Medeni Usul Hukuku Kapsamlı Final Notları (2016)

14 Mart 2016

İSTİNAF

İstinaf mahkemeleri 10 yıl evvel kanun değişikliği ile gündeme gelmiştir. Bu yıl 20 Temmuz itibariyle istinaf mahkemeleri kurulacak. İstinaf ara mahkemedir.

1800’li yıllarda Osmanlı’da şeriat mahkemelerinin dışında Nizamiye Mahkemeleri adı verilen laik mahkemeler kurulmuştur. 1870’li yıllarda da, normal mahkemelerin yanı sıra ticaret işlerinde istinaf mahkemesi kurulmuştur. Mahkemeler üçe ayrılıyordu; bidayet mahkemeleri – istinaf – temyiz. Osmanlı’nın yıkılışına kadar istinaf mahkemeleri, ilk derece mahkemelerinin yanında görev yapmıştır.

1924 yılında bir kanun kabul edilmiştir. Bu kanun ile birlikte istinaf mahkemeleri de yürürlükten kaldırıldı. Ondan sonra 2005 yılında HMK ile yeniden istinaf mahkemeleri ile ilgili hükümler getirildi. Avrupa Birliğine uyum amacıyla kurulmuştur.

İstinaf mahkemeleri ara mahkemelerdir. İlk derece mahk.leri ile Yargıtay arasında görev yapacak mahkemelerdir. Kanuna istinaf mahkemelerinin ismi Bölge Adliye Mahkemesidir (BAM). Gidilen yolun ismi de istinaf yoludur.

1924 yılında istinaf mahkemeleri, yeteri kadar hakim olmadığı için kaldırıldı. 1934 yılında itibaren istinaf kurulsa mı kurulsa mi diye birçok görüş ortaya çıktı, tartışıldı.

İstinafın lehine olan görüşler şu şekilde;

Hukuk devletinin gereğidir, iki dereceli mahkemelerde adalete yeteri kadar ulaşılamayabilir.

İstinaf derecesi hakimleri ilk derce hakimlerine göre daha tecrübelidir, idm.nin yanlışlıkları düzeltilebilir

İstinafın aleyhine düşünceler;

İstinaf mahkemelerinin işi uzatacağından korkuluyor.

Yargılama zaten pahalı, istinafla beraber daha da pahalı olacak

Türkiye’nin 7 ayrı yerinde kurulan yüksek mahkemeler olacak, yurtta bunların kararları arasında çelişkiler ortaya çıkabilir ve hukuk birliğinin sağlanmasının aleyhinde olabilir.

Ülkede yeteri kadar hakim yok, idm hakimleri bile sayı olarak yeterli değil. Keza yazı işleri kalemine vs de ihtiyaç olacak.

Bu yıl Temmuzda istinaf mahkemeleri faaliyete geçecek.

İstinaf mahkemeleri Avrupa’da ikili şekilde çalışır. Esas olarak İM (istinaf mahkemesi) bir vakıa mahkemesidir. Klasik istinaf ve dar anlamda istinaf diye ikiye ayrılabilir.

Klasik anlamda istinaf; aynı birinci derece mahkemesi gibi vakıa mahkemesi olarak çalışır. İdm ne yaparsa aynısını bir daha yapar. İstinaf geniş anlamda vakıa mahkemesi olarak değerlendirilir. Oysa üçüncü derecedeki mahkeme hukuki denetim mahkemesidir, vakıa denetimi yapmaz. Kendisi keşif yapmaz vs, bozar ve gönderir.

Almanlar 10 yıla kadar bu sistemi uyguluyorlardı. Sonradan değiştirdiler, çünkü İDM, işlerini hemen istinaf mahkemesine havale ediyordu, vakıaların İM tarafından bir kere daha gözden geçirilmesi işlemi uzattı. Dolayısıyla Almanlar dar anlamda istinaf sistemini kabul ettiler.

Dar anlamda istinaf; Yeni kanunumuz bu sistemi benimsemiştir. Tam bir vakıa, istinaf sistemi değildir. Dar anlamda bir istinaf sistemi benimsenmiştir. Bizdeki istinaf mahkemeleri bazı davlarda vakıa mahkemesi gibi çalışsa da esas itibariyle denetim mahkemesi olarak çalışacak.

İstinaf mahkemesinin kurulması ile Yargıtay’ın işlevi değişecek. Yargıtay tam bir içtihat mahkemesi haline gelecek. Ülkedeki hukuku bir araya getiren hukuki denetim mahkemesi olacak. Fakat şu anki sistemde Yargıtay bundan sapmıştır.

İstinaf mahkemeleri hem denetim hem de vakıa mahkemesi olarak çalışacak. Yargıtay da küçülecek. 7 yerde BAM kurulacak. Yargıtay’ın çoğu işlevi BAM’ın üstüne gelecek. Bazı davalar bakımından temyiz imkanı olmayacak.

Her BAM’da bir başkan vardır. Altında hukuk ve ceza daireleri olacak. Her bir daire üç kişiyle karar verecek. Her dairede de en az bir başkan ve iki üye olacak. Bunların bir araya gelmesiyle oluşan bir BAM Başkanlar Kurulu da görev yapacak.

Her Bam nezdinde ve ayrıca her dairede Yazı İşleri Kalemi olacak.

BAM’ın görevi: ilk derece mahk.lerince verilen ve kesin olmayan hüküm ve kararlara karşı yapılan başvuruları incelemek ve karara bağlamaktır. Bugün için 1500 TL’nin altında olan kararlar kesin olacak.

Başkanlar Kurulunun Görevleri: (m.35) OKUNDU.

Hukuk Dairelerinin Görevleri (madde 36) OKUNDU

3 kişi ile karar verilecek, çoğunlukla verilen karar geçerli olacak. Bir toplu mahkemedir.

İstinaf Sisteminin Genel İlkeleri

İdm.nin kararının usul ve esas bakımından hukuka uygun olması halinde BAM yeniden yargılama yapılmaksızın istinaf başvurusunun esastan reddine karar verecektir. (Adeta idm kararını onayacak.) İstinaf mahkemesinde onama ve bozma tabirleri kullanılmaz! İdm bakımından istinaf talebinin reddine veya kabulüne tabirleri kullanılır.

Yargılamada eksiklik bulunmamakla beraber (İDM kararında eksiklik yok) kanunun olaya uygulanmasında hata edildiği saptandığında, durum yeniden yargılama yapılmasını gerektirmiyorsa İM, İDMnin kararını düzelterek onayacaktır. (Yargıtay’daki düzelterek değiştirerek onamaya benzer) Gerekçede hata olduğunda da bu yapılacaktır. (örn; kararda kanunun maddesini yanlış yazmış gibi)

Yargılamada bulunan eksikliklerin duruşma yapılmaksızın tamamlanabilecek nitelikte olması halinde, istinaf bunları tamamlandıktan sonra yeniden esas hakkında karar verecektir. Yani istinaf mahkemesi bu konunda asliyenin verdiği kararı kaldırıp yeniden bir karar verecek. Yani vakıa mahkemesi olarak çalışacak.

İstinaf mahkemelerinin vereceği bazı kararlara kaşı temyiz yolu kapalıdır, bu kararlar kesindir. Bu Yargıtay’ın gerçek işlevine kavuşması bakımından önemlidir.

İstinaf mahkemesi ancak maddi hukuk veya usul hukukuna ilişkin kamu düzenine aykırı hallerde ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak yeniden yargılama yapılması için dosyayı yargı çevresinde başka bir mahkeme veya görevli ve yetkili mahkemeye gönderir.

Yani istinaf mahkemesi, bazı hallerde özellikle kamu düzenine aykırılık varsa dosyayı İDMne gönderecek ve yeniden yargılama yapılacak.

Yeniden yargılama yapılmadan sonuca ulaşılmasına olanak bulunmayan durumlarda davaya başından itibaren bakarak karar verir. Yani bir vakıa mahkemesi gibi şahit dileyerek, delil değerlendirerek karar verecek.

İstinaf mahkemelerinde bazı işlemler yapılmaz;

Karşı dava açılmaz,

davaya katılma isteminde bulunulmaz,

ıslah ve davaların birleştirilmesi istenmez,

yeni delil ileri sürülmez,

ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenmez,

bu mahkemeler için yetki sözleşmesi yapılmaz.

İdm.nin Şu Kararlarına Karşı İstinafa müracat edilebilir;

İDMnin nihai kararlarına karşı

İT talebinin reddine ilişkin kararlara ve it.nin itirazı sonucunda verilecek kararlara yönelik de istinaf yolu açık olacaktır.

Kanuna göre 1500 lirayı geçen davalarda istinaf yolu açık olacaktır. 1500 lirayı aşan mvna ilişkin davalara karşı istinaf yoluna gidilebilir.
(Temyizde menkul ve alacaklar bakımından sınır vardır, gayrimenkullerde sınır yoktur. İstinafta ise gayrimenkullerde de bu sınır vardır.)

İstinaf Sebepleri kanunda uzun uzun sayılmamıştır. İDM kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olup olmadığı konusu bir istinaf nedenidir. İdm.nin kararı genel biçimde usul ve esas bakımından hukuka uygun değilse istinaf sebebidir.

İstinaf süresi iki haftadır. Tebliğden itibaren başlar.

İstinaf dilekçesi vardır. Kanun içeriğini düzenlemiştir. Kanuna göre başvuranın kimliği ve imzası ile başvurulan kararı yeterince belli eden dilekçeler, diğer unsurlar yok diye reddedilmez.

Temyizdeki gibi bu dilekçe, istinaf mahkemesine veya bulunulan yerdeki idm.ne verilebilir.
Gerekli gider ve harçlar yatırılır.

İstinaf başvurusu süre geçtikten sonra yapılmışsa veya istinaf edilemeyecek kararlardansa idm.nin kendisi de istinaf talebini reddedebilir. Süre geçtikten sonra veya kesin bir karara karşı istinafa gidilmişse 346 uyarınca istinaf dilekçesinin reddine karar verilir ve taraflara tebliğ edilir. Red kararının tebliğinden itibaren bu karara karşı 1 hafta içerisinde istinafa başvurulabilir.

İstinafa yapılan başvuru tarafa tebliğ edilir, iki hafta içinde cevap imkanı vardır.

Katılma yoluyla istinaf imkanı da vardır. Yani taraflardan birisi süresini kaçırdığı için veya menfaati sınırı aşmadığı için istinafa başvuramıyor olabilir, karşı taraf başvurursa katılma yoluyla istinafa gidebilir.

(2) İstinaf yoluna başvuran, bu talebinden feragat eder veya talebi bölge adliye mahkemesi tarafından esasa girilmeden reddedilirse, katılma yolu ile başvuranın talebi de reddedilir.

Katılma yoluyla istinaf, esas yolla istinafın incelenip incelenmemesine bağlıdır. Asıl istinaf incelenmezse katılma yoluyla istinaf da incelenmez.

Halbuki eski hükümlere göre temyiz ve KDde böyle değildi. Eski hükümlerdeki temyize göre, asıl temyiz eden feragat etse bile katılma yoluyla temyiz eden bakımından kazanılmış hak olarak kabul edilir ve mutlaka değerlendirilirdi. Burada ise istinaftan feragat edilirse veya esastan reddedilirse katılma yoluyla istinaf talebi de incelenmez.

Hak doğmadan evvel istinaf hakkından vazgeçme imkanı yoktur ancak doğduktan sonra 349 uyarınca istinaftan feragat mümkündür.

İstinaf yoluna başvurulması halinde icranın durup durmayacağı meselesi:

Temyizde bazı kararlar kesinleşmeden icra olunmaz. Taşınmazın ayıyla ilgili, aile ve kişinin hukuku ile ilgili ilamlar kesinleşmeden icraya konamaz. Bu istinaf bakımından da aynen geçerlidir.

Bu ilamlar dışında, karara karşı istinafa gidilmesine rağmen icra yürümeye devam eder. (Aynen temyizde olduğu gibi) İstinafa başvurulması yürütmeyi durdurmaz, ancak istinaf mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verebilir. Aynı İİK 36’ya göre işlem yapılır.

(Temyiz bakımından: Alacaklı kendisine icra emri gönderildiğinde istenilen teminatı icra dairesine yatırıyor, icra dairesinden süre istiyor, icra dairesi bunun üzerine mehil belgesi veriyor. Borçlu bu belgeyi Yargıtay’daki dosyaya koyuyor. Yargıtay da yürütmenin doldurulup doldurulmaması hakkında ivedi olarak karar veriyor. Eğer süre içerisinde Yargıtay karar vermezse süre icra dairesi tarafından bir iki kere bile uzatılabilir.)

Aynısı istinaf bakımından da geçerlidir. İcra durmaz, borçlu istinaf mahkemesine başvurup icra dairesinden aldığı mehil belgesini dosyasına koyar, istinaftan yürütmeyi durdurma kararı alır. İstinaf mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verirse icra da durur.

İstinaf İncelemesi

İmde Ön İnceleme: Dosya İMne geldi, İM ön inceleme yapacak, şartları var mı süre var mı gibi. Ön inceleme sonucunda talebin reddi gerekiyorsa İM esasa girmeden talebi reddeder.

İstinaf Mahkemesinde Esastan İnceleme:

İnceleme
MADDE 354
– (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince inceleme, davanın özelliğine göre heyetçe veya görevlendirilecek bir üye tarafından yapılır.
(2) İnceleme sırasında gereken hâllerde başka bir bölge adliye mahkemesi veya ilk derece mahkemesi istinabe edilebilir.

1. fıkra: İstinaf mahkemesi esasa girer. A, B’ye dava açmıştı, İDM A’nın lehine karar vermişti. B de hükmü istinaf etti. İnceleme heyet tarafından veya hakimlerden birine havale ederek yapılacak.

2. fıkra: İM bizzat keşif yapmadan, bizzat bilirkişiye gitmeden de idm.den istinabe yoluyla yararlanabilecek.

HMK 355e göre inceleme istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır. Sebeple bağlılığın nedeni istinafın daha hızlı yürümesidir. Ancak kamu düzenine aykırılığın söz konusu olduğu haller varsa (dava şartlarında olduğu gibi) istinaf mahkemesi taleple bağlı olmadan da inceleme yapabilecek.

Kural: Duruşma yapılır. Ancak kanun duruşmayı neredeyse istisnai hale getirmiştir. HMK 356’ya göre HMK 353.te belirtilen haller dışında inceleme duruşmalı olarak yapılır.

İstisna: Bazı hallerde İM duruşma yapmadan karar verir. (HMK 353)

Duruşma yapılmadan verilecek kararlar

MADDE 353- (1) Ön inceleme sonunda dosyada eksiklik bulunmadığı anlaşılırsa;

a) Aşağıdaki durumlarda bölge adliye mahkemesi, esası incelemeden kararın kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için dosyanın kararı veren mahkemeye veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği başka bir yer mahkemesine ya da görevli ve yetkili mahkemeye gönderilmesine duruşma yapmadan kesin olarak karar verir:
1) Davaya bakması yasak olan hâkimin karar vermiş olması.

2) İleri sürülen haklı ret talebine rağmen reddedilen hâkimin davaya bakmış olması.

3) Mahkemenin görevli ve yetkili olmasına rağmen görevsizlik veya yetkisizlik kararı vermiş olması veya mahkemenin görevli ya da yetkili olmamasına rağmen davaya bakmış bulunması veyahut mahkemenin bölge adliye mahkemesinin yargı çevresi dışında kalması.
4) Diğer dava şartlarına aykırılık bulunması.
5) Mahkemece usule aykırı olarak davanın veya karşı davanın açılmamış sayılmasına, davaların birleştirilmesine veya ayrılmasına, merci tayinine karar verilmiş olması.
6) Mahkemece, tarafların davanın esasıyla ilgili olarak gösterdikleri delillerin hiçbiri toplanmadan veya gösterilen deliller hiç değerlendirilmeden karar verilmiş olması.

b) Aşağıdaki durumlarda davanın esasıyla ilgili olarak;
1) İncelenen mahkeme kararının usul veya esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığı takdirde başvurunun esastan reddine,
2) Yargılamada eksiklik bulunmamakla beraber, kanunun olaya uygulanmasında hata edilip de yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde veya kararın gerekçesinde hata edilmiş ise düzelterek yeniden esas hakkında,
3) Yargılamada bulunan eksiklikler duruşma yapılmaksızın tamamlanacak nitelikte ise bunların tamamlanmasından sonra yeniden esas hakkında,
duruşma yapılmadan karar verilir.

1/a: Usule ilişkin duruşma yapmayacağı haller: İM, bu hallerde esası incelemeye gerek kalmadan verilen kararı kaldırır ve idm.ne veya uygun gördüğü başka bir mahkemeye gönderir. Bu karar kesindir, duruşma yapmadan verir.

Yasak hakimin davayı görmüş olması halinde

Reddedilen hakimin davaya bakmış olması

Görev ve yetki konularını da kesin olarak karara bağlayacak.

……….maddeden okuuu….
1/b: Davanın esası ile ilgili duruşma yapmayacağı haller:

İDM kararını usule ve esasa uygun olarak vermiş o zaman duruşma yapmadan istinaf talebinin reddine karar verecek. Temyiz yolu kapalı ise hüküm kesinleşecek, temyiz yolu açıksa temyize gidilebilir.

yargılamada eksiklikler duruşma yapılmaksızın tamamlanabilecek nitelikte ise, yeniden esas hakkında duruşma yapılmaksızın karar verilecek

Maddeden oku

İstinaf Mahkemesinde Yapılamayacak İşler

Karşı dava açılamaz.

Davaya müdahale talebinde bulunamaz.

Davanın ıslahı söz konusu olmaz. (zaten ancak tahkikatın sonuna kadar ıslah yapılabilir)

Davaların birleştirilmesi istenmez.

BAM’ce resen göz önünde tutulacaklar dışında ilk derece mahkemesinde ileri sürülemeyen iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz.

BAM bakımından yetki sözleşmesi de yapılamaz.

“İlk derece mahkemesinde usulüne uygun olarak gösterildiği hâlde incelenmeden reddedilen veya mücbir bir sebeple gösterilmesine olanak bulunmayan deliller bölge adliye mahkemesince incelenebilir.”

Yapılamayacak işlemler
MADDE 357
– (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinde karşı dava açılamaz, davaya müdahale talebinde bulunulamaz, davanın ıslahı ve 166 ncı maddenin birinci fıkrası hükmü saklı kalmak üzere davaların birleştirilmesi istenemez, bölge adliye mahkemesince resen göz önünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz.
(2) Bölge adliye mahkemeleri için yetki sözleşmesi yapılamaz.
(3) İlk derece mahkemesinde usulüne uygun olarak gösterildiği hâlde incelenmeden reddedilen veya mücbir bir sebeple gösterilmesine olanak bulunmayan deliller bölge adliye mahkemesince incelenebilir.

16 Mart 2016

İSTİNAF MAHKEMESİ KARARI

İdm.deki 10 bin TL’lik alacak davasında karar verildi. Menfaati olan istinafa götürdü. İstinaf mahkemesinin vereceği kararlar şu şekildedir;

Talebin reddi (1. derece mahkemesinin verdiği karar usul ve esasa uygun ise) (HMK 353, b/1): duruşma yapmasına bile gerek kalmadan talebin reddine karar veriyor. (onama tabirini kullanmayız ancak bir anlamda Yargıtay’ın onaması gibi). BAM burada bir denetim mahkemesi gibi çalışır.

Talebin kabulü (1. derece mahkemesinin verdiği karar usul ve esasa aykırı ise): İki ihtimal var;

1. dereceye gönderme: HMK 353, 1/a’daki 6 hal varsa o takdirde idm.ne geri gönderir.

Bu durumda dosyanın tekrar istinaf mahkemesine geri dönmesi söz konusu olabilir. Örneğin; davaya bakmaya yasaklı bir hakim karar vermiş. İlk derece mahkemesine geri gönderirse bu sefer yasaklı olmayan bir hakim davaya bakacak, davayı karara bağlayacak. Bu durumda bu karar karşı da istinafa gidilebilir. Burada da BAM adeta bir denetim mahkemesi gibi çalışır.

1. Derece mahkemesi kararının kaldırılarak yapılacak yargılama sonunda karar verilmesi (HMK m.360). Esasına girilmesi gereken haller varsa, duruşma yapılması gereken bir hal varsa, mesela idm delilleri doğru değerlendirmedi, vakıaları yanlış niteledi, bu hallerde istinaf kendisi yeniden yargılama yapar. Gerekirse keşif yapar, bilirkişiye gider, istinabe de yapabilir. Aynen idm gibi yargılama yapar.

İdm.de uygulanan yargılama usulü BAM’da da uygulanır. Yani, istinafa asliye mahkemesinin kararına karşı gidiliyorsa yazılı yargılama usulü uygulanır. Sulh mahkemesi kararlarına karşı BAM’a ancak istisnai hallerde gidebiliyor, o hallerde de İM sulh mahkemesi gibi çalışarak karar verir.

İlk derece mahkemesi kararını kaldırır ve onun yerine kendisi yepyeni bir karar verir, davayı ya reddeder ya da kabul eder.

Bu kısım kanunda yeterine açık değildir. Burada yeniden yargılamanın nasıl yapılacağı tam olarak belli değil, sadece 360. Maddeye yollama yapmış ve geçip gitmiştir. Bu durumda, üç kişilik istinaf mahkemesi; neyi usule ve esasa aykırı gördüyse, onlar hakkında dosya üzerinden, aynı deliller ve tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde kendisi bir değerlendirme yapacak. İlk derece mahkemesi gibi bir yargılama yapacak, gerekiyorsa tanık dinleyecek, tarafların dayandıkları delilleri kendisi değerlendirecek ve yepyeni bir karar verecek.

Bu karara karşı da temyiz yolu açıksa temyiz yoluna gidilebilir.

TEMYİZ (YENİ KANUNA GÖRE )

20 Temmuz 2016’dan sonra; kanun yoluna götürülecek idm kararları istinafa götürülecektir. İstinafın kararlarına karşı temyiz yolu açık olanlar bakımından da Yargıtay’a gidilecek.
Yargıtay vakıa mahkemesi değil, kararı gerçek anlamda bir denetim mahkemesi olarak değerlendirecek.

HMK 361. temyiz edilebilecek kararları gösterir.

Temyiz edilebilen kararlar
MADDE 361- (
1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde temyiz yoluna başvurulabilir.
(2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir.

Temyize gidebilmek için istinaf mahkemesinin kararının nihai olması gerekir. Talebin reddi kararı, ya da esas hakkında bir karar verdiğinde bu bir nihai bir karar olacaktır ve temyize gidebilir.

Hakem kararlarına karşı iptal yoluna gidilmesi halinde, verilen bu kararlara karşı temyize başvurulabilir.

Hakem kararlarının iptali; tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edilebilecekleri davalarda, taraflar tahkime gitmeye karar vermişlerse aralarındaki dava tahkime gidecektir. Tahkimde verilen hakem kararlarına karşı da kanun yolları açıktır.

Eski HUMK’a göre hakemler karar verir, asliye ticaret mahk.ne tebliğ ederler ve asliye ticaret mahkemesi de taraflara tebliğ ederdi. Taraflar da bu karara karşı temyiz yoluna gidebilirlerdi.

Yeni HMK’ya göre ve Milletlerarası Tahkim Kanununa göre, tahkim heyeti karar verdiğinde bu karara karşı gidilecek yol iptal davası yoludur. Hakem kararının iptali yoluna gidilir. Hakemin verdiği karara karşı bu davayı görecek mahkeme istinaf mahkemesidir.

Temyizden farklıdır, temyizde her sebebe bakılır, fakat iptal davasında sadece sayılan bazı hususlar varsa iptal yoluna gidilebilir. İstinaf mahkemesi hakemin kararını doğru bulursa istinaf talebini reddeder aksi takdirde kararı bir anlamda bozar. İstinaf mahkemesinin verdiği bu karara karşı temyize gidilir.

Temyiz edilemeyecek kararlar (HMK 362): İstinaf mahkemesinin kesin olarak vereceği kararlardır.

Temyiz edilemeyen kararlar

MADDE 362- (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz:

a) Miktar veya değeri yirmibeşbin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar.

b) 4 üncü maddede gösterilen davalar ile (23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğup taşınmazın aynına ilişkin olan davalar hariç) özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar.

c) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemeleri arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarını çözmek için verilen kararlar ile merci tayinine ilişkin kararlar.

ç) Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar.

d) Soybağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar.

e) Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiilî engellerinin çıkması hâlinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar.
f) Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar.

(2) Birinci fıkranın
(a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, yirmibeşbin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü yirmibeşbin Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir.

1/e bendi: Miktar veya değeri 25bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar temyiz edilemez. (25bin dahil) Bu sınır yine menfaat değeridir. Temyizde kimin menfaati varsa onun menfaatinin 25bini aşması gerekir ki temyize gidilsin. Aksi takdirde karar kesinleşir ve temyize gidilemez.

1/b bendi: 4. madde sulh hukuk mahkemelerinin davalarını gösterir. Yani sulh mahkemesi kararlarına karşı da 1500 TL’yi geçiyorsa istinaf mahkemesine müracaat edilir. İstinaf mahkemesinin sulh hukuk mahkemesi kararı açısından verdiği kararlara karşı temyiz yolu açık değildir, verildiği anda kesindir.

İstisnası: Kat mülkiyetinden doğan taşınmazın aynından doğan davalar, sulh hukuk mahkemesinde görülse de istinaftan sonra temyiz yolu açık olacaktır

1/c bendi: OKU!

1/ç: çekişmesiz yargı işleri ile ilgili istinaf mahkemesi kararlarına karşı temyize gitme olanağı yoktur.

1/d: Soybağına ilişkin davalar hariç olmak üzere nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlara karşı da temyize gidilmez. Nüfus kaydındaki ismi değiştirme vs gibi davalarda verilen hükümler, istinafın verdiği karar ile kesinleşir ve temyize gitmez.

1/e: OKU

1/f: İTnin reddi kabulü vs gibi kararlar temyize götürülemez.

Temyiz sebepleri HMK 371’de düzenlenmiştir.

Bozma sebepleri
MADDE 371
– (1) Yargıtay, aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı gerekçe göstererek temyiz olunan kararı kısmen veya tamamen bozar:
a) Hukukun veya taraflar arasındaki sözleşmenin yanlış uygulanmış olması.

b) Dava şartlarına aykırılık bulunması.

c) Taraflardan birinin davasını ispat için dayandığı delillerin kanuni bir sebep olmaksızın kabul edilmemesi.

ç) Karara etki eden yargılama hatası veya eksiklikleri bulunması.

a bendi: Eski kanunda olduğu gibi yani.

b ve c’yi oku!
ç bendi: Nisbi bozma sebeplerini karşılar.

Bunlardan birine dayanarak temyiz dilekçesi yazılarak Yargıtay’a müracaat edilir. Temyiz süresi HMK 361 uyarınca bir aydır. İstinaf mahkemesi kararının tebliğinden itibaren 1 ay içinde temyize gidilmelidir.

Temyiz dilekçesinin içeriği de kanunda gösterilmiştir. Fakat temyiz edenin kimliği ve hangi kararı temyiz ettiği anlaşılıyorsa ve imzası da varsa usulüne uygun bir temyiz dilekçesidir.

Temyiz dilekçesi istinaf mahkemesine verilebileceği (BAM) gibi idm.ne da verilebilir.

HMK 343 ila 349. maddeleri buraya da kıyasen uygulanıyor. (YOKSA HALA MİRAS REQUEST ETMEDİNİZ Mİ??)

Harç ve giderler

Temyiz dilekçesi süresinde verilmedi ise BAM reddeder

Karşı tarafa dilekçe tebliğ edilecek, karşı taraf buna iki hafta içerisinde cevap verecek.

Katılma yoluyla temyiz mümkün. Katılma yoluyla istinafta istinafı yapan vazgeçerse katılma yoluyla istinaf da incelenmez demiştik. Yapılan atıf sebebiyle katılma yoluyla temyizde de temyiz edenin temyizi usulen reddedilirse ya da feragat ederse katılma yoluyla temyiz edenin talebi de incelenmez.

Hak doğduktan sonra feragat etme imkanı da vardır.

Yargıtay’a gelince Yargıtay bir ön inceleme yapacak.

367 ye göre temyiz, kararın icrasını durdurmaz ancak İİK 36 uyarınca icrayı durdurma imkanı vardır.

369’a göre Yargıtay tarafların ileri sürdüğü temyiz sebepleri ile bağlı olmayıp kanunun açık hükmüne aykırı gördüğü diğer hususları da inceleyebilir. İstinafta ise farklıdır.

Eski kanunda yapılan temyizde olduğu gibi, yeni kanunda da Yargıtay temyiz sebebi ile bağlı değildir; ancak istinafta istinaf sebebi ile bağlılık vardır. Bunun nedeni de Yargıtay’ın bir içtihat mahkemesi olmasıdır.

Duruşma: Temyiz aşamasında kural olarak inceleme dosya üzerinden yapılır fakat duruşma yapma olanağı da vardır.

Duruşma yapılabilecek haller; (369. maddeyi oku)

tüzel kişiliğin feshine veya genel kurul kararlarının iptaline,

evlenmenin butlanına veya iptaline,

boşanma veya ayrılığa,

velayete,

soybağına ve

kısıtlamaya ilişkin davalarla

****miktar veya değeri altmışbin Türk Lirasını aşan alacak ve ayın davalarında taraflardan biri temyiz veya cevap dilekçesinde duruşma yapılmasını talep etmişse.

YARGITAY’IN KARARLARI

İstinaf mahkemesi kararını ikiye ayırdık;

İstinaf talebinin esastan reddi kararı: İstinaf mahkemesi talebi inceledi ve esastan reddetti. Yani idm.nin verdiği kararı doğru buldu, kendisi yeni bir karar yaratmadı. Bunun üzerine Yargıtay’a gidildi, temyiz edildi.

Onama: Yargıtay esastan red kararını onarsa hüküm kesinleşir. Bu durumda artık yasa yolu bitmiştir.

Bozma: Yargıtay istinaf mahkemesinin red talebini uygun görmezse hükmü bozar. Bu durumda Yargıtay esastan red kararını kaldırır. Bu aşamada dosya istinafa gönderilmez çünkü BAM yeni bir karar vermemiştir. Yargılamadaki hataları yapan idm.dir, dolayısıyla dosya birinci derece mahkemesine gider.

Uyma: İdm, Yargıtay’ın bozmasına uyarsa yeni bir hüküm verir. Bu karara karşı temyiz talebi istinafa değil Yargıtay’a gider. İstinaf derecesi bu durumda atlanır.

Direnme: İdm Yargıtay’ın bozmasına direnirse bu HGK’na gider.

İstinaf talebinin esastan kabulü: İstinaf mahkemesi istinaf talebini esastan kabul etti, idm.nin kararını kaldırdı ve yeni bir karar verdi. Kimin aleyhine ise o taraf hükmü temyiz etti.

Onama: Yargıtay bunu onarsa istinaf mahkemesinin verdiği karar kesinleşir.

Bozma: Eğer Yargıtay istinaf mahkemesinin verdiği kararı beğenmezse kararı bozar. Bu durumda dosya istinaf mahkemesine geri gider.

Uyma: İstinaf mahkemesi bozmaya uyarsa yeniden yargılama yapıp yeniden bir karar verecek. Bu karara karşı temyiz yolu açık olacaktır.

Direnme: İstinaf mahkemesi direnirse bu HGK’ya gidecektir.

Bozmaya uyma veya direnme
MADDE 373-
(1) Yargıtay ilgili dairesinin tamamen veya kısmen bozma kararı, başvurunun bölge adliye mahkemesi tarafından esastan reddi kararına ilişkin ise bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılarak dosya, kararı veren ilk derece mahkemesine veya uygun görülecek diğer bir ilk derece mahkemesine, kararın bir örneği de bölge adliye mahkemesine gönderilir.
(2) Bölge adliye mahkemesinin düzelterek veya yeniden esas hakkında verdiği karar Yargıtayca tamamen veya kısmen bozulduğu takdirde dosya, kararı veren bölge adliye mahkemesi veya uygun görülen diğer bir bölge adliye mahkemesine gönderilir.
(3) Bölge adliye mahkemesi, 344 üncü madde uyarınca peşin alınmış olan gideri kullanmak suretiyle, kendiliğinden tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra Yargıtayın bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir.
(4) Yargıtayın bozma kararı üzerine ilk derece mahkemesince bozmaya uygun olarak karar verildiği takdirde, bu karara karşı temyiz yoluna başvurulabilir.
(5) İlk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi kararında direnirse, bu kararın temyiz edilmesi durumunda inceleme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.
(6) (Ek: 17/4/2013-6460/1 md.) Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.
(7) Hukuk Genel Kurulunun verdiği karara uymak zorunludur.

http://yirmisekiz.net 21 Mart 2016

KESİN HÜKÜM (MUHKEM KAZİYE / KAZYEİ MUHKEM)

Kesin hükme bağlanan bir dava istisnai bazı haller dışında bir kere daha açılamaz, bir kez daha yargılamada gündeme getirilemez.

Kesin hüküm ikiye ayrılır;

Şekli anlamda kesin hüküm

Maddi anlamda kesin hüküm

Şekli Anlamda Kesin Hüküm

Bir davada verilen hükme karşı olağan yasa yollarının tüketilmesi anlamına gelir. Bir hükmün yasa yollarından geçerek veya geçirilmeyerek kesinleşmesi anlamına gelir. Bugünkü hukuk sistemimizde temyiz ve KD olağan kanun yoludur, 20 Temmuzdan itibaren istinaf ve temyiz olağan kanun yoludur. (Olağanüstü kanun yolu değişiklik davası ve yargılanmanın yenilenmesi yollarıdır.)

Şekli anlamda kesinleşme olağan kanun yollarının tüketilmesi halinde karşımıza çıkar. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, uyuşmazlıkların belli bir yerde sona erdirilmesidir. Hukuk politikası icabı kanun koyucu, kaç kanun yolu olacağını düzenler. Eğer uyuşmazlıkların çözülmesi çok uzarsa adalet gerçekleşmez, geciken adalet gerçekleşmemiş demek değildir.

Şekli anlamda kesin hüküm nasıl meydana gelir?

Bazı davalarda ilk derece mahkemesinin verdiği karar verildiği anda kesidir, bunlara karşı herhangi bir yasa yolu yoktur. Mevcut sistemimizde 2190 TL’nin altındaki davlarda temyiz imkanı yoktur. Bu sınır menfaat değeridir. İstinaf mahkemesi kurulduğunda da 1500 TL’ye kadar verilen hükümler kesin olacak.

Bazı kararlar ise müddeabbihe bakılmaksızın kesindir, onlara karşı da kanun yolu kapatılmış demektir.

Belli miktarın üzerindeki davalara kanun yolu açıktır, ancak kanun yoluna süresi içerisinde götürülmezse hüküm kesinleşir.

Kanun yolu açık olmasına rağmen kişi bu hakkından feragat edecek olursa da hüküm feragat ettiği andan itibaren kesinleşir.

Yasa yollarından geçer ve Yargıtay veya istinaf mahkemesi talepleri reddedecek olursa da hüküm kesinleşir.

Şekli Anlamda Kesin Hükmün Sonuçları

Bir hüküm şekli anlamda kesinleşince o karara karşı olağan kanun yoluna gidilemez.

Maddi anlamda kesin hükümden bahsedebilmek için hükmün şeklen kesinleşmiş olması gerekir.

Bir hükmün icraya konması gerekiyorsa istisnalar dışında o hükmün şeklen kesinleşmesi şart değildir.
Bazı davaların ise icraya konabilmesi için kesinleşme şartı aranır. Hüküm taşınmazın aynına ilişkinse, aile veya kişinin hukukuna ilişkinse icraya koyabilmek için şeklen kesinleşmeyi bekleriz. Bunun dışındaki hükümlerde ise kesinleşme gerekmez.

Şekli anlamda hüküm geri alınamaz.

Bunun istisnası; eski hale getirme müessesidir. Eski hale getirme ile yeniden temyiz, istinaf yolu açılabiliyorsa o zaman şekli anlamda kesin hükmü ortadan kaldırırız. (HMK 95) Elde olmayan nedenlerle, kanunda belirtilen veya hakimin kesin olarak belirlediği süre içerisinde bir işlemi yapamayan kimse eski hale getirme müessesinden yararlanarak davayı eski hale getirebilir.

Örn; Mahkeme A’nın B’ye açtığı davada B’nin aleyhine karar verdi. B’nin kanun yoluna gitme hakkı var. Fakat 15 gün dolmak üzere iken ağır hasta oldu, komaya girdi ve temyiz dilekçesini veremedi, ya da avukatla takip ediliyordu ve avukat tam son gün temyiz dilekçesi verilecekken vefat etti. Hüküm şeklen kesinleşti, fakat böyle olağanüstü durumlarda elde olmayan sebeple süre kaçırılmışsa ilgili yerden (mahkemeden veya üst mahkemeden) eski hale getirme talep edilir. Yargıtay eski hale getirme talebini kabul ederse geçirilen temyiz süresi yeniden işlemeye başlar dolayısıyla şekli alamda kesin hüküm ortadan kalkar.

Maddi Anlamda Kesin Hüküm

HMK 303 maddi anlamda kesin hükmü tanımlar.

Kesin hüküm
MADDE 303-
(1) Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.

Teoride maddi anlamda kesin hükmü; yargısal kararlara karşı kanun tarafından tanınan gerçeklik vasfı diye tanımlarız. Yani kesin hüküm = gerçeklik demektir. Bu gerçeklik; maddi – fiili anlamda doğru olmayan bir gerçeklik olabilir. Hüküm gerçekten hatalı olabilir, fakat böyle dahi olsa mahkeme kararlarına hukuki anlamda gerçektir demek mecburiyetindeyiz. O nedenle maddi anlamda kesinleşmiş yargısal kararlara kanun tarafından tanımlanan gerçeklik vasfıdır deriz.

Yani, buna göre kesin hükümden bahsedebilmek için bunun bir mahkeme kararı olması gerekir. Kanun tarafından tanındığı için mahkeme kararlarına kesin hüküm deriz. Bu kesin hükmü gerçek olarak kabul etmek mecburiyetindeyiz.

Bir karar yanlış verildi ise; kesinleşmeden temyiz yolunda düzeltilir. Kanun yolu açık olmayan hallerde, bir hata varsa buna karşı kanun yararına temyiz müessesi vardır. Bunun dışında şartları varsa hakime karşı sorumluluk davası da açılabilir.

Maddi anlamda kesin hükmün amacı; mahkeme kararlarına güvenin sağlanması, kararlara uyulmasını temin etmek ve tarafların arasındaki uyuşmazlığın sonsuza kadar son bulmasını sağlanmaktır. Maddi anlamda kesin hüküm kabul edilmekle, bir konuda yeni bir dava acıması halinde çelişkili kararların ortaya çıkması ihtimali de bertaraf edilmiş oluyor.

A, B’ye 10 bin TL’lik dava açtı ve esas bakımından karara bağlandı. Şekli anlamda kesinleşti. Aynı taraflar, aynı konu aynı, sebebe dayalı ikinci bir dava açılırsa maddi anlamda bir kesin hüküm nedeniyle ikinci dava usulden reddedilir.

Maddi Anlamda Kesin Hükmün Şartları

Dava Konusunun Aynı Olması: İkinci açılan davanın kesin hükümden dolayı reddedilebilmesi için dava konusunun aynı olması gerekir. Davacının, davasının son kısmında istediği talebe talep sonucu denir. İlk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davanın talep sonucu aynı ise dava konusu da aynı demektir.

Yargıtay’a göre şu örneklerde dava konusunda ayniyet vardır;

A, B’ye karşı bir taşınır davası açmış. Mahkeme bu davada mülkiyetin A’ya ait olduğuna karar vermiş. Daha sonradan B bir istihkak davası açmış. Birinci davada mülkiyet karara bağlandığı için ikinci davanın ismi istihkak davası dahi olsa aynı davadır.

Ormandan kesilen ağaçlar nedeniyle idare ağaçların mülkiyetinin ormana ait olduğu iddiasıyla bir dava açmış ve davayı Orman İdaresi kazanmış. Sonradan bu kişi bu ağaçların bedelini almaya kalkmış. Yargıtay’a göre; ilk davada bu ağaçların mülkiyetinin ormana ait olduğu tespit edildiğine ve burada bir kesin hüküm ortaya çıktığına göre; yaptığı masrafların kendisine ödenmesi için mülkiyet iddiasıyla açtığı ikinci dava, dava konusunun aynı olmasından dolayı kesin hükümden reddedilir.

Dava konusu farklı olan örnekler;

İlk dava maddi tazminat davası idi, sonra manevi tazminat davası için ikinci bir dava açıldı. Bu ikisi farklı davalardır. Dava konuları birbirinden farklıdır.

A, B’ye karşı sınır tespiti davası açmış, mahkeme sınırı tespit etmiş ve ihtilaflı kısmın mülkiyetinin A’ya ait olduğuna karar vermiş. Sonradan B sınır üzerine bir duvar inşa etmiş. A’nın açtığı ikinci dava; bu duvarın yıkılması davası. İki dava birbirinden farklıdır. İlk davada elde edilen kesin hüküm ikinci dava bakımından kesin hüküm teşkil etmez.

Davalar usulden reddedildi ise usuli eksiklik giderildikten sonra yeniden dava açma olanağı vardır. Bir davanın usulden reddedilmiş olması (aynı sebeple açılan ikinci davada aynı usuli eksikliklerin bulunması hali dışında) maddi anlamda kesin hüküm oluşturmaz.

Yani maddi anlamda kesin hüküm dolayısıyla yeniden açılan davanın reddedilmesinden bahsedebilmek için; ilk davanın esası hakkında bir karar verilmiş olması ve maddi anlamda kesinleşmiş olması gerekir. Usulden reddedilen davanın kesinleşmesi ile maddi anlamda kesin hüküm oluşmaz.

Dava sebebinin aynı olması: Hukuk sistemimizde Yargıtay kararları ile de kabul edildiği üzere dava sebebi davada dayanılan olgulardır. Dava sebebi hukuki sebep değildir, olaylardır!

Örnek 1; A, B’ye karşı terk nedeniyle boşanma davası açtı. Mahkeme davayı reddetti. Bundan sonra A, B’ye karşı şiddetli geçimsizlik nedeniyle bir boşanma davası açacaksa dava sebepleri aynı değildir. İki davada dayanılan vakıalar farklıdır.

Örnek 2; birinci davada şiddetli geçimsizlikten dolayı boşanma davası açıldı, mahkeme esastan reddetti ve kesinleşti. İkinci davada da yine şiddetli geçimsizlik nedeniyle dava açıldı, ikinci dava kesin hükümden dolayı usulden reddedilir mi? Her iki davada dayanılan vakıaların aynı olup olmadığına bakılır. Şiddetli geçimsizliğin dayandığı somut sebepler farklı ise o zaman davanın sebebi aynı değildir. Birinde “karım mini etek giydiği için şiddetli geçimsizlik var” dedi, mahkeme de reddetti. İkinci şiddetli geçimsizlik nedeni de çocukla ilgili. Burada iki davadaki vakıalar birbirinden farklıdır, dava sebebi farklıdır. Dolayısıyla mahkeme ikinci davayı görmek mecburiyetindedir.

Bununla birlikte, ilk boşanma davasının görüldüğü sırada meydana gelip, o davada göz önünde tutulmayan olaylar da ikinci açılan davada incelenebilir, dava sebebi aynı olmaz. O halde, eğer bir vakıa birinci davada görülmüş ve kesinleşmişse ikinci davada bunları inceleme olanağımız yoktur. Yani ikinci davada ileri sürülen vakıanın ilk mahkemede ileri sürülmemiş ve mahkeme tarafından incelenmemiş olması gerekir. İleri sürülmüş ve mahkeme incelememiş ise ikinci davada incelenme olanağı vardır.

Örn; A, kiracısı B’ye karşı oğlunun ihtiyacı sebebine dayanarak tahliye davası açmış. Bu davada oğlunun orada benzin istasyonu açacağını söylemiş. Mahkeme bu davayı reddetmiş, çünkü bir yerde benzin istasyonu açılabilmesi için gereken imar kuralları burada sağlanmamış. Aynı baba oğlunun ihtiyacı nedeniyle B’ye karşı ikinci bir dava açıyor. Bu sefer otopark olarak çalıştıracak, ya da yedek parça satacak diye bir dava açmış. İkisinde de ihtiyaç sebebiyle tahliyeye dayanılmış fakat somut vakıalar birbirinden farklıdır. Birinci davada kesinleşen hüküm ikinci davada kesin hüküm teşkil etmez olmaz.

Tarafların aynı olması: Davacı ve davalı tarafın aynı olması demektir. Bunun yanı sıra, külli halefler de taraf kavramına dahildirler.

Örn; A, B’ye dava açtı ve reddedildi. Daha sonradan A’nın külli halefi B’ye dava açacak olursa taraf aynı olacaktır. Mirasçıların durumu külli halefiyettir, bir kişi bütün hak ve borçlara ehil olduysa külli haleftir. (hazır miras demişken bir yaz okulu için request mi etsek??)

Buna karşılık cüzi halefiyet bakımından farklılık vardır. Bütün hak ve borçlara halef olmuyor da bir mal üzerinde hak iktisap ediyorsa burada cüzi halefiyet söz konusu olacaktır. A, arabasını C’ye sattı. C’nin araba üzerindeki halefiyeti cüzi halefiyettir. Bu durumda; kanunun 303. Maddenin 4. Fıkrası uyarınca;

(4) Bir dava dolayısıyla ortaya çıkan kesin hüküm, o hükmün kesinleşmesinden sonra dava konusu şeyin mülkiyetini tarafların birisinden devralan yahut dava konusu şey üzerinde sınırlı bir ayni hak veya fer’î zilyetlik kazanan kişiler hakkında da geçerlidir. Ancak, Türk Medenî Kanununun iyiniyetle mal edinmeye ait hükümleri saklıdır.

Örn; B, A’ya araba teslimi için bir dava açtı. Bu davayı kaybetti ve kesin hüküm ortaya çıktı. O hükmün kesinleşmesinden sonra A arabanın mülkiyetini C’ye geçirirse A lehine verilen hükümden C de yaralanır. Daha sonra B’nin C’ye karşı daha sonradan açtığı davada, C dava kesinleştikten sonra devraldığı için verilen kesin hükümden yararlanır. Kesin hükmün cüzi halefiyete etkisi ancak kesinleştikten sonra devir halinde ortaya çıkar.

Dava açılmadan önce devredilse idi, B’nin A’ya dava açması sıfatı olmadığı için mümkün olmazdı. A otomobili dava sırasında devretse idi dava konusunun devri ile ilgili hükümler söz konusu olurdu.

Bir davada verilen kesin hüküm kural olarak sadece tarafları bağlar, külli halefi de bağlar. Ancak cüzi halefi bağlaması için mutlaka hüküm kesinleştikten sonra devrin gerçekleşmesi gerekir.

Maddi Anlamda Kesinliğin Başlaması: Şekli anlamda kesinleşmeden itibaren maddi anlamda kesin hüküm de ortaya çıkar. Bir hüküm henüz şeklen kesinleşmemişse maddi anlamda kesin hüküm de olmaz. Dolayısıyla A’nın B’ye açtığı davada ikinci davanın açılıp açılmaması ilk davanın şeklen kesinleşip kesinleşmediğine bağlıdır. İlk dava kesinleşmeden ikinci dava açılırsa kesim hükümden bahsedilmez, fakat bu durumda da derdestlik itirazı ileri sürülebilir. İkinci dava ilk dava kesinleştikten sonra maddi anlamda kesin hüküm dolayısıyla usulden reddedilir.

Eda ve tespit davalarında kesin hüküm prensip olarak kararın verildiği anda ortaya çıkar ve geleceğe yöneliktir. Örn; A, B’ye karşı otomobilin kendisine ait olduğuna dair bir dava açmış, mahkeme de A’ya aittir demiş. O dakika itibariyle otomobilin sahibi A’dır ve bundan sonrası için hüküm ifade eder. Otomobilin mülkiyeti henüz kendisinde değilken kaza yapılırsa araba sahibinin sorumluluğu vardır, dolayısıyla burada sorumluluk A’ya ait değildir. Fakat mülkiyeti kazandıktan sonra kaza yapılırsa araç sahibinin sorumluluğu çerçevesinde A’nın sorumluluğu olacaktır. (kitapta geçmişe etkilidir diyor!?!?!)

İnşai davalarda hüküm hale ve geleceğe yöneliktir; ancak bazı inşai davalarda örneğin babalık davasında, geriye doğru da etki söz konusu olur. Davayı kaybeden baba, o çocuun doğumundan itibaren babası olur.

Bazı hükümler maddi anlamda kesin hükme elverişli değildir. Çekişmesiz yargı kararları maddi anlamda kesin hüküm oluşturmaz. Aynı konuda ikinci bir dava açılabilir. Bu tür olaylarda hüküm şeklen kesinleşmiş olsa dahi yeniden aynı konuda istemde bulunulabilme olanağı vardır. Çekişmesiz yargı kararları şeklen kesinleşir ancak maddi anlamda kesinleşmezler.

Çekişmeli yargıda hükümler kural olarak kesin hükme elverişlidir.

Esasa ilişkin hükümler maddi anlamda kesin hükme elverişlidirler.

Usule ilişkin verilen kararlar da (görevsizlik, yetkisizlik, dava şartlarından dolayı usulden red) şeklen kesinleşir. Örn; teminat yatırmamaktan dolayı dava usulden reddedildi, dava şeklen kesinleşti. Kişi aynı davayı gene teminat yatırmadan açtı ise ve mahkemenin verdiği süre içerisinde de yatırmadı ise, bu ikinci dava maddi anlamda kesin hükümden dolayı reddedilir.

Ancak usuli eksiklik tamamlandıktan sonra bu dava yeniden gündeme gelebilir ve bu halde maddi anlamda kesin hüküm söz konusu olmaz. Usuli problemler genel olarak maddi anlamda kesinliğe elverişli değildir.

Hakem kararları da maddi anlamda kesin hüküm teşkil eder. Burada hakemler devlet mahkemesi gibi yargılama yapan ve kararları yargı yoluna tabi olan yargı kararlarıdır. Hakemlerin verdiği kararlar da maddi anlamda kesin hüküm teşkil eder. Hakem karar verdikten sonra aynı dava mahkemede veya tahkimde açılacak olsa 3 şart varsa kesin hükümden dolayı reddedilir.

FAKAAAT, bazı mahkeme kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez. Bunun örneği icra mahkemeleridir. İcra mahkemeleri İİK’nun uygulanmasından doğan uyuşmazlıkları çözen mahkemelerdir. İcra mahkemeleri dar yetkili mahkemelerdir. İcra mahkemesi prensip olarak her türlü delili inceleyemez. (istisnası da vardır) İcra mahkemesinin verdiği kararlara karşı da kanun yoluna gidilir.

Örn; A, B’ye karşı ilamsız icra takibi yaptı. İcra dairesi borçluya ödeme emri gönderdi, B itiraz etti. İcra takibi durur. Alacaklı icra mahkemesine müracaat etti ve B’nin itirazını kaldırılmasını istedi, itirazın haksız olduğunu ileri sürdü. Bu bir dava değildir. İİK 68’de sayılan sınırlı belgeler varsa B’nin itirazını reddeder ve icra takibi devam eder. Şahit dinlemez, yemin edilmez vs. İcra mahkemesi bir mahkeme olsa da verdiği karar maddi anlamda kesin hüküm oluşturmaz. İcra mahkemesi B’nin itirazını kaldırmasına ve A’yı haklı görmesine rağmen B ileride A’ya karşı genel mahkemede menfi tespit davası açıp A’ya borcu olmadığını ileri sürme imkanına sahiptir. İcra mahkemesi kararı maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez, ilgili taraf (alacaklı veya borcu) genel mahkemeye gidip aynı konuda başka bir dava açabilir.

İcra mahkemesinin kararları kural olarak kesin hüküm teşkil etmez ama bunun iki istisnası vardır;

İhalenin feshi davası: Haczedilen malların satılması (ihale aşamasında) sırasında, ihalenin feshi davası da icra mahkemesinde açılır. Burada icra mahkemesi her türlü delili değerlendirir, verilen karar maddi anlamda kesin hüküm oluşturur.

İstihkak davası da ikinci istisnadır. A’nın B’ye yaptığı takipte C’nin malı haczedilecek olursa C istihkak iddiası açabilir, dava icra mahkemesinde görülür. İcra mahkemesi her türlü delili dinlediği için maddi anlamda kesin hüküm oluşturur.

Maddi anlamda kesin hükmün kararın içeriği bakımından uygulama alanı: Prensip olarak önce ilk davadaki hüküm ile ikinci davadaki talep sonucuna bakarız. Bazen de bu yetmez ve hükmün gerekçesi de maddi anlamda kesin hüküm açısından önem arz eder.

Örneğin: A, B’ye 10 bin TL’lik alacak davası açtı. B de 10 bin TL takas definde bulundu. Mahkeme bu davasını karar bağladı ve A’nın B’den olan alacağının kabulüne karar verdi. Bu hüküm sonucunda da “davanın reddine” diye karara bağladı. Bir süre sonra B, A’ya karşı 10 bin TL’lik alacağına karşı alacak davası açtı. Birinci dava ikinci davada kesin hüküm teşkil eder mi?

İDM, A’nın B’den olan alacağını saptamışsa ve mahkeme ilk kararının gerekçesinde “A’nın B’den alacağı var ama B’nin de A’dan alacağı var” denmişse, dava takastan dolayı reddedilmişse, birinci dava ikinci davada kesin hüküm olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ilk davada verilen hükmün gerekçesine de bakmamız gerekiyor. Bu durumda ikinci dava maddi anlamda kesin hükmün varlığı nedeniyle reddedilir. Bu örnekte gerekçe hükme sıkı sıkıya bağlı olduğu için gerekçe de maddi anlamda hükmün kapsamına girer.

Kesin Hükmün Etkileri:

Kesin hüküm bağlayıcıdır.

Öncelikle tarafları bağlar.

Bütün mahkemeleri bağlar. İlk dava Yozgat’da görülmüştü ikinci dava karsta açıldı. Kesin hüküm Kars mahkemesini de bağlar.

İcra dairesini de bağlar.

Kesin hüküm yasama organını da bağlar. Yasama organı AY 138’e göre verilen kararı kanunla değiştiremez. Kanun ile kesin hükmü bertaraf edemez.

Yürütme organı da verilen kararla bağlıdır. Bu karara uymak zorundadır, uymazsa TTK kapsamında suçtur. Hukukun üstünlüğü / yargının üstünlüğü prensibinin bir yansımasıdır.

23 Mart 2016

Kesin Hükmün Kesin Delil Oluşturması: Hukuk sistemimizde deliller; kesin deliller ve takdiri deliller olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Kesin hüküm de bir kesin delildir. Kesin hüküm; bazı davalarda kesin hüküm olarak; bazı davalarda da, kesin delil olarak karşımıza çakar.

Örneğin A, B’ye 10 bin TL’lik alacak davası açtı, dava reddedildi, aynı davayı bir kere daha açarsa kesin hükmün varlığından dolayı reddedilir.

Bazı hallerde de elde edilen kesin hüküm ikinci dava için kesin delil oluşturur. Örn; A, B’ye kadar kira tespiti davası açtı. Birinci davada kira bedelinin 200 TL’ye çıkartılması konusunda kesin hüküm elde etti. Artık A, B’den aylık 200 TL alacaklı hale geldi ancak borçlu artış bedeli olan 100 TL’yi yatırmıyor. O zaman A, B’ye ödenmeyen kira bedelinin tahsili davası açtı. İlk davadaki kesin hüküm ikinci davada kesin delil teşkil edecektir. Hakim bunu kesin delil olarak değerlendirip davayı karara bağlayacak.

Örn; A ile B arasında bir alım satım söz konusu olmuş. A, 10 bin TL karşılığında B’ye iki inek satmayı üstlenmiştir. İneklerden biri için dava açtığında karşı taraf “aramızda yapılan işlemde muvazaa vardır geçerli değildir” diye savunmada bulunmuş. Mahkeme sözlenin muvazaalı olmadığını geçerli olduğunu karara bağlayarak, sarı ineğin A’ya teslimine karar vermiş. Sonradan diğer ineğin teslimi için dava açmış. İlk davadaki kesin hüküm, ikinci davada ortada bir muvazaa bulunup bulunmadığı konusunda kesin bir delil teşkil edecektir.

Örn; A, B’ye karşı haksız fiilden dolayı bir kısmi dava açmış. Mahkeme B aleyhine karar vermiş, ortada bir haksız fiil var ve faili de B’dir şeklinde verilen hüküm kesinleşmiş. A, B’ye karşı ek dava açıyor, açılan davada B “bu haksız fiili ben işlemedim” derse dahi birinci davada failin o olduğu ve kusurlu olduğu anlaşıldı. Verilen bu maddi anlamda kesin hüküm, haksız fiilin vuku bulduğu ve failin de b olduğu konusunda ikinci davada kesin delil oluşturur.

A, B’ye karşı 10 bin TL’lik kısmi dava açtı. Şimdi de 20 bin TL’lik ek dava açtı. Bu davanın reddedilme olasılığı olabilir, çünkü A’nın B’den 20 bin TL alacağı olmayabilir. Birinci davada verilen hüküm ikinci davada sadece haksız fiilin olduğu ve kusurlu fail olduğu konusunda kesin delil oluşturur. Yoksa ikinci davada 20 bin TL bakımından tekrar hesap yapılacak.

Özetle, tarafları aynı olan davalarda, daha sonradan açılan ikinci davada, ilk davada elde edilen maddi anlamda kesin hüküm, kesin delil oluşturabiliyor.

Eğer taraflar aynı değilse: Örneğin; davacı daha sonradan alacağını tahsil etmek için kefile dava açtı, burada ilk davada verilen maddi anlamda kesin hüküm, kesin delilden ziyade takdiri delil olabilir. İlk davada verilen kesin hüküm, konusu ve dava sebebi aynı olan ikinci davada kesin hüküm teşkil etmez çünkü iki davanın tarafları farklıdır, bu hüküm ikinci davada güçlü bir takdiri delil teşkil eder.

Örn: Mesela işçi A, işverene dava açtı, davayı da kazandı, şeklen de kesinleşti. Daha sonrada işçi Z işverene dava açtı, A ile durumu aynı, dava konusu ve sebebi aynı fakat taraflar farklı. Z’nin B’ye açtığı davada, A’nın B’ye karşı elde ettiği maddi anlamda kesin hüküm, kesin delil teşkil etmez. Ancak Z’nin lehine veya aleyhine takdiri delil olarak kullanılabilir.

Yargıtay kararlarında bu tür durumlarda bu güçlü bir takdiri delil olarak algılanır. İki işçinin de işçiye karşı durumu aynı ise ilk davada elde edilen kesin hüküm güçlü bir takdiri delil olarak karşımıza çıkar.

CEZA VE HUKUK MAHKEMESİ KARARLARININ BİRBİRİNE ETKİSİ

Hukuk davasında verilen karar maddi anlamda bir kesin hüküm ortaya çıktı. Bu kesin hükmün ceza yargısı ile ilişkisi ne olacaktır?

Ceza yargılamasında uygulanan yöntemler ve deliller ile hukuk mahkemelerinde uygulanan yöntemler ve deliller birbirinden çok farklıdır. Hocamız pek katılmasa da, bu ikisi arasında yargılamanın amacı bakımından da fark olduğu söylenir.

Ceza yargılamasında yargılanan bir sanık hakkında yapılan bir iddia üzerine, o sanığın o suçu işleyip işlemediği kamu adına araştırılır. Burada menfaat kamunun menfaatidir, hakim de resen araştırma prensibini uygular. Ceza yargılamasının amacı gerçekten suç işlendi mi işlendi mi bunu tespit edip, işlendiyse de faili cezalandırmaktır. Toplumsal düzen açısından ceza kanunları kamu düzeni ile ilgilidir. Ceza yargılamasında da idari yargıda da resen araştırma prensibi geçerlidir. Hakim tarafların dedikleri ile bağlı değildir, her türlü hususu kendisi araştırabilir.

Oysa hukuk yargısında menfaat özel kişilerin olduğu için, özel hukuk ilişkisinde yargılamanın amacı şekli gerçekliktir deniyor. Yani ceza ve idari yargı maddi gerçekliği ararken medeni yargıda şekli gerçeklik amaçlanır deniyor. Amaç farklı olduğu için yargılama yöntemleri de farklıdır deniyor. Hocamız buna katılmıyor. Bütün yargılamaların amacı maddi gerçekliği bulmaktır. Gerçekten A alacaklı mı değil mi bunu bulmaktır. Yoksa şekillerle varılan adalet gerçek bir adalet olmaz. Bu nedenle hukuk yargılamasının amacı da maddi gerçekliğe ulaşmaktır.

AMMAA Türk hukuk yargılamasında bazı deliller hakimi bağlar bazıları bağlamaz. Ceza yargılamasında ise hiçbir delil ceza hakimini bağlamaz. İki yargılama arasında gerçekten de yargılama yöntemlerinin uygulanması bakımından fark vardır.

KURAL: İkisi de farklı yargılama usulleri uyguladığı ve delillerin takdirinde farklılık olduğu için ve ceza yargılamasında hakimin vicdani kanaati esas olduğu için, kural olarak hukuk mahkemesinin kesin kararı ceza mahkemesini bağlamaz, ceza mahkemesinin verdiği karar da hukuk mahkemesini bağlamaz. Hem kesin hüküm oluşturmaz hem de kesin delil oluşturmaz.

Bunun istisnaları vardır.

1. GRUP İSTİSNA – Hukuk Mahkemesi Kararının Ceza Mahkemesine Etkisi

1. istisna: Sahtelik hakkında hukuk mahkemesi kararlarının ceza mahkemesine etkisi

Sahtelik hakkında hukuk ve ceza mahkemesi kararlarının etkisi
MADDE 214-
(1) Belgenin sahte olmadığına dair hukuk mahkemesince verilen karar kesinleştikten sonra, söz konusu belge hakkında ceza mahkemesinde de sahtelik iddiası dinlenmez.
(2) Ceza mahkemesince belgeyi düzenleyen hakkında ceza verilmesine yer olmadığı ya da beraat kararı verilmiş olması, hukuk mahkemesinin belgenin sahteliğini incelemesini engellemez.

A, B’ye hukuk mahkemesinde dava açtı, elinde bir senet var , B de senet sahte diyor. Bu hem hukuk mahkemesinde dava konusu olabilir hem de bir şekilde cumhuriyet savcılığına şikayet nedeniyle A’ya dolandırıcılık suçundan kamu davası açılmış olabilir.

Hukuk mahkemesinde senedin sahte olmadığı ortaya çıktı ve maddi anlamda kesin hüküm haline geldi. Belgenin sahte olmadığına dair hukuk mahkemesince verilen karar kesinleştikten sonra, söz konusu belge hakkında ceza mahkemesinde de sahtelik iddiası dinlenmez. Hukuk mahkemesinde B aleyhine verilmiş olan karar, ceza mahkemesi için maddi anlamda kesin hüküm teşkil eder. Ceza mahkemesi kesin hükmün varlığından dolayı önündeki davayı reddetmek durumundadır.

2.istisna: Yaş düzeltme davaları: Bu konu, hukuk mahkemelerinde çekişmesiz yargının yanı sıra herhangi bir şekilde dava şeklinde de karara bağlanmış olabilir. Yaş küçüklüğü ceza hukuk bakımından da önem gösterir.

Hukuk mahkemesi yaş düzeltme ile ilgili bir karar vermiş ve maddi anlamda bir kesin hüküm ortaya çıkmışsa; ceza mahkemesi de bu kararla bağlıdır. Maddi anlamda kesin hüküm nedeniyle ceza mahkemesinde ikinci kez yaşın düzetilmesi istenemez.

ÖZETLE; istisnai olarak hukuk mahkemesinde verilen karar ceza mahkemelerini bağlayabilir. Bu iki örnek kesin delil bakımından da geçerlidir. Hukuk mahkemesinde verilen bir hüküm duruma göre ceza mahkemesinde kesin bir delil de oluşturur.

Bunun yanı sıra öğretide Yargıtay pek benimsemese de şöyle denir; ceza mahkemesi hukuk mahkemesi kararını bekledi ise ve hukuk mahkemesinin verdiği karar kesin hale gelmişse ceza mahkemesi bununa bağlı olmalıdır.

2. GRUP İSTİSNA – Ceza Mahkemesi Kararının Hukuk Mahkemesine Etkisi

1.istisna: Sahtelik davası bakımından:

Ceza mahkemesinde görülen sahtelik davasında, ceza mahkemesi sahtelik davasını kabul ederek mahkumiyet kararı vermişse hukuk mahkemesi de bununla bağlıdır, maddi anlamda kesin hüküm teşkil eder.

Ancak beraat kararı verilmişse hukuk mahkemesi bununla bağlı değildir.

2.istisna: Ceza mahkemesinin yaş düzeltmeye ilişkin olarak verdiği karar, hukuk mahkemesinde de maddi anlamda kesin hüküm teşkil eder.

Senedin sahteliği ve yaş tashihi duruma göre ya kesin hüküm ya kesin delil teşkil eder.

3. istisna: Haksız fiil açısından (TBK 74)

D. Yargılama

I. Ceza hukuku ile ilişkisinde

MADDE 74- Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.

Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.
Örneğin; ceza mahkemesi %50 kusur buldu ise, hukuk mahkemesi bununla bağlı değildir. TBK’daki bu düzenleme yeterince açık değildir, ceza mahkemesi kararının fail, haksız fiil ve illiyet bağı bakımından etkisi düzenlenmemiştir.

Ceza mahkemesi mahkumiyet kararı verdi ise: Yargıtay’a göre, eğer ceza mahkemesi haksız fiilin bulunduğunu ve faili de tespit etmişse; ceza mahkemesinin verdiği maddi anlamda kesin hüküm, hukuk mahkemesinde kesin delil teşkil eder.

Fakat zararın ve kusurun varlığı hakkında ceza mahkemesinde verilen karar, hukuk mahkemelerini bağlamaz. Haksız fiilin vukuu bulduğu ve failin kim olduğu hakkında verilen kararlar hukuk mahkemesini bağlar.

Beraat Kararı açısından: Ceza mahkemesinin verdiği beraat kararı, kusur açısından prensip olarak hukuk hakimini bağlamaz. Beraatin sebebi hakimin vicdani kanaati, ZA, af vs olabilir, bu durumlarda hukuk mahkemesi bağlı değildir.

4. İstisna: Ceza davasında öldürmeye kastla ilgili bir dava açılmışsa ya da zina davası açılmışsa, ceza mahkemesinin verdiği mahkumiyet kararı hukuk mahkemesinde boşanma davasında kesin delil teşkil eder.

5. İstisna: Ceza mahkemesinin bazı hallerde verdiği kararlar, yargılamanın yenilenmesi bakımından da önem arz eder. Yalan yere tanıklık, gerçeğe uygun olmayan bilirkişi ve gerçeğe aykırı taraf yemini söz konuşu olduğu ceza mahkemesi kararı önem taşır. Örn; hukuk mahkemesinde A davayı yalan tanıklarla kazandı ve hüküm kesinleşti. Ya da bilirkişi rüşvet karşılığı mütalaa verdi. Bu konularda ceza mahkemesinde dava açıldı ve ceza mahkemesi tanıkları veya bilirkişiyi mahkum etti, ya da taraflardan birisi yalan yere tanıklık etmişti, mahkeme yemin edeni mahkum etti. Bunlar yargılamanın yenilenmesi nedenidir. Bunlar hakkında ceza mahkemesi mahkumiyet kararı verirse ve hukuk mahkemesince verilen hükmün verilmesine esas olarak alınmışsa ceza mahkemesinin verdiği mahkumiyet kararı hukuk mahkemesini bağlar.

5.istisna: Bekletici sorun bakımından; hukuk mahkemesi ceza mahkemesinin kararını ihtiyari olarak bekletici sorun yaptı ise ceza mahkemesinin verdiği mahkumiyet kararı da kesin delil teşkil ediyor.

MADDİ ANLAMDA KESİN HÜKMÜ ORTADAN KALDIRAN DURUMLAR

Maddi anlamda kesin hükmü ortadan kaldıran iki müessese vardır;

bir olağanüstü kanun yolu olan yargılamanın yenilenmesi ve

değişiklik davası denilen bir özel dava türü.

DEĞİŞİKLİK DAVASI

Kanunların özel olarak gösterdiği bazı hallerde maddi anlamda kesin olan hükme rağmen yeni bir dava açabilme olasılığı vardır.

Örneğin, B, A‘ya haksız fiil ika etti, A 10 bin TLlik alacak davası açtı. Mahkeme inceledi A’nın 10 bin TL alacağını kabul etti. BK’ya göre hakim iki yıl içinde yeniden hüküm verme hakkını saklı tuttu, çünkü zarar sonradan artabilir. Bu durumda zarar artacak olursa davacı yeni açtığı davada sonradan ortaya çıkan zararını da gündeme getirebilir. İlk davada verilen hüküm ikinci davada maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez.

Örn: Ayşe, Bedrettin’i boşamış, Bedrettin kusurlu, mahkeme A’nın talebi üzerine A lehine nafakaya hükmetti. B ayda 20 bin TL para kazanıyor, mahkeme Ayşe ve çocuklarına toplam 5 bin TL nafakaya hükmetti. Zaman içerisinde bu 5 bin TL rakamı eriyor, ya da çocuk büyüyünce Ayşe’nin ihtiyacı arttı. Her ne kadar nafaka 5 bin TL olarak belirlendi ise de zaman içerisinde nafakanın artırılması davası açılma imkanı var. Maddi anlamda kesin hükmü bu şekilde ortadan kaldırma olanağı vardır.

Örn: İrat şeklinde tazminata hükmedilmişse (toptan değil de ayda 2 bin TL şeklinde), zaman içerisinde 2 bin TL de azaldı, kanundaki açık hüküm nedeniyle maddi anlamda kesin hükme rağmen yeniden bir dava açılabilir.

Bu davalara değişiklik davası denir. Bu davanın açılabilmesi için mutlaka kanunlarda açık bir düzenleme olması gerekir.

YARGILAMANIN YENİLENMESİ

Kanun olağanüstü hallerin varlığı halde maddi anlamda kesin hükmün ortadan kaldırılabileceğini düzenlemiştir. Esas olan maddi anlamda kesin hükümdür ama istisnai bu hallerde yargılama bu sebeplere dayanarak yeniden yapılır. Bu yargılama aynı mahkemede yapılır, aynı mahkemeye verilecek bir dava dilekçesi ile yeniden yargılama isteriz, şartları varsa mahkeme eski hükmü kaldırır ve yeni hüküm verir.

Yargılamanın İadesi Sebepleri

Yargılamanın yenilenmesi sebepleri HMK 375 ve 376’da düzenlenmiştir. Bunlar numerus clausustur, genişletme imkanı yoktur. Hatta Yargıtay da bu sebepleri mümkün olduğunca dar yorumlar.

Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması”
Mahkemenin kanunun aradığı biçimde oluşturulmamış olması bir yargılamanın yenilenmesi sebebidir. Toplu mahkemede 3 hakim olması gerekirken 2 hakimle toplanmış olması gibi.

“b) Davaya bakması yasak olan yahut hakkındaki ret talebi, merciince kesin olarak kabul edilen hâkimin karar vermiş veya karara katılmış bulunması”

A ile B arasındaki davayı gören hakim B’nin babası imiş, bu bir yargılamanın iadesi nedenidir.

Ya da yasaklılık sebebi yok, ancak ret sebebi var ve reddi istenen hakim karar veren merciin kararına katılmış. Yargılamanın iadesi sebebidir.

“Vekil veya temsilci olmayan kimselerin huzuruyla davanın görülmüş ve karara bağlanmış olması.”: Davacı veya davanın hiç haberi olmadan onun vekili gibi birisi onun adına davayı götürürse ve bir karar verilmiş olursa yargılamanın iadesi sebebidir.

“Yargılama sırasında, aleyhine hüküm verilen tarafın elinde olmayan nedenlerle elde edilemeyen bir belgenin, kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması”: Bu sebepi biraz yoruma elverişli bir sebeptir. Kanunu söylemek istediği şudur; örneğin A, B’ye alacak davası açtı ve A, B’ye borç verirken B’den bir senet almıştı. Fakat sonradan anlıyoruz ki bu senedi B çaldı ve A da davayı bu sebepten dolayı kaybetti. A, B’nin çaldığını bilmiyordu, bilseydi belgenin ibrazını da isteyebilirdi. Davayı kaybetti ama sonradan belge ortaya çıktı, A bu belgeyi kararın verilmesinden sonra ele geçirdi ise bu bir yargılamanın iadesi sebebidir.

Örnek: A, hazineye karşı dava açtı ve bir malın mülkiyetini istedi. Davasını Osmanlı döneminden kalan belgelere dayanarak açtı. Mahkeme de dava sırasında Tapu Kadastro’ya sordu ve Tapu Kadastro’dan “belge yok” cevabını aldı ve hüküm kesinleşti. Ancak sonradan davacı bu belgeyi buldu, yine yargılamanın iadesi istenebilir.

Örn: A’nın elinde bir senet var ancak bir türlü bulamıyor ve bu sebeple de davayı kaybetti, sonradan senedi buldu ise sonradan yargılamanın yenilenmesi davası açamaz, kendi kusurudur.

Yargılama sırasında aleyhine hüküm verilen tarafın elinde olmayan nedenlerle elde edilemeyen bir belgenin daha sonra ele geçirilmiş olması sonradan bir yargılamanın yenilenmesi sebebidir. Bu son durumda dava sırasında kendi kusuruyla bulamamıştır, yargılamanın iadesi sebebi olmaz. Yargıtay bu hükümleri dar yorumlar, çünkü esas olan maddi anlamda kesin hükmün korunmasıdır.

“Karara esas alınan senedin sahteliğine karar verilmiş veya senedin sahte olduğunun mahkeme veya resmî makam önünde ikrar edilmiş olması.”: A davayı kazandı, B sahtelik iddiasında bulunmuştu ancak dava sırasında mahkeme sahtelik iddiasını reddetti ve hüküm kesinleşti. Daha sonradan ceza mahkemesinden senedin sahte olduğuna dair bir karar çıktı, ceza mahkemesi kişiyi mahkum etti. Yİ sebebi olur.

Senedin sahte olduğunun resmi bir makam önünde ikrar edilmiş olması dendiğine göre; ceza mahkemesinde mahkumiyet kararı verilmese de, mahkeme önünde veya icra dairesinde senedin sahte olduğu ikrar edilirse, bu bir Yİ nedenidir.

“İfadesi karara esas alınan tanığın, karardan sonra yalan tanıklık yaptığının sabit olması”: Eğer yalan tanıklıktan dolayı ceza mahkemesi kararı varsa Yi nedenidir.

“Bilirkişi veya tercümanın, hükme esas alınan husus hakkında kasten gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun sabit olması”:
Bilirkişi veya tercümanın kasten gerçeğe aykırı beyanın bulunduğunun sabit olması halinde de Yİ nedenidir.

“Lehine karar verilen tarafın, karara esas alınan yemini yalan yere ettiğinin, ikrar veya yazılı delille sabit olması”

DİKKAT: Yalan yere tanıklık bilirkişilik veya yalan yere yemin için Yİ, ceza davasındaki kesinleşmiş mahkumiyet kararına bağlıdır.

Fakat, bunlar ceza mahkemesinde karara bağlanamamış olabilir, delil yokluğundan dolayı, aftan dolayı, ZAdan dolayı ceza mahkemesi bir mahkumiyet kararı verememiş olabilir. Bu durumda ceza mahkemesi kararı aranmaz. Yargılamanın iadesi davasında, dayanılan yargılamanın iadesi sebebinin öncelikle ispat edilmesi gerekir. Yargılamanın iadesi davasını inceleyecek hukuk mahkemesi ceza mahkemesi kararını aramaksızın kendisi yalan yere tanıklık vs var mı diye öncelikle inceler ve ona göre karar verir.

 

“Karara esas alınan bir hükmün, kesinleşmiş başka bir hükümle ortadan kalkmış olması”: Örn, hakim ek davayı, daha evvel görülen kısmi davaya göre karara bağladı. Ya da kira tespiti davasında elde edilen hüküm daha sonra kira bedeli tahsili davasında kesin hüküm teşkil etti.

A, B’ye karşı kira bedelinin artırılması davası açmıştı ve bu davada kira bedelinin 1000 TL den 2bine çıkarılmasına karar verildi. Şimdi B, A’ya 5 ay için alacak davası açtı. Mahkeme bu davada A’yı haklı buldu ve B’yi 10 bin TL ödemeye mahkum etti ve hüküm kesinleşti. Fakat A, bu kararda ilk davadaki kesin hükme dayanmıştı. İlk davadaki kesin hükmün başka bir dava ile ortadan kalkması ikinci davada da Yİ nedenidir.

“Lehine karar verilen tarafın, karara tesir eden hileli bir davranışta bulunmuş olması”: Yoruma açık bir nedendir. Yargıtay tarafından dar yorumlanır.

Hileye verilen Yargıtay kararı örnekleri; A, B’yi boşamak istiyor B boşanmaya yanaşmıyor. A bunun üzerine B’nin adına bir avukat tutuyor ve A ile B’nin avukatı karşılıklı olarak boşanıyorlar. B’nin bundan haberi yok. Bu yargılamada yapılan bir hiledir ve Yİ nedenidir. Dolayısıyla da avukat vekaletnamelerine normalde fotoğraf yapıştırılmaz ancak boşanma davasındaki vekaletnamelere foto yapıştırılma mecburiyeti vardır.

“Bir dava sonunda verilen hükmün kesinleşmesinden sonra tarafları, konusu ve sebebi aynı olan ikinci davada, öncekine aykırı bir hüküm verilmiş ve bu hükmün de kesinleşmiş olması.” A, B’ye dava açtı, 10 bin TL’lik bir alacak davası ve kaybetti. Sonradan A, B’ye karşı aynı sebebe dayalı olarak aynı konuyu dava etti. Aslında ikinci dava açılamaz, karşı tarafın kesim hüküm itirazında bulunması gerekir. Ancak B hiç gelmedi, bunu ileri sürmedi. Hakim de bu sefer A lehine karar verdi, çelişik bir biçimde karara bağlandı ve kesin hüküm ortaya çıktı. Sonradan ikinci davalının davalısı bunu öğrendi ise bu bir Yİ nedenidir.

“Kararın, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması:” T.C. AİHM’nin yargılama yetkisini kabul etmiştir, AİHM’nin verdiği kararlar da T.C.ni bağlar. AİHM’nin verdiği kesinleşmiş kararlar da Yİ nedenidir.

Üçüncü kişilerin hükmün iptalini talep etmesi (madde 376) “Davanın taraflarından birisinin alacaklıları veya aleyhine hüküm verilen tarafın yerine geçenler, borçluları veya yerine geçmiş oldukları kimselerin aralarında anlaşarak, kendilerine karşı hile yapmaları nedeniyle hükmün iptalini isteyebilirler.”

Örnek; Ç, B’nin oğlu. B ölünce çocuğuna MİRAS (request edelim ettirelim!) bırakmak istememiştir. A ile B anlaşarak kendi aralarında A’ya bir dava açıyor. A, B’nin mallarının kendisine ait olduğunu iddia ediyor ve B de bu davayı kabul ediyor, ya da yeterince kendini savunmayarak davayı A’nın kazanmasını sağlıyor. B’nin üzerindeki bütün mv A’ya geçiyor.

Örnek 2: B bir sürü kişiye borçlu. Bunlar borçluya karşı takip yapacak olursa B’nin elindeki mallar büyük miktarda gidecek. B alacaklılarından mal kaçırmak için D’ye kendisi aleyhine bir dava açtırabilir ve bu davayı bilerek kaybedebilir. Yİ nedenidir. Bu durumdaki hile yukarıdakinden farklı olarak, alacaklılarından veya haleflerinden mal kaçırmak amacıyla hiledir.

28 Mart

HMK 375 ve 376’da gösterilen sebepler sınırlı sayıdadır, bunların dışında başka bir sebep kıyasen de olsa buraya dahil edilemez. İki tanesi dışındakiler oldukça sınırlı ve dardır. Sadece iki tanesi (yeni delil, hile) yoruma açıktır fakat Yargıtay bunları oldukça dar yorumlar, çünkü esas olan maddi anlamda kesinliğe riayet edilmesidir.

Yİ de bir dava şeklinde karşımıza çıkar. Her davada ve her hukuki talepte olduğu gibi başvuracak kişinin hukuki menfaati gerekir. Aleyhine karar kesinleşmiş olan kişi yargılamanın iadesini ister.

Kural olarak yargılamanın tarafları Yİ yoluna gidebilirler.

İstisnaen HMK 376 uyarınca üçüncü kişilerin alacaklıları da Yİne gidebilir. Örn; A, B’ye bir dava açıyor. A, B’nin alacaklılarından veya mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla, davada B’nin 10 milyon lira alacaklı olduğunu ileri sürüyor. Yargılama sona eriyor ve B aleyhine kesin hüküm ortaya çıkıyor. Kural olarak tarafların Yİ yoluna gitmesi gerekiyor fakat burada hile, mirasçısına mal vermemek için veya alacaklıdan mal kaçırma amacıyla yapıldı. Bu sebeple istisnai olarak yargılamanın tarafı olmayan üçüncü kişiler de Yİ isteyebilirler. (miras request etmeyene miras kalmıyomuş)

süreye tabidir. Kanunumuza göre 3 aylık ve 10 yıllık iki süre vardır.

10 yıllık süre azami süredir. Kararın kesinleşmesinden sonra en fazla 10 yıl içinde dava açılabilir.

Kural: 3 aylık süre ise biri hariç bütün sebeplerde geçerlidir.

İstisna: Kanunumuza göre 375/1-ı bendinde yazılı sebep ortaya çıkarsa (bir dava sonundaki hükmün kesinleşmesinden sonra, aynı dava ikinci defa açılır ve ikinci davada ilk hükme ters bir hüküm verilirse) para alacağı bakımından 10 yıllık ZA söz konusu olur, 3 aylık süre söz konusu olmaz. Gayrimenkullerde ise herhangi bir ZA söz konusu olmayacaktır.

3 aylık sürenin başlangıcı her bir sebep için ayrı ayrı belirlenmiştir.

Süre

MADDE 377- (1) Yargılamanın iadesi süresi;

a) Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olduğunun öğrenildiği,

b) 375 inci maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde öngörülen hâllerde, kararın davalıya veya gerçek vekil veya temsilciye tebliğ edildiği; alacaklı veya davalı yerine geçenlerin karardan usulen haberdar olduğu,

c) Yeni belgenin elde edildiği veya hilenin farkına varıldığı,

ç) 375 inci maddenin birinci fıkrasının (d), (e), (f) ve (g) bentlerindeki hâllerde, ceza mahkûmiyetine ilişkin hükmün kesinleştiği veya ceza kovuşturmasına başlanamadığı yahut soruşturmanın sonuçsuz kaldığı,

d) Karara esas alınan ilamın bozularak kesin hüküm şeklinde tamamen ortadan kalkmasından haberdar olunduğu,

e) 375 inci maddenin birinci fıkrasının (i) bendinde yazılı sebepten dolayı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararının tebliğ edildiği,
tarihten itibaren üç ay ve her hâlde iade talebine konu olan hükmün kesinleşmesinden itibaren on yıldır.
(2) 375 inci maddenin birinci fıkrasının (ı) bendinde yazılan sebepten dolayı yargılamanın yenilenmesi süresi ilama ilişkin zamanaşımı süresi kadardır.

Bu süreler içinde menfaati olan kişi, yargılamanın iadesi için müstakil harç yatırarak bir dava açar. Yani Yİ teknik anlamda bir davadır. Dava dilekçesi, cevap dilekçesi vs gibi herhangi bir davada geçerli olan kurallar Yİ davasında da aynen geçerlidir.

Bu dava hangi mahkemede karara bağlanmışsa aynı mahkemede açılır. Bizim görüşümüze göre “aynı mahkeme” mutlak şekilde anlaşılmalıdır. Yani bir yerde birden fazla asliye hukuk mahkemesi varsa, Yİ davası o yerdeki başka bir asliye mahkemesinde açılamaz. Bunun nedeni davayı gören hakimin, bu davayı en iyi bile hakim olmasıdır. (MİRAS MİRAS MİRAS LÜTFEEEN!!!)

Mahkeme uygun gördüğü takdirde karşı tarafından zarar ve ziyanını karşılamak için teminat gösterilmesini de talep edebilir. Bir anlamda davanın açılmasını teminat şartına bağlayabilir.

İnceleyecek mahkeme ve teminat

MADDE 378- (1) Yargılamanın iadesi talebini içeren dilekçe, kararı veren mahkemece incelenir.

(2) Mahkeme, dayanılan sebebin niteliğine göre yargılamanın iadesi talebinde bulunandan karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılayacak uygun bir miktar teminat göstermesini isteyebilir.

Yİ yoluna başvurmak icrayı durdurmaz. A, B’ye karşı 10 bin TL’lik davayı kazandı, hüküm kesinleşti. Sonradan da Yİ yoluna başvuruldu. (Temyizde de, istinafta da istisnai olarak icrayı durdurma yolu vardır, kd yolunda ise istisna yoktur)

A, icra takibine başlamışsa, Yİ yoluna başvurulması kendiliğinden icrayı durdurmaz, icranın durdurulabilmesi için mahkemenin teminat karşılığı yürütmeyi durdurma kararının verebilme imkanı vardır.

Yİ İncelemesi

Yargılama hukukunda duruşma yapılması esastır. Mahkeme istisnai hallerde dosya üzerinden inceleme yapabilir. Burada kural duruşma yapılmasıdır, mutlaka duruşma yapılır.

Mahkeme bir ön inceleme yapar, genel dava şartlarının yanı sıra Yİ sebebi bulunup bulunmadığını da inceler. Yİ sebebi varsa yargılamanın iadesi davasının esasına girerek inceleme yapar.

İki tarafın iddialarını inceler ve deliller çerçevesinde bir sonuca varır.

İade talebini reddederse zaten karar kesinleşmişti, normal bir davada nasıl olacaksa öyle olur. Yargılamanın iadesini isteyen taraf para cezasına mahkum edilir.

İade talebini kabul edecek olursa, prensip olarak Yİ istenen ilam konusu ortadan kaldırılır ve mahkeme yepyeni bir karar verir. Örneğin mahkeme teşekkül edilmemişse yeniden bir mahkeme teşekkül edilip karar verilir. Yİ sonunda verilen karar yeni bir karar olduğu için buna karşı kanun yoluna gidilebilir.

Bir tane Yİ sebebi hariç verilmiş olan kararın tümü iptal edilir ve yepyeni bir karar verilir. Fakat birinci davada verilmiş hüküm kesinleştikten sonra ikinci davada birincisine ters bir hüküm verilmiş olması halinde sadece ikinci ilam iptal edilir, birincisi geçerli hale gelir.

Eğer alacaklı karara dayalı olarak alacağını tahsil etmişse, yargılama iade olduğunda İİK 40 uyarınca icranın iadesi söz konusu olur. Yani B davayı kaybetmişti, A parayı almıştı. B Yİ yoluna gitti , bu durumda icra dairesine müracaat ederek icranın iadesi talebinde bulunur. A bu parayı iade eder, iade etmezse icra dairesi A’nın yeteri kadar malını hacezeder, satar ve B’nin alacağını kendisine verir.

Verilen hüküm sonucunda eski hüküm ortadan kalkar. Fakat dava konusu menkul ise, menkul mal üzerinde üçüncü şahısların iyi niyeti korunur. Örn; A dava konusu malı hüküm sonucunda B’ye verdi, B de üçüncü kişiye sattı ise ve Ü de iyi niyetli ise ondan geri alamayız artık. Bu malı A kötü niyetli üçüncü kişiye vermişse ya da hala A’nın elinde ise geri alırız.

Boşanma davasında hileli bir şekilde boşandılar, Yİ sonucunda boşanma hükmü ortadan kalktı, tekrar evli hale gelirler. Fakat arada kalan zamanda boşanan kimse başkası ile evlendi ise o evlilik geçerli olarak devam eder. Yani, taraflar evlenmedi ise Yİ ile ilam ortadan kalktığı için yeniden evli hale gelecekler; fakat taraflardan biri evlendi ise yeni evliliği geçerli kabul edilir.

Bazı hükümler maddi anlamda kesin hükme elverişli değildir. Çekişmesiz yargı kararlarına karşı bu nedenle Yİ yoluna gidilemez. Prensip olarak iki istisna dışında icra mahkemesi kararları da maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmediği için Yİ yoluna müracaat edilmez.

HÜKÜMLERİN TAVZİHİ VE TASHİHİ MÜESSESESİ

Bir kanun yolu değildir. Bir hüküm üzerinde , hükümle ilgili olarak mahkeme tarafından bazı düzeltmeler yapılması anlamına gelir. Bazı hususların açıklığa kavuşturulması anlamındadır.

Kanun yolu değil; ancak bu tür olaylara hukuki çare denir. Kanun yolu değil ancak bazı kararlara karşı gidilen bir yoldur. İt kararlarına karşı tanınan itiraz olanağı da örneğin bir kanun yolu değil, bir hukuki çaredir. Tavzih ile tashih de birer hukuki çaredir.

TAVZİH

Vuzuha kavuşturma demektir. Vazıh da açık demektir. Mahkeme kararlarının icra edilebilirliğini sağlamak üzere karar açık olmalıdır. Özellikle hüküm yeterince açık değilse icra edilmesinde sorun ortaya çıkar.

Örn; A, B’ye bir sınır ihtilafından dolayı müdahalenin meni davası açmış. Mahkeme de müdahalenin menine karar vermiş. Mahkeme hükmü bir şeyin yapılmasına ilişkin bir ilamdır. İcra dairesi bunu icra edecek, gerekiyorsa polis jandarma aracılığıyla dışarı atacak. Fakat kararda sınırın nerede olduğu yeterince açık değil. İlamın yerine getirilmesinde sıkıntı doğar.

Örn2: Kadastro faaliyeti yapılır. Eski tapularda kuzeyde şu, güneyde bu diye sınırları tanımlamış. Mahkemede de 44 dönümlük arazinin A’ya ait olduğunu karar bağlamış. İcra müdürü uygulamaya gitti, aynı sınırları uyguladı 76 dönüm geldi, karar ise 44 dönüm diyor. Bu örnekte karar yeteri kadar açık değildir, icrasında sorun ortaya çıkar.

Bu durumlarda kanunumuza göre hüküm yeterinde açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor veya birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa icraları tamamlanana kadar tarafların her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt ya da aykırılığın giderilmesini isteyebilir. (HMK 305)

Çelişkiye örnek; mahkeme kararının gerekçesinde yargılama giderlerinin davalı tarafından ödenmesi gerektiği hükme bağlanmış. Hüküm kısmında ise davacının ödenmesine karar verilmiş. Karar içerisinde çelişki var. Bu durumda karardaki çelişkinin giderilmesi için mahkemeye müracaat edilerek dilekçe ile tavzih istenir.

Prensip olarak tavzih hükmün icrasının bitimine kadar istenir. İcrasından sonra istenmez

Normalde mahkeme dilekçe üzerinden / evrak üzerinden karara bağlayabilir, fakat tereddüt halinde karşı tarafı da çağırarak tarafları dinledikten sonra vuzuhu ortadan kaldırarak yeni bir karar verir ve bu kararı da eski kararın altına yazar.

Ancaaak hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yoluyla genişletilemez, değiştirilemez. Mahkeme tavzih ile sadece belirsizliği giderebilir, yoksa tavzih adı altında hükmü değiştiremez, ilave yapamaz, hükmü ortadan kaldıramaz.

Örneğin; nafakanın 100 TL’den 700 TL’ye artırılmasını değişiklik davası yoluyla istemiş. Mahkeme de 700 TL’ye çıkarılmasına karar vermiş. Mahkeme sonradan tavzihle ben yanlışlık yapmışım 1000 tl olsun diyemez.

Mahkemeden faiz istenmesine rağmen mahkeme hükmetmedi, hüküm kesinleşti. Bu durumda tavzih ile unuttuğu faizi ilave edemez.

Boşanma davasında nafaka da istenmişti ancak nafaka hakkında bir karar verilmedi, nafaka hakkında bir şey söylemedi. Tavzih ile unuttuğu kalemi hükme ilave edemez.

Tavzihin hükmün esasını değiştiren eklemeler veya çıkarmalar yapılması şeklinde kullanılması mümkün değildir, yalnızca belirsizlikleri gidermek için yapılır.

Tavzih kararlarına karşı kanun yolu da açıktır.

HÜKMÜN TASHİHİ (HMK 304)

Tashih düzeltme demektir. Islah tarafın kendi yaptığı usul işleminde düzeltmedir, tashih ise hükümdeki düzeltmedir.

Hükmün tashihi
MADDE 304
– (1) Hükümdeki yazı ve hesap hataları ile diğer benzeri açık hatalar, mahkemece resen veya taraflardan birinin talebi üzerine düzeltilebilir. Hüküm tebliğ edilmişse hâkim, tarafları dinlemeden hatayı düzeltemez. Davet üzerine taraflar gelmezse, dosya üzerinde inceleme yapılarak karar verilebilir.
(2) Tashih kararı verildiği takdirde, düzeltilen hususlarla ilgili karar, mahkemede bulunan nüshalar ile verilmiş olan suretlerin altına veya bunlara eklenecek ayrı bir kâğıda yazılır, imzalanır ve mühürlenir.

Örneğin mahkeme 10 bin TL’lik davada “B’nin A’ya 10 bin TL ödemesine mahkum edilmesine” diyeceği yerde yanlışlıkla “100 bin TL” demiş, bir maddi hata yapmış. Ya da davacının adı Şerafettin iken Ahmet yazmış. Buralarda bir maddi hata vardır. Hakim bu tür maddi hataları kendiliğinden veya talep üzerine düzeltebilir. Buna tashih adı verilir. Tashih yoluyla yeni hüküm verilmesi unutulan bir hükmün davaya eklenmesi mümkün değildir.

MÜŞTEREK HÜKÜMLER

YARGILAMA HARÇ VE GİDERLERİ

HARÇLAR

Harç; devletin yapmış olduğu faaliyetlere karşılık ondan yararlananlardan aldığı bir miktar katkıdır. Devlet bir hizmet için yaptığı harcamaların bir kısmını, o hizmetten yararlananlardan alır. Mahkemeler de devletin bireye sunduğu bir hizmet olduğu için mahkemelerden ve icra dairelerinden yararlananlar da yargı ve icra iflas harçları öderler. Bunlara kısaca yargılama harçları adı verilir.

Harç hizmetten yararlanacakların baştan yatıracağı bir meblağdır. Harçların çok yüksek olması hak arama özgürlüğünü ihlal eder. O nedenle yargılama harçlarının makul ve ödenebilir bir düzeyde olması gerekir.

Bütün harçlar Harçlar Kanununda düzenlenmiştir. HK’nun arkasında da tarifeler vardır. 1 sayılı tarife yargı harçlarını düzenler. Bizi ilgilendiren yargı harçları;

Başvurma harcı; dava açarken, kanun yollarına müracaat ederken, delil tespiti yaparken, it.e müracaat ederken yatırılır. Maktu bir harçtır, mahkemeden mahkemeye değişir.

Karar ve ilam harcı; dava sonunda taraf karar ve ilam harcı öder. Davanın başında da bir kısmı peşinen alınır.

Dava konusu şahıs varlığı ise, karar ve ilam harcı maktudur.

Davanın konusu para ise veya para ile değerlendirilebiliyorsa, nispi bir harç söz konusudur, orana göre harç verilir. Nispi olması halinde başlangıçta bunun ¼’ü davacı tarafından, dava bittiğinde de geri kalan ¾ ve ilk yatırılan ¼, yani harcın tümü kaybedene yüklenir.

Davanın reddi halinde dava konusu ister para olsun ister para dışında olsun harçlar maktudur. Yani başlangıçta yatırılan nispi harç iade edilir.

Celse harcı; Taraf duruşmaya çağrıldı ve mazereti olmaksızın gelmedi, sonradan yeni bir duruşma açılırsa bu harcı yatırır.

HMK’da bazı harçlardan muafiyet söz konusudur. (HMK 13.madde) Fakat bugün için paranın değeri nedeniyle bunların hiçbir anlamı kalmadı. Değeri 50 lirayı geçmeyen davalarda harç muafiyeti vardır gibi bazı düzenlemeler getirilmiştir fakat 50 liralık dava kalmadı artık.

YARGILAMA GİDERLERİ

Dava sırasında birçok masraf yapılır. Daha dava dilekçesinin karşı tarafa gönderilmesi için tebligat gideri vardır, dilekçelerin alınması verilmesi, tarafların duruşmaya çağrılması için davetiye giderleri, dosyanın kanun yoluna gönderilmesi için vs. birtakım masraflar yapılır.

Yargılama giderlerinin kapsamı

MADDE 323- (1) Yargılama giderleri şunlardır:

a) Celse, karar ve ilam harçları.

b) Dava nedeniyle yapılan tebliğ ve posta giderleri.

c) Dosya ve sair evrak giderleri.

ç) Geçici hukuki koruma tedbirleri ve protesto, ihbar, ihtarname ve vekâletname düzenlenmesine ilişkin giderler.

d) Keşif giderleri.

e) Tanık ile bilirkişiye ödenen ücret ve giderler.

f) Resmî dairelerden alınan belgeler için ödenen harç, vergi, ücret ve sair giderler.

g) Vekil ile takip edilmeyen davalarda tarafların hazır bulundukları günlere ait gündelik, seyahat ve konaklama giderlerine karşılık hâkimin takdir edeceği miktar; vekili bulunduğu hâlde mahkemece bizzat dinlenmek, isticvap olunmak veya yemin etmek üzere çağrılan taraf için takdir edilecek gündelik, yol ve konaklama giderleri.
ğ) Vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti.
h) Yargılama sırasında yapılan diğer giderler.

Davanın başında davacı avans gideri yatırır, bu avans gideri bir dava şartıdır. Yönetmeliğin 205. maddesine göre başlangıçta gider avansı ve delil avansının nasıl yatırılacağı ayrı ayrı gösterilmiştir.

HK’da öngörülen harçların dışında HMK gider avansı tarifesi denilen ve her yıl değişen bir tarife vardır. Her davanın başında harcın dışında, gider avansı olarak belirtilen bir miktarın avans olarak yatırılması gerekir. (Bu tarifenin kanuna aykırılığı ileri sürülür ve gerçekten de doğrudur. Davada harç dışında bir paranın yatırılması ile ilgili bir masraf kanuna aykırıdır, bu tip külfetlerin getirilmesi için bir kanuni dayanağının olması gerekir.)

Avans gideri dışında dava sırasında yapılacak çeşitli giderler de vardır. Bu giderleri prensip olarak kim talep etti ise o öder. Örn; davalı bilirkişi talebinde bulunmuş ise bu gideri davalı yatırır. Davacı keşif talebinde bulunmuş, keşfi kim istediyse o kişi bu gideri yatırır.

HMK 326.maddeye göre davada yapılan tüm bu masrafların, davacının başta yatırdığı harçlar ve giderlerin, davalının davada ödediği giderlerin, yargılama giderlerinin, kanunda yazılı haller dışında davada aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir. Davayı kaybeden bu masrafları ödemezse amme alacakları hakkında kanun uyarınca kendisinden tahsil edilir.

Kural: Tüm masrafları (avukatlık ücretleri dahil) davayı kaybedenin ödemesi kuraldır.

İstisnaları
da vardır:

1. HMK 312/2: “Davalı, davanın açılmasına kendi hâl ve davranışıyla sebebiyet vermemiş ve yargılamanın ilk duruşmasında da davacının talep sonucunu kabul etmiş ise yargılama giderlerini ödemeye mahkûm edilmez.”

Aslında davayı kabul eden davayı kaybeder, davayı kaybeden yargılama giderleri ödeyeceğine göre kabul eden kişinin de tüm masrafları ödemesi gerekir. Fakat kanun der ki; davalı davanın açılmasına sebebiyet vermedi ise ilk duruşmada kabul ederse yargılama giderlerini ödemez.

Örn; 10 bin TL’lik alacağın vadesi gelmeden, alacak henüz müeccelken bir dava açılmışsa ve davalı da davayı ilk duruşmada kabul ederse, davanın açılmasına sebebiyet vermediği için yargılama giderleri ödemez.

2. 327.madde uyarınca

Dürüstlük kuralına aykırılık sebebiyle yargılama giderlerinden sorumluluk

MADDE 327– (1) Gereksiz yere davanın uzamasına veya gider yapılmasına sebebiyet vermiş olan taraf, davada lehine karar verilmiş olsa bile, karar ve ilam harcı dışında kalan yargılama giderlerinin tamamını veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir.

(2) Bir kişi davada sıfatı olmadığı hâlde, davacıyı, davalı sıfatı kendisine aitmiş gibi yanıltıp, kendisine karşı dava açılmasına sebebiyet verirse, davanın sıfat yokluğu nedeniyle reddi hâlinde, davalı yararına yargılama giderlerine hükmedilemez.
1. Fıkra: Kötü niyetin cezalandırıldığı bir haldir.

2. Fıkra: küçük bir istisnadır.

3. 329.maddeye göre

Kötüniyetle veya haksız dava açılmasının sonuçları
MADDE 329
– (1) Kötüniyetli davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, yargılama giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin tamamı veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir. Vekâlet ücretinin miktarı hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece miktarının fahiş bulunması hâlinde, bu miktar doğrudan mahkemece takdir olunur.
(2) Kötüniyet sahibi davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, bundan başka beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar disiplin para cezası ile mahkûm edilebilir. Bu hâllere vekil sebebiyet vermiş ise disiplin para cezası vekil hakkında uygulanır.

Mahkeme taleple bağlıdır, fakat bunun istisnalarından biri de; yargılama giderleridir. Yargılama giderleri için bir talep olmasa dahi mahkeme yargılama giderlerine davacı veya davalı aleyhine kendiliğinden hükmeder.

Dava esastan karara bağlanmışsa, (kabul ediliyorsa veya reddediliyorsa) mahkeme vereceği hükme yargılama giderlerini de yazar.

Dava usulden reddedilmişse, görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya başka bir mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder.

Yetkisizlik veya görevsizlik kararından sonra eğer talep edilmezse ve dosya başka mahkemeye gönderilmezse dava açılmamış sayılır, bu durumda görevsizlik ve yetkisizlik kararı veren mahkeme talep üzerine yargılama giderlerini davacının ödemesine hükmeder.

Harçlar hizmetin belirli bir kısmı olarak alınır, fakat yargılama giderlerinin tamamı ilgililerden alınır. Keşfe gidilecekken taksi parası 100 TL tuttu. Posta parası, taksicinin parası, bkişi ücreti vs.nin tamamı taraftan alınır.

Avukatlık Ücreti

Yargılama giderlerinden birisidir. Yargılama gideri deyince avukatlık ücreti de dahildir. Avukatlık ücretinin olabilmesi için öncelikle davada avukat olması lazım. Davacı veya davalı davasını bizzat kendisi takip ediyorsa avukatlık ücreti olmaz. Ya da davalı veya davacının bizzat kendisi avukatsa yine avukatlık ücreti olmaz. Avukatlık ücretinin olması için davada bir avukatlık hizmetinin verilmiş olması gerekir.

Avukatlık ücreti ikiye ayrılır;

Vekil ile müvekkili arasındaki avukatlık ücreti

Yargılama gideri olarak davayı kaybeden tarafın karşı taraf lehine ödeyeceği avukatlık ücreti

Vekil ile müvekkili arasındaki avukatlık ücreti:

AK’da bu konuda açık hükümler vardır. Vekil ile taraf arasında avukatlık ücretine ilişkin bir sözleşme yapılabilir. Bu sözleşme borçlar hukuku kurallarına tabidir. Kural olarak bu ücret serbestçe kararlaştırılır. Vekalet sözl ile (uygulamada avukatlık sözl de denir) hak ve borçlar düzenlenir. Bu sözleşme sözlü de yapılabilir, fakat ileride ispat bakımından yazılı yapılmasında fayda vardır.

Kural: Ücret serbestçe kararlaştırılır. Örneğin 10bin TL’lik dava açıldı, avukat yüzde onunu isterim derse o zaman 1000 TL’de anlaşmış demektir.

İstisna: Asgari ücret tarifesinde öngörülen ücretin altında kararlaştırılamaz. Her yıl Barolar Birliği avukatlık ücret tarifesi yayınlar, ve hangi davada asgari olarak ne kadar ücret alınacağı bellidir. Asgari ücret tarifesinin altında ücret alınması mümkün değildir.

AK’da dava sonucunda katılma yasağı denilen hasılı davaya iştirak yasağı öngörülmüştür. %25’ten fazlası hasılı dava yasağına girer. A ile B arasında davayı kazanırsam %20’sini ben alacağım şeklinde bir anlaşma yapılabilir. Fakat ben yarısını alacağım derse, yani %25’ini geçen bir oranda alacağım derse hasılı davaya iştirak yasağı sebebiyle bu anlaşma geçersizdir, yok hükmündedir. Asgari ücret tarifesine göre ücret alır.

Dava sona erince avukat müvekkilinden aralarındaki ücreti alır. Bu ücretin bir kısmının başlangıçta, bir kısmının dava sırasında ödeneceği şeklinde taksitli bir anlaşma yapmaları da mümkündür. Yani paranın ne zaman ödeneceğini de aralarında kararlaştırabilirler.

Müvekkil ve vekil arasında ayrıca bir kararlaştırma yapılmamışsa avukat, asgari ücret tarifesine göre ücret alır ve prensip olarak aksine anlaşma yoksa avukat dava bittikten sonra ücretini alır.

Karşı tarafın ödeyeceği avukatlık ücreti:

Davayı kaybeden taraf B, A’nın avukatı nedeniyle A lehine avukatlık ücreti ödemekle yükümlüdür. A’nın avukatı olmasaydı böyle bir yükümlülük yoktu fakat avukatı olduğu için yargılama gideri olarak avukatlık ücreti ödemekle yükümlüdür.

(AK 64.madde) Avukatla müvekkili arasında aksine bir anlaşma yoksa B’nin A’ya ödeyeceği avukatlık ücreti de A’nın avukatına aittir. Böylece davayı kazanan tarafın avukatı iki ücret alır.

Bu, kural olarak avukatlık asgari ücret tarifesine göre tayin edilir.

İstisna: Fakat kötü niyetli dava açılması halinde, kötü niyetli tarafın ödeyeceği avukatlık ücreti avukat ile müvekkil arasında karşılaştırılan ücrete kadar çıkarılabilir. (HMK 359)

Asgari ücret tarifesi uyarınca;

hangi iş uyarınca avukata asgari ne kadar ödeneceği düzenlenir.

Bunun yanı sıra, bu tarifeye göre avukat hangi mahkemede iş takip ediyorsa asgari ne kadar alacağı da yazılıdır, maktudur.

Ayrıca eğer dava konusu iş konusu para ise veya para ile ölçülebilecek nitelikte ise ücretler maktu değil nispi tarifeye göre tayin edilir.

30 Mart 2016

ADLİ YARDIM MÜESSESESİ

Eğer kişinin yargılama gider ve harçlarının karşılayacak gücü yoksa adli yardım müessesesi gündeme gelir.

Adli yardımdan yararlanacak kişiler
MADDE 334-
(1) Kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimseler, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabilirler.

Özetle kişi masrafları mali açıdan karşılayamayacak durumdaysa ve talebinde haklı gibi görünüyorsa o zaman mahkeme adli yardım talebi hakkında olumlu karar verir. Böyle bir durumdaki kişi, dava açarsa mahkemeye, icra takibi yapıyorsa icra dairesine müracaat ederek ya da temyiz aşamasında ise Yargıtay’a ya da istinaf mahkemesine müracaat ederek kendisine adli yardım yapılmasını isteyebilir.

2 şart gerekir;

mali açıdan bunları karşılayamayacak kadar yoksun olmak

hakim ilk bakışta bunların haklı olduğu konusunda bir kanaate varmış olacak.

Kanun burada açıkça hakimin görüş bildirmesini düzenlediği için hakimin adli yardım talebini kabul etmesi hakimin reddi sebebi teşkil etmez.

Kural olarak adli yardım yalnızca gerçek kişiler bakımından söz konusudur. (kanunda aile dendiği için çıkarırız.) Kural olarak tüzel kişiler adli yardımdan yararlanamaz.

ANCAK istisnası 2. Fıkradadır. Kamuya yararlı dernek ve vakıfların adli yardımdan yararlanabilme imkanı öngörülmüştür.

(2) Kamuya yararlı dernek ve vakıflar, iddia ve savunmalarında haklı göründükleri ve mali açıdan zor duruma düşmeden gerekli giderleri kısmen veya tamamen ödeyemeyecek durumda oldukları takdirde adli yardımdan yararlanabilirler.

Kamuya yararlı dernek ve vakıflar: Dernek ve vakıfların kamuya yararlı olması için bu konuda BK kararı gerekir. Bu tür vakıf ve derneklere devlet birtakım kolaylıklar sağlar. Bunun yanı sıra devlet vakıf ve dernekleri daha sıkı şekilde kontrol eder.

Yabancılar da bundan yararlanabilirler. Kanuna göre;

(3) Yabancıların adli yardımdan yararlanabilmeleri ayrıca karşılıklılık şartına bağlıdır.

Örneğin Türkiye vatandaşlarına Zimbabve’de adli yardım olanağı tanınıyorsa Türkiye’de de Zimbabve vatandaşlarına bu imkanı tanırız. Karşılıklılık iki taraflı veya çok taraflı anlaşmadan kaynaklanıyor olabilir. Bunun dışında fiili olarak karşılıklılık da olabilir.

Dilekçe ile müracaat edilir. Nereye müracaat edilecekse doğrudan doğruya oraya dilekçe verilir ve adli yardımla ilgili masrafları karşılayamayacak derecede yoksun olduğunu gösteren belgeler / deliller eklenir. Uygulamada yoksunluk belgesi denen bir belge düzenlenerek mahkemeye verilir.

Mahkeme bu belgeyi inceler ve kişinin talebinin esasında haklı olduğuna (yani davayı açtığında bu davayı kazanabileceğine) kanaat getirirse adli yardım talebini kabul eder. Adli yardım talebi kabul edilmezse buna itiraz olanağı vardır.

Adli yardım ne konularda kolaylık tanır? 335. madde

Adli yardımın kapsamı

MADDE 335- (1) Adli yardım kararı, ilgiliye, aşağıdaki hususları sağlar:

a) Yapılacak tüm yargılama ve takip giderlerinden geçici olarak muafiyet.

b) Yargılama ve takip giderleri için teminat göstermekten muafiyet.

c) Dava ve icra takibi sırasında yapılması gereken tüm giderlerin Devlet tarafından avans olarak ödenmesi.

ç) Davanın avukat ile takibi gerekiyorsa, ücreti sonradan ödenmek üzere bir avukat temini.
(2) Mahkeme, talepte bulunanın, yukarıdaki bentlerde düzenlenen hususlardan bir kısmından yararlanmasına da karar verebilir.
(3) Adli yardım, hükmün kesinleşmesine kadar devam eder.

A: “tüm yargılama ve takip giderlerinden” geçici bir muafiyetten bahsedilir. 323teki bütün giderleri kapsar.

b: teminatlardan muafiyet (it tedbir için olabilir, HMK veya MÖHUK’a göre olabilir)

c: Keşfe, bilirkişiye gidilecek, bunların giderleri kim talep ediyorsa onlar tarafından yatırılmak zorundadır. Talep eden yatırmazsa talep edilmemiş sayılır, Fakat adli yardım kararı ile birlikte bu giderler devlet hazinesinden avans olarak ödenir.

Ç: ücreti sonradan ödenmek kaydıyla avukat temini.

Yoksun kişi aldığı kararla davasını açabilir ve yürütür.

Dava bitince, HMK 330’a göre

Adli yardımla ertelenen yargılama giderlerinin tahsili
MADDE 339-
(1) Adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile Devletçe ödenen avanslar dava veya takip sonunda haksız çıkan kişiden tahsil olunur. Adli yardımdan yararlanan kişinin haksız çıkması hâlinde, uygun görülürse yargılama giderlerinin en çok bir yıl içinde aylık eşit taksitler hâlinde ödenmesine karar verilebilir.
(2) (Ek : 11/4/2013-6459/ 24 md.) Adli yardım kararından dolayı Devletçe ödenen veya muaf tutulan yargılama giderlerinin tahsilinin, adli yardımdan yararlananın mağduriyetine neden olacağı mahkemece açıkça anlaşılırsa, mahkeme, hükümde tamamen veya kısmen ödemeden muaf tutulmasına karar verebilir.

Davayı adli yardımdan yararlanan kişi kazanacak olursa davayı kaybeden bütün giderleri ödeyeceği için şimdilik davacıdan alınmayan tüm giderler davalıdan alınacak.

Adli yardımdan yararlanan (davacı) kaybederse, giderlerin davacıdan taksitler halinde yavaş yavaş alınması öngörülür.

Eskiden davayı kaybedenden parayı devlet zorla alırdı ancak 2. fıkra uyarınca ödeyemeyecek durumda olan ve davayı kaybeden kimseden, giderlerin hiçbiri alınmayabilir. Biraz imkanı varsa taksitle de alabiliriz.

HMK’da düzenlenen adli yardım, Avukatlık Kanunun düzenlediği adli yardım dışında bir yardımdır. AK’da 176- 179 maddeleri arasında buna ilişkin başka bir düzenleme de vardır. Her baro nezdinde fakirlere yardım etmek üzere adli yardım büroları oluşturulur. Bu durumda, kişinin avukat tutacak parası yoksa baroya müracaat ettiğinde baro kendisine ücretsiz avukat tahsis eder. Adli yardım ücretsiz dava takip edilemeyeceğine dair kuralın istisnasıdır. Bu sosyal devlet düşüncesiyle
gelişmiştir.

SÜRELER

1. AYRIM: Kesin süre – kesin olmayan süre:

Kesin süre mutlaka o süre içerisinde işlem yapılmasını gerektiren sürelerdir. Yani HD sürelerdir.

Kesin olmayan süre

2.AYRIM: Kanunun tayin ettiği süreler- Mahkemenin tayin ettiği süreler:

Kanunun tayin ettiği süreler: örneğin cevap dilekçesinin süresini kanun 2 hafta olarak tayin etmiştir. Kanunun düzenlediği süreler kural olarak kesin sürelerdir. O süre içerisinde işlem yapılmazsa hak düşer.

İstisnai olarak kanundaki bazı süreler kesin süre değildir, hakim bu süreleri uzatabilir yeni süre verebilir. Örneğin cevap süresi kanuna göre iki haftadır ancak hakim iki haftalık süre içerisinde cevap dilekçesinin verilmesinin mümkün olmadığını görecek olursa 1 ayı geçmemek üzere süre verebilir. Kanunda hakime yetki tanınmışsa hakim o süreleri uzatabilir. Hakimin bu tür verdiği uzatma süresi genellikle bir defaya mahsustur. Hakimin uzattığı bu ikinci süre kesin süredir.

Kanunda açıkça aksi yazılmadığı sürece kanun tayin ettiği süreler kesin süredir. Bu süreler içinde işlem yapılmazsa hak düşer.

Mahkemenin tayin ettiği süreler Eski kanunda hakimin tayin ettiği süreler prensip olarak kesin süre değildi. Hakim verdiği süreyi bir kez daha olmak üzere uzatabilirdi. Yeni usul kanununda farklı düzenlenmiştir.

Yeni kanuna göre hakimin vereceği sürelerin bazılarında kanun “kesin süre verir” diyor. Bazı maddelerde hakimin verdiği sürenin miktarı açıkça belli, bazılarında da açıkça belli değildir. Kanun bazı maddelerinde hakimin verdiği süreyi kesin olarak belli etmemiştir.

Kanun bazı maddelerinde hem sürenin miktarını, hem de bunun kesin olduğunu söylemiştir.
Örn; HMK 119; dava dilekçesi eksikse, hakim eksikliğin tamamlanması için davacıya bir haftalık kesin bir süre verir.

127. Madde -> dava açılırken yatırılan avans yeterli değilse eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir. Hakimin bir takdir hakkı yoktur, kanun tarafından verilen süreler hakim tarafından kısaltılamaz uzatılamaz. Hakim uzatsa bile Yargıtay’a göre bu karar yok hükmündedir, kanun ne dediyse o esas alınır. Hakimin kanundaki süre dışında bir süre vermesi geçerli değildir.

Bazı maddelerde kesin olduğunu söylemez ancak “bir defaya mahsus olmak üzere” süre verir der. Örneğin bir defaya mahsus olmak ve bir ayı geçmemek üzere cevap dilekçesi bakımından ek süre verilmesi de kesin süredir, çünkü bir defaya mahsustur.

Bir takım maddelerde ise sürenin yalnızca miktarı belirtilmiş ancak kesin olduğu belirtilmemiştir. Örneğin; cevap dilekçesi eksikse 130.maddeye göre hakimi eksikliğin tamamlanması için bir haftalık süre verir. Bu kesin bir süre değildir. Hakim bir haftalık süre verdikten sonra taraf yetiştiremezse hakimin bu süreyi ikinci kere uzatabilmesi mümkündür. Fakat hakimin ikinci defa verdiği süre kesinlikle kesin bir süredir. Hakim bu sürenin kesin olduğunu söylemese bile kesin bir süredir.

Kanunun bazı maddelerinde sürenin kesin olduğu söylenmiş ancak miktarı belli edilmemiştir. Örn; HMK 54 uyarınca kanuni temsilcinin izin belgelerini göstermesi için hakim süre verir. Hakim bu süreyi kendisi takdir eder.

Bazı maddelerde hakimin süre vereceği söylenir ve kesin olup olmadığı ve kaç gün olduğu da söylenmiyor. HMK 164, süre belirler diyor.

Toparlarsak;
kanundaki süreler aksine hüküm bulunmadıkça kesin süredir.
Buna karşın hakimin verdiği süreler kanunda aksine yazılı olmadığı takdirde kesin süre değildir. Hakim o süreyi yeniden uzatabilir.

Sürelerin Başlaması

Kanunda açık düzenleme vardır, bazı süreler tebliğ ile bazıları ise tefhim ile başlar. Tebliğ yazılı bildirme, tefhim sözlü bildirmedir.

Kural kararın tebliğinden itibaren başlamasıdır.

İstisnai olarak sürelerin tefhimle başlayacağı haller de öngörülmüştür. Süre tefhimle başlayacaksa ve;

Taraflar veya vekilleri duruşmada hazırsa, karar verildiği anda, okunduğu anda süre başlar. Örneğin iş mahkemesi kararlarına karşı temyiz süresi tefhimle başlar.

Avukatlardan biri duruşmada hazırsa hükmün kendisine duruşma sırasında söylenmesi ile temyiz süresi de başlar. Fakat hazır olmayan bakımından süreler o kararın tebliği ile başlar.

Sürelerin Hesaplanması

HMK’daki ve İİK’daki süreler takvim günü süreleridir, iş günü süreleri değildir. Dolayısıyla süreleri hesap ederken araya giren tatilleri de dahil ederiz. Süreler iş günü olsa idi o zaman iş günleri hangi günlerse ona göre hesap ederdik, tatil günlerini saymazdık

Süre eğer gün olarak tayin edilmişse tebliğle veya tefhimle başlayan ilk günü saymayız. Ertesi günden itibaren sayarız. Süreleri parmak hesabı yaparız.

Örneğin; Bugün 30 Mart günlerden Çarşamba. Bugünden başlayan 8 günlük süre hesaplayacağız. 31 Mart Perşembe, 1. gün olacaktır. Parmak hesabı yaparız, 8. günün bitimi, 7 Nisan’dır. 8. gün mesai bitiminin sonunda süre de sona erer.

Eğer son gün tatile denk gelecek olursa (hafta tatili olabilir ya da bayram tatili olabilir, Hafta Tatili ve bayramlar hakkında da ayrı bir kanun vardır) ondan sonraki ilk mesai günü mesai saati sonuna kadar işlemi yapma mecburiyeti vardır.

(Eğer iş günü olsaydı, bugün başlayan 6 günlük süreyi hesaplarken bugünü ve Cumartesi ve pazarı saymayacaktık. Ya da araya giren bayramları da çıkaracaktık. İş günü hesaplarken aradaki tatil günleri çıkarılır.)

Hafta olarak belirlenen süre, gelecek hafta aynı güne denk gelen günün mesai bitiminde sona erer. Ay bakımından da aynı şekildedir, bugün başlayan bir aylık süre 30 Nisan’da biter. Bugün başlayan yıllık süre 30 Mart 2017 günü mesai saati bitiminde sona erer. (Bugün 30 Mart çünkü)

Sürelerin bitimi
MADDE 92
– (1) Süreler gün olarak belirlenmiş ise tebliğ veya tefhim edildiği gün hesaba katılmaz ve süre son günün tatil saatinde biter.
(2) Süre; hafta, ay veya yıl olarak belirlenmiş ise başladığı güne son hafta, ay veya yıl içindeki karşılık gelen günün tatil saatinde biter.
(3) Sürenin bittiği ayda, başladığı güne karşılık gelen bir gün yoksa, süre bu ayın son günü tatil saatinde biter.

Örneğin 31 Martta başlayan bir aylık süre 30 Nisan günü mesai saati bitiminde biter. Sürenin bittiği ayda başladığı güne karşılık gelen bir gün yoksa bu ayın son günü mesai saati bitiminde biter.

Örn; 31 Ocakta başlayan süre duruma göre ya 28 Şubat ya da 29 Şubat’ta sona erer.

Eski Hale Getirme

Kanunun gösterdiği süreler birkaç istisna dışında kesin süredir. Kanunun hakime tayin etmesi için yetki verdiği süreler aksi kararlaştırılmamışsa kesin değildir, uzatılabilir.

HMK 95’e göre eski hale getirme müessesi düzenlenmiştir.

Talep
MADDE 95
– (1) Elde olmayan sebeplerle, kanunda belirtilen veya hâkimin kesin olarak belirlediği süre içinde bir işlemi yapamayan kimse, eski hâle getirme talebinde bulunabilir.

Eğer ortada kesin bir süre yoksa hak düşmeyeceği için bir tereddüt söz konusu değildir. Dolayısıyla (a) kesin bir süre varsa (b) elinde olmayan bir nedenle bu süreyi kaçıran taraf EHG talebinde bulunabilir.

Eski hale getirme talebinde bulunmak için (c) başka bir hukuki yol olmaması gerekir. Hak düşmüş olmalıdır. Böyle bir durumda elinde olmayan bir nedenle hakkını kaybeden kişi mahkemeye müracaat eder.

Hangi yerde hakkı düşmüşse o mahkemeye müracaat edilir. Örn; A, B’ye karşı asliye hukuk mahkemesine dava açtı, kanunen kesin bir süre olmasına rağmen elinde olmayan bir nedenle hakkını kullanamadı, vekil tutamayacak kadar ağır hastalandı ya da çığ düştüğü için mahkemenin olduğu ilçeye inemedi. Bu durumda süreyi kaçıran kimse asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve EHG talebinde bulunur.

Kaçırılan süre kanun yolu süresiyse o zaman müracaat istinaf mahkemesinde veya Yargıtay’a yapılır. Yani hak nerede kaybolduysa oraya müracaat edilir. Mahkeme gerekirse karşı tarafı da dinleyerek EHG talebini karar bağlar.

Eski hale getirmek için kişinin objektif olarak elinde olmayan bir sebepten dolayı süreyi kaçırmış olması gerekir. EHG talebinde bulunan kişinin bunu müracaat ettiği mahkemede ispat etme şartı vardır. Bunu mahkeme takdir eder.

Hastalık açısından özel doktordan alınan raporun resmi doktor tarafından onaylanması gerekir

96. maddeye göre (d) bir süresi vardır.

Süre
MADDE 96
– (1) Eski hâle getirme, işlemin süresinde yapılamamasına sebep olan engelin ortadan kalkmasından itibaren iki hafta içinde talep edilmelidir.

Eski hale getirme talebi icrayı durdurmaz, durdurması için müracaat edilen mahkemeden karar alınması gerekir.

95/2: “Süresinde yapılamayan işlemle ulaşılmak istenen aynı sonuca, eski hâle getirme dışında, başka bir hukuki yoldan ulaşılabiliyorsa, eski hâle getirme talebinde bulunulamaz.”

Tebligat kanunu 32. maddesinde de usulsüz tebliğ düzenlenir. Usulsüz tebliğ söz konusu ise eski hale getirmeye gerek yoktur. Çünkü TK’na göre tebligatın usulsüz olduğu ispatlanırsa yeniden tebligat çıkarılır.

Adli Tatil

Kural: Mahkemeler kural olarak 20 Temmuz- 31 Ağustos arasında tatile girerler. HMK 102: “(1) Adli tatil, her yıl yirmi temmuzda başlar, otuz bir ağustosta sona erer. Yeni adli yıl bir eylülde başlar.” 19 Temmuz ve 1 Eylül tatil değildir.

Hem İDMler, hem de yüksek mahkemeler tatildir.

Prensip olarak adli tatil içerisinde dava açılmaz, duruşma yapılmaz, işlem yapılmaz.

İstisnaları da vardır (HMK 103): Kanunun saydığı istisnai hallerde adli tatil uygulanmaz, adli tatile rağmen bu istisnai iş ve davalar devam eder. Bu işler için mutlaka bir nöbetçi bir hakim bırakılır. Yargıtay’da da bazı daireler nöbetçi daire olarak kalır.

MADDE 103- (1) Adli tatilde, ancak aşağıdaki dava ve işler görülür:

a) İhtiyati tedbir, ihtiyati haciz ve delillerin tespiti gibi geçici hukuki koruma, deniz raporlarının alınması ve dispeçci atanması talepleri ile bunlara karşı yapılacak itirazlar ve diğer başvurular hakkında karar verilmesi.
b) Her çeşit nafaka davaları ile soybağı, velayet ve vesayete ilişkin dava ya da işler.
c) Nüfus kayıtlarının düzeltilmesi işleri ve davaları.

ç) Hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davalar.
d) Ticari defterlerin kaybından dolayı kayıp belgesi verilmesi talepleri ile kıymetli evrakın kaybından doğan iptal işleri.
e) İflas ve konkordato ile sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma suretiyle yeniden yapılandırılmasına ilişkin işler ve davalar.
f) Adli tatilde yapılmasına karar verilen keşifler.

g) Tahkim hükümlerine göre, mahkemenin görev alanına giren dava ve işler.

ğ) Çekişmesiz yargı işleri.

h) Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen veya taraflardan birinin talebi üzerine, mahkemece ivedi görülmesine karar verilen dava ve işler.

(2) Tarafların anlaşması hâlinde veya dava bir tarafın yokluğunda görülmekte ise hazır olan tarafın talebi üzerine, yukarıdaki iş ve davalara bakılması, adli tatilden sonraya bırakılabilir.

(3) Adli tatilde, yukarıdaki fıkralarda gösterilenler dışında kalan dava ve işlerle ilgili olarak verilen dava, karşı dava, istinaf ve temyiz dilekçeleri ile bunlara karşı verilen cevap dilekçelerinin ve dosyası işlemden kaldırılan davaları yenileme dilekçelerinin alınması, ilam verilmesi, her türlü tebligat, dosyanın başka bir mahkemeye, bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya gönderilmesi işlemleri de yapılır.

(4) Bu madde hükümleri, bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtay incelemelerinde de uygulanır.

f bendi ile ilgili örnek; Ağrı Dağı’nda kışın keşif yapma olanağı olmaz. Genelde bu tip keşifler bu döneme konur. Mahkeme keşfi o tarihe koyarsa adli tatilde de bu keşif yapılır.

Demek ki burada sayılan özellikle görülmesi acil ve ivedi işler adli tatilde de görülür.

3. fıkra: Adli tatilde de istisnalara girmiyor olsa da dava dilekçesi ve temyiz dilekçesi verilebilir.

Adli tatilin sürelere etkisi: HMK 104 (önemli bir madde)

Adli tatilin sürelere etkisi
MADDE 104-
(1) Adli tatile tabi olan dava ve işlerde, bu Kanunun tayin ettiği sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmış sayılır.

Adli tatile tabi değilse zaten sorun yok süreler işlemeye devam eder.

Fakat adli tatile tabi bir işte;

Örn1: A’nın, B’ye açtığı bir alacak davasında, mahkeme yargılamayı bitirdi ve 20 Ağustos günü adli tatilde hükmü tarafa tebliğ eti, tebligat 20 Ağustos 2015 günü B’nin eline geçti. Temyiz süresi HUMK’a göre 15 gün. 15 gün 4 Eylül mesai saati sonunda biter. 20 Ağustos 2015’te yapılan tebligat adli tatilin dışına denk gelmiştir. Temyiz süresi 4 Eylül’de biter.

Örn2; karar 18 temmuzda verildi ve 25 Temmuz’da tebligat yapıldı. 15 günlük sürenin bitimi 9 Ağustos’a denk geldi. HMK 104 uyarınca, temyiz süresinin bitimi resmi tatil gününe denk geldiği için bu süre, ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmış sayılır. Dolayısıyla B’nin temyiz süresi 7 Eylül’de biter.

DİKKAT: Adli tatile tabi olmayan işlerde bu hüküm uygulanmaz. (iş davaları, nafaka davaları gibi) – sınavda çıkabilir.

4 Nisan 2016

TEBLİGAT

Tebliğ evrakının verilmesinin çok çeşitli sonuçları vardır. Süreler tebligattan itibaren başlar, sürelerin kaçırılmasıyla hak düşer.

Tebligat bir süreyi başlatmaya yönelik olarak yapılan işlemdir. Hukuk dalları arasında arada kalmış bir konudur.

Tebligat hususunda iki önemli kaynak vardır; Tebligat Kanunu ve bu tebligat kanunun uygulanmasını göstermek üzere çıkarılan yönetmelik. Bir de PTT genel müdürlüğünün kendi mensuplarına yönelik olarak çıkarttığı işlem esasları denilen bir belge vardır.

Usulüne uygun tebligat yapılırsa süreler işlemeye başlar. Tebligat yapılmazsa süreler başlamaz. Usulüz tebligat yapılırsa ne yapılacağı önemli bir husustur.

Kimlerin tebligat yapabileceği 7201 s. kanunda yazar. Kazai merciler, yani hem mahkememler hem de adalet örgütüne giren kurum ve kuruluşlar tebligat yapar. Cumhuriyet savcılıkları, icra iflas daireleri de buna girer. Kazai merciler tebligatı bu kanuna göre çıkarmak zorundadır. Bunların dışında biri tebligat yapılıyorsa tebligat kanunu hükümleri onlar hakkında uygulanmaz.

Tebligat kural olarak PTT eliyle yapılır. Hangi mahkeme veya icra dairesi tebligat çıkaracaksa, bir tebliğ mazbatalı zarf hazırlar. İlgili belgeyi o zarfa koyar ve PTT’ye teslim eder.

İstisna: Bazı hallerde aynı yerde bulunan resmi daireler arasında memur eliyle tebligat yapma olanağı da vardır.
Çok istisnai olarak mübaşirler eliyle de tebligat yapılabilir.
AKna göre avukatlar da anlaşıyorlarsa birbirilerine tebliğ edebilirler.

Duruşma sırasında taraflara yapmaları gereken hususlar bildirilirse /tefhim edilirse ayrıca bir tebligat yapılmasına gerek olmaz. Örn; duruşmada müteakip duruşma günü bildiriliyorsa ayrıca tebligat yapılmasına gerek yoktur. Fakat taraf duruşmada hazır değilse bir sonraki duruşmaya çağrılmak üzere mutlaka tebligat yapılması gerekir.

Süreler bakımından; tefhim yapılacak bir kararsa süre tefhimden itibaren başlar. Sadece iş mahkemesi böyledir. Bunun dışında kanun yolları süresi tebliğ ile başlar.

Tebligat kanununda avukat stajyerlerine de tebligat yapabilme olanağı düzenlenmiştir.

Kural posta eliyle tebligattır ancak ilgili (örn; avukat) kabul ederse mahkeme binasında kendisine elden yapılan tebligat da geçerlidir. Avukat orada kabul eder ve elden alırsa tebellüğ etmiş olur, süre başlar, ayrıca evrakın postaya verilmesine gerek yoktur. Fakat avukatlar genelde mahkemede bu tebligatı kolay kolay almazlar.

Bunun dışında normal olan posta ile tebligattır. Büyük yerlerde adli tebligat memuru vardır, bu kişi tebligatı yapar. Küçük yerlerde postacı yapar. (ama artık lütfen miras….)

Tebligat için eğer taraf hızlı tebligat yapılmasını isterse normal tebligat giderleri dışında bunun giderlerini peşin ödeyerek hızlı tebligat da yaptırabilir. Elektronik tebligat sistemi de vardır.

Davacı tebligat giderlerini davanın başında avans olarak yatırır. Daha davanın açılması aşamasında dilekçeler birbirlerine tebliğ edilir. Başlangıçta avans olarak yatırılan paradan yararlanarak mahkeme tebligatı karşı tarafa çıkartır.

Tebligat Nasıl Yapılır?

Tebligat bilinen en son adreste yapılır. (TK 10) “Adres”, yerleşim yeri değildir. (tebligat yapılacak kimseye tebligat muhatabı denir. Tebligat, tebligat muhatabının bilinen en son adresinde yapılır. Bunun illa ev adresi olmasına gerek yoktur, işyeri adresi, yazlık adresi vs de olabilir.

Davacı dava dilekçesinde kendi adresini de yazar. Bu aşamada tebligatlar nereye gelsin istiyorsa o adresi yazar. Mahkemenin bildiği adres de dolayısıyla davacının dava dilekçesinde yazdığı adrestir. Mahkeme bu adrese tebligat çıkartır.

Davalının adresi de dava dilekçesinde yazılıdır. Davalının adresi yanlış olarak bildirilmişse ona tebligat yapılması mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla davalı kendisine hangi adreste tebligat yapılmasını istiyorsa bunu mahkemeye bildirir. Bilinen adres bu durumda bildirilen adrestir.

Adres bilinmiyorsa ne olur? Davacı davalının adresini bilmiyorsa, adres meçhul ise, dava dilekçesine adres meçhuldür şeklinde yazması gerekir. O zaman mahkeme, davalının adresi hakkında araştırma yapar. Genellikle kolluk kuvvetleri aracılığıyla adres araştırılır, bulunursa tebligatlar o adrese yapılır. Bilinen adres bu adrestir.

Adres hiç tespit edilemeyecek olursa ilanen tebligat gündeme gelir.

Bunun yanı sıra ülkemizde yeni bir sistem vardır; adres kayıt sistemi. Tebligatlarda epey kolaylık sağlamıştır. Kanunla kişilere adreslerini bildirme yükümlülüğü getirmiştir. Bu adresler MERNİS sistemine yazılmıştır. Bu sistem içinde herkesin resmi adresi devlet kayıtlarında vardır.

Eğer bir kişinin adresi araştırılmasına rağmen bulunamıyorsa o zaman adres kayıt sistemindeki (MERNİSteki) adresi tebligat adresi olarak kabul edilir.

Bildirilen adreste tebligat yapılamazsa veya elverişli bir adres değilse MERNİS’teki adrese tebligat çıkarılır. Kişinin o adreste bulunup bulunmadığının önemi yoktur.

Esas olan bilinen adreste tebligattır. Kanunun koyduğu tebligatla ilgili kurallara uyulmaması halinde bu tebligat usulsüz tebligattır. Örn; bilinen adreste tebligat yapılmazsa, ancak kişi bir şekilde bu adresi öğrenirse o zaman usulsüz tebligat yapılmış sayılır ve tebligatı öğrendiğini bildirdiği tarih tebliğin yapıldığı tarih olarak kabul edilir.

Bilinen adreste tebligat yapılmazsa başka bir adreste yapılırsa usulsüzdür. Ancak kişi öğrenirse bunu öğrendiğini bildirdiği tarih usulüne uygun tebligatın yapıldığı tarih olarak kabul edilir. Usulsüz tebligat yok hükmünde değildir yani.

Dava vekil veya kanuni mümessil ile takip ediliyorsa tebligat kanunu 11 uyarınca tebligat asıla değil vekile yapılır. Ya da avukat değil de kanuni mümessil var (vasi veli kayyım) tebligat küçüğe / kısıtlıya yapılmaz doğrudan kanuni mümessile yapılır. 11. maddeye göre avukat varsa avukata tebligat yapılır.

İstisna:
yemin davetiyesi ve isticvap davetiyesi mutlaka asıla yapılır. Vekile yapılırsa usulsüz tebliğdir.

Bu iki istisna dışında vekil varsa ve tebligat asıla yapılırsa o zaman bu da usulsüz tebligat olacaktır. Eğer asıla tebligat yapılırsa avukat bunu öğrenince öğrendiğini bildirdiği tarihten itibaren süre başlar.

Birden çok vekil varsa, bunlardan sadece birine tebligat yapılması yeterlidir. Hepsine tebligat yapılacak olursa ilk vekile yapılacak tebligat ile süreler başlar. Sonradan diğer vekillere yapılacak tebligat ile yeni bir süre başlamaz.

Muhatap tüzel kişi ise; 12. madde uyarınca tüzel kişinin temsilcisi kimse ona tebligat yapılır. Temsilci prensip olarak oradaki YK üyesidir. Bunlar birden fazla ise yalnız birine tebligat yapılır.

Buna bağlı olarak 13. madde uyarınca temsilciler mutad iş saatlerinde iş yerinde bulunmuyorlarsa veya evrakı bizzat alamayacak durumdalarsa o zaman orada hazır bulunan memur veya müstahdemlerden birine tebligat yapılır.

Memur ve müstahdem; memur yerine personel deniyor artık. İstihdam edilen anlamındadır- müstahdem. Memur ve müstahdem tabiri işçi olarak algılanmalıdır.

Örn; yasal organ yok, o zaman tebligat orada çalışanlardan birine yapılacak. Tebliğ bunu biraz açar. AŞde kanuna göre YK’ya tebligat yapılacak. Ancak kanun der ki; uygun değilse memur müstahdemlerden birine yapılır. Fakat orada bulunan sıradan bir işçiye tebligat yapılması uygun değildir. Dolayısıyla bir evrak bürosu varsa tebliği oraya yapmak gerekir.

Orada evrakın verilebileceği bir yer yoksa çalışanlardan herhangi birisine verilebilir. Eğer tüzel kişiliğin evrak bürosu olmasına rağmen sıradan bir işçiye verilmişse usulsüz tebligattır.

Askeriyeye yapılacak tebligat: 14. Maddeye göre; ast subaylar hariç olmak üzere erata (erler ve erbaşlar demektir) yapılacak olan tebliğler, kıta kumandanı veya müessese amiri gibi en yakın üste yapılır. Örneğin dava açılan kişi asker ama nerede olduğu belli değil, bu halde oradaki komutana tebligat yapılır.

Aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçiye tebligat; kendisine tebliğ yapılan şahıs adresinde bulunmazsa, tebliğ kendisiyle aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır. Tebligat aile bireylerinden birine veya hizmetçiye verildiği anda tebligat yapılmış sayılır, süreler başlar. Aile geniş anlamda anlaşılmalıdır, konutta beraber oturan kişiler aile olarak sayılmalıdır.

Muhatabın adresi işyeri ise: Belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde, aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine yapılır, meslek ve sanatını evinde icra etmesi halinde de daimi memur müstahdem yoksa aynı konutta oturan kişi veya hizmetçilerinden birine yapılır.

Örneğin; avukatlık bürosunda tebligatın yapılabilmesi için oradaki kişinin daimi çalışan olması gerekir. Uygulamada postacı o kata bakan çaycıya tebligat verirse, ya da eve geldiğinde evde kimse yoksa ve kapıcıya verirse; kapıcı ve çaycı, avukatın daimi çalışanı değildir, usulsüz tebligat olur. Daimi çalışandan kasıt o kişinin avukata doğrudan doğruda SGK kayıtlarında bağlı olarak çalışması demektir. Orada bulunan kişi daimi çalışan bir kimse değil de o anda avukatlık bürosuna gelen birisiyse, usulsüz tebligattır.

Evlerde kapıcıya yapılan tebligat, usulsüz tebligattır. Apartman yönetimine bir tebligat geliyorsa kapıcının bu tebligatı alma yetkisi vardır, daimi çalışandır. Fakat o dairede oturanın daimi işçisi olmadığı için ona yapılan tebligat usulsüzdür. Çaycıya ya da sekreter dışında büroda bulunan birine yapılan tebligat usulsüzdür.

Muhatap, otel, hastane veya tedavi istirahat evi, fabrika, mektep (ünversite de buraya dahildir) gibi içeriye serbestçe girilemeyen veya arananın kolayca bulunamadığı bir yerde bulunuyorsa: Örn; adres bilkent üni olarak verilmiştir mesela, 18.maddeye göre;

Otel, hastane, fabrika ve mektep gibi yerlerde tebligat:
Madde 18
– Tebliğ yapılacak şahıs otel, hastane, tedavi veya istirahat evi, fabrika, mektep, talebe yurdu gibi içine serbestçe girilemiyen veya arananın kolayca bulunması mümkün olmıyan bir yerde bulunuyorsa, tebliğin yapılmasını o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amiri temin eder. Bunlar tarafından muhatabın derhal buldurulması veya tebliğin temini mümkün olmazsa, tebliğ kendilerine yapılır.

Yani içine serbestçe girilemeyen bir yerse, tebliğ evrakını getirecek olan görevli bunu üniversite örneğinde üniversiteye yazı işlerine göürecek, üniversite bizi aratacak bulacak, posta memuru orada bekleyecek. Bizi bulurlarsa postacı tebliğ evrakını bize verir, tebellüğden itibaren süre başlar.

Fakat arandığı halde bulunamıyorsa, tebliğ evrakını üniversitenin yazı işlerini yöneten kişiye verir. Tebligat o andan itibaren yapılmış sayılır ve süreler de başlar.

Mefkuf (tutuklu) ve mahkumlara tebligat: Mahkum hakkında bir ceza mahkumiyeti kararı bulunan kişidir. Bunlara yapılacak tebligat;

Mevkuf ve mahkümlara tebligat:
Madde 19
– Mevkuf ve mahkümlara ait tebliğlerin yapılmasını, bunların bulunduğu müessese müdür veya memuru temin eder.

Eğer kendisine tebligat yapılacak olan kişi 1 yıldan fazla mahkum olmuşsa o zaman o kişiye mutlaka vasi tayin edilmiş olması gerekir. Bu durumda müdüre vermekle tebligat yapılmış olmaz, kişinin vasi tutup da kendisini temsil ettirmesine kadar yapılan tebligat geçerli bir tebligat olmaz. Kişi ya kendisi bir vasi tayin eder ya da ilgili taraf sulh mahkemesine müracaat eder, sulh mahkemesi bir vasi tayin eder ve bu vasi aracılığıyla tebligat mümkün olur.

Geçici olarak başka yerlere gidenlere tebligat:

Örn; tebliğ muhatabının bilinen adresine geldi postacı, fakat annesi geçici olarak başka bir yere gitti dedi, bu durumda;

Muhatabın muvakkaten başka yere gitmesi:
Madde 20 –
(Değişik : 6/6/1985 – 3220/6 md.)
13, 14, 16, 17 ve 18 inci maddelerde yazılı şahıslar, kendisine tebliğ yapılacak kimsenin muvakkaten başka yere gittiğini belirtirlerse; keyfiyet ve beyanda bulunanın adı ve soyadı tebliğ mazbatasına yazılarak altı beyan yapan tarafından imzalanır ve tebliğ memuru tebliğ evrakını bu kişilere verir. Bu kişiler tebliğ evrakını kabule mecburdurlar. Kendisine tebliğ yapılacak kimsenin muvakkaten başka bir yere gittiğini belirten kimse, beyanını imzadan imtina ederse, tebliğ eden bu beyanı şerh ve imza eder. Bu durumda ve tebliğ evrakının kabulden çekinme halinde tebligat, 21 inci maddeye göre yapılır. (Değişik son cümle: 19/3/2003-4829/4 md.) Bu maddeye göre yapılacak tebligatlarda tebliğ, tebliğ evrakının 13, 14, 16, 17 ve 18 inci maddelerde yazılı kişilere verildiği tarihte veya ihbarname kapıya yapıştırılmışsa bu tarihten itibaren onbeş gün sonra yapılmış sayılır.

Geçici olarak iki üç aylığına gitmiş olduğunu söylese dahi tebliğ evrakını o beyanda bulunan, adreste bulunan kişiye veririz ve süre o andan itibaren başlamış olur.

Tebliğ imkansızlığı ve tebellüğden imtina: 21. MADDE: ÖNEMLİDİR!

Adreste kimse olmayabilir veya olan kişi de tebligatı almaktan imtina ediyor olabilir; o halde tebliğ evrakı o yerin muhtarına veya zabıta amir veya memurlarına (polis veya jandarma) imza mukabilinde teslim edilir.

Muhtara götürdükten sonra, muhtara teslim ettiğini belirten ve adresini ihtiva eden belgeyi, “tebliğ evrakınız vardır, muhtar Recep’e teslim edilmiştir, muhtarın adresi şudur” diye bir kağıdı kapıya yapıştırır.

Varsa en yakın komşuya veya yönetici varsa yöneticiye bildirir.

Posta memuru, bütün bu yaptığı işlemleri tebliğ mazbatasındaki ilgili tutanağa yazar. Ayrıntılı olarak yazar, ayrıntıyı yazmazsa yapılan tebligat usulsüz tebligattır.

Bütün bu işlemleri gerçekleştirirse, ve ayrıntılı olarak da yazılmışsa, kapıya yapıştırıldığı anda bu işlemlerin yapıldığının belgelendiği anda tebligat yapılmıştır, süreler başlar. Bu işlemlerdeki en küçük eksiklik bile usulsüz tebligata yol açar ve öğrenildiği andan itibaren süreler başlar.

Tebliğ imkansızlığı ve tebellüğden imtina:
Madde 21 –
(Değişik : 6/6/1985 – 3220/7 md.) Kendisine tebligat yapılacak kimse veya yukarıdaki maddeler mucibince tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbiri gösterilen adreste bulunmaz veya tebellüğden imtina ederse, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir ve memurlarına imza mukabilinde teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırmakla beraber, adreste bulunmama halinde tebliğ olunacak şahsa keyfiyetin haber verilmesini de mümkün oldukça en yakın komşularından birine, varsa yönetici veya kapıcıya bildirilir. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.

(Ek fıkra: 11/1/2011-6099/5 md.) Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.

(Ek: 19/3/2003-4829/5 md.) Muhtar, ihtiyar heyeti azaları, zabıta amir ve memurları yukarıdaki fıkralar uyarınca kendilerine teslim edilen evrakı kabule mecburdurlar.

Muhatap geldiğinde evde birisi var fakat akli dengesi yerinde değil, ya da 12 yaşında bir çocuk kapıyı açtı, bu durumda 22. madde uyarınca tebligat yapılmaz.

Yaş ve ehliyet şartı:
Madde 22 –
Muhatap yerine kendisine tebliğ yapılacak kimsenin görünüşüne nazaran onsekiz yaşından aşağı olmaması ve bariz bir surette ehliyetsiz bulunmaması lazımdır

Bunlar ülke içindeki tebligatlardı. Fakat davalının veya davacının adresi yurtdışında ise ne olacak? Bu durumda tebligat, kanunun yabancı memlekette tebligat usulü adlı ayrı düzenlemesine göre yapılır.

Yabancı ülkelerde tebligatla ilgili uluslararası anlaşmalar vardır. Lahey uluslararası .bi şey . anlaşması vardır.

Kanun sonradan yapılan değişikliklerle yabancı ülkelerde oturan Tr vatandaşları için başka bir sistem getirmiştir. 25/a;

Madde 25/a- (Ek: 19/3/2003-4829/8 md.)
Yabancı ülkede kendisine tebliğ yapılacak kimse Türk vatandaşı olduğu takdirde tebliğ o yerdeki Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğu aracılığıyla da yapılabilir.
Bu hâlde bildirimi Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğu veya bunların görevlendireceği bir memur yapar.
Tebliğin konusu ile hangi merci tarafından çıkarıldığı bilgilerinin yer aldığı ve otuz gün içinde başvurulmadığı takdirde tebliğin yapılmış sayılacağı ihtarını içeren bildirim, muhataba o ülkenin mevzuatının izin verdiği yöntemle gönderilir.

Türk mahkemesi Türk konsolosluğuna gönderir, örneğin kişi Almanya’da, Türk konsolosluğu da bu tebligatı muhataba Alman posta teşkilatı ile gönderir. Kişi 30 gün içinde Türk konsolosluğuna başvurmamışsa, 30 günün sonunda tebligat yapılmış sayılır ve süreler o andan itibaren işlemeye başlar.

MUHATABIN ADRESİ BİLİNEMİYORSA – İLANEN TEBLİGAT: Tebligatı çıkartmakta menfaati olan kişi mahkemeye başvurur ve masraflarını da karşılamak suretiyle ilanen tebligata müracaat eder.

İlanen tebligat:
Madde 28 – Adresi meçhul olanlara tebligat ilanen yapılır.
Yukarıki maddeler mucibince tebligat yapılamıyan ve ikametgahı, meskeni veya iş yeri de bulunamıyan kimsenin adresi meçhul sayılır.

Davalının adresi meçhul ise, davacı gerekli harçları yatırır ve borçlunun bulunabileceği muhtemel olan yerdeki gazetede ve tebligat çıkaran mahkemenin bulunduğu yerdeki gazete ile ilan edilir. Son ilan tarihinden itibaren 7 gün sonra ilan yapılmış sayılır. Süreler, 7 günden sonra işlemeye başlar.

TK 35. Madde: Mahkeme tebliği çıkarttı. Davalı tebligatı orada aldı. Kişi sonradan adresini değiştirişe değiştirdiği adresi kendisine tebliğ yapan mahkemeye bildirmek zorundadır. Bildirirse sorun yoktur artık, mahkeme tebligatları yeni adrese yapar.

Yeni adresi bildirmezse ve adres kayıt sisteminde de yeni adresi yoksa, o takdirde de tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır. Bir defa tebligat yapıldıktan sonra adres değişikliği halinde yeni adres bildirilmezse ve MERNİS’te de bilgi yoksa, eski kapıya yapıştırırız tebligatı, yapıştırma tarihi tebligatın yapıldığı an olarak kabul edilir.

Usulüne Aykırı Tebligat

Usulüne aykırı tebliğin hükmü:
Madde 32
– Tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır. Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur.

Muhatabı tebligatı bir şekilde öğrenmiş ise, muhatabın beyan ettiği tarih tebliğ tarihi sayılır. Muhatap “ben bugün öğrendim” diye mahkemeye müracat eder. O takdirde öğrendiğini bildirdiği tarihten itibaren süreler işler. Tebliğin usulsüz olması halinde kişi hangi tarihte öğrendiğini söylerse o beyan esas alınır ve süreler oradan itibaren başlar.

Eski hale getirme müessesinden yararlanabilmek için usulüne uygun olarak bir tebligat yapılması gerekir, usulüne aykırı tebligat yapılmışsa EHG müessesine başvurmaya gerek kalmaz. Kişi elinde olmayan sebeplerden dolayı süreleri kaçırırsa eski hale getirmeden yararlanabilir, fakat başka bir kanun yolu ile hakka kavuşma olanağı varsa eski hale getirme yoluna başvurulamaz. Dolayısıyla usulsüz bir tebligat varsa eski hale getirmeden yararlanılamaz.

Tebligat usulsüz yapıldı ve biz sonradan bunu öğrendik. İki yolumuz vardır;

Tebligatın iptali için bazı yollara başvurabiliriz. Tebligata itiraz yolu düzenlenmiştir, ancak bunun karara bağlanması çok uzun sürer.

Burada yapılması gereken iş, kişinin tebligatı öğrendiği tarihi beyan etmesi ve sürelerin o tarihten itibaren başlatılmasıdır. Dolayısıyla temyiz hakkının düşmemesi için o günden itibaren 2 hafta içinde temyiz etmek gerekir. İtiraz hakkı vs başkadır, bununla beraber ona da başvurulabilir.

Bazen kişi usulsüz tebligatı öğreniyor. Bu arada da birçok işlem yapıyor ancak yapması gereken işleri süresi içinde yapmıyor. Bir süre sonra da “bugün öğrendim” diyor. O zaman karşı tarafın “bugün öğrendiğini söyledin ama 27 gün evvel öğrenip de mahkemeye böyle bir dilekçe vermiştin” deyip kişinin daha önce öğrendiğini ispat edebilme imkanı vardır. Kişi bugün öğrendiğini beyan etmesine rağmen, daha önce yaptığı işlemlerle daha önceden öğrendiği ispat edilirse kişinin beyanına itibar edilmez, süre kaçmış olur.

Tebligat kötüye kullanılabilen bir işlemdir. Dolayısıyla kendisine tebligat yapılmasın diye yanlış adres bildiren kişiler hapis cezasıyla cezalandırılır, tebliğ evrakını muhataba vermeyenler (sekreter, annemiz gibi) bundan dolayı bir yıla kadar hapis cezasına mahkum edilir. Yalan beyanda bulunmak da suçtur; örneğin postacı kapıyı çaldı, muhatap orada olmasına rağmen “muhatap yok” diyerek yalan beyanda bulundu ise 55. Maddeye göre hapis cezası vardır.

Ya da yapıştırılan evrakı birileri sökerse onlar da cezalandırılır. Tebliğ memurlarının görevlerini kötüye kullanması halinde, o kişiler de bunan dolayı sorumludur. Tebligat kanunda çeşitli suç ve cezalar düzenlenmiştir.

6 Nisan 2016

Yargılama Yöntemleri (Muhakeme Usulleri)

Bir davanın açılmasından sonuna kadar mahkemelerce ve taraflarca yapılacak işlemler bütünü yargılama yöntemidir. Bu yöntemler, davanın nasıl açılacağı, davalının ne yapacağı, dilekçelerin karşılıklı alınıp verilmesi vsye ilişkindir.

HMK’da iki yargılama yöntemi vardır;

Yazılı yargılama usulü: Sene başından beri hep bu yöntemi gördük. Bir asliye hukuk mahkemesi önünde bir dava nasıl açılır, nasıl yürür, nasıl sonuçlanır, bunu gördük.

Basit yargılama usulü: Bazı noktalarda yazılı yargılama usulünden ayrılır. Sulh hukuk mahkemelerinde uygulanır.

Prensip olarak asliye hukuk mahkemelerinde yazılı yargılama usulü uygulanır, ancak kanunların açıkça öngördüğü hallerde asliye mahkemesinde basit yargılama usulü de uygulanır. Örn; icra iflas işlerinde asliye ticaret mahkemesinin basit yargılama usulüne göreceği davalar vardır. Yani, asliye hukuk çoğunlukla yazılı yargılama usulü uygulasa da bazı hallerde basit yargılama usulü de uygular.

Eski kanunda iki yargılama usulü daha vardı. Bunlardan birisi sözlü yargılama, diğeri de seri yargılama usulü idi. İş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü geçerli idi. Seri yargılama usulüne tabi davalar ise azdı, özellikle çok çabuk görülmesi gereken bazı davalarda uygulanırdı. Örneğin; davanın konusu çabucak bozulabilen bir sebze meyve ise eskiden seri muhakeme usulü uygulanır diye öngörülmüştü, fakat fiiliyatta pek de seri değildi.

Yeni kanun bu iki usulü yok etse de hala mevzuatımızda (mesela iş mevzuatında veya bankacılık mevzuatında) seri yargılama usulüne veya sözlü yargılama usulüne atıflar bulunmaktadır. Dolayısıyla HMK’da kanunların seri yargılama veya seri yargılama usullerinde atıf yaptığı yerlerde basit yargılama usulünün uygulanacağı öngörülmüştür.

Basit yargılama usulüne tabi davalar 316. maddede sayılmıştır. Basit yargılama usulü, kanunlarda açıkça belirtilenler dışında, aşağıdaki durumlarda uygulanır:
“Sulh hukuk mahkemelerinin görevine giren dava ve işler.”

 

“Doğrudan dosya üzerinden karar vermek konusunda kanunun mahkemeye takdir hakkı tanıdığı dava ve işler”: Kural duruşma yapılmasıdır, kural hakimin taraflarla yüz yüze gelmesidir. Fakat bazı hallerde kanun hakime dosya üzerinden inceleme yapma yetkisi de verir, bu yetkinin verildiği işlerde de basit yargılama usulü uygulanır.

“İhtiyati tedbir, ihtiyati haciz, delil tespiti gibi geçici hukuki koruma talepleri ile deniz raporlarının alınması, dispeççi atanması talepleri ve bunlara karşı yapılacak olan itirazlar”: Yükte hasar olması halinde kaptanın ilk limanda hasarları tespit ettirmesi gerekir, bu raporlara da deniz raporu denir.

“Her çeşit nafaka davaları ile velayet ve vesayete ilişkin dava ve işler.”

 

“Hizmet ilişkisinden doğan davalar”: İş mahkemesinde görülen davalar”

“Konkordato ve sermaye şirketleri veya kooperatiflerin uzlaşma suretiyle yeniden yapılandırılmasına ilişkin açılacak davalar”

“Tahkim hükümlerine göre, mahkemenin görev alanına giren dava ve işler”:
Tahkim yargılaması sırasında bazı hususlarda devlet mahkemesine müracaat etme durumu olabilir ya da hakemin verdiği karara karşı asliye hukuk mahkemesinde iptal davası açılabilir. Bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır.

“Diğer kanunlarda yer alan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işler”

Genel olarak sulh hukuk mahkemesinde ve iş mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulanır.

Dilekçeler Aşaması: Bu usulde de dava bir dilekçe ile açılır. Dava ya daha evvel öğrendiğimiz dava dilekçesi formatında ya da yönetmelikte öngörülen formun boş yerlerinin doldurulması suretiyle açılır ve harç yatırılır.

Dilekçe karşı tarafa tebliğ edilir. Davalı buna karşı cevap verir. Davaya cevap süresi iki haftadır. Taraflar bütün delillerini dava ve cevap dilekçesinde gösterir.

“(2) Cevap süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Ancak mahkeme durum ve koşullara göre cevap dilekçesinin bu süre içinde hazırlanmasının çok zor yahut imkânsız olduğu durumlarda, yine bu süre zarfında mahkemeye başvuran davalıya, bir defaya mahsus ve iki haftayı geçmemek üzere ek bir süre verebilir. Ek cevap süresi talebi hakkında verilen karar taraflara derhâl bildirilir.”

Yazılı yargılamada cevap dilekçesi bakımından verilecek ek süre bir ay iken burada en çok iki haftalık süre verilebilir. Davaya cevap süresi geçmeden mahkemeye müracat edilmelidir ki mahkeme süre versin. Süre geçtikten sonra hakime müracaat edilirse, hem burada hem de yazılı yargılama usulünde hakim süre vermez.

Burada iki dilekçe verilir, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi verilmez. (HMK 317) İki dilekçe verilir.

Ön inceleme ve tahkikat: Hakim bu dilekçeleri inceler. Basit yargılama yönteminde de hakim dava şartları var mı, dava süresinde açıldı mı, yetki itirazı var mı vs gibi hususları inceler.

Fakat burada ön inceleme duruşması diye ayrı bir duruşma yoktur, ilk duruşma vardır. Hakim yapacağı ilk duruşmada tarafları sulhe teşvik eder ve bu ilk duruşmada dava şartları vs hakkında bir karar verir. (dosya üzerinden karar verilecek haller saklıdır)

Ön inceleme ve tahkikat

MADDE 320- (1) Mahkeme, mümkün olan hâllerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir.

(2) Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder. Tarafların sulh olup olmadıkları, sulh olmadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazılır; tutanağın altı hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.

(3) Mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemlerinin yapılmasını yukarıdaki fıkrada belirtilen duruşma hariç, iki duruşmada tamamlar. Duruşmalar arasındaki süre bir aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incelemesinin uzaması, istinabe yoluyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim gerekçesini belirterek bir aydan sonrası için de duruşma günü belirleyebilir ve ikiden fazla duruşma yapabilir.

(4) Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır.

2. fıkra: Yazılı yargılama usulünde ön inceleme duruşmasında yapılacak işleri basit yargılama yönteminde hakim ilk duruşmada yapar.

3. fıkra: Kanun ilk duruşma artı iki duruşma der ve üç duruşmada bunun biteceğini öngörür fakat uygulamada bitmez. “ikiden fazla duruşma yapabilir” diyerek ucunu da açık bırakmıştır dolayısıyla bazen çok uzun olmaktadır.

4.fıkra:
Yazılı yargılama usulünde iki taraf da duruşmaya gelmedi ise, ya da taraflardan biri gelmedi diğeri de takip etmek istemezse dosya işlemden kaldırılır, taraflardan birisi üç ay içinde talep ederse dosya yenilenir, bir kere daha gelmezse bir defa daha dosya işlemden kaldırılır, talep üzerine yenilenebilir. Yazılı yargılama usulünde üçüncü kez yenileme imkanı yoktur.

Basit yargılama usulünde ise ikinci kez yenileme imkanı yoktur.

İddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağı bakımından; yazılı yargılama usulünde ikinci dilekçelerden itibaren başlar ya da taraflardan birisi ön inceleme duruşmasına gelmezse orada da iddia ve savunma değiştirilebilir. Fakat basit yargılama usulüne ikinci dilekçeler ve ön inceleme duruşması yoktur. Bu anlamda basit yargılama usulünde iddianın genişletilmesi yasağı dava dilekçesinin verilmesiyle başlar. Savunmasının genişletilmesi değiştirilmesi yasağı da cevap dilekçesinin verilmesiyle başlar.

İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı
MADDE 319-
(1) İddianın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı dava açılmasıyla; savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlar.

Burada da ıslah vardır.

Bunun dışındaki kurallar, basit yargılama usulünde de aynıdır.


ÇEKİŞMESİZ YARGI (NİZASIZ KAZA)

Taraflar arasında bir çekişme varsa buna dava denir. (çekişmeli yargı) Davada; davacı ve davalı olmak üzere iki taraf vardır. HMK esas itibariyle çekişmeli yargı üzerine oturmuştur.

Bazı işlerde ise ortada bir çekişme yoktur. O işlere de çekişmesiz yargı denir. (Eski kanun zamanında bütün işler çekişmeli yargı gibi görülüyordu, bu ayrım yoktu.)

HMK çekişmesiz yargı ile ilgili bir bölüm ayırmıştır. HMK’nın 9. Kısmı çekişmesiz yargı başlığını taşır.

382. Maddede çekişmesiz yargı işleri düzenlenmiştir.

Çekişmesiz yargı, aşağıdaki üç ölçütten birine veya birkaçına göre belirlenir;

a) İlgililer arasında uyuşmazlık olmayan hâller: Mahkemelere gelen işler açısından taraflar arasında uyuşmazlığı gerektiren bir hal yoksa, tek taraflı bir talep varsa bu bir çekişmesiz yargı işidir.

b) İlgililerin, ileri sürülebileceği herhangi bir hakkının bulunmadığı hâller: Talep hakkı sahibi dışındaki üçüncü şahısların hak iddiasında bulunmayacağı haller.

c) Hâkimin resen harekete geçtiği hâller

Bu üç ölçütten birisi veya birkaçı varsa, bu iş dava değildir, çekişmesiz yargı işidir.

Kanun çekişmesiz yargı hallerini örnek olarak saymıştır, bunlar sınırlı sayıda değildir. Bunların dışındaki bir iş de çekişmesiz yargı işi olarak nitelenirse bu usullere tabidir.

 

KANUNDAN ÖRNEKLER:

Kişiler hukukundaki çekişmesiz yargı işleri:

Ergin kılınma: Örn; kişinin yargısal ergin kılınmaya ihtiyacı var. Bazı hallerde kişi reşit hale getirilebilir. Kişinin ergin hale getirilmesi için ilgilinin mahkemeye yapacağı müracaatta, karşı taraf yoktur. Bu husus o kişiden başka kimseyi de ilgilendirmez, bir uyuşmazlık değildir. Kişi tek başına talepte bulunursa bu bir çekişmesiz yargı işidir.

Ad ve soyadın değiştirilmesi istemi de çekişmesiz yargı işidir.

Gaiplik kararı: Kişi hakkında gaiplik kararının verilmesi

Aile hukukundaki çekişmesiz yargı işleri

Henüz evlenme yaşında olmayanların evlenmesine izin verme:

Terk eden eşin ortak konuta davet edilmesi

Miras hukukundaki çekişmesiz yargı işleri: (miras deyince artık kafanızda şimşekler çakıyor olmalı….)

Mirasçılık belgesi verilmesi

Terekenin resmî defterinin tutulması: Mahkeme terekeyi tespit edecek.

Borçlar hukukundaki çekişmesiz yargı işleri:

Tevdi mahalli belirlenmesi veya tevdi edilemeyecek eşyanın satılması: Alacaklının temerrüdü halinde.

Ticaret hukukundaki çekişmesiz yargı işleri:

Sermaye artırımı:

kıymetli evrakın iptali: elimizdeki bonoyu kaybettik, iptal ettirmemiz gerekir.

Mevzuatımızda bazı kişiler mahkeme huzurunda yemin etmek durumundalar; örn banka YK üyesinin görev yapabilmek için öncelikle banka huzurunda yemin etmesi gerekir. Bu da çekişmesiz yargı işidir.

Kanunun gösterdiği bu işler çekişmesiz yargı işidir.

Çekişmesiz yargı işinde görevli mahkeme: 383. Maddeye göre aksine bir düzenleme yoksa sulh hukuk mahkemesidir.

Çekişmesiz yargı işinde yetkili mahkeme: Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça ÇYİ için talepte bulunan kişinin veya ilgililerden birinin bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Yerleşim yeri denmemiştir, bulunduğu yer denmiştir.

Çekişmesiz yargı işerinde niteliğine uygun düştüğü ölçüde basit yargılama usulü kıyasen uygulanır. (En geç üç celsede karar verilir mesela.)

Aksine hüküm bulunmadıkça ÇYİde resen araştırma ilkesi geçerlidir.

Kanunda aksine hüküm olmadığı takdirde ÇY kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmezler. Maddi anlamda kesin hüküm olmadığı için ikinci kere talepte bulunabilir. Ali Deli ismini sonradan Mahmut Deli diye değiştirdi. Sonradan tekrar talepte bulunmasına bir engel yoktur.

Çekişmesiz yargı işi bir dava değildir. Davaya ilişkin hükümleri çekişmesiz yargıya uygulayamayız. ÇYinde davacı yoktur, talepte bulunan vardır.

ÇY da bir dilekçe ile talep edilir fakat bu bir dava dilekçesi değildir. Dolayısıyla dava dilekçesinde olması gereken şartlar aranmaz. Dilekçede önemli olan ne talep edildiği, hangi mahkemeye kimin başvurduğu ve imzasıdır.

(Uygulamada yanlış bir şekilde nizasız kaza dilekçeleri de dava dilekçesi gibi düzenleniyor. Uygulamada talepte bulunan kendini davacı olarak niteliyor ve davalı olarak da KH yazıyor. KH; kamu hukuku anlamına gelir. Ya da “hasımsız” diyor. Fakat ÇY bir dava değildir.)

ÖZEL MAHKEMELER

Sulh hukuk ve asliye hukuk mahkemeleri genel mahkemeler, bunun dışında kalanlara da özel / uzmanlık mahkemeleridir. (ama bakın ben o kadar not için uğraşmışım bir miras request etmek o kadar zor olmamalı :D)

İŞ MAHKEMELERİ

Kanunun öngördüğü hallerde, iş uyuşmazlıklarını çözümlemek üzere iş mahkemeleri teşkilatı kurulmuştur. 1950 tarihli ş Kanununda der ki; şu şu davalar iş mahkemesinde görülür.

İşçi uyuşmazlıklarının çok olduğu yerlerde ayrı müstakil bir iş mahkemesi vardır. İşçi uyuşmazlığı çok olmayan yerlerde asliye hukuk mahkemesi aynı zamanda iş hakimi olarak iş kanununu uygulayarak iş davalarını çözer.

İş mahkemeleri başlangıçta (1950 yılından AYMnin iptal karar verdiği 1970li yıllara kadar) toplu mahkeme idi. İş mahkemesi bir hakim, işçi temsilcisi ve işveren temsilcisinden oluşurdu. Yani, mahkemede meslekten hakimler de vardı. Üç kişiyle karar verilirdi. AYMnin iptalinden sonra iş mahkemeleri tek hakimli olarak çalışır.

İş mahkemesinde görülecek iş uyuşmazlıkları özel hükümlere tabidir.

İş mahkemelerinin görecekleri davalar şunlardır (4 grup):

İşçi ve iv arasında ortaya çıkacak uyuşmazlıklarda iş mahkeme görevlidir. İşçi ve iv arasında hizmet akdinden veya iş kanunundan doğacak uyuşmazlıklar İMde görülür. Mutlaka iv ve işçi arasında olmalıdır, işçi ve işçi arasında veya iv ile iv arasındaki uyuşmazlıklar burada görülmez.

Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunundan doğacak uyuşmazlıklar da burada görülür. Toplu iş sözleşmesinden, grev lokavt gibi konulardan doğacak davalar İMde görülür.

İşçiler emeklilikleri sağlık durumları ile ilgili olarak sosyal sigortalar kurumuna bağlıdır. SGK ve işçi arasındaki uyuşmazlıklarda da İM görevlidir.

Artı kanunların atıf yaptığı hallerde İMleri görev yapar.

İK sözlü yargılama usulü uygulanır der, fakat biz bunu basit yargılama usulü olarak anlarız

Yetkili İM:

Yetki
MADDE 6-
(1) İş mahkemelerinde açılacak davalarda yetkili mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir.
(2) İş mahkemelerinde açılacak davalar, işin yapıldığı yer mahkemesinde de açılabilir.
(3) Diğer kanunlarda yer alan iş mahkemelerinin yetkilerine ilişkin hükümler saklıdır.
(4) Mahkeme yukarıdaki fıkra hükümlerine göre yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate alır; taraflar da her zaman yetki itirazında bulunabilir.

Yani genel kurala (davalının yerleşim yeri mahkemesi) ek olarak iş yerinin bulunduğu yerde de dava açma imkanı vardır.

Yani iki yetki vardır;
(1) davalının ikametgahının bulunduğu yer mahkemesi veya
(2) iş yerinin bulunduğu yer mahkemesi.

Bu yetkiler kamu düzenine ilişkin kesin yetkidir, bunun aksine sözleşme yapmak mümkün değildir. Zaten yetki anlaşmasının yapılabilmesi için iki tarafın da tacir veya kamu tüzel kişisi olması gerekiyordu, bu anlamda da yetki sözleşmesi yapılmaz.

İmde dava iki şekilde açılır;

Hakkının ihlal edildiğini söyleyen kişi davacı sıfatıyla mahkemeye bir dilekçe verir ve bu şekilde dava açabilir.

Fakat İş mahkemeleri kanunu madde 10’da davanın açılması için başka bir yol daha öngörülmüştür. İdari mercilerin İMna başvurması sonucu da açılabilir.

İş hukukunda işçinin hakkı yenirse yani örneğin iv, işçiye yıllık ücretli izin kullandırtmazsa ya da normal çalışma saatinden (8 saatten) daha fazla çalıştırmaya kalkarsa iş mevzuatına aykırı hareket etmiş olur. Ya da riskli bir işte gerekli iş güvenliği tedbirlerini almazsa o zaman işçinin bölge çalışma müdürlüğüne müracaat ederek şikayet etme hakkı vardır.

O zaman bu kurum, bu taleplerle ilgili gerekli işlemleri yapabilir. Bu kurum, kendilerine yapılan müracaatları 15 gün içinde idari yoldan neticelendiremediği ve iş mahkemelerinin görevi içinde gördüğü takdirde bu husustaki belgeleri yetkili iş mahkemesine verir.

Yani işçinin mahkemeye bir talebi yok ancak bölge çalışma müdürlüğü kendisine olan talebini çözemedi, iş mahkemesini de yetkili gördü ise iş mahkemesine tevdi eder.

İş mahkemesi bunun üzerine kendiliğinden bir duruşma tarihi tayin eder ve tarafları duruşmaya davet eder. İşçi bu duruşmaya gelir ve davacı olduğunu bildirirse davacı olduğu tutanağa yazılı, işçiye imzalatılır ve dava bu tarihte açılmış sayılır.

Yani işçi olarak bölge çalışmaya müracat ettik, bölge çalışma müdürlüğü iş mahkemesine gönderdi, iş mahk sorar davacı mısın diye. İşçi davacı ise, dava açılmış olur. Bu daha önce görmediğimiz bir dava açılması biçimidir.

İş hakimi tarafları sulhe teşvik eder.

İş mahkemesi basit yargılama usulünü uygulayarak delilleri bildiğimiz kuralar dahilinde değerlendirerek bir karar verir. İş mahkemesi kararı tefhimden itibaren 8 gün içerisinde kanun yollarına götürülebilir.

Bugünkü sistemde: İM kararları temyize götürülür, temyizden sonra iş mahkemelerine KD yolu kapalıdır.

Bugün için İM kararının temyizde bozulduğunu düşünelim, İM ya bozmaya uyar ya da bozmaya direnir.

Uyarsa sorun yok.

Direnme kararı verirse ve bu karar temyiz edilirse; İş mahkemeleri kanunun geçici 1. maddesine göre; istinaf mahkemelerinin göreve başlama tarihine kadar dava dosyası önce kararı veren daireye gönderilir.

Kararı veren daire direnmeyi yerinde görürse, kararı düzeltir.

Yerinde görmezse talebi 10 gün içinde HGK’ya iletir.

Geçici 2. madde neden geldi? İş mahkemeleri çok yoğundur. Yargıtay dairesi de aynen öyledir. Dolayısıyla Yargıtay sıklıkla önemli hususları atlıyor, copy paste yapıyor, büyük hatalar yapıyor. Karar tashihi de yok! Karar düzeltme yolu yok, bundan dolayı direnme kararı daireye gelir. Bu şekilde adalet sağlanmaya çalışılır.

Temmuzdan sonra ise istinafa götürülür. İstinaf mahkemesinin temyiz sınırını aşan kararları da temyize götürülür.

İş mahkemeleri basit yargılama usulüne tabidir ve adli tatilin uygulanmayacağı haller vardır. Hizmet akdinden doğan davalar adli tatile tabi değildir, İM bu davalar bakımından adli tatilde de çalışır.

11 Nisan 2016

KADASTRO MAHKEMELERİ

Kadastro; Türkiye’deki gayrimenkullerin tapularının yenilenmesidir. Amacı; da taşınmazların aynına ilişkin uyuşmazlıkların minimuma indirilmesidir. Kadastro hala Türkiye’nin her tarafında bitmemiştir.

Tapu kadastro genel müdürlüğü nerede kadastro yapacaksa bunu çeşitli şekillerde ilan eder. Bir yerde kadastro yapılacaksa orada idari makamların dışında bir de kadastro mahkemesi de kurulur. Tek hakimlidir.

Kadastronun teknik ekibi faaliyete geçildiğinde oradaki taşınmazlarla ilgili tespitlerde bulunur ve tespit tutanaklarını ilan eder. Bu tutanaklara yapılan itirazları da normalde kadastro komisyonları karara bağlar. Böylece hangi taşınmaz kime ait kaç metrekare anlaşılır.

Ancak komisyon bütün itirazları tek başına çözemez. Çözemediği hukuki uyuşmazlıkları kadastro mahkemelerine havale eder. Ayrıca ilan edilen tutanaklara taraflar itiraz ettiklerinde bu itirazlar da bir dava şeklinde KMnin önüne gelir. Bir yerde KM faaliyete geçtiğinde ondan evvel o yerdeki kadastro faaliyeti ile ilgili davalar KMne aktarılır.

KMleri belirli bir dönemde göreve başlayıp kadastro bitince oradan ayrılıp giden mahkemeler durumundadır. Görevi zaman açısından belirli bir süreyle sınırlıdır.

Görevleri:

O ana kadar kadastro faaliyetleri ile ilgili tek tük asliye mahkemesinin önünde olan davalar KMe devredilir.

İkinci olarak komisyonların çözemedikleri, mahkemenin çözmesi gereken ihtilaflar Kadastro mahkemesine gelir.

Ayrıca kişilerin kadastro tutanaklarına itirazları nedeniyle açtıkları davalar da KMnin önüne gelir.

Kadastro faaliyetini bitirince, davalar belirli bir aşamaya gelince, pek uyuşmazlık konusu kalmadığından KMnin görevi sona erer ve elindeki davaları AHMne devreder.

Kadastro kanununa uygulanan yargılama usulü ilginç bir usuldür.

Özellikler:

KM başka mahkemelerin bazı kararlarını da verir.

“Kadastro mahkemesi; taşınmaz mal mülkiyetine ve sınırlı ayni haklara, tapuya tescil veya şerh edilecek veyahut beyanlar hanesinde gösterilecek sair haklara, sınır ve ölçü uyuşmazlıklarına, kadastroya ve tapu sicilini ilgilendiren benzeri davalara ve özel kanunlarca kendisine verilen işlere bakar; Kadastroya veya kadastro ile ilgili verasete ait uyuşmazlıkları çözümleyebileceği gibi, istek üzerine veraset belgesi de verebilir.”

a. Özetle taşınmazın aynıyla, tapuyla ilgili davalar KMde görülür.
b. Bunun yanı sıra veraset ilamını normalde SHM verir. Vasi tayini, veli tayine ilişkin davalara aile mahkemesi bakar, fakat bu kararları KM de verebilir.

Kadastro mahkemesi, yalnız kadastro işlerine münhasır olmak üzere;”

“Velisi veya vasisi bulunmayan küçüklere ve kısıtlılara kayyım tayin eder. Bunların menfaatlerini korumak amacıyla Türk Medeni Kanununun hakimin iznini şart kıldığı hallerde bu izni verir.”

“Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 465 ve bunu takip eden maddeleri gereğince adli yardım taleplerini inceleyerek kabul edebilir.”

“Tutanağı düzenlenen taşınmaz mallara ait ihtiyati tedbir kararı verebilir.”

Yani bazı mahkemelerin mesela sulh hukuk mahkemesinin, aile hukuku mahkemelerinin kararlarını da kadastro mahkemesi verebilir.

Kadastro davalarında usul:

Madde 28 – Kadastro hakimi, askı süresi içinde açılacak davalar ve kadastro müdürü tarafından mahkemeye tevdi olunacak taşınmaz mallara ait kadastro tutanakları ve mahalli hukuk mahkemelerinden devredilen işler hakkında dava dosyası açar. İlgililerin başvurusunu beklemeksizin kadastro tutanakları ile uyuşmazlığın çözümlenmesine etkili olabilecek kayıt ve diğer bilgileri ilgili dairelerden getirtir. Hakim, duruşma gününü taraflara Tebligat Kanunu hükümlerine göre resen tebliğ eder.

Davacı gerçek ve tüzelkişiler, dava sebep ve delillerini dilekçelerinde bildirmek zorundadır. Dilekçede bu husus bildirilmemiş ise, hakim gönderilecek davetiye ile dava sebep ve delillerini bildirmesini davacıya tebliğ eder. Davacı, ilk duruşma oturumuna kadar dava sebep ve delillerini dilekçe ile veya ilk oturuma gelmek suretiyle bildirmez ise, hakim, davanın açılmamış sayılmasına ve tespit gibi tescile karar verir. Bu hüküm davetiyede açıkça belirtilir. 30 uncu maddenin ikinci fıkrası hükmü saklıdır.

Davacı, tespit sırasında yaptığı itiraz sebep ve delilleri ile bağlı değildir.

Davanın açılmamış sayılması halinde davacının hak düşürücü süre içerisinde mahalli hukuk mahkemelerinde yeniden dava açma hakkı saklıdır.

Madde 28/1 uyarınca davacının kendisine doğrudan doğruya gelip açtığı davalar dışında komisyonun açtığı, kendisine havale ettiği işlerde de dava dosyası açar.

“İlgililerin başvurusunu beklemeksizin kadastro tutanakları ile uyuşmazlığın çözümlenmesine etkili olabilecek kayıt ve diğer bilgileri ilgili dairelerden getirtir.” Diğer davalarda normalde tarafların talebi ile bağlılık ilkesi vardır, delilleri taraflar getirir. Başka yerden getirilecek belgeleri de taraflar ister, oysa kadastro mahkemesi doğrudan doğruya gerekli belgeleri getirtir. KMde taleple bağlılık ilkesi yoktur.

Madde 28/2’deki tespitten kasıt kadastronun tespitidir. Diyelim ki kadastrocu taşınmazı biri adına tespit etti. Buna itiraz edebilirim, delilleri bildirmezsem o zaman mahkeme davanın açılmamış sayılmasına karar verir ve tutanakta yazıldığı gibi o taşınmazı tutanakta yazan kişi adına tescil eder.

Davacı, tespit sırasında yaptığı itiraz sebep ve delilleri ile bağlı değildir”

Yani iddianın ve savunmanın genişletilmesi yasağı KMde uygulanmaz
. Bu davalarda resen araştırma prensibi uygulanır ve resen araştırma ilkesinin uygulanmadığı yerlerde de bu yasak söz konusu olmaz.

Yargılama usulü:

Madde 29 – Kadastro mahkemesinde gelmeyen tarafın yokluğunda duruşma yapılır. Taraflardan hiç biri gelmez ise dosya işlemden kaldırılmaz. Hakim, toplanması mümkün olan delilleri inceler ve 30 uncu madde hükmünce işi karara bağlar.

Bir mirasçı diğerlerinin muvafakatı olmadan dava açabilir ve yalnız başına davaya devam edebilir. Mirasçılarının tayin edilememesi sebebiyle ölü olduğu belirtilerek kayıt sahibi adına tespiti yapılan taşınmaz mallar hakkında, ölünün ismi açıklanarak mirasçıları denilmek suretiyle mirasçılar aleyhinde dava açılabilir. Dava sırasında davalının davadan önce öldüğünün anlaşılması halinde davaya mirasçıları aleyhine devam edilir.

Bu Kanunun tatbikinde ayrıca açıklık bulunmıyan hallerde basit yargılama usulü uygulanır.

Kadastro mahkemeleri adli tatile tabi değildir.

KM’ taraflar duruşmaya gelmese bile incelemeye devam eder, dosya işlemden kaldırılmaz.

Normal olarak miras ortaklığında elbirliği ortaklığı çerçevesinde, taraflar arasında mecburi dava arkadaşlığı vardır. Terekenin alacaklı olduğu hallerde de mecburi dava arkadaşlığı vardır. Fakat KMde bir mirasçı, diğerlerinin muvafakati olmadan dava açabilir ve yalnız başına davaya devam edebilir.

MK uyarınca, acele hallerde mirasçının müdahalenin meni davası açması mümkün ancak bu davaya devam edilebilmesi diğerlerinin icazet vermesine bağlıdır. İcazet verirse de bizzat kendisinin ya da vekilinin davayı takip etmesi gerekir. Bu zorunlu dava arkadaşlığının da bir sonucudur. Zorunlu dava arkadaşlığında davacı veya davalı eksik gösterilmişse, hakim süre verir ve eksikliği tamamlatır. Buna da tarafın teşmili veya dahili dava müessesesi denir. Mecburi dava arkadaşlığında sonrada davacı veya davalıyı dahil etmek mümkündür fakat ihtiyari dava arkadaşlığında bu mümkün değildir. 2. Fıkra da bunun bir anlamda teyididir.

Normalde ölü hakkında dava açılamaz ve ölü hakkında hüküm verilemez. Fakat mirasçısı / maliki belirlenemeyen bir taşınmaz var, bu durumda komisyonun çözemediği hallerde KM önüne gelen bir mesele olabilir. Kanunda denir ki; “mirasçılarının tayin edilememesi sebebiyle ölü olduğu belirtilerek kayıt sahibi adına tespiti yapılan taşınmaz mallar hakkında, ölünün ismi açıklanarak mirasçıları denilmek suretiyle mirasçılar aleyhinde dava açılabilir.” Yani mirasçı hakkında hüküm verilmiş oldu. (miras deyince beni hatırlayın)

Davayı Ali adına açtık, ancak Ali’nin öldüğü anlaşıldı. Normalde bu dava reddedilir, ama kadastro davalarında otomatik olarak davaya mirasçıları aleyhine devam edilir, ıslaha gerek kalmaz.

Bu Kanunun tatbikinde ayrıca açıklık bulunmayan hallerde basit yargılama usulü uygulanır.

Kadastro mahkemeleri adli tatile tabi değildir.

30. maddeye göre hakim her türlü delili serbestçe değerlendirir.

Vekalet aslında yalnızca avukatlara verilebilir. Avukatların dava takip tekeli vardır, oysa 30. maddeye göre davada menfaatleri zıt olmamak kaydıyla kadastro işlerinde karı ve koca birbirlerini vekil tayin edebilirler.

Vekaletnameyi genel olarak noterler düzenler; ancak KKna göre kadastro hakimi tarafından tasdik edilmiş vekaletnameler de geçerlidir.

Kesin hüküm yalnızca taraflar arasında hüküm teşkil eder. Taraf, kavramına halefler de dahildir. Müdahil hakkında kesin hüküm teşkil etmez. FAKAT KK 34;

Kesin hüküm:

Madde 34 – Kadastro mahkemeleri kararları, davada taraf olanlar ile taraflar dışında hak iddia ederek davaya müdahil sıfatıyla katılanların leh ve aleyhinde kesin hüküm teşkil eder. Taraf olmadığı halde lehine karar verilen şahıs hakkında mahkemece tesis edilen hüküm yukarıda sözü edilenleri de bağlar.
KM kararları herkesi bağlar.

Resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu bir mahkemedir.

AİLE MAHKEMELERİ

AYya göre ailenin korunması esastır. Aynı zamanda özellikle MK ile beraber eşlerin (özellikle zayıf konumda olan kadının) koruması ve çocukların korunması amacıyla birçok hükümler getirilmiştir.

MK ile beraber 2003 yılında Aile mahkemelerin kuruluşu hakkında kanun kabul edildi. Bundan evvel aile hukukundan doğan uyuşmazlıklar asliye hukuk mahkemeleri tarafından görülürdü. Fakat Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerin dair Kanun ile beraber aile hukukundaki vesayet hariç diğer bütün işler, aile mahkemesinin görevi olarak düzenlenmiştir.

Amaç ve kapsam

MADDE 1. – Bu Kanunun amacı, aile mahkemelerinin kuruluş, görev ve yargılama usullerini düzenlemektir.

Bu Kanun, aile hukukundan doğan dava ve işleri görmek üzere kurulan aile mahkemelerine dair hükümleri kapsar.

Aile mahkemelerinin görevi

Evlenme

Nişanlılık (hediyelerin geri verilmesi)

Boşanma davası

Nafaka davaları

Tanıma, babalık, soy bağı ile ilgili davalar

Karı koca arasındaki mal rejimleri

Yani MKnın aile hukuk bölümü içinde bulunan (vesayet hariç) uyuşmazlıklar aile mnin görevine girer.

MÖHUK’taki aile hukukuna ilişkin tanıma ve tenfiz davaları da AMnin görevine girer.

Aile mahkemelerinin yapısı:

Aile mahkemeleri bünyesinde bulunan uzmanlar

MADDE 5. – Her aile mahkemesine,

1. Davanın esasına girilmeden önce veya davanın görülmesi sırasında, mahkemece istenen konular hakkında taraflar arasındaki uyuşmazlık nedenlerine ilişkin araştırma ve inceleme yapmak ve sonucunu bildirmek,

2. Mahkemenin gerekli gördüğü hallerde duruşmada hazır bulunmak, istenilen konularla ilgili çalışmalar yapmak ve görüş bildirmek,

3. Mahkemece verilecek diğer görevleri yapmak,

üzere Adalet Bakanlığınca, tercihan; evli ve çocuk sahibi, otuz yaşını doldurmuş ve aile sorunları alanında lisansüstü eğitim yapmış olanlar arasından, birer psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacı atanır.

……..
Diğer mahkemelerde böyle bir yardımcı yok, bunların görevini bilirkişiler yapar. Fakat aile mahkemelerinde tercihen; evli ve çocuk sahibi, otuz yaşını doldurmuş ve aile sorunları alanında lisansüstü eğitim yapmış olanlar arasından, birer psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacı atanır.

Aile mahkemelerine atanacak hakimlerin belirli niteliklere sahip olması gerekir;

Aile mahkemeleri hâkimlerinin nitelikleri ve atanmaları

MADDE 3. – Aile mahkemelerine, atanacakları bölgeye veya bir alt bölgeye hak kazanmış, adlî yargıda görevli, evli ve çocuk sahibi, otuz yaşını doldurmuş ve tercihan aile hukuku alanında lisansüstü eğitim yapmış olan hâkimler arasından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca atama yapılır.

Hakimler, ailedeki boşanma meselesini ve çocuk ile ana ve baba arasındaki ilişkileri bilebilecek kişiler arasından atanır.

Her il merkezinde mutlaka ayrı bir aile mahkemesi vardır. Nüfusu 100binin üzerindeki ilçelerde de aile mahkemesi olur. Aile mahk kurulmayan yerlerde asliye hukuk mahkemesi aile hukuku mahkemesi sıfatıyla görev yapar.

Asliye hukuk mahkemeleri bu tür davaları aile mahk sıfatıyla bakar.

Asliye hukuk aile mahkemesinin davasına bakacaksa aile mahkemesi sıfatıyla, is davasına bakacaksa iş mahkemesi sıfatıyla bakar. Yani asliye hukuk mahkemesi iş mahkemesi usulü uygular. Yani kadastro mahkemesi sıfatıyla bakacaksa örneğin delilleri serbestçe değerlendirir gibi..

Normalde bir avukatın mahkeme o davaya hangi sıfatla bakacaksa bunu dilekçeye yazması gerekir. Dilekçeye “Asliye hukuk mahkemesine iş mahkemesi sıfatıyla” yazar gibi.

Fakat avukat bunu yazmazsa hakim o davada iş mahkemesi sıfatıyla baktığını bildirir. Vereceği hükümde de mutlaka iş mahkemesi olarak bu davaya baktığını da söyler. Bu, süreler bakımından önemlidir. Mahkeme davayı görürken ve hükmü verirken hangi sıfatla verdiğini yazmak zorundadır, aksi halde usule ilişkin mutlak bir bozma sebebidir.

İCRA MAHKEMELERİ

İcra hukukundaki hızlılığı sağlamak üzere kurulan bir mahkemedir. Alacaklı para alacağını veya teminat alacağını almak için, isterse mahkemeye gitmeden ilamsız icra yoluna başvurur. Bunun üzerine borçluya ödeme emir gönderilir. Ödeme ermine 7 gün içinde itiraz edilebilir, itiraz edilmezse haciz aşamasında geçilir. Oysa A, B’ye dava açsaydı iki üç sene sürecekti, sonucunda tekrar icra dairesine başvuracaktı, bu durumda icra emir gönderilecekti ve bundan sonra haciz aşamasına gelinecekti. Bu 3 4 yıl sürecekti. İlamsız icra yoluyla hemen haciz yoluna gelinir.

İcra mahkemesi icra hukukundaki hızlılığı sağlamak üzere kurulan mahkemedir. Hızlılık gereken işlerde bu mahkemeye başvurulur. (mezun olamıyorum mirassız aah aaah…)

İcra mahkemesi çabuk karar veren bir mahkemedir. Uygulanan usul çabuktur. Hakim sağlam belgeler denen (noter belgesi gibi) sınırlı sayıdaki belgelere bakarak karar verir, kural olarak şahit dinlemez keşif yapmaz bilirkişiye gitmez. Bu nedenle icra mahkemeleri dar yetkili mahkemelerdir ve verdikleri kararlar maddi anlamda kesin hüküm oluşturmazlar.

Her asliye hukuk mahkemesinin olduğu yerde mutlaka bir icra mahkemesi de vardır. Ya ayrı müstakil bir mahkemesi olarak kurulmuştur, ayrı mahkeme olarak kurulmadı ise oradaki asliye mahkemesi, icra mahkemesi olarak çalışır. Tek hakimlidir.

İcra mahkemeleri ceza da verir. Ayrı icra iflas suçları vardır. İcra mahkemesi bunlar hakkında karar verir. İcra mahkemeleri icra hukuk mahkemesi ve icra ceza mahkemesi olarak ikiye ayrılır.

TÜKETİCİ MAHKEMELERİ VE TÜKETİCİ HAKEM HEYETİ

Tahkim; ihtiyari ve mecburi tahkim olarak ikiye ayrılır. Bazı durumlarda kanunlar, mahkemeye gitmeden önce, devlet mahkemesinden önce mecburi tahkim öngörür.

Bazı tüketici uyuşmazlıklarında (illerde 3480 TL’nin, ilçelerde 2320 TL’nin altındaki) tüketici uyuşmazlıkları tahkimde çözümlenmek zorundadır. Bu uyuşmazlıklara ilişkin olarak mahkemelerde dava açılamaz. Bu uyuşmazlıkların tüketici hakem heyeti eliyle çözümlenmesi gerekir.

Sınırların üzerindeki uyuşmazlıklar ise tüketici mahkemeleri eliyle çözülür. Limitlerin altındaki davalar tüketici mahkemesinde açılmaya çalışılırsa tüketici mahkemesi görevsizlik kararı verir. Bu tür tahkime mecburi tahkim denir. Mecbrui tahkim varsa bu işlerin devlet mahkemesinde değil tahkimde çözülmesi gerekir.

(örn: kamu kuruluşları arasında çıkan uyuşmazlıklarda da mecburi tahkim öngörülmüştür.)

Tüketicinin korunması hakkında kanunun 1. maddesi:

MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı; kamu yararına uygun olarak tüketicinin sağlık ve güvenliği ile ekonomik çıkarlarını koruyucu, zararlarını tazmin edici, çevresel tehlikelerden korunmasını sağlayıcı, tüketiciyi aydınlatıcı ve bilinçlendirici önlemleri almak, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini özendirmek ve bu konulardaki politikaların oluşturulmasında gönüllü örgütlenmeleri teşvik etmeye ilişkin hususları düzenlemektir.
Bu kanun tüketicinin, üreticinin, tüketici işleminin vs tanımlarını yapar. Ticari bir amacı olmaksızın bir hizmet üretilmesi, bir mal satılması ya da teknolojik bir takım verilerin verilmesi hep tüketici kanunu kapsamına girer. Son zamanlarda yapılan değişikliklerle bankaların verdiği tüketici kredileri de bu kanun kapsamındadır. Tüketicinin korunması hakkında kanun gittikçe genişleyen bir yapıdadır.

Özetle, üreticiyle ya da işverenle tüketici arasında uyuşmazlık ortaya çıkacak olursa ona tüketici uyuşmazlığı diyoruz. O uyuşmazlıkların çözümlenmesi için de kanunun 73. Mahkemesinde tüketici mahkemeleri düzenlenmiş. 66 vd. maddelerinde ise tüketici hakem heyetleri düzenlenmiştir.

Tüketici Hakem Heyetleri

60. Madde “Bakanlık, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla il merkezlerinde ve yeterlilik şartları yönetmelikle belirlenen ilçe merkezlerinde en az bir tüketici hakem heyeti oluşturmakla görevlidir.” Her yerde yoktur, olmayan yerlerde asliye hukuk mahkemesi görev yapar.

Kanunumuz özellikle topluluk davası ile ilgili ayrıntılı hükümler içerir. Tüketici örgütleri, üst kuruluşları da dava açabilirler. Bu üst kuruluşlar tüketicilerin kendilerinin oluşturduğu dernek ve vakıflar olabilir, bakanlık olabilir. Bunlar tüketici mahkemelerinde topluluk davası açabilirler ve dava sonunda malların toplanmasına vs. karar verilebilir. İşte kanun özellikle bu tür topluluk davalarında 73/2’de ilginç hükümler getirmiştir.

60/2: “Tüketici mahkemeleri nezdinde Bakanlık, tüketiciler ve tüketici örgütleri tarafından açılan davalar 2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanununda düzenlenen harçlardan muaftır.”

60/3: “ Tüketici örgütleri üst kuruluşlarınca açılacak davalarda bilirkişi ücreti ve davanın davacı aleyhine sonuçlanması durumunda, hükmedilen vekâlet ücreti Bakanlıkça karşılanır. Davanın, davalı aleyhine sonuçlanması durumunda, bilirkişi ücreti Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre davalıdan tahsil olunarak bütçeye gelir kaydedilir.”

Tüketici mahkemelerinde görülecek davalar basit yargılama usulüne göre yürütülür.

60/5: “Tüketici davaları, tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki tüketici mahkemesinde de açılabilir.”

Dava bir dilekçe ile açılır ve basit yargılama usulü çerçevesinde yürütülür, yetki ve harç istisnaları dışında aynıdır.

Beli meblağın altında çıkan tüketici uyuşmazlıklarında tahkime gitme mecburiyeti vardır. 2014 tarihli tüketici hakem heyetleri denen bir yönetmelik de vardır.

“Bakanlık, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla il merkezlerinde ve yeterlilik şartları yönetmelikle belirlenen ilçe merkezlerinde en az bir tüketici hakem heyeti oluşturmakla görevlidir.” Demek ki heyeti bakanlık belirler.

Hakem heyetinin5 üyesi vardır, başkanı ticaret il müdürü veya kaymakam veya onun tayin ettiği kişidir. Diğer 4 üye şunlardan oluşur;

“a) Belediye başkanının konunun uzmanı belediye personeli arasından görevlendireceği bir üye,”

“b) Baronun, mensupları arasından görevlendireceği bir üye,” -> yani avukat

“c) Satıcının tacir olduğu uyuşmazlıklarda ticaret ve sanayi odasının ya da bunların ayrı ayrı örgütlendiği yerlerde ticaret odasının; satıcının esnaf ve sanatkâr olduğu uyuşmazlıklarda, illerde esnaf ve sanatkârlar odaları birliğinin, ilçelerde ise en fazla üyeye sahip esnaf ve sanatkârlar odasının görevlendireceği bir üye,”

“ç) Tüketici örgütlerinin kendi aralarından seçecekleri bir üye,”

Bunlardan oluşan bir heyet var. Bunlara mürettep kurul denir. 7/24 çalışmazlar, uyuşmazlık ortaya çıktıkça bu hakem heyeti bir araya gelir.
Bunların dışında, hakem heyetinde asıl işleri yürüten raportördür. Dava bir dilekçeyle hakem heyetine ulaştırılır, raportör bu dilekçe üzerine gerekli bilgi ve belgeleri toplar, gündem oluşturur ve zaman zaman heyeti toplar. Heyet prensip olarak raportörün hazırladığı rapor üzerinden karar verir. Çoğunlukla tüketicinin lehine karar verilir.

Bilirkişi ile de ayrıntılı hükümler vardır; keşif gibi deliller çok önemli değildir.

Tüketici hakem heyetinin verdiği kararlar bağlayıcıdır ve ilam hükmündedir Bu kararlara dayalı olarak ilamlı icra takibine gitmek mümkündür.

70. madde uyarınca hakem heyeti kararlarına karşı tüketici mahkemesine 15 ün içinde itiraz etme olanağı vardır.

(3) Taraflar, tüketici hakem heyetinin kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde tüketici hakem heyetinin bulunduğu yerdeki tüketici mahkemesine itiraz edebilir. İtiraz, tüketici hakem heyeti kararının icrasını durdurmaz. Ancak talep edilmesi şartıyla hâkim, tüketici hakem heyeti kararının icrasını tedbir yoluyla durdurabilir.

(4) İtiraz olunan kararın, esas yönünden kanuna uygun olup da, kanunun olaya uygulanmasında hata edilmiş olmasından dolayı itirazın kabul edilmesi gerektiği veya kanuna uymayan husus hakkında yeniden yargılamayı gerektirmediği takdirde tüketici mahkemesi evrak üzerinde, kararı değiştirerek veya düzelterek onama kararı verebilir. (bu istinafa benziyor aslında) Tarafların kimliklerine, ticari unvanlarına ait yanlışlıklarla, yazı, hesap veya diğer açık ifade yanlışlıkları hakkında da bu hüküm uygulanır. Karar, usule ve kanuna uygun olup da gösterilen gerekçe doğru bulunmazsa, gerekçe değiştirilerek veya düzeltilerek onanır.

(5) Tüketici hakem heyeti kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine tüketici mahkemesinin vereceği karar kesindir.

fıkra: Tüketici mahkemesinin verdiği karar üzerinde başka kanun yolu yoktur, istinafa gidilmez.

FİKRİ VE SINAİ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ

Fikir ve sanat eserlerin korunması ile ilgili uyuşmazlıklar burada görülür.

Bu konuda bir fikir ve sanat eserleri kanunu vardır; düşünsel ürünleri koruyan bir kanundur.

Bunun dışında, 1995 yılında kabul edilen khklar vardır;

Patent Haklarının Korunması Hakkında khk,

554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkında khk,

Coğrafi İşaretlerin Korunması Hakkında khk.

Bir de Markaların Korunması Hakkında khk vardır.

Patent: Buluşlar, icatlar patente bağlanırlar. Yani sınai ürünlerin (endüstriyel ürünlerin) sahipleri paten alırlar. Bu khklarla yabancı patent sahiplerine Trde dava açma hakkı sağlandı.

Bunlar için de ayrı bir mahkeme kurulmuştur; fikri ve sınai haklar hukuk mahkemesi. Ankara’da ve İstanbul’da olmak üzere toplamda iki tane vardır. FSHHM olmayan yerde bu işlere asliye hukuk mahkemesi bakar.

Her bir khk bu davaların nerede açılacağını, nasıl görüleceğini ayrı ayrı yazar.

Fikri haklarla ilgili ceza mahkemesi görevini de asliye ceza mahkemeleri yerine getirir.

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir