Nedensellik (İlliyet Bağı) ve Objektif İsnadiyet

Hiç kimse kendi hareketinin neden olmadığı, kendi hareketinin sonucu olmayan bir neticeden sorumlu tutulamaz. Bir neticeden dolayı sorumlu tutulabilmenin temelini, hareket ile netice arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ifade eden nedensellik bağı oluşturur. Sırf hareket suçlarında, suçun oluşması için hareketin yapılması yeterli olduğundan, bu suçlarda nedensellik bağı problemi ortaya çıkmaz. Nedensellik bağı, kanuni tanımında hareketin yanı sıra neticeye de verilen suçlarda gerekli olan bir olgudur.

Neticeli suçlarda, tamamlanmış bir suçun kabulü tipe uygun neticenin gerçekleşmesine bağlıdır. Ancak bu suçlarda, sadece hareketin varlığının ve neticenin gerçekleştiğinin belirlenmesi yeterli olmayıp, hareket ile netice arasında belli bir bağın bulunması da gerekir. Şayet hareketle netice arasında nedesellik bağı yoksa, o netice faile yüklenemez.

Nedensellik bağı, neticeli suçlarda, suçun kanunda tanımlanmayan unsurları arasında yer almaktadır. Nedensellik bağı konusu, ceza hukukunda çoğu zaman bir sorun olarak karşımıza çıkmaz. Bu yüzden, ceza kanunları, genelde nedensellik bağıyla ilgili olarak bir düzenlemeye gitmezler. Esasen bu konuda bir düzenlemeye gidilmesi gerekli de değildir. Zira nedensellik bağı, her neticeli suçta mutlaka bulunması gereken doğal bir olaydır. Bir başka deyişle hareket ile netice arasındaki bağı ifade eden nedensellik, hukuki bir konu ve kavram olmayıp, doğa kanunlarına göre belirlenecek bir husustur. Nitekim ne 765 sayılı TCK’da, ne de 5237 sayılı yeni TCK’da nedensellik bağına ilişkin genel bir hükme yer verilmiştir. Özel kısımda yer alan suçların çoğunda da nedensellik bağına vurgu yapan bir açıklamaya rastlanmaz. Bununla birlikte, bazı suçların tanımında bu bağı belirten kelimelere yer verilmektedir. Örneğin taksirle öldürme (m. 85) suçunda, “taksirle bir insanın ölümüne neden olan”ın cezalandırılacağı belirtilmektedir. Aynı ifadeye kasten yaralama suçunda (m. 86), netice sebebiyle ağırlaşmış yaralama (m. 87) hallerinde de yer verilmiştir. Sözgelimi kasten yaralama fiili, mağdurun, yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olmuşsa, failin cezası artırılacaktır (m. 87/1-d). Kasten yaralama sonucunda ölümün meydana gelmesi de netice sebebiyle ağırlaşmış yaralama hallerinden birisidir. (m. 87/4)

Neticeli suçlarda, failin hareketinin neticenin meydana gelmesinde nedensel olması, onun cezalandırılabilirliği bakımından zorunlu bir şartı oluşturmaktadır. Kısacası, faile, sebebiyet verdiği bir netice isnat edilebilir. ancak neticenin isnat edilebilirliği bakımından, nedensellik bağının varlığı gerekli, fakat yeterli değildir. Bir olayda nedensellik bağı mevcut olsa da fail neticeden sorumlu tutulmayabilir. Sorumluluk için ayrıca, meydana gelen neticenin faile objektif olarak isnat edilebilmesi de gerekir. Burada sadece bir neticenin failin “eseri” olarak görülüp görülemeyeceği sorunu söz konusu olduğu için “objektif isnadiyet”ten bahsedilmektedir. Failin iç durumu ile onun fiili arasındaki ilişkiyi ifade eden “sübjektif isnadiyet” konusu ise bundan farklıdır. Sübjektif isnadiyet failin fiilini kast veya taksirle işleyip işlemediğinin araştırılmasını gerektirir.

Bu itibarla “objektif isnadiyet” (yüklenebilirlik) ve “nedensellik” kavramları, aynı kavramlar değildirler. Bir neticenin, bir kişinin davranışına isnadiyeti sorunu, ceza hukuku bakımından, bu davranışın özel normatif ölçütlere göre belirlenmesini gerektirir (objektif isnadiyet teorisi). Bu nedenle doğa bilimi temelinde nedensellik, isnadiyet probleminin çözümünde sadece bir hareket noktası ve dış bir çerçeve oluşturabilir; fakat nihai bir yanıt olamaz. Bir kimsenin davranışı netice bakımından nedensel olmasına rağmen, ona bu netice isnat edilemeyebilir. Bir başka deyişle, hareket ile netice arasında nedensellik bağının varlığı, tek başına, faili bu neticeden sorumlu tutmak için yeterli değildir; ayrıca neticenin faile objektif olarak isnat edebilmesi gerekir. Bu isnadiyet, normatif bir karara dayanır. Örneğin fail, uyuşturucu madde kullanan daimi müşterisine eroin satıyor. Sorumluluk yeteneği tam olan mağdur sağlığına zarar veren bir davranışa neden olacağı bilinci içinde, uyuşturucuyu kendine şırınga ediyor ve ölüyor. Bu olayda, failin uyuşturucu sağlaması, mağdurun ölümü bakımından nedensel olmasına rağmen, mağdurun ölümü faile isnat edilemeyecektir.

Objektif isnadiyet ölçütü, böylece, sırf neticeye neden olan hareketlerle sorumluluğu sınırlandırmaktadır. Bununla birlikte, aksi de söz konusu olmakta ve ceza hukuku, doğa bilimleri anlamında sebebiyet vermediği bir netice için de bir kimseyi sorumlu tutmaktadır. Bu durum yükümlülüğe aykırı olarak bir zarar tehdidini engellemeyen ihmali hareketin faili bakımından geçerlidir. Örneğin bir çocuk bakıcısı kendisine emanet edilen küçük çocuğun yüzme havuzunda boğulmasını seyretmektedir. Burada bakıcının çocuğun ölümüne maddi anlamda neden olduğu söylenemez. Bununla birlikte, TCK’nın 83. maddesine göre sorumlu tutulacaktır. Zira bakıcı, sözleşme ile çocuğu koruma ve gözetim yükümlülüğünü yüklenmiştir. Söz konusu yükümlülük ihlalinin ölüm neticesine neden oldğunu söylemek, ancak normatif bir değerlendirmeyle mümkün olabilecektir. Bu itibarla ihmali suçlarda maddi bir nedensellik bağından değil, doğrudan objektif isnadiyet ölçülerine göre neticenin yükümlülük ihlalinin eseri bakımından, ihmali harekette bulunan failin neticeyi önleyebileceğinin beklenebilir olması da gerekir.

 

Hareket ile Netice Arasındaki Nedensellik Bağının Belirlenmesi

Ceza Kanunu nedensellik bağı ve neticenin yüklenebilirliği sorununun çözümü konusunda bir düzenleme getirmemiş, meseleyi doktrin ve içtihatlara bırakmıştır. Doktrinde ise hareketin suçun kanuni tanımında belirtilen neticenin oluşumunda nedensel bir etkisinin olup olmadığının belirlenmesi konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Burada bu görüşlerin hepsini inceleyecek çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Burada bu görüşlerin hepsini inceleyecek değiliz. Sadece doktrinde hakim olan şart teorisi ile yine doktrinde taraftar bulan ve bazı mahkeme içtihatlarında savunulan uygun sebep teorisi üzerinde kısaca duracağız.

a) Şart Teorisi (Bedingugs oder Äquivalenztheorie)

Şart teorisi, hareketle netice arasındaki nedensellik bağını tamamen doğal bir olgu olarak kabul eder. Bu teoriye göre, bir netice birçok şartın bir araya gelmesiyle gerçekleşirse, bu şartlardan her biri neticenin oluşması bakımından zorunludur. Bu şartlardan birisi ortadan kalkacak olursa, netice de meydana gelemez. Netice, tüm bu şartların bir araya gelmesiyle gerçekleşmektedir. Neticenin sebebini, tüm bu şartların birleşmesi oluşturmaktadır. O halde her şart, sebebin bir parçasını teşkil etmektedir. Şartlardan herhangi birini gerçekleştiren kimsenin hareketi ile netice arasında nedensellik bağı vardır. Bir başka deyişle, eğer neticenin meydana gelmesinde zorunlu olan bu şartlardan birinin bulunmaması halinde neticenin gerçekleşmeyeceği söylenebiliyorsa, o şart netice bakımından nedensel değere sahiptir. Neticeyi meydana getiren tüm bu şartlar eşit değerdedir ve aralarında önemli, önemsiz, uzak, yakın gibi ayrımlar yapılamaz. Dolayısıyla failin hareketinden önce veya sonra eklenen şartlar da sebep değerini taşır. Neticenin meydana gelmesi bakımından onsuz olmayan her şart ceza hukuku anlamında sebeptir. Conditio sine qua non (olmazsa olmaz koşulu).

Teori, bir neticenin oluşumu üzerinde etkili olan tüm davranışları eşit değerde gördüğü için eşitlik teorisi olarak da bilinmektedir. Dolayısıyla neticeyi meydana getiren tüm bu davranışlarla netice arasında nedensellik bağı vardır. Bu teoriye göre bir hareketin nedensellik değerini kaybetmesi ancak tamamen kendisinden bağımsız bir sebepler serisinin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Bağımsız yeni bir serinin varlığını anlamak için şöyle bir değerlendirme yapmak gerekir; “Hareket yapılmasaydı netice meydana gelmeyecek idiyse, hareket netice bakımından nedenseldir. Buna karşılık, hareket yapılmasaydı dahi netice yine meydana gelecek idiyse, o hareket netice bakımından nedensel değildir.” Örneğin A, B’yi öldürmek maksadıyla yemeğine zehir katar. B yemeği yer, fakat zehir B’nin ölümüne yol açmadan hasmı C tarafından açılan ateş sonucu ölür (öne geçen sebep). Bu olayda A’nın hareketi ölüm neticesini meydana getirmeden yeni bir illi seri başlatan C’nin hareketi gerçekleşmiş ve böylece B ortaya çıkan bu yeni hareketin sonucu ölmüştür. İşte başlı başına neticeyi meydana getiren bir sebebin varlığı halinde diğer sebepler netice bakımından nedensellik değeri taşımazlar. Buna öne geçen sebep denir. Öne geçen sebep, diğerlerinin nedensellik değerini ortadan kaldırmaktadır. Bu durumda A’yı zehirleme fiilinden dolayı ölüm neticesinden sorumlu tutmak mümkün değildir. Çünkü A’nın zehirleme hareketi olmasaydı da netice C’nin hareketi sonucu gerçekleşecekti. A, yalnızca kasten öldürme suçuna teşebbüsten dolayı sorumlu tutulabilir.

Şart teorisi sorumlulu kalanını katlanılmaz bir şekilde genişletmekle eleştirilmiştir. Bu eleştirilere göre, katilin anne babasının dahi böyle bir çocuğu dünyaya getirmiş olmaları nedeniyle, maktulün ölümüne sebebiyet verdiği söylenebilecektir. Keza silahla öldürme olayında, failin hareketi nedensel olduğu kadar, silahı icat eden kişi de öldürme bakımından zorunlu bir şartı gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla teorinin, haklı olarak, sonsuz bir sebep-sonuç ilişkisine yol açacağı belirtilmektedir.

Ayrıca şart teorisini ifade eden “olmazsa olmaz” formülünün bazı hususlarda tatmin edici sonuçlara götürmediği ve özel problemlere yol açtığı da söylenmektedir. Örneğin birbirinden bağımsız olarak birden çok şartın aynı zamanda bulunması ve bunlardan her birinin tek başına neticeyi meydana getirmeye yeterli olması halinde (alternatif nedensellik) bu formül yetersiz kalmaktadır. Sözgelimi A ve B birbirinden bağımsız olarak C’ye aynı anda ölümcül etki gösteren dozda zehir veriyorlar ve C ölüyor. Bu olayda A ve B’nin davranışı neticenin meydana gelmesi bakımından eşit değerdedir. Ancak bunlardan biri olmasaydı da diğeri neticeyi  meydana getirecekti. Dolayısıyla şart teorisinin “olmazsa olmaz” formülünü uyguladığımızda hareketlerden birisinin netice bakımından nedensel olmadığı sonucuna varılacaktır. Çünkü C’nin ölümü bakımından faillerden birinin hareketi yeterlidir; diğer “olmazsa olmaz” değildir. İşte bu olaylar bakımından şart teorisi yeni bir formül kullanmaya başlamıştır; “Alternatif olan fakat kümülatif olmayan birden çok şarttan birisinin yokluğu varsayıldığında dahi netice meydana gelecek idiyse her koşul netice bakımından nedenseldir.”

İfade edelim ki, bu tür olaylarda, yani aralarında iştirak iradesi olmayan faillerin birbirinden bağımsız olarak bir neticeyi gerçekleştirmeye yönelik hareketlerinin varlığı halinde, meydana gelen neticeden faillerin sorumluluğunu belirlemek için iştirak kurallarından ve ayrıca ceza muhakemesindeki “şüpheden sanık yararlanır” ilkelerinden yararlanmak gerekir. A ve B’nin birbirinden habersiz olarak C’ye öldürücü dozda zehir vermeleri olayında, faillerin arasında iştirak iradesi olmadığı için müşterek faillik çerçevesinde bir çözüme gidilemez.

Bu durumda müstakil faillik mevcut olduğundan, hangi failin hareketinin önce yapıldığı ve ölüm neticesini gerçekleştirdiği tespit edilebiliyorsa neticeden yalnızca o failin sorumlu tutulması gerekir. Buna karşılık, hangi failin hareketinin önce yapıldığı, diğerinin neticeyi etkisinin ne olduğu belirlenemiyorsa, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereği, her iki fail de kasten öldürmeye teşebbüsten dolayı cezalandırılmalıdır.

Şart teorisinin zayıflığı kümülatif nedenselliğin bulunduğu hallerde de kendini göstermektedir. Bu durumda da birbirinden bağımsız olarak bulunan birden çok şart neticeyi meydana getirmektedir. Ancak, alternatif nedensellikten farklı olarak, burada şartlardan her biri neticeyi meydana getirmeye tek başına elverişli değildir. Şartların hepsi bir araya gelerek, birlikte etki ederek neticeyi meydana getirmektedir. Örneğin A ve B birbirinden habersiz olarak, tek başına öldürücü etkisi olmayan, ancak bir araya geldiğinde öldürmeye neden olabilecek miktarda zehri C’ye veriyorlar. Burada esasında şart teorisine göre, neticeyi meydana getiren şartların hepsi eşit değerde olduğu için bir nedensellik problemi bulunmamaktadır. Çünkü C’nin ölümü bakımından A ve B’nin hareketi olmazsa olmazdır. Ancak faillerden hiçbirinin verdiği zehir tek başına neticenin meydana gelmesi için elverişli değildir. Ayrıca failler iştirak halinde hareket de etmemektedirler. Bu itibarla her bir hareketle netice arasında nedensellik bağının varlığını kabul etmekle birlikte, burada ya objektif isnadiyetin ya da kastın bulunmadığı sonucuna varmak gerekir.

Keza atipik nedensel gelişme ve varsayılan nedensellik hallerinde de özel problemler ortaya çıkabilmektedir. Nedenselliğin atipik gelişmesinde netice failin fiili ile bağlantılı ancak başka bir sebepten meydana gelmektedir. Başka sebep üçüncü bir kişinin hareketinden meydana gelebileceği gibi, mağdurun eklenen hareketinden de kaynaklanabilir. Bu durum, yani mağdurun veya üçüncü kişinin taksirli veya kasti hareketlerinin nedensellik sürecine katılması, failin hareketinin nedenselliğine etki etmeyecektir. İfade edelim ki, bu ihtimalde netice bağımsız bir illi serinin sonucu olarak değil, failin meydana getirdiği sebepler serisine bağlı olarak meydana gelmektedir. Bir başka deyişle şart teorisi açısından, failin hareketi netice bakımından olmazsa olmazdır. Örneğin, A, B’ye öldürmek için ateş ediyor. Yaralanan B hastaneye kaldırılırken ambulansın kaza yapması veya hastanede doktor D’nin yanlış tedavisi sonucu ölüyor. Bu olaylarda failin hareketi netice bakımından nedenseldir. Çünkü failin yaralama hareketi olmasaydı mağdur hastaneye kaldırılmayacak ve dolayısıyla kaza ya da doktorun yanlış tedavisi sonucu ölmeyecekti. Ancak şart teorisine göre ölüm neticesi bakımından nedensel bir hareketi bulunan faile meydana gelen neticeyi objektif olarak isnat etmek mümkün değildir. Fail, bu gibi olaylarda ancak kasten öldürmeye teşebbüsten sorumlu tutulabilir.

Şart teorisi varsayımsal nedenselliği dikkate almaz. Şart teorisi bakımından önemli olan gerçek vaka ile somut netice arasında nedensellik bağının bulunmasıdır. Bu nedenle şart teorisi varsayıma dayalı olarak nedensellik bağının kesildiğini kabul etmez. Başka bir sebebin aynı neticeyi kısa bir süre sonra kesinlikle meydana getireceği hallerde varsayılan nedensellikten söz edilir. Örneğin A, B’ye öldürücü dozda zehir veriyor. Ancak zehir verilmis olmasaydı bile B’nin kalp krizinden zaten öleceği anlaşılıyor. Yine A, yurt dışına uçmak isteyen B’yi havaalanına kadar takip ediyor ve orada silahıyla ateş ederek öldürüyor. B’nin binmek için yer ayırttığı uçak kalkıştan bir müddet sonra düşüyor ve kimse kurtulmuyor. Bu olayda A, B’yi öldürmeseydi dahi bindiği uçağın düşmesi sonucu ölecekti varsayımının bir önemi yoktur .Böyle bir durumda failin hareketi nedensellik değerine sahiptir. Ayrıca netice de faile objektif olarak isnat edilebilecektir.

b) Uygun Sebep Teorisi

Uygun sebep teorisi, nedensellik bağını, şart teorisinde olduğu gibi doğal bir olgu olarak değil, hukuki bir fenomen olarak kabul etmektedir. Bu teoriye göre, bir neticenin meydana gelmesine sebebiyet veren hareketlerden yalnızca neticeyi meydana getirmeye elverişli olan hareket veya hareketler nedensellik değeri taşırlar. O halde neticenin meydana gelmesine neden olan hareketler arasında bir ayrıma gidilmelidir ve bunlardan neticeyi meydana getirmeye uygun olmayanlar bir tarafa bırakılmalıdır. Bir hareketin hukuk alanında nedensellik değeri taşıyabilmesi, o hareketin neticeyi meydana getirmeye uygun ve elverişli olmasına bağlıdır.

Bir hareketin belirli bir neticeyi meydana getirmeye uygun ve elverişli olup olmadığı, ortak tecrübe kurallarına ve hayatın olağan akışına göre tespit edilecektir. Ancak, bu değerlendirmenin kim tarafından yapılacağı, şayet değerlendirmeyi hakimin yapacağı kabul edilirse, hakimin kendisini failin mi yoksa üçüncü bir kişinin mi yerine koyacağı, böyle bir değerlendirmenin ex ante (önceden) mi, yoksa ex post (sonradan) mı yapılacağı konuları oldukça tartışmalı olup, bu hususlarda teori taraftarları arasında farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Biz bu görüşlerin hepsine burada değinecek değiliz. Bu görüşlerde sadece Türk doktrin ve uygulamasında etkili olan ve ülkemizde Dönmezer/Erman tarafından savunulmuş bulunan karma uygunluk teorisini ana hatlarıyla açıklamakla yetineceğiz.

Karma uygunluk teorisine göre nedensellik bağı, hareketten sonra ortaya çıkan ve bu hareketin gerçekleşmiş olan neticeyi meydana getirmesinin normal ve mutat sayılıp sayılmadığı yolunda tarafımızdan bir değer hükmünün verilmesini gerektiren bir kavramdır. Bu değer hükmünü verecek olan kişi, kendi bilgi ve tecrübesine dayanarak kararını verecektir. Ancak bu hükmün gerçeğe uygun olabilmesi için zihnen hareketin gerçekleştirildiği ana gidilir ve o andaki koşulların içinde kişi kendisini koyarak icra edilen hareketin fiilen gerçekleşmiş olan neticeyi meydana getirmeye uygun ve elverişli olup olmadığına karar verir. Daha sonra ise failin sübjektif durumu göz önünde bulundurularak hükmü verecek olan kişinin tasavvuru ile failin öngörüsünün uygunluk gösterip göstermediği belirlenir. Böylece nedensellik bağlantısı konusu önce objektif sonra sübjektif bir biçimde iki defa gözden geçirilir. Şayet objektif ve sübjektif olarak yapılan değerlendirmeler birbiriyle uygunluk gösteriyorsa hem nedensellik hem de kusurluluk meselesi çözülmüş olacaktır. Buna karşılık objektif değerlendirme ile sübjektif tasavvur birbiriyle uyumlu değilse çözüm şu şekilde olmalıdır; Eğer objektif olarak öngörülmeyen bir neticeyi fail öngörmüşse, yani objektif olarak uygun sayılmayan bir sebebi fail uygun sayarak harekete geçmiş ve netice de gerçekleşmişse artık nedensellik bağının varlığı kabul edilecektir. Buna karşılık, objektif olarak öngörülebilen bir neticeyi fail öngörmemişse ve failin öngörmemesi onun hesabına bir kusur olarak kabul edilebiliyorsa, fail neticeden sorumludur. Aksi takdirde yani neticenin fail tarafından tahmin edilemeyişinde kusuru bulunmuyorsa cezalandırma söz konusu olmayacaktır.

Bu teoriye ve bunun da esasını teşkil eden uygun sebep teorilerine yöneltilen en önemli eleştiri nedensellik bağlantısını esasen bu kavrama yabancı olan öngörebilme unsuruyla açıklamasıdır. Yani suçun maddi unsurunu ilgilendiren bir konuyu, kusurla ilgili öngörebilme ölçütüyle izah etmektedir. Dolayısıyla kusurla ilgili konuları nedensellik bağı kapsamında çözmeye çalışmaktadır.

c) Objektif İsnadiyet Teorisi

İlk olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen objektif isnadiyet teorisi, şart teorisinin neticeye neden olan her hareketi eşit değerde gören ve her hareketi yapanı eşit derecede sorumlu tutan anlayışına kusurluluğa gitmeden, yine tipiklik içinde sınırlama getirme çabasından doğmuş olan bir teoridir. Dolayısıyla objektif isnadiyet teorisi, hareketle netice arasındaki nedensellik bağının varlığı konusunda şart teorisini esas alır. Ancak şart teorisi çerçevesinde ortaya çıkan ve yukarıda bu teoriyi açıklarken bir kısmına değindiğimiz problemlerin çözümü bakımından, hareketle netice arasında doğal bir olgu olan nedensellik bağını hukuki bir değerlendirmeye tabi tutar. Bu değerlendirmenin sonunda, şart teorisine göre, esasında netice bakımından nedensel değere sahip olan bazı hareketlerin faile yüklenemeyeceği sonucuna ulaşılır. Keza neticeye sebebiyet veren her hareket eşit değerde değildir. Teori, şart teorisine göre doğa bilimi anlamında nedenselliği normatif bir isnadiyet hükmü ile tamamlamaktadır. Bu nedenle de bu teori, bir nedensellik teorisi değil, bir değendirme teorisi olarak nitelendirilmektedir.

Doktrinde neticenin objektif olarak faile yüklenebilmesi için gerekli kriterlerin neler olduğu tartışılmalıdır. Bununla birlikte son yıllarda objektif isnadiyet teorisinin esası olarak şu formül kullanılmaktadır; ceza hukuku bakımından sadece sebep-sonuç ilişkisi yeterli değildir. Bundan başka bir neticenin faile insan olma özelliğinden kaynaklanan kabiliyet durumuna göre kendi eseri olarak yüklenip yüklenemeyeceği de önemlidir. O halde şart teorisi anlamında bir insan hareketinin sebebiyet verdiği netice faile, ancak, hareketin suçun konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen önemli bir tehlike (veya risk) yaratması ve kendini tipik olarak neticede gerçekleştirmiş olması halinde objektif olarak yüklenebilir. Bir başka ifade ile fail, tipik neticeyi gerçekleştiren hukuken önemli bir tehlike ya da risk yaratmış ise netice objektif olarak faile isnat edilebilir. Bu tanımın esası şudur; netice “failin eseri” olmalı, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri olmamalıdır. Burada failin neticeye kasten veya taksirle neden olup olmadığının da bir önemi yoktur. Yapılan bu açıklamalara göre neticenin faile objektif olarak yüklenebilmesi için;

  • hareket ile netice arasında nedensellik bağı bulunmalıdır.
  • her türlü hayat tecrübesinin dışında kalan atipik bir gelişme olmalıdır.
  • fail olayın gelişimine egemen olabilmelidir.
  • fail tarafından yaratılan tehlike tipte öngörülen neticede gerçekleşmiş olmalıdır.
  • netice normun koruma alanının dışında olmalıdır.

Hukuken önemli bir tehlikenin bulunmadığı hallerde objektif isnadiyet kabul edilmemektedir. Eğer netice, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa, hukuken önemli olan bir riziko yoktur. Hükmedilebilirlik neticenin önemli oranda sevk ve idare edilebilirliği anlamına gelir. Bu itibarla fail hukuken önemli bir tehlike oluştursa bile, şayet tamamen atipik bir netice söz konusu ise yani olayın gelişimi hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin tamamen dışında olması nedeniyle netice kimse tarafından beklenebilir değilse, netice faile yüklenemez. Çünkü netice artık failin bir eseri değil, aksine tesadüfün bir sonucudur. Örneğin yaralanan kişinin hastanede çıkan yangın sonucu ölmesi veya yukarıda kümülatif nedensellik bağlamında verdiğimiz zehirlenme örneğinde olduğu gibi. Gerçekten hastanede çıkan yangında yaralının ölmesi günlük hayat tecrübelerine göre pek beklenen bir sonuç olmadığı gibi, iki kişinin birbirinden habersiz olarak bir araya geldiğinde öldürücü doza ulaşan zehri birbirlerinden habersiz olarak aynı kişiye vermeleri de genel hayat tecrübelerine uygun değildir. Bu nedenle bu kişiler birbirinden habersiz olduğundan müşterek faillikten bahsedilemez ve netice her birine objektif olarak isnat edilemez. Bu ölçütle failin meydana gelen neticeden sorumluluğu bizzat sebep olduğu riskler ile sınırlandırılmış olmaktadır.

Meydana gelen neticede yasak olan riziko gerçekleşmiş ise objektif isnadiyetin bulunduğu kabul edilmektedir. Tehlike ise netice arasında riziko bağlantısı bulunmalıdır. Bu itibarla ihlal edilen normun koruma alanı dışında kalan başka bir riziko gerçekleşmiş ise objektif isnadiyet yoktur. Bir başka deyişle yükümlülüğe aykırı olan fakat tamamen fiilen gerçekleşmekte olan başka bir tipe uygun neticeye engel olmak isteyen davranışlar objektif olarak isnat edilemezler. Yine doktrinde yükümlülüğü aykırı bir davranışla sebebiyet verilen ve fakat yükümlülüğe uygun hareket edilmiş olunsaydı bile gerçekleşecek olan neticenin faile objektif olarak isnat edilemeyeceği kabul edilmektedir. Örneğin dezenfekte edilmeden verildiği için birçok işçinin ölümüne yol açan malzemelerin dezenfekte edilmesinde kullanılan maddenin etkisiz olduğunun sonradan ortaya çıkması halinde, bu görüşe göre, meydana gelen ölüm neticesi objektif olarak isnat edilemeyecektir.

Özellikle mağdurun veya üçüncü bir kişinin nedensel sürece katıldığı durumlarda, bu kişilerin tamamen özgür ve kendi sorumluluk alanlarında kalan davranışlarını faile yüklemenin mümkün olmadığı belirtilmektedir. Yukarıda verdiğimiz eroin satıcısının mağdurun aşırı dozda eroini kendisine enjekte etmesi nedeniyle ölmesi örneğinde, ölüm neticesi eroin satıcısına objektif olarak isnat edilemez. Ancak mağdurun uyuşturucu madde bağımlısı olması nedeniyle serbest sorumluluk bilinciyle hareket etmesi mümkün değilse, ölüm neticesi uyuşturucu satıcısına isnat edilebilecektir. Keza sürücü belgesi olmayan birisine otomobilini veren kişinin ehliyetsiz sürücünün yaptığı kazada meydana gelen ölüm veya yaralamalardan sorumlu tutulmasının da söz konusu olamayacağı belirtilmektedir.

 

 

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

6 Responses

  1. nazım dedi ki:

    Neticenin objektif isnat edilebilmesi için nedenselliğin tipikliği hususunda çelişkili bir yazı olmuş.

    • yirmisekiz dedi ki:

      Nazım Bey,
      Biraz daha açabilir misiniz?

      • nazım dedi ki:

        1)”Yapılan bu açıklamalara göre neticenin faile objektif olarak yüklenebilmesi için; …her türlü hayat tecrübesinin dışında kalan atipik bir gelişme olmalıdır.”
        2)”Bu itibarla fail hukuken önemli bir tehlike oluştursa bile, şayet tamamen atipik bir netice söz konusu ise yani olayın gelişimi hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin tamamen dışında olması nedeniyle netice kimse tarafından beklenebilir değilse, netice faile yüklenemez. ”
        Yazınızdan alıntıladığım bu 2 cümle çelişkilidir.
        Ayrıca objektif isnad edilebilirlik için saydığınız hususlardan bir diğeri olan “netice normun koruma alanının dışında olmalıdır.” şeklindeki kural objektif isnadiyeti kaldıran hallerdendir.
        Belki de yeterince açık olmadığı için çelişkili olduğunu düşünüyorum. Hala öğrenciyim yanılma hakkımı saklı tutuyorum 🙂

  2. Ersin KAPAKLIKAYA dedi ki:

    Allah razı olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir