Borçlar Hukuku Ders Notları / 1 Kasım 2016


Ders notları, ders işlenirken alınmıştır, ders hakkında genel bir fikir vermesi amacıyla yayınlanmıştır, bilgilerin doğruluğu kontrol edilmelidir, gramer hataları konuşma dilinin yazıya çevrilmesinden kaynaklanmaktadır. İletişim için: yirmisekiz28net@gmail.com


 

Kazandırıcı işlem: Malvarlığında artış yaratan her türlü işlem. Artış kaç türlü gerçekleşir? Ya malvarlığına yeni bir değer girer, ya da bir borç ödenir. (Ya aktifi çoğalır, ya pasifi azalır) Bu sonucu yaratan şey hukuki işlemdir.

Hukuki işlem: Hukuki bir sonuca yönelmiş irade beyanı.

Kazandırıcı işlem, (yapan açısından) ya borçlandırıcı işlem yaparak, ya da bir tasarrufi işlem yaparak yapılır. Kişinin kazandırıcı işlemi yapabilmesi için mutlaka tasarruf ehliyetine sahip olması gerekir. Kazandırıcı işlem; mamelekler arası işlemdir. Borçlar kanunumuza göre, bu akışın mutlaka bir hukuki sebebinin bulunması gerekir. Hukuken kabul edilebilir bir hukuki sebep olmalıdır. Şayet kabul edilebilir bir sebebi yoksa, o zaman yapılan bu işlem sebepsiz bir işlemdir. Bu noktada iki görüş karşımıza çıkıyor;

  • Sebebi yoksa, işlem hükümsüzdür.
  • Sebebi olmasa dahi işlem geçerlidir, fakat bir sebepsiz zenginleştirme oluşturur.

Sonucu itibariyle bu ikisi arasında çok büyük bir farklılık vardır. İlk görüşe göre yapılan işlem hükümsüz olduğu için hiçbir borç meydana çıkmaz. Borcun mevcut olmaması bir itiraz sebebidir. İtiraz sebebidir dediğimiz andan itibaren çıkan sonuç; yargıç bunu resen göz önüne alır. Ve zamanın geçmesiyle sağlık kazanmaz. Bu ne demektir? Bir sebepsiz işlem yapıldıysa, 20 sene sonra da bunun sebepsiz olduğu ileri sürülebilir.

Sebepsiz yapılan işlem defiye yol açar. Defi bir hakkın ileri sürülmesi olduğuna göre, yargıç bunu resen göz önüne alamaz.

Peki bizim Borçlar kanunumuz hangi görüşü benimsemiştir? Çoğunluk, Fransız hukukundan gelen hukuki sebebe bağlıdır diyor. Yargıç bunu resen göz önüne alır, tarafların öne sürmesine gerek yoktur.

 

“BK MADDE 82- Sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı, hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği

tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına

uğrar.

Zenginleşme, zenginleşenin bir alacak hakkı kazanması suretiyle gerçekleşmişse diğer taraf, istem hakkı

zamanaşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcunu ifadan kaçınabilir.”

A, B’ye bir senet vermiş. 1000 lira borcum olduğunu kabul ve ikrar ediyorum demiş. A borçlu, B ise alacaklı oldu. Şayet, sebepsiz zenginleşme bir tarafın diğer tarafa borçlu olmasına yol açmışsa, diğer taraf istem hakkı zaman aşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcunu ifadan kaçınabilir. Süresiz bir defidir.

Kanun burada maddi soyutluğu kabul etmiş oluyor. Hüküm oldukça açıktır.

Hakim görüş, TBK 82’ye rağmen hukuki sebep yoksa işlem hükümsüzdür görüşüdür. Şimdi, bunun yansımaları üzerinde durmamız gerekmektedir;

Avrupa Hukuk Sistemi borçlandırıcı ve tasarrufi işlemler üzerine kurulmuştur. Önce borçlanırsınız, sonra bu borcunuzu ifa edersiniz. Zenginlik mülkiyette yatar, o nedenle örnekler de bu çerçeve içinde olacak;

A, B’ye çok kıymetli olan saatini aldatılarak, hileye düşürülerek 100 TL’ye satmış. Ve saatin mülkiyetini B’ye geçirmiş. B’de 100 lira bedelini ödemiş. Saatin mülkiyetinin geçirilmesi ve bedelin ödenmesi iki tasarrufi işlemdir. Bu işlemde acaba muhakkak sebep aranması gerekir mi? TMK, taşınmazlara dair işlemlerin sebebe bağlı olduğunu düzenlemiştir. (Yolsuz tescil; hukuki sebebi olmayan tescil anlamına gelir ve bu yolsuz tescil hükümsüzdür.) Kanun, çok açık bir şekilde taşınmazlara dair yapılan işlemlerin sebebe bağlı olduğunu kabul etmiştir. Buna mukabil, aynı düzenlemeyi taşınırlarda yapmamıştır, taşınırlar konusunda sessizdir. Taşınır mülkiyetinin devrinin de sebebe bağlı olduğu kabul edilmektedir (illi bir işlem) (xxx yılındaki mahkeme kararıyla beraber böyle olduğu kabul edilmektedir).

A ile B arasındaki satım sözleşmesine dönecek olursak; A, satıcı olarak saatin mülkiyetini geçirmek üzere saatin zilyetliğini B’ye geçirecek. İllilik meselesi işte burada karşımıza çıkıyor; A sadece “saati sana teslim ettim” mi diyor, yoksa “şu sözleşmeyle, bu saatin mülkiyetini devir yükümlülüğü altına girdim, bu nedenle ifa amacıyla sana mülkiyetimi geçiriyorum” demiş olması mı gerekir. Sebebe bağlılıkta “causa solvendi” sebebiyle saatin mülkiyeti geçirilmiş olur. Aynı şekilde B’de parasını verirken; bu ifanın bedeli olarak bu parayı veriyorum demelidir. Bu sistemin çok önemli bir işlevi var. Şayet böyle bir sistem olmasaydı, saati aldınız, eve geldiniz, saat bozuk çıktı. Saatçiye tekrar götürebilir miydiniz? Hayır, geri götürebilmeniz için saatçiyle aranızda bir borç ilişkisi olması gerek.

A aldatıldığını fark ettiğinde bu satım sözleşmesini tek taraflı bir biçimde iptal ediyor;

İllidir dersek mülkiyet geçmiş olmaz.

İlli değildir dersek sebepsiz zenginleşmeyle geri alırız.

 

Taşınmazlar için;

A, B’ye taşınmazını satıyor. Esasında sistematik hiç değişmiyor, satıcı B’ye mülkiyeti geçirecek. Satıcı tek taraflı irade beyanıyla tapu memuruna yöneliyor; borcumu ifa etmek üzere, sen taşınmaz üzerindeki mülkiyetimi B’ye geçirilmesini ve gerekli tescili yapılmasını talep ediyorum diyor. Ve A’nın üzerinde olan tapu siliniyor ve B’nin üzerine geçiriliyor. Bu tescil işleminin geçerli olarak yapılabilmesi için temeldeki işlemin geçerli olması lazım. Temeldeki işlem geçersizse, (aldatılmış, tehdit edilmiş bir kişi ise) temeldeki işlemi iptal ettiğimiz zaman yolsuz bir tescil olduğunun farkına varılır. ! Taşınmazlarda tasarrufi işlem tek taraflıdır ! Taşınmaz mülkiyetinin devri ancak hukuken geçerli bir sebebin bulunmasına bağlıdır. Temelde geçerli bir hukuki sebep yoksa yolsuz bir tescil söz konusudur. Taşınırlarda ise kanunda herhangi bir düzenleme olmamasına karşın, federal mahkemenin 1935 yılında verdiği karara göre gerek İsviçre gerek Türk doktrini bir sebebinin olması gerektiği tarafındadır. Kanun 19. Maddesinde sebebini içermese dahi bir borç ikrarının geçerli olduğunu söyler. Bu, çok açık bir hüküm değildir, bir çok anlama gelebilir. Ancak Türk doktrininde hakim olan düşünce, bir sebebin bulunması gerektiği yöndedir. Çok önemli hukuki işlemlerden bir kısmı hukuki sebebe bağlı olmadan yapılır. Örneğin alacağın temlikinde hukuki bir sebep aranmaz.

 

 

Doğurdukları borç itibariyle hukuki işlemleri (daha doğrusu sözleşmeleri) iki büyük gruba ayırıyoruz;

  • Tek tarafa borç yükleyen sözleşmeler
  • İki tarafa borç yükleyen sözleşmeler

Tek tarafa borç yükleyen sözleşmeler: Bir sözleşmede şayet tek bir taraf borç altına giriyorsa, bu bir tek tarafa borç yükleyen sözleşmedir. Tipik örneği bağışlamadır. Causa Donandi. Tek taraf dediğimiz zaman, sözleşmeyi tek taraf yapıyor anlamına gelmez. İki taraf da sözleşmenin tarafıdır fakat tek bir taraf borç altına girmektedir. Örneğin; bağışlayan, bağışlanan.

İki tarafa borç yükleyen sözleşmeler iki büyük gruba ayrılır;

  • Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler
  • Eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler

Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler, belki de hukukun temel kurumu olarak değerlendirilebilir. İlk insanlar, değiş-tokuş ile başlamışlardır. İki taraf da hem alacaklı, hem borçlu konumundadır. Buna mukabil, eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde her iki taraf da borç altına girer, ama çok önemli bir farklılık vardır; tarafların karşılıklı borçları arasında tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde olduğu gibi bir bağlılık yoktur. Gerçekten tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, karşılıklı edimler arasında çok yakın bir bağlılık söz konusudur. Nedir bu bağlılık? Doğuş açısından, karşılıklı edimler arasında bir bağlılık vardır. Satım akdinde hem satıcı borç altına girer, hem alıcı borç altına girer. Ama ne var ki, satıcının borç altına girmesinin nedeni alıcının borç altına girmiş olmasıdır.

Birisinin doğumu, diğerinin doğumuna neden olmaktadır. Biz buna doğuş açısından bir bağlılık diyoruz. Böylesine bir bağlılık, eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde yoktur. Eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, biri birinin nedenini oluşturacak şekilde bir bağlılık yoktur. Örneğin; alım satım akdinde, alıcının bedel borcu altına girmesinin sebebi, satıcının malın mülkiyetini devir borcu altına girmiş olmasıdır. Buna karşılık, mesela ivazsız bir vekalet sözleşmesi; ilk başta vekil borç altındadır, vekil işi yapma borcu altındadır. Vekil bu işi görürken, kendi cebinden bir harcama yaparsa, müvekkilinden bu harcamayı talep etme hakkına sahiptir. Burada, edimler arasında karşılıklı bir birlik yok.

Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde taraflardan biri, kendi borcunun ifasını teklif etmeden, karşı taraftan borcun ifasını talep edemez. Kural olarak tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerin yapısı, özellikleri itibariyle iki taraf da borcunu karşılıklı olarak aynı anda ifa etmek zorundadır. Oysa ki eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde böyle bir zorunluluk yoktur.

Borç sözleşmelerini iki gruba ayırırız;

  • Asıl sözleşme
  • Ön sözleşme

Asıl sözleşme, tipik edim yükümlülüklerini içeren sözleşmedir. Buna mukabil ön sözleşme, kavram itibariyle tipik edim yükümlülükleri içermez, esas sözleşmenin yapılmasına ilişkin yapılmış bir sözleşmedir. Bir başka deyişle ön sözleşmede borçlanılan edim asıl sözleşmenin yapılmasıdır. Burada bir noktaya çok dikkat çekilmesi gerekir; ön sözleşmenin konusu asıl sözleşmenin yapılmasıdır. O halde yapılacak sözleşme, asıl sözleşme değilse, bir tasarrufi işlemse, o taktirde ön sözleşme söz konusu olmaz. Örneğin; alacağın temliki bir tasarrufi işlemdir. Alacağın temliki, bir kişiden alacağın bir başka kişiye alacağın devredilmesine ilişkin bir işlemdir. Yapıldığı anda alacak diğerinin mal varlığına dahil edilmiş olur. Şayet taraflar bir alacağın temlikini vaat ederlerse bazı hukukçular burada bir ön sözleşme olduğundan söz ederler. HAYIR, bu ön sözleşme değildir, bizatihi bu asıl sözleşmedir. Alacağın temlikinde de, yazılı sözleşmeyi imzaladığınız anda alacak, temlik edilene geçer. Şayet, temliği vaat ederseniz, bu bir tasarrufi işlem değil, bir taahhüt işlemidir. Peki ön sözleşme midir? Hayır, çünkü ön sözleşmeyi takiben yapılacak işler asıl sözleşmedir.

Ön sözleşme yapıldığı anda borç altına girerseniz. Borcun konusu asıl sözleşmenin yapılmasıdır. Böyle bir duruma girmek yerine direk asıl sözleşmeyi yapmak daha mantıklıdır. Ön sözleşmenin gereksiz olduğundan bahseden birçok yazar vardır. Ve ön sözleşmenin aslında asıl sözleşme olduğunu varsayarlar. Ancak Türk Hukuku’nda ön sözleşmeyi yapay da olsa yararlı kılan bir durum var; Türkiye’de taşınmazlara ilişkin bütün işlemler tapuda yapılır. Buna mukabil, taşınmaz satış vaadi adı altında bir ön sözleşme noterler tarafından yapılabilir. Siz bugün kalkıp, bir taşınmazınızı satacaksınız ama çeşitli sebeplerden dolayı hemen satmak istemiyorsunuz. Ama bugünden de bağlılığı kurmak istiyorsunuz. Bugünden bağlılığı kurmak için bir ön sözleşme yapılabilir. Türkiye’de “gayrimenkul satım vaadi” düzenlemesi mevcut olduğundan çok tartışmaya gerek yoktur. Örneğin; A, B ile bir anlaşma yapıyor, taşınmaz satımı söz konusu. B müteahhit, A ise alıcı. Anlaşıyorlar, ama A, bunun mülkiyetinin sevdiği yeğeni C’ye geçirilmesini istiyor. Sözleşmeyi yapar, sözleşmeye bir koşul koyar; C’ye mülkiyet devredilecek diyor. A ile B arasında bir satım vaadi yapılır, bu satım vaadine üçüncü bir kişi lehine şart konulur. Edim lehtarı C olur. Ve satım sözleşmesi B ile C arasında noterde yapılır. Ön akit sayesinde bu işlem gerçekleştirilebiliyor.

A satıcı, B alıcı; bir ön sözleşme yaptılar. A bir taşınmazını B’ye ileride satmayı vaat etti (1 yıl sonra). Ön sözleşmenin geçerli olabilmesi için, asıl akdin de esas unsurlarını içermiş olması gerekir. 1 yıl geçti, A işlemi yapmaya yanaşmadı. Bu durumda ne yapacak? Bu durumda B bir eda davası açacak. Asıl satım akdinin yapılmasını isteyecek. Mahkemeye gidecek; 1. Eda davası açıyor asıl satım akdine ilişkin. 2. Satım sözleşmesi yapıldıktan sonra aynen ifayı sağlamak için ikinci bir dava açacak. 3. Tescil yapılacak.

Uygulama birinci aşamayla ikinci aşamayı birleştirmiş zaten, diyorsunuz ki asıl sözleşmeyle beraber mülkiyetin bana geçmiş olduğuna karar ver diyor mahkemeye. Ve Yargıtay da bunu onaylıyor. Bu durum ön sözleşmenin gerçekten gerekli olup olmadığı hususunda önemli bir kuşku yaratıyor.

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir