Ceza Hukuku Ders Notları / 17 Ekim 2016


Ceza Hukuku / Ders Notları / 17 Ekim 2016

Ders notları, ders işlenirken alınmıştır, ders hakkında genel bir fikir vermesi amacıyla yayınlanmıştır, bilgilerin doğruluğu kontrol edilmelidir, gramer hataları konuşma dilinin yazıya çevrilmesinden kaynaklanmaktadır. İletişim için: yirmisekiz28net@gmail.com


 

Ceza yasasında tanımlanan suç türleri;

Suç, elbette ki toplumu korumak amacıyla düzenlenmektedir. Tarihin başından beridir.

Değerleri korumaktadır.

Hukuk daima bir değer yargısını korumak için düzenleme yapar. Suçun iki konusu vardır;

  • Hukuki konu: Korunan değer, yaşam hakkı (Sövme, mülkiyet hakkının korunması …)
  • Maddi konu: Suçun üzerinde etki yaptığı, insan ya da nesnedir. (Hırsızlıkta mal korunur)

Bazı suçların maddi konusu yoktur. Mesela konut dokunulmazlığını bozmanın maddi konusu yoktur. Burada korunan konut içerisindeki mahrem-özel hayat korunmaktadır. Hemen hemen her toplum, farkında olsun olmasın, tarihin ilk dönemlerinden beri böyle bir şeye ihtiyaç duymuştur. Daha sonra gittikçe gelişmiş ve bugünkü noktaya gelinmiştir. Bu yüzden bu değerlerin korunması açısından özellikle roma hukuku diyor ki; “leminem nedene” (başkasına zarar verme). Biz diyoruz ki ceza hukuku bu yüzden devlet tarafından düzeni sağlamak amacıyla kotarıldığından kamu hukukuyla ilgilidir. Kendiliğinden devlet harekete geçer bir suç işlendiğinde. Fakat bazı suçlar şikayete tabiidir. En önemli kaynak Türk Ceza Yasası (2004) Bu ceza yasası doğrultusunda konuya değindiğimizde, suç politikasının son ilkesi olarak “güvence ilkesi”nden söz etmiştik; suçların ve cezaların yasallığı. Bugün, suçların ve cezaların yasallığı ilkesi hemen hemen bütün ülkelerde kabul görmüştür. Bir suç işlendiğinde, eylemin sabit olduğu kanısına varıldığı zaman, o kişiye bir ceza verilecektir. Veya o tehlikeliliği dış dünyaya yansıttığı için bir güvenlik önlemi verilecektir. Gerek anayasa, gerek ceza yasası, sadece suçların değil, önlemlerin de yasayla korunabileceğini öngörmüştür. Aksi takdirde kimse kendisini güvende hissetmez. Önce yasa yapılacak ve insanlara o eylemi yapma, yoksa yaptırım uygularım diyecek. Bu yaptırım ya cezadır, ya güvenlik önlemidir.

Anayasa 13’e göre özgürlüklerin sınırlandırılması yasayla olacaktır. Nelerin suç olduğu önceden belirlenmelidir.

Nitelik açısından bir suç eylemi ile bir haksız eylem arasında hiçbir fark yok. İkisi de hukuka aykırı. Tek fark, onların daha ağır olarak değerlendirildiği için ceza hukuku alanında değerlendirilmiştir. Her suç haksız eylemdir aslında. Fakat her haksız eylemi ceza hukuku içinde değerlendiremeyiz. Aksi takdirde insanlar nefes alamaz. Bu yüzden başka hukuk dallarındaki yaptırımlar yetmediği taktirde ceza hukukuna yönelinecektir. Haksız eylem sayılanlarla, suç sayılanlar arasında bir nicelik farkı vardır. (kantitatif, ağırlık açısından)

Yasa koyucu o suçu, yasada tipik olarak tanımlar. Yani bu eylem tipiklik kavramına giriyor mu, yasanın tanımına tam anlamıyla uyuyorsa giriyordur.

Böylece insan bilincine bu kavramı yerleştiriyor, ceza hukuku. Suçlar, bazı ülkelerde üçe ayrılır (örn Fransada)

Eskiden iki tip vardı;

Cürüm

Kabahat: Sadece suç ceza mahkemeleri yargılardı. Bir diğer adı da “cüce suçlar”dır. Bu tür suçların ceza yasasının kapsamından çıkarılıp, idari suçlara dönüştürülmesi, tüm dünyada bir akım halindedir. 2005 yılında 5326 sayılı kabahatler yasasını çıkardı. Bu yasayla, ceza yasasındaki bu tarz suçlar idari yasalara dahil oldu.

Kabahatlerde, sıkı bir tanım yoktur. İdare, bir çerçeve yasa içerisinde kabahatleri aktarabilir. Ama kabahatlerdeki yaptırıma geldiğimiz zaman, kaba bir yasallık ilkesi görürüz. Kabahatlerin yaptırım kısmını mutlaka yasa ile düzenlenir.

Güvence ilkesi: Ceza yasası olmadan, herhangi bir eylemi cezalandıramayız, bu bir güvencedir. İlke, Montesqui ve ondan esinlenen Beccaria tarafından işlenmiştir. Bireyi, devlete karşı korur. Yeni ceza yasasıyla eski bir davranışı suç haline getirmişse, birey ne diyecek devlete; dün suç değildi, beni cezalandıramazsın. Veya dün bu kadar suç değildi, beni bugünkü cezayla cezalandıramazsın diyecek. Devletin baskısına karşı, aşırı cezalandırma isteğine karşı; bireyi koruyor. Dolayısıyla doğrudan doğruya bireyin hak ve özgürlükleriyle ilgili bir ilke. Ve bu yüzden de Anayasa 38’de bu ilke yer alıyor. Yasallık ilkesi olmazsa olmaz bir ilkedir. İlk Montesqui dile getirdi, Beccaria dağınık bir şekilde inceledi, son kısmında da tekrar bir araya getirdi.

Buradan çıkan ilk sorun şu; Yasanın tekelciliği / Ceza yasası, ceza normunu tanımlamak, tekele bırakılmıştır. Parlamento, ben şunu ceza olarak kabul ediyorum diyecektir. Başka kimse bir şeyi suç olarak görmeye… Egemenlik gücü tabii ki devlete aittir fakat üçe ayrılmıştır; yasama, yürütme, yargı. Bu konuda yalnızca yasama organı yetkilidir, onun dışında hiçbir organ yetkili değildir (suçlara ve cezalara karar verme konusunda)

Montesqiue; Bir keçi çalmak şu kadar para cezası demiş olduğunuz zaman hırsızlığı tanımlamıyorsunuz. Oysa yeni yasalar, hırsızlığı tanımlıyor. Örneğin başkasına aidiyet kavramını tanımlıyor. Biz de ona göre uygulama yapıyoruz. Teker teker ne çalınca ne kadar cezası var diye bakmıyoruz. Böylece anlıyoruz ki, bu bir gelişmenin sonucudur. Yani hukuk kavramı ve soyutlama-tanımlama kavramı geliştikçe, bu da gelişmiş oluyor.

Eskiden, bazen Fransa’da ve bizde, yargıçlar yargı organı herhangi bir maddeyi anlamadığı zaman yasama organına başvururdu. Örneğin; karşılıksız çek, dolandırıcılık kavramına girer mi girmez mi diye TBMM’ye yargı organı tarafından soru soruldu. TBMM’den cevap geldi; karşılıksız çek dolandırıcılığın koşulları var ise uygula dedi ve böylece yorum yapmaktan kaçındı. O nedenle eski dönemdeki düzenlemelerin hiçbiri bugün şu anlamda suçun tanımı değildir. Bugünkü anlamda, suçların yasallığı ilkesi değildir; yasada bulunmak başka bir şeydir, yasallık ilkesi başka bir şeydir. Yasallık ilkesi için soyut bir tanım olması gerekmektedir. Ve olaya o tanım uygulanmalı. Olaya, o tanım içerisinden bakılmalı. O nedenle, biz diyoruz ki 18. Yy’dan sonra ortaya çıkmış bir ilkedir. Ondan önce bu ilkeyi aramaya gerek yoktur. Ve bu ilkeden, aynen Beccaria’nın yaptığı gibi alt ilkeler ortaya çıkmıştır. Bu alt ilkeler son derece önemlidir. Türk Ceza Yasası’nın ikinci maddesinde zaten bunu görüyoruz; suçta yasallık ilkesi (nunmum krimen sine lege, yasasız ceza olmaz)

Türkçe’deki yasa kelimesi; yasaktan gelir. Ama lege kelimesi bağlanmaktan gelir latince. Ve lege kelimesi, Patriciler ile Prebler arasındaki uzun süren kavgayı durdurmak için anlaşalım, kurallar getirelim, o kurallara herkes bağlansın dediklerinden dolayı lege ortaya çıkmıştır. Hukuk bilinci, objektif kurallara uymaktan gelir. Bu açıdan konuya baktığımız zaman, yasallık ilkesi daha da büyük anlam kazanır. Çünkü yasallık ilkesinin çıkartmış olduğu kurallara ve ceza-yaptırımlara da uyulacaktır.

  • Cezai nitelikte yaptırım
  • Güvenlik önlemi olarak yaptırım: Anayasa 38. Madde 3. Fıkrada ve TCK 2. Maddede güvenlik önleminden söz edilmiştir.

Ceza hukuku anlamında suç oluşturan bütün eylemler bununla sınırlıdır. Herhangi bir davranış, yasa koyucu tarafından düzenlenmediği taktirde…

TCK 1526 (eski tck); idarenin verdiği buyrukları dinlememe, buyruklara karşı gelme. İdare sürekli olarak buyruk çıkarır ve bu yasaya sokarlardı. Artık kabahatlere idare, rahatça yasaklar koyabilmektedir. Sonradan bu madde kaldırıldı.

TCK 7. Maddesi: Zaman açısından uygulamayı öngören madde.

Yasallık ilkesi, ceza hukukunda, suçlunun magna carta’sıdır. Onun için yasallık ilkesinin, dış dünyaya yansıma biçimleri 4 mesaj vermektedir; yani 4 gruba mesaj vermektedir;

YASALLIK İLKESİNİN YANSIMA BİÇİMLERİ

  • Yasama organı
  • Yürütme organı
  • Yargı organı (yargıç)
  • Hem yasama hem de yargı organı

 

Yasa koyucuya yönelik ilke (bellilik ilkesi) (lex certa)

Yasa, besbelli olacak, kesin anlatımlarla olacak. Geniş, yoruma elverişli, kolaylıkla dolanma imkanı veren bir tanım getirmemeli. Yasa koyucuya diyor ki; birden çok anlama gelen sözcük kullanma ki çeşitli yorumlar ortaya çıkmasın, açık ve seçik olsun. Açık seçik kavramı Descartes’den gelmiştir. Kendisine yakın olanlardan ayrılabilir, berrak olmalıdır. Bunun istisnai olanları vardır; 1902 tarihli Norveç ceza yasası, bilerek, yargıçları rahatlatmak, yorumu rahat yapsınlar diye kapalı anlamlar içeren bir yasa yapmışlardır, bu bir denemedir. Bu konuda Beccaria’nın ifadeleri kesindir; Beccaria yorumu yasaklamaktadır. Yasa koyucuyua demiştir ki; öyle bir yasa getir ki hukukçu da sokaktaki insan da aynı şeyi anlasın. O nedenle anayasanın dördüncü maddesindeki “hukuk devleti”ni de buna dayandırmak gerekir. Çünkü boşluk doldurmak yasak olduğu gibi, sınırsız bir yorum da ceza hukukunda söz konusu olamaz. 1800lerin sonlarına doğru; Fransız Cumhurbaşkanı’nın damadı senatör, cumhurbaşkanının forsuna dayanarak herkese bir unvan verme vaadinde bulundu. Bu basına intikal etti ve kıyamet koptu, savcılar hareket geçtiler, dokunulmazlık kalktı, yargının önüne geldi ve dolandırıcılık suçundan yargılandı. Yargı, beraat kararı verdi. Bu hareket, ceza yasasındaki dolandırıcılığın sınırları içerisine girmiyor dedi. Ve Fransız yazılı hukukunda bu maddeyi cezalandıran bir madde yoktur dedi. Temyizle yargıtaya geldi ve Yargıtay da evet böyle bir madde yoktur dedi. Kıyamet koptu fakat yargıçlar kamuoyundan etkilenmediler. Bunun üzerine yasa koyucu, hatırı sayıldığı yalanıyla bir memurun para almasını (menfaat sağlamayı) özel olarak düzenledi. Ve bütün yasalara bu madde girdi, sadece Fransa’da kalmadı. Yeni maddedeyse bu, dolandırıcılığın ağırlaştırılmış bir türü olarak düzenlendi.

O nedenle bunları, idari bir makama bırakmak doğru değildir. Bırakıldığı zaman bunlara beyaz hüküm (açık norm) denmektedir ve anayasaya tamamen aykırıdır. TCK’nın bu açıdan değerlendirilmesine bakıldığı zaman bazen kapalı ifadeler kullanılır, sınırı belli değildir. (örn; temel milli yarar) (TCK 305 temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlamak) Dolayısıyla bu ilke, bu maddede çiğnenmiştir. Bağımsızlık toprak bütünlüğü, milli güvenlik, cumhuriyetin anayasada belirtilen nitelikleri temel milli yararlar mıdır? Evet fakat onların da sınırı belli değildir, yoruma tabiidir. Dolayısıyla uygun olmadığını düşünüyoruz.

O nedenle kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından başarılı bir düzenleme olmamıştır.

 

Yürütmeye yönelik ilke (yürütme organına)

Yönetim, suç ve ceza yaratamaz. (Bizde yaratmıştır, çünkü ilkeyi koyar ve çiğner J )

İdarenin, yürütmenin, yönetimin düzenleyici işlemlerle, suç ve ceza öngeremez. Her şeyden önce suçun bütün ögelerinin, haksızlığın nasıl oluştuğuna dair belirlemesi gerek, açık seçik olarak belirleyecek. Bunu da yasama organı yapacağına göre, yürütme herhangi bir düzenleme yapamayacak demektir. Anayasa 13 ve anayasa 91. Bu konuda Beccaria’nın da ifadesi kesindir. O nedenle çerçeve yasaların yapılması yasaklanmıştır. Ama bu yasak her zaman dinlenmemiştir. Mesela; 1930 tarihinde çıkarılan 1567 sayılı yasa böyle bir yasadır. Bu yasaya göre, aslında düzenleme yetkisi hükümete verilmiştir, hükümet ise o yetkiyi maliye bakanlığına devretmiştir. Maliye bakanlığı sürekli olarak bazen günde iki kez yasa çıkarttıkları olmuştur. Bundan dolayı savcı-hakim statüsündeki insanlar sürekli olarak takip etmek zorunda kalmışlardır. Bu yasa daha sonradan kabahat haline dönüştürülmüştür. Bu tür tasarruflara beyaz hüküm denmiştir. Bundan daha sonra %100 vazgeçilmiş de değildir. Ceza yasasındaki tehlikeli madde bulundurma ile ilgili madde, 193. Maddede zehirli madde üretme, bunların sınırını çizmek mümkün değildir. Ve bu düzenleyici hükümler bir hayli de vardır. Örneğin bankacılık yasasında buna benzer hükümler vardır. Ceza yasasının 2. Maddesinde öngörülen bu hüküm yeterli değildir, çünkü daha sonraki yasa koyucuların TCK’yı dinlemesi mümkün değildir, bu yüzden anayasaya koymak gerekmektedir. Yasama organı, eski yasayı dinlemek zorunda değildir fakat anayasayı dinlemek zorundadır. Bu nedenle bunun anayasaya aktarılması şarttır.

 

Yargıya yönelik ilkeler (yargı organına)

  • Töreyle (örf-adete göre) suç ve ceza yaratılamaz. (Lex-lex scripta)

Yasama organının tekelindedir. Yasama organı da yasa çıkarıp, bunu resmi gazete ilan ederek (yazılı) yasa yapması gerekmektedir. Ne var ki, Örf-Adet’in şöyle bir rolü vardır; örneğin müstehcenlik, sövme (bunların içine ne giriyor? Bazen bazı yerlerde bazı deyişlerin suç olduğunu görürsünüz, onu birine söyle suçtur, fakat bir başkası o bölgeye gitse o kişi bu durumu yadırgar.) Burada görüyoruz ki örf-adet rol oynar. Müstehcenlik ne demek? Neye göre? Zamanında Fransa’da Chans-Elise’de mayoyla dolaşmak yasaklanmıştır. Törelere göre bir tanım yapılıyor.

  • Kıyas (örnekseme): Kıyas yöntemine başvuramazsınız. (Lex stricta)

Kıyas yasağı (örnekseme yasağı); Norm yaratmaktır. Bu elbette ki mümkün değildir. Burada birey, ceza yargıcının iradesine karşı korunmaktadır. Ceza yargıcı böyle bir norm yaratırsa da yetki gaspında bulunmuş olur. Ceza normunu yaratma tekeli, yasama organındadır. Böyle bir durum var iken, bu ilke Beccaria’dan beri geçerli iken neden yasa koruyucu böyle bir ilkeye gerek duydu? Özellikle 2/3 maddesinde kıyas yapılamaz diyor. Bunu ilke olarak düzenlemeye gerek yok, herkesin bilmesi gerek. Ardından, kıyas boyutuna varacak genişletici yorum yasaktır diyor. Genişletici yorum var fakat kıyas boyutuna varmamalı. Neden buna gerek duydu? Çünkü Yargıtay, 1990 yılında bir karar veriyor. Önce genel kurul karar veriyor; diyor ki; “saplama” yoluyla başkasının telefonundan yararlanmak. Yargıtay bundan dolayı, bu hırsızlık olur dedi. (Hizmet hırsızlığı) Genel kurul 1988’de böyle bir karar verdi. 1990’da içtihatları birleştirme ortaya çıktı. Bu, öğretide çok eleştirildi. Yasa koyucu, bunu görerek bu hükümleri getirme gereğini duydu.

Sadece suç tiplerinin tanımında değil, ceza yasasının genel hükümleri açısından da aynı şey geçerlidir. O nedenle de bu yasağı hiçbir zaman unutmamak gerekir. Bununla birlikte, öğretide; sanık yararına kıyas yasağı olmaması gerektiği öne sürülmüştür. (Çeşitli ülkelerde fakat Türkiye’de biz bu görüşte değiliz) 64/10’da yasada açıkça yazılı olmadıkça, cezalar ne arttırılabilir, ne de eksiltilebilir, ne de değiştirilebilir. Failin yararına veya değil, bu durum tartışmasızdır. Tabii ki yargıtayın bu kararına tepki olarak, bu konu daha sıkı bir şekilde düzenlenme gereğini yasa koyucu duydu.

 

Yasa koyucu ve yargıca yönelik ilkeler

Geçmişe yürüme; yasalar ileriye uygulanır (Lex praevia)

Yasanın geçmişe uygulanamamasını gündeme getirir. Yasa ne zaman çıkmışsa, ileriye yöneliktir kural olarak. Geriye yürümez. Bunun istisnaları da vardır. Yasa açısından ceza normlarının uygulanması konusunu işlerken bunun üzerinde duracağız.

 

Ceza normlarının uygulama yeterliği

  • Anlam açısından uygulanabilirlik (yorum)
  • Zaman açısından uygulanabilirlik
  • Kişi açısından uygulanabilirlik
  • Yer açısından uygulanabilirlik

 

YORUM AÇISINDAN UYGULANABİLİRLİK

Hukukta yorum kaçınılmaz, yapılacaktır. Hukukta yorum kavramı, sürekli olarak kullanıldığı için bir yorum disiplini oluşturulmalıdır (hocanın görüşü). Yorum iyi yapılırsa, uygulama sağlıklı olur, aksi taktirde sağlıklı olmaz. Öncelikle bazı kavramlara değinmek gerek;

Dogmatik Hukuk: Yazılı hukuktur, maddeye bakıp uygulanır. Değer yargısı yok, bu hüküm doğru mu değil mi bunun üzerinde durmaz. Örneğin kurtuluş savaşını anlatırken saat saat ne oldu yazıyor, nedenlerine değinmiyor.

Hukuk dogmatiği: Değer yargısının, hükmün doğruluğunun üstünde durur. Örneğin kurtuluş savaşını anlatırken neden öyle yaptı diye soruyor. Yanlışı doğruyu anlatıyor.

Bunun ne faydası var? Bir ceza hükmü çıkarırsınız, hiç kimse tarafından uygulanmaz (uygulamadan düşmüş yasa, çünkü toplum öyle istiyor) Ve yargıç da toplum gibi düşünüyor ve uygulamıyor. Hukuk dogmatiği bunu sorgular, nedenini araştırır.

Yürürlük: Biçimsel açıdan yürülük; yasa resmi gazetede yayınlandığı anda yürürlüğe girer. Eğer zamanı belirtilmemişse 45 gün sonra yürürlüğe girer.

Uygulanabilirlik: Bu kavram gündeme geldiği zaman karşımıza “geçerlilik” karşımıza çıkıyor. Geçerlilik anayasaya göre. Anayasaya aykırı ise her an uygulamadan düşme tehlikesi var. Çünkü anayasa mahkemesinin iptal etmesi söz konusu. Geçerlilik tamamen biçimsel anlamda geçerli görünenin bilimsel olarak geçerli olmamasıyla alakalı.

Etkililik: Burada hukuk dogmatiği gündeme geliyor. Etkili olmayan bir şeyi uygulamaya kalktığınız zaman toplum size bir tavır koyacaktır. Toplum hoşlanmadığı zaman, zaman içerisinde yasa etkililiğini kaybediyor ve uygulamadan düşüyor.

 

Yorum: Yorum bilgisi dendiğinde akla “hermonatik” gelir. Yunancadan kaynaklanan bir kelimedir; akla “Hermes”i getirir. Zeus’un buyruklarını insanlara aktarıyor. Yani cebrailin karşılığıdır. Buyruklar geldiği zaman tanrının dili yorumlanacak, hermonatik dediğimiz yorum bilimi buradan ortaya çıkıyor. Bu, teolojiyle ilgili olarak, edebiyatla alakalı olarak var, kültürel değerlerin yorumlanmasında var, hemen hemen her bilimde var.

Yasa metni yorumlanacak, yorumlanırken de bazı kurallara uymak gerekir;

Bütüncül yaklaşımla yaklaşılacak (Onu diğer normlardan ayırarak düşünemezsiniz, çünkü bir normun sağlıklı yorumu, başka normlarla sürtüşmeden ona bir anlam vermektir.)

Çeşitli görüşler karşımıza çıkacak fakat o normu yorumlarken kolaycılığa kaçmadan, bütün önyargıları askıya alarak yorumlanmalı.

Ve sürekli olarak eleştirilmeli.

“Norm hangi amaçla gelmiştir? Sonuç, hangi sonuçlar için öngörülmüştür?” soruları sorulmalı.

Dürüst yaklaşılmalı.

Hasbi (çıkarsız) olunmalı.

Normun konusu metindir. Bundan dolayı metin dışına çıkılmayacak. Lapsi yorum başka şeydir, metnin içinde kalarak kavramsal ve amaçsal yorum başka bir şeydir. O nedenle, metnin çerçevesi, yorumun da çerçevesidir. O normu çok iyi çizeceğiz. Bazen metni zorlayarak yorum yapılır. (İtalyanlar buna metne işkence ederek yorum derler) Bazen de metni esnetmeye çalışırlar (bu da yanlıştır). O nedenle yorum kesinlikle metnin çerçevesini aşmamalı. Metin, yorumun varlık koşuludur. Ve metin elbette bir dille yansıtılır, o nedenle metinde kullanılan dilin yasa koyucuya hitap eden bir kısmı vardır. Açık seçik bir dil olması gerekir ve metni yorumlarken o dildeki hukuksal kavramlara çok özen gösterilmeli. Hukuksal kavramın içeriğini ve sınırını iyi çizmediğiniz taktirde sizi yanıltabilir, onun için metne bağlılık ama metnin diline aşırı derece bağlılık anlamında değildir. Kavramların bir içeriği vardır, onu tamamen biçimsel bir kavram olarak alamazsınız. Burada bir takım kurallar karşımıza çıkar; hukuksal kavramlara bağlı kalınmalıdır. Ayrık hükmü geniş yorumlarsanız, kendiliğinizden yeni bir norm yaratırsınız.

 

Yetkiler dar yorumlanır. Çünkü yetki genişlemez. Duraksamada, yorumda bir tereddüt oluşursa, özgürlükten yana tavır alınmalı. (hocanın görüşü) Bazı davranışları (yaklaşımları) dışlamak gerekir. Mesela failin iç dünyasıyla uğraşmak. Bu çok sık rastlanılan bir olaydır.

Yorumlar

Yorumlar

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir