın kasa dairesinde uçacak; ona göre. Umarım herkes zamanında yerinde olur. Daha önce belirtildiği gibi, ben planın beşinci adımını üstleniyorum. Yani sizin yapacağınız kordonun arasından sızıp; açılan kasalardan yarım milyonluk Meksika banknotunu yükleniyorum. Anlaşıldı mı?

SAM — Anlaşıldı. Tam zamanında orada olursun, değil mi?

BILL — Tabii.

JIMMY — Emin misin?

BILL — Tozolun ulan! Defolun!

SAM — Görüşmek üzere Bill.(Bill dışında hepsi çıkarlar.)

BILL — Orospu mandalları!!

(Projeksiyon 12— Bir zamanlar, Kutsal ordudan kovulmuş zavallı bir kızcağız varmış. Bu kızcağız, büyük soygunu engelleyip, gangsterleri yeniden topluma kazandırmııış…)

LILIAN — (Sivil giysiler içinde, bavulu ve şemsiyesiyle girer.) Bay Cracker, ben yine geldim desem; bu işe çok şaşar mısınız? Ama artık Kutsal Ordunun bir üyesi değilim.

BILL — Demek öyle!

LILIAN — Kalacak yerim yok… Nereye gideceğimi de bilmiyorum. En azından önce nereye gideceğimi… O zaman, Bay Cracker’a bir uğrayayım dedim.

BILL — Demek öyle! iyi. Ama ne yazık ki burada kalamayacaksınız. (Bir takma sakal yapıştırmaya başlar.)

LILIAN — Evet… Benim bugün burada bulunmam olmaz tabii. Tahmin etmiştim.

BILL — Ne demek, nasıl tahmin etmiştiniz?

LILIAN — Ne zaman gitmeniz gerekiyor?

BILL — Dört dakika sonra.

LILIAN — Bay Cracker, bu gece yapacağınız işi biliyorum.

BILL — Hoppala! Nerden biliyorsunuz peki?

LILIAN — Biliyorum. Sam’le bu akşamki soygun hakkında konuştuklarınızı duydum… Çıkarın şu sakalı Bill, komik oluyorsunuz! Güleceğim geliyor! Aptal bir şey! Yapmayın bunu, hem de Noel gecesi. Tanrı adına yalvarıyorum size, vazgeçin. Son anda kendi içinize dönün, vicdanınızın sesini dinleyin. Ve uçurumun kenarında o adımı atmayın. Yeniden o uçuruma düşmeyin.

BILL — Bayan Holiday, size bir şey söyleyeyim mi? Bu işin dönüşü yok artık!.. Şu anda nerede olduğunuzun farkında mısınız burada?

LILIAN — Nasıl burada?

BILL — Basbayağı burada.

LILIAN — Bill Balo Salonundayım.

BILL — Güzel. Bill Balo Salonunda. Peki, Bill Balo Salonu nerede?

LILIAN — 44. Caddede… Onu demek istiyorsanız, Şikago’da.

BILL — Gördünüz mü, Şikago’da. Pek doğru. Şimdi size ikinci bir soru daha sorayım Bayan Holiday.

LILIAN — Buyrun, Bay Cracker.

BILL — Şu içinde yaşadığınız Şikago kentini… kim kurdu sanıyorsunuz.

LILIAN — İnsanlar sanırım.

BILL — İnsanlar! İnsan deyince öylesi de var, böylesi de. Ne çeşit insanlar?

LILIAN — Ee, hepsi işte. Halk.

BILL — Hah, işte burada şiştiniz. Bilmiyorsunuz çünkü! Bu Şikago’yu var ya, erkekler kurdu. Genç kızlar değil, Bayan Holiday. Erkekler kurdu bu kenti. Hiç kimse, hiç bir zaman, hiç bir şekilde, bu erkeklerin bu kenti kurmasını engelleyemezdi. Anladınız mı küçük hanım? Aynı şekilde sözgelimi bu erkekler, Şikago’nun kökünü kurutmaya karar vermişlerse; bunu da hiç kimse, hiç bir zaman, hiç bir şekilde engelleyemez. Anlaşıldı mı?

LILIAN — Tam değil, Bay Cracker.

BILL — Her iş sonunda varacağı yere varır.

LILIAN — Nereye varacak, Bay Cracker.

BILL — Çocuk gibi anlamazlıktan gelmeyin, Bayan Holiday… Bunun dönüşü yok artık, Bayan Holiday. Hiçbir şekilde.

LILIAN — (Arada saate bakarak) Hiçbir şekilde öyle mi?

BILL — Öyle, Bayan Holiday!

LILIAN — Demek öyle, Bay Cracker?

BILL — Bayan Holiday, aslında, diyebilirim ki: Hani sanki, belki de size… yani bunu söylemem doğru mu bilmiyorum ama… hani bir yerde size bir ilgi duyduğumu söylemeden edemeyeceğim. Ama, dediğim gibi, geri dönüşü yok!

LILIAN — Peki size bir şey soracağım: Ne dersiniz, acaba 44. Cadde bizim dedikodumuzu yapmaya başlamış mıdır? Hani arkadaşlarınız. ..

BILL — Nesini yapacaklar?

LILIAN — Lâfın gelişi öyle söyleyiverdim. Hem artık farketmez zaten.

BILL — Ya, işte gördünüz mü? Sizin tipik davranışınız bu. Hep böyle lâfın gelişi konuşuyorsunuz ve de hiç farketmiyor zaten.

LILIAN — Bill, çocuk olma, burada kalacaksın. Apaçık, besbelli bir şey; burada kalacaksın. (Bir koltuk çeker) Şöyle rahatça otur şuraya. Kabul, eğer istersen viski de içebilirsin. Tamam, ben viskiye karşıyım ama; sen bunu doğru buluyorsan, “Ben viskimi isterim” diyorsan, engel olacak değilim. Erkek erkektir. Bir yerde kendi bildiğini okur, engelleyemezsin. Şarkı söyleyelim mi?

BILL — Aman! Şarkı istemez!

LILIAN — Kutsal Ordudan değil canım, başka bir şeyler… “Tatlı kalbin” ya da “Ayışığı neler yapmaz”… Yahut dur, sana “Surabaya-Johnyy”yi söyleyeyim, hoşuna gidecek.

BILL — Söyleme.

LILIAN — Gel, otur şöyle! (Bill oturur) “Surabaya-Johnny”yi neden istemiyorsun?

BILL — Hayır, söyleme!

LILIAN — Tamam, “Surabaya-Johnny”yi söylüyorum.(Işık değişimi)

(Projeksiyon 13— ???

Müzik Nr. 10— Surabaya-Johnny Şarkısı

-l-

LILIAN — Onaltımda ya vardım ya yoktum

Birma’dan çıkıp gelmiştin sen

“Benimle gel” dedin “gerisini boşver,

Sen her şeyi bana bırak”…

İşini sorduğum zaman

“Denizle ilgim yok” dedin

“Demiryolunda işçiyim” dedin

“Anam avradım olsun ki” dedin.

Ne söyledinse Johnny,

Hepsi yalandı Johnny,

Hep aldattın beni Johnny, ilk günden beri.

Senden iğreniyorum Johnny

Orda durup sırıtma öyle Johnny

Şu pipoyu bari çek ağzından, hayvan!

Surabaya Johnny, hor görme beni

Tatlıbelâ Johnny, ah öyle seviyorum ki seni

Surabaya Johnny, çaldın kalbimi

Kalpsiz, duygusuz Johnny, neden vurgunum sana?

-2-

Seninle yola çıkıncaya kadar

Ne güzel günler yaşadık birlikte

Ama iki haftaya kalmadı

Kokusu çıkıverdi işin:

Nehir boyunca aşağı, yukarı

Pencap kazan ben kepçe.

Aynaya bakıyorum da bugün

Şimdiden kırkı geçmiş gibiyim.

Sen aşk istemedin Johnny,

İstediğin paraydı Johnny,

Ne dedinse yaptım Johnny, sözünden çıkmadım.

Herşeyimi istedin Johnny,

Fazlasıyla verdim Johnny,

Şu pipoyu bari çek ağzından, hayvan!

Surabaya Johnny, hor görme beni

Tatlıbelâ Johnny, ah öyle seviyorum ki seni

Surabaya Johnny, çaldın kalbimi

Kalpsiz, duygusuz Johnny, neden vurgunum sana?

-3-

Adına dikkat etseydim keşke

Meğer anlamı pek açıkmış:

Bütün nehir boyu halkı

Seni yakından tanırmış.

Ve bir sabah denizin sesiyle

Uyanınca beş peniiik bir yatakta:

Sen gideceksin tek söz etmeden

Limanda bekleyen gemine.

Sende yürek yok Johnny,

Sen bir köpeksin Johnny,

Nedenini bari söyle Johnny, gideceksen.

Seni seviyorum Johnny,

Ta ilk günkü gibi Johnny,

Şu pipoyu bari çek ağzından, hayvan!

Surabaya Johnny, hor görme beni

Tatlıbelâ Johnny, ah öyle seviyorum ki seni

Surabaya Johnny, çaldın kalbimi

Kalpsiz, duygusuz Johnny, neden vurgunum sana?(Işık değişimi)(Bill’in gözlerinde yaşlar vardır.)

LILIAN — Bu sana o kadar dokundu mu Bill?

Müzik Nr. 11: Çetin Ceviz Şarkısı

BILL Olmak için bir büyük adam

Olmalı bir çetin ceviz.

Adama katlanmak için

Sert kabuklu olmalı.

Küçük adamın cevizi

Büyük adamın çerezi.

Küçük adam katlanacak

Büyüğün ağzı tatlanacak.

Aman yumuşama

Gözünün yaşına hiç bakma

Her fırsatta bastır, yüklen, çatlat, vur!

Küçük adam hep tiyatro yapar

Sen sen ol, aldırma

Babası değilsin ya!

Aman yumuşama

Gözünün yaşına hiç bakma.

Asalet nane!

Patlat bir tane!

Patlat bir tane!

SİNEK — (Gazete satan çocuk kılığında, arkada büfenin yanında durup şarkının son bölümünü izlemiştir. Birdenbire) Bir ateş rica edebilir miyim?

BILL — Sinek!! Saatonbuçuk.

LILIAN — Bu delikanlı ne arıyor burada?

SİNEK — Ateşinizi rica edeyim! (Lilian’a) Pılınızı pırtınızı toplayın ve derhal evimi terkedin.

LILIAN — Evinizi mi? Şey, ben bir şey yapmadım ki! Yalnızca şarkı söyledim… sonra…bir baktım ağlıyor.

SİNEK — (Bill’e) Bir ateş istemiştim!

BILL — Niye ateş? Biraz oturup geciktim, o kadar. (Saate bakar) On buçuk. Eyvah, zaman geçmiş!

SİNEK — Geçti ya.

BILL — Aman Tanrım… zaman geçti ve ben işbaşında değildim!

SİNEK — Ateşinizi rica edebilir miyim!

BILL — Evet, ateşimi rica edebilirsiniz! (Kibrit çakar) Şu lanet olasıca gönül dalgaları! (Çıkar)

SİNEK — (Lilian’a) Süprüntünüzü toplayıp evimi terkedin dedim size.

LILIAN — Gidiyorum, gidiyorum. Burası bana göre bir yer değil zaten. Ben de gider, Kutsal Orduya sığınırım ne yapayım? Teğmen olarak almasınlar zararı yok. Ben de yeniden, sıfırdan başlarım. Noel gecesi beni sokağa atacak halleri yok ya! Önü-sonu ben de yoksul bir insanım! (Çıkar)

(Projeksiyon 14— Gangsterler yuvasında yalnızlık havası seziliyor.)

(Sinek, yeniden grili Bayan kılığına girer, ışığı söndürüp karanlıkta beklemeye başlar. Gangsterler soygundan dönerler.)

SAM — Bill!

JIMMY — Yok mu?

SAM — (Işığı yakar) Hayır. Burada kimse yok.

JIMMY — Gelmedi.

BOB — Gelse, benim görmem gerekirdi.

SAM — Kaç defa söyleyeceğim sana, koca avluda bir gazeteci çocuktan başka hiç kimse yoktu! Rüyamızda görürüz artık paraları!

SİNEK — (Arkadan) Paralar bende.

JIMMY — Sinek!!

SAM — Aa, o gazeteci çocuk siz miydiniz sakın?

SİNEK — Evet.

JMMY — Paraları aldınız mı?

SİNEK — Evet.

JMMY — Bill hiç ortalıkta görünmedi.

SİNEK — Evet görünmedi. Onun yerine oturup bir şarkı dinledi.

HEPSİ BİRDEN — Nee, şarkı mı?

SİNEK — Onu burada gözyaşları içinde buldum.

HEPSİ — Olamaz! İmkânsız! Olur şey değil!

SİNEK — Beyler! Bay Cracker’dan ateşini rica ettim… Beyler, hepiniz benim hayatımın hikâyesini bilirsiniz. Beş yıldır kaybolan kocamı arıyorum. Ortadan kaybolan kocam polis komseri Jackson’ı arıyorum. Ve bu beş yılda o hale geldim ki, artık benim için hayatta hiç bir şey farketmiyor. Şimdi Beyler, bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Balo Salonu Çetesi şu sırada varlığının en tehlikeli dakikalarını yaşıyor. Bill Cracker çeteye ihanet etmiş bulunuyor. Bu gece her an için, bir günah çıkarma sırasında çöküp bülbüller gibi ötmeye başlayabilir. Bir günah çıkarmaya başlarsa; son altı ay içinde ve bu gece Şikago’da olup bitenleri sayıp dökecektir.

SAM — Felâket!

SİNEK — Beyler, Bill Cracker’ı hemen bu gece, günah çıkarmaya başlamadan yakalayıp sonsuz bir sessizliğe gömemezsek…

SAM — Hepimizin sonu geldi demektir.

JIMMY — Bill bir hain ha? Koca Bill Cracker’ın ihanet ettiğini düşününce… her şeyden vazgeçip terk-i sanat edeceğim geliyor!

JOHNNY — Köpoğlusu!

SAM — Herifi bu gece kıstırıp Haklasak bile, yarın ne olacak bakalım?

JIMMY — Yarın polis ensemizdedir garanti!

SİNEK — Yarın yarındır, bilinmez. Korkacak bir şey yok!

JIMMY — Hepimiz cehennemin dibini boylayacağız!

SİNEK — Evet. Ama yarın! Şu anda henüz hareket kabiliyetimizi toptan yitirmedik. Ne bu duvarlar Sing-Sing hapishanesinin duvarları, ne de şu pencereler Columbia hapishanesinin demir parmaklıkları. (Jimmy’ye) Bu iskemle de, henüz elektrikli iskemle değil, Muhterem!

JIMMY — Evet ama, yarın ne olacak bakalım?

SİNEK — Yarın?(Işık değişimi)

Müzik Nr. 12— Cehennem Lili’nin Şarkısı

-1-

SİNEK — Ya cehennemde yanarsam

Diye korkan tavuklar

Kazanlarda kaynar mıyım

Diyen abuk sabuklar.

Ya cehennemde yanarsam

Diye korkan tavuklar.

Kimbilir:

Gün doğmadan neler doğar

Cehenneme yağmur yağar

Yarının biçimi ne?

Tükürmüşüm içine!

Yarına tapmak sersemlik

Ne yapsan sonucu yine pişmanlık

Sonunda hepsi de cehennemlik

Acımam hiçbirine

Tükürmüşüm içine.

-2-

Belki şimdi sanırsınız

Dara düştüm zordayım

Bu duruma kanarsınız

Dersiniz ki zorbayım.

Bu duruma kanarsınız

Dersiniz ki zorbayım

Belki şimdi sanırsınız

Dara düştüm zordayım

Kim demiş!

Yarın yarındır bilinmez

Yarın bugünden silinmez

Yarının biçimine!

Tükürürüm içine!

Yarına tapmak sersemlik

Ne yapsan sonucu yine pişmanlık

Sonunda hepsi de cehennemlik

Acımam hiçbirine

SAM — Tükürmüşüm içine!

-3-

SİNEK — Yarın sorarlar ahrette

Masrafım yüksek gelir

Kurtulurum belki ben de

Belki yanmam kimbilir.

Kurtulurum belki ben de

Hiç de yanmam kimbilir

Olur sorarla ahrette

Masrafım yüksek gelir

Demek neymiş:

Şimdi tekerine taş koy

Yarını derdetme boş koy

Yarının biçimi ne!

Tükürürüm içine!

Yarına tapmak sersemlik

Ne yapsan sonucu yine pişmanlık

Sonunda hepsi de cehennemlik

Acımam hiçbirine

Tükürmüşüm içine!(Işık değişimi)

SİNEK — Hadi! Fırlayın bakalım! Herifi bulmaya! Hangi deliğe girerse girsin; bu gece bulup hesaplaşacağız!

JOHNNY — (Islık çalarak herkesi harekete geçirir. Çıkarlar.)

(Sahne değişimi)

(Kutsal Ordunun Salonu)(Projeksiyon 15— Bill nereye gitti dersiniz?)(Lilian solda, sıralardan birinde oturmaktadır. Jane girip izleyicilere çorba dağıtırken, Lilian’ı farkeder. Hanibal’in yanına gidip ona Lilian’ı işaret eder.)

HANIBAL — Bu kadarına da arsızlık derler!

JANE — Bir de cemaatin, halkın arasına oturmuş! Albay’a haber vereceğim… (Sağdan çıkarken) Albayım! Holiday geri geldi.

HANIBAL — (Kafasını iki yana sallayarak) Olur şey değil!

MARY — Bayan Holiday, albayım söyledi; hemen lokali terkedecekmişsiniz.

LILIAN — Yok canım?! Albayınıza selâm söyleyin; ben de yoksul bir insanım. (Mary çıkacakken kapıda albayla karşılaşır, ona bir şey söylemek ister.)

ALBAY — Şşşt! Evet Bayan Holiday, değil mi? (Lilian susar) Bakın, burada kalamazsınız, daha önce söyledim.

MARY — Ben de yoksulum diyor.

ALBAY — Evet ama, siz yalnızca yoksul bir insan değilsiniz; aynı zamanda bizim burada görmek istemediğimiz bir insansınız.

LILIAN — Size mi kalmış bunu söylemek! Dünyadan haberiniz mi var sizin?! (Kendi kendine) Artık bir şey farketmez zaten. (Albay’a) Suç ben de mi? Hiç de değil. Buranın en iyisi benim işte. Şurada aranızda, Tanrının gerçek yerini bilen tek kişi de benim! Bundan kuşkunuz olmasın!

BILL — (Girer) Kardeşler, bacılar, arkadaşlar, Bay Bill Cracker’a hoşgeldin deyin! (Orga oturup, çalıp söylemeye başlar: “Gel otur şöyle arkadaş / Gel masamıza yaklaş” vb. Schweyk!) Neden siz söylemiyorsunuz? Katılsanıza. (Albay’a) Bakar mısınız, insan buraya üye olabilir mi? Yani geceyi burada geçirecek şekilde, yahut yarın ve daha sonraki günler de artık burada yatıp kalkmak üzere? Neden derseniz, sizin bu davanız için içimde bayağı bir ilgi uyandı.

LILIAN — Tabii Bill, tabii burada kalabilirsin. Ne var? Şaşkın şaşkın ne bakınıyorsunuz? Bu bey, Bay Cracker. Bill Balo Salonunun sahibi ve 44. Caddenin yıldızı. Rockefeller gibi ünlü bir insan. Tabii kendi alanında. İşte şimdi bu insan, sıradan biri gibi kalkıp bize geliyor. Onunla kalmayacak göreceksiniz; bütün 44. Cadde sonunda bize gelecek. İşte bu, benim başarım. Yorucu çalışmamın sonucu!

JIMMY — (Girer) Aa, Bill, sen burada mıydın? İyi akşamlar. Bir dakika. (Koşarak gerisingeri çıkar.)

BILL — Lilian, ne dersin, beni burada tutarlar mı? Bugün canım pek dışarda dolaşmayı istemiyor da. Hem zaten bugün kutsal Noel gecesi ve buranın havası da gayet iyi.

LILIAN — Burada dilediğin kadar kalabilirsin, Bill.

ALBAY — Bayan Holiday, korkarım ki Bay Cracker buraya bizim kutsal törenimize katılmak için gelmedi. (Bill’e) Oraya oturun.

LILIAN — Buraya.

BILL — (Bir sıraya oturur) Teşekkür ederim.

LILIAN — Bay Cracker gibi bir insan aramıza katılıyor da; siz onu gereken şekilde karşılamaktan kaçınıyorsunuz ha? Şu koyun sürüsünü buraya toplamak marifet mi sanıyorsunuz?! Asıl nedeni belli değil mi: Sobadan yayılan sıcaklık! (Tepkiler: “Ooo! Vay canına!”) Yatacak yeri olmayan, gelip burada ruhunu aydınlatmasın da ne yapsın? Biraz dert verin, herkesi dindar yaparsınız. (Tepkiler: “Ne diyor bu yahu?” vb.) Ama canı isterse otellere gidebilecek olan birini, buraya, Tanrının sofrasına ve şu pörsük ağacın karşısına getirin bakalım! O zaman bravo derim işte size!.. Bunlar ucuz işler. Ne zamandır bunu söylemek istiyordum. Bir işe biraz emek vermezseniz, ne sonuç bekleyeceksiniz ki? (Tepkiler: “Bu ne terbiyesizlik!.. Ne oluyor yahu?” vb.) Hani bir günahkarın tövbesi, bin inanmışınkinden daha büyük sevinç yaratırdı? Büyük sevinç dediğiniz, beş altı tane figüranla, şu üç kuruşluk orkestrayla mı olacak? Unutmayın ki, bunlar, saat beş çayını Astoria Otelinde, Withman Salon Orkestrasıyla içmeye alışmış birinin üzerinde, hiç bir etki yapmaz. Cennet dediğiniz şey, Astoria Otelini gölgede bırakamıyorsa, cennet değil demektir. O zaman da hiç bir çekiciliği yok demektir. Sizi dinleyen bu insanların kafasına saksı düşmüştür sanıyorsanız; yanılıyorsunuz. Ve özellikle bu insanlara burada gereksinme vardır.

HANIBAL — Büyük terbiyesizlik!

JANE — İşte işittiniz. Böyle ahlaksız bir insan! Daha dün bir erkekle oynaştığı için buradan kovuldu; şimdi adamı da alıp gelmiş. (Kapıya takılan çıngırakların sesi duyulur.)

LILIAN — Bir dakika! Susun! Şarkı söylüyoruz, hep birlikte, yüksek sesle! Ona göre! Başla!

“Gel otur şöyle arkadaş

Gel masamıza yaklaş

İster et gulaş…”(Şarkı kesilir. Balo Salonu Çetesi içeri girer.)

SAM — İyi akşamlaaar! (Sessizce Bill’in çevresine otururlar.) İyi Noeller!

ALBAY — Ne istiyorsunuz beyler?

SAM — Varsayalım ki, Noel töreninizi izlemek istiyoruz. Olmaz mı?

JIMMY — Noel ağacınız da pek güzelmiş.

LILIAN — (Kürsünün önüne gelir.) Baylar, törenimize başlıyoruz! Evet baylar! Bay Sam Worlitzer, aramıza katılmanıza sevindik. Zaten sizi bekliyorduk. Öyle değil mi albayım? Johnny ve Bob, sizler nasılsınız? Muhterem, siz nasılsınız?.. Kardeşler, bu beyler, demin size sözünü ettiğim 44. Caddenin önde gelen insanları. Mutsuz görünüyorlar. Ama işledikleri günahlarla bir gün gerçekten mutsuz olacakları apaçıktı. Biliyordum.

SAM — Evet, pek mutsuz olduk Bayan Holiday. (Bill’e) işbaşında değildin?

BILL — Kim demiş?

SAM — Ne yani, orada mıydın?

BILL — Tabii.

SAM — Seslenince niye cevap vermedin?

BILL — Sesim kısılmıştı!

SAM — Paralar nerde peki?

BILL — Ne paraları?

SAM — Paralar.

BILL — Paralar bende.

SAM — Nerde?

BILL — Cebimde.

LILIAN — Bay Cracker’dan ne istiyorsunuz? Rahat bırakın onu! Doğru yolu buldu. O yolda ilerliyor. Vicdanında çok önemli bir yol aldı! Çok önemli bir yol aldınız Bay Cracker.

SAM — Evet, çok. Öyle ki artık yolun sonuna geldi. Sonun geldi Bill. (Hepsi Bill’in çevresinde ayağa kalkarlar. O anda pencereden dışarıyı gözlemekte olan Johnny’nin ıslığı duyulur.)

JOHNNY — Dikkat! Polis!

KOMSER — (Girer) Bu gece Şikago Bankasının kasa dairesine bir soygun düzenlenmiş. Bütün kasalar soyulmuş… Bay Worlitzer, bu gece saat onla onbuçuk arasında neredeydiniz?

SAM — Ben mi komserim? Onla onbuçuk arasında. .. Saginaw tarafına küçük bir otomobil gezintisi yaptım. Plaka numarası: 253, tanık: Şoför Lardner, adres: Clerk Caddesi 111.

KOMSER — Ya siz, Muhterem?

JIMMY — Saat ondan onbuçuğa, Frederick’in Salonunda küçük bir poker partisi çevirdik. Tanıklar: Mr. Potter, Lokal sahibi bayan ve barmen Edwards.

KOMSER — (Johnny ile Bob’a) Siz?

BOB VE JOHNNY — (Aynı anda) Kaptan Wolf’un evinde, aile arasında bir kutlama. Taft Caddesi 143. Tanıklar: Bütün Wolf ailesi.

KOMSER — (Kendini kaybetmek üzeredir.) Son yılların en büyük soygunu! Ve bunların hepsi suçsuz!!

SAM — Komser bey, hazır buradayken, Bay Cracker’a şu Japonun ölümüyle ilgili bir soru sormayacak mısınız?

KOMSER — Ne dersin Bill?.

LILIAN — O suçsuz komser bey, onun hiç suçu yok.

BILL — Bizim Japon eşek cennetinden dönüp gelmedikçe; suçsuzluğumu da kanıtlayamam sanırım.(Çıngırak sesi. Dr. Nakamura girer.)

LILIAN — (Bağırır) Japon! Japon geldi komser bey! Japon geldi.

NAKAMURA — İyi akşamlar… Öyle bakmayın, ben ölmedim. Yalnızca yaralanmıştım. Fortress Kanalının sığ bir yerine attınız beni; ben de sürünerek çıkıverdim. Ölmedim diyorum! Gerçekten! Hafif yaralıydım.

KOMSER — Sıfıra sıfır, elde var sıfır!(Çıngırak sesi. Sinek girer.)

SİNEK — Bay Cracker! İşte hesaplaşma saati geldi çattı.(Çete mensupları ayağa kalkarlar, silahlarını çekip Bill’i daire içine kıstırırlar.)

KOMSER — Bakın bu silahlı zorbalığa girer! Bu lokali derhal terkediyorum.

LILIAN — Kardeşler! Bacılar! Haydutların, günah çıkarma yerimize kadar sokulmasına izin vermeyelim! Günah çıkarmaya gelmiş kardeşimizi, bu zorbalara karşı koruyalım. Arslanlar gibi dövüşelim!

SİNEK — Günah ve ihanet cezasız kalmaz. Kaderde yazılı olan başa gelir.(Tuş)

HANIBAL — (Bir çığlıkla) Saidie!

SİNEK — (Döner ve Hanibal’i görünce, o da bir çığlık koparıp kendini Hanibal’in kollarına atar.) Hanibal!.. Kocam!..

HANIBAL — Evet ta kendisi! Şimdi hatırladım: 5 yıl önce 44. Caddede bir operasyonda, ortadan kaybolan, hafızasını yitiren kocan. Polis Komseri Hanibal Jackson.

HERKES — Ne? Nasıl? Olamaz!

LILIAN — Eh, Bill! Bu durumda biz de nişanlanıyoruz demektir!

BILL — Bir dakika! Bunu bir düşüneyim (Düşünür.)

SİNEK — (Hanibal’e) Bir de küçük servetimiz var kocacığım.

HANİBAL — Nasıl kazandın?

SİNEK — Geceleri dikiş dikerek.

BILL — (Lilian’a) Kabul!

SAM — (Lilian’a) Bayan Holiday, biz ne yapalım? Bize de bir fikir verseniz?

DİĞERLERİ — Evet, biz? Biz ne yapacağız?

LILIAN — Evet… Siz… Zor iş… Kutsal Orduya katılsanız diyeceğim ama; bunu pek istemezsiniz sanırını.

JOHNNY — Bu iş için kart sayılırız!

JEMMY — Geliri de az olur.

SAM — Yaşama sevincimizi yitirdik zaten.

BOB — Doğuştan çalışmaya allerjim var.

NAKAMURA — Her gecenin bir sabahı vardır.

LILIAN — Gelin canım! Katılın aramıza! Kutsal Orduya katılın! Bir deneyin, canınız çıkmaz ya!

SİNEK — Evet, günah çıkarmak için diz çökün bakalım… Nasırlı elleriyle demir çubukları kavrayıp, çelik kasalara abanan zanaatkarlar! Kırdığı kasada hisse ve borç senetlerinden başka bir şey bulamayan küçük esnaf! Sizin devriniz geçti artık. Ardına bankaları almış dev şirketler, nasıl olsa yalayıp yutuverecek sizi… Hem bir hisse senedine oranla, bir maymuncuk nedir ki? Bir banka kurmaya oranla, bir banka soygunu nedir ki?

HERKES — Hiç!

ALBAY — (Ardında Jane ve Mary olmak üzere, Lilian’ın üniforma ceketini getirir ve giymesi için tutar.) Lilian, bütün bunlar sizin eseriniz!(Jane ve Mary, Bill’e de bir Kutsal Ordu kepi giydirirler.)

LILIAN — (Bill’e) Bill, sen de Kutsal Orduya katıl, tamam mı? Üniformamızı giyersin. Yarın sabah da ilk iş 45. Caddeden başlarız çalışmaya. Sen önde trampet çalarsın, ben de arkanda bayrak tutarım.

BILL — Trampeti sen al, ben bayrağı istiyorum.

LILIAN — Hayır efendim, sen trampeti alacaksın; ben bayrağı. Benim eski bayrağım o!

HANIBAL — Bravo, bravo!

Müzik Nr. 13— Yüce Tanrının Küçük Teğmeni

-l-

LILIAN — Dinle, kulak ver!

Dinle, kulak ver!

İşte çöküyor bir insan,

İşte bir imdat çığlığı,

İşte çırpınan bir kadın,

Bakın çevrenizde hep yoksulluk

Mahvoluyor insanlar, ilgilenen yok.

Gözünüz görmez mi?

İnsan kardeşine selam vermez mi?

Boğazlarınızdan yemek

Geçebiliyor demek

Dışarda açlar varken?

Dışarda açlar varken…

Böyle gelmiş böyle gider derseniz,

Biz de deriz ki: Savaşmalıyız

Haksızlıkla ve yoksullukla

Yürümeliyiz biz hiç yılmadan

Koşmalı tankla, tüfekle

Dişlerle ve tırnaklarla

Gemiler, uçaklarla.

Yoksullar da ekmek yiyebilsinler diye.

Yoksullar da ekmek yiyebilsinler diye.

Üstelik hemen bugünden

Sen gel bizlere katıl

Çünkü iyi insanlar yeryüzünde çok değil.

İleri, marş! Hazırol, silaha sarıl!

Zora düşmüş bu dünya, görevini bil.

-2-

Dinle, kulak ver!

Dinle, kulak ver!

Ey çırpınan kadıncık,

Ey çığlık atan adam,

Duyuyoruz seni biz.

Bakın çevrenizde hep yoksulluk

Dayanın ey güçsüzler, yardıma koştuk.

Sen, mahvolan insan,

Gör bizi kardeşim, yokolmadan önce.

Sana ekmek getirdik

Ve hiç unutmadık ki:

Sen açıkta kalmışsın.

Sen açıkta kalmışsın…

“Değişmez” deme, artık değişecek.

Yeryüzünden haksızlık silinecek.

KORO — Herkes katılır, bizimle yürürse

Haksızlığa ve yoksulluğa karşı

Koşarsa tankla tüfekle

Dişlerle tırnaklarla

Gemiler, uçaklarla;

LILIAN — Sen de dostum ekmek yiyebilesin diye.

Sen de dostum ekmek yiyebilesin diye-

Üstelik hemen bugünden

Sen gel bizlere katıl

Çünkü iyi insanlar yeryüzünde çok değil.

İleri marş! Hazırol, silaha sarıl!

Cesaret, kardeşim! Yol uzak değil!

(Perde)

(Çevirenin notu— Seçenek olarak oyuna eklenen ikinci Final, Kurt Weill tarafından, “Mezbahaların Azizesi Johanna” oyunundan aktarılarak oluşturulmuştur.)

II. Final

Varlıklıya varlık ver! Yaşasınlar! Yaşasınlar!

Varlıklıysa saygınlık ver! Yaşasınlar! Yaşasınlar!

Saygınlara yaygınlık ver! Yaşasınlar!

Yaygınlıktan doygunluk ver! Yaşasınlar!

Doygunluktan baygınlık ver! Yaşasınlar!

Yaşasınlar! Yaşasınlar! Yaşasınlar!

Yaşasınlar! Yaşasınlar!

Yaşasın Rockefeller

Yaşasın Henry Ford

Yaşasın karteller

Yaşasın zart ve zort

Yoksullar da ekmek yiyebilsin diye.

Yoksullarda ekmek yiyebilsin diye.

Açların yüzünü güldür! Yaşasınlar! Yaşasınlar!

Acılarını da dindir! Yaşasınlar! Yaşasınlar!

Yazgılarını da döndür! Yaşasınlar!

Dün dündür, bugün bugündür! Yaşasınlar!

Yaşasınlar güldür güldür! Yaşasınlar!

Yaşasınlar! Yaşasınlar! Yaşasınlar! Yaşasınlar! Yaşasınlar!

Yaşasın Rockefeller

Yaşasın Henry Ford

Yaşasın tröstler

Yaşasın kazık atmak

Yaşasın seksapel

Yaşasın alıp satmak

Yaşasın inanç ve kazanç

Yaşasın inanç ve kazanç

Yaşasın inanç ve kazanç

Yaşasın ekmeksiz hak!

OYUNUN SONU

Orijinal Adı: “Happy End” Türkçesi: Yücel ERTEN

Brecht, Toplu eserler, Mahagony Kenti, Mitos-Boyut Yayınları,

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir